Ana Sayfa Blog Sayfa 5328

Ankara ulaşım zammına karşı hareketli

0

Ulaşım zammını protesto eden Halkevleri üyesi grup, Kızılay metro istasyonunda toplanıp sloganlar eşliğinde Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki Ege Mahallesi otobüs durağına kadar yürüdü.

Protestocuların otobüslere ücretsiz binmeye çalışması üzerine emniyet güçleri, otobüse ücretle binmek isteyen vatandaşlara izin verileceğini belirterek, protestocu grup ile durakta bekleyen vatandaşlar arasına barikat kurdu.

Bu sırada protestocu grup ile emniyet güçleri arasında kısa süreli arbede yaşandı.

Gruptan yapılan anonslarda dün yapılan eylem sonucunda Büyükşehir Belediyesinin Ege Mahallesi’ne olan otobüs seferlerini artırdığı, vatandaşların sabah ve akşam saatlerinde otobüs duraklarında fazla beklemediği belirtilerek, eylemi dikkate aldığı için Büyükşehir Belediyesi yetkililerine teşekkür edildi.

Protestocular, bir süre daha slogan atarak bekledikten sonra Yüksel Caddesine geçti, burada da bir süre slogan attıktan sonra dağıldı. (haber vitrini)

Çok döv, çabuk büyüt – Yıldırım Türker

Gençler, Anayasa Mahkemesi ne Bireysel Başvuru Sempozyumu ndan yaka paça çıkarıldı.

Yumurta dönencesindeyiz ya, ‘şiddetin her türlüsüne karşıyım’cı ezbercilerin ‘yumurtaya şiddet veren Allah’larına sığınıp protestocu öğrencileri beş paralık kafasızlar ilan etmesinin karşısında sinmemiz bekleniyor. Oysa tartışmamız gereken, öğrencilere sistematik olarak uygulanan polis şiddetinin meşruiyetidir. Öğrencilerden kibarlık beklerken, yumurtalarıyla kafalarında patlayan copları demokrasinin aynı rafına yerleştiriyor kimi demokratlarımız. En azından şık bulmuyorlar. Kuzu’nun da konuşma hakkını savunarak en tarafsız hakem ödülüne oynuyorlar.
Bir kez daha yinelemekte yarar var. Bu gençler konuşturulmuyor. Taleplerini dolaşıma sokacak kanallardan yoksun bırakılıyorlar. Olağanüstü sertlikte polis müdahaleleriyle işkence görüyor, suçlulaştırılıyorlar. Kuzu ve gibilerin onların mekânı olan üniversitelere gidip yumurta yağmuruna tutulmasındaki şiddet karşısında tüyleriniz ürperiyorsa, gözlük numaranızı değiştirin, kulaklarınızı yıkatın.
Yumurta, silahı olana, silahlı korumaları olana atılır. İşte bundandır ki ÖDP’li kendini bilmezlerin Roni Margulies’e reva gördükleri, hedefini şaşırmış yumurtalardır. Gençlerden nefret eden, gençliği uzun sürebilen bir hastalık olarak görüp çeşitli şok tedavi uygulamalarıyla üstüne giden bir kültürün bendeleriyiz. Bu gençlerin nasıl büyütüldükleri, gençliklerinden nasıl soyuldukları üstüne hiç fikriniz yok mu? Sadece bu ayın haberlerinden birkaçını aktarıvereyim:
İzmir Bayraklı’daki Nedret-İlhan Ketenci İlköğretim Okulu’nda, yedinci sınıf öğrencisi Mertcan Kapalı teneffüsteyken tahta silme yüzünden arkadaşıyla itişti. Müdür Yardımcısı Erdoğan Çakmaklı odasına çağırttığı Mertcan’ı tokatladı, “Ailene haber vereceğim, şimdi odadan çık, defol” dedi. Odadan çıkan Mertcan bunu hazmedemeyince okulun en üst katı olan 4. kattaki tuvalete girip pencereden toprak zemine atladı. Ayakları, kalça kemiği kırılan Mertcan hemen ambulansla Ege Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastane kapısında gözyaşı döken baba Kapalı, “Bu okul yönetimi neresinden tutsan elinde kalıyor. Ellerinde copları ve biber gazları eksik. Çocuk ben geliyorum korkusuyla herhalde, atladı. Ben ona fiske vurmuş değilim. Çocuğumu bu hale soktular” dedi.
Yine Aralık ayında Uşak’ın Banaz ilçesindeki özel bir dershanede Fen Bilgisi öğretmeni olarak görev yapan M.A.’nın dersi dinlemediği gerekçesiyle öğrencisi 11 yaşındaki E.G.’yi döverek beyin travması geçirmesine neden olduğu öne sürüldü. Üç gün ‘iş göremez’ raporu verilen öğrencinin ailesi polis, valilik ve Milli Eğitim Müdürlüğü’ne suç duyurusunda bulunurken, dershane müdürü İsmail Altınuğ, iddiaları reddetti.
Çanakkale’nin Biga ilçesindeki Dumlupınar İlköğretim Okulu Müdürü N.Ş. hakkında, yedinci sınıf öğrencisi 12 yaşındaki M.A.’yı tekme tokat dövdüğü iddiasıyla savcılık tarafından soruşturma başlatıldı. Sırtında ve yüzünde darp izine rastlanan öğrenci, babası ile birlikte İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gidip okul müdürü N.Ş.’den şikayetçi oldu.

Onlardan öğrenin
Peki, şu haberi de mi duymadınız? Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Lisesi’nde 27 Aralık günü öğrenciler kantinin pahalılığına karşı kantin boykotu başlattı. Kantinden alışveriş yapacak gücü olmayan arkadaşlarının mağdur olduğunu düşünerek topluca aldıkları simitlerle evlerinden getirdikleri kek ve börekleri okulda paylaştılar. Ama vatansever/gençsevmez bir müdür yardımcısı önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp öğrencilere müdahale etmek istedi.

Öğrenciler satış yapmadıklarını söyleyince “Bu simitlerin içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?” diyerek boykota son verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı. Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis çağırdı. Okul bahçesinde birçok polis aracı ve bir polis minibüsü konuşlandı.
Bir öğrencinin su almak için çıktığı okuldan dönüşü sırasında okul bahçesindeki polis ekipleri öğrenciye sert bir şekilde müdahale ederek polis aracına bindirdi. Polis, bunu engellemek isteyen iki öğrenciyi daha darp ederek araca aldı. Bunun üzerine okul bahçesinde toplanan birçok öğrenci olayı protesto etti. Öğrenciler “Katil polis liselerden defol” sloganları atarken, bazı öğretmenler de araçtaki öğrencilerin serbest bırakılmasını istedi. Karakola götürülen üç öğrenci ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Öğrenciler “şikayetçi olmadıklarına” dair tutanakların zorla imzalatıldığını ifade etti.
Öğrenciler boykot sürecinin, zamlarla ilgili sınıf temsilcilerinin okul müdürüyle görüşme taleplerinin reddedilmesi üzerine başladığını belirtiyor. Lise Anarşist Faaliyet (LAF) yaptığı yazılı açıklamada “Paylaşmaktan, birliktelikten ve üzerimizdeki her otoriteye karşı durmaktan vazgeçmeyeceğiz. Boyun eğmek, itaat etmek için değil, yaşıtlarımızla bilgiyi paylaşmak için geldiğimiz okulunuzda, yiyeceğimizi de paylaşmak istedik” dedi ve okuldaki boykotun bugün de devam edeceğini açıkladı.

Köpeği kırmak
Daha önce de yine dayak konusunda yazmıştım. Kimi bekçi köpekleri, eğitilmeye direnir. Polis-bekçi köpeği olarak görevlendirilmek üzere sert ve sıkı bir eğitimden geçen köpeklerin hepsi yeni hayatlarına kolay uyum sağlayamaz. Çoğunluk canları yakılarak, tehditle eğitilen bu köpeklerden bazıları hayatlarına zorbaca sahip çıkanlara karşı koyar, hırlar, inatlaşır, kendi alanına tecavüz edilmesine izin vermez. Dayakla, açlıkla, yalnızlıkla tembih edilen bu köpekleri bekleyen, kanlı bir son hesaplaşmadır. Buna, köpek eğitiminin dilini yazan Anglosakson kültürde ‘breaking the dog’ denir. Köpeği kırmak. Ruhunu parçalamak. Direncini yok etmek. Burnunu sürtmek. Evcilleştirmek.
Dik başlı köpek, korunaklı giysilere bürünmüş, eli odunlu birkaç adam tarafından bir köşeye sıkıştırılır. Ölesiye dövülür. Artık kimin daha güçlü olduğu konusunda en ufak bir kuşkusu kalmamalıdır. İnsanın köpeğe karşı zaferini ilan etmekle görevli birkaç eli sopalı, gözünün yaşına bakmadan köpeği kan revan içinde bırakır. Bu aşamaya gelen köpeklerin bir kısmı bu son hesaplaşmadan sağ çıkmaz. Gücü, soluğu tükenir; onu, neden bilinmez, özgürlüğe diğerlerinden daha güçlü bağlayan hevesi, hayatta kalma güdüsüne galebe çalar. Ölümün şefkatine sığınır. Kanlar içinde devrildiği köşeden bir daha kalkamaz. Kendisine tek yaşama biçimi olarak köleliği biçen, kendinden daha vahşi canlıların zulmünü anlamlandıramadan, kısa süren ömründen hiçbir şey anlayamadan ölür gider. Diğerleri bir süre sonra kendine gelir. Bünyelerindeki bir şey her şeye rağmen hayatta kalmayı seçmiştir. Yaraları iyileştikçe sadık, kendilerine öğretileni harfiyen yerine getiren köpekler olarak göreve koşulurlar.
Dolandırılacak laf, cilalanacak yorum kalmamıştır. Bu millet kırılmış, burnu sürtülmüş bir köpek sürüsü gibi hayatta kalmanın gittikçe zorlaşan koşullarını sineye çekip toplum pozunda durmaktadır.
İşte bu yüzden memleketimizde işkence sorunu bir türlü çözülememektedir. Sanki devletin dahi karşısında aciz kaldığı tanrısal bir güç hemen herkesin itirazına rağmen zulmünü sürdürmekte, bu toplum da birlik ve beraberlik içinde sızlanmakta, çırpınmakta, başına felaketler geldikçe insan haklarından dem vurmaktadır.
Karanlık güçlerin, tuhaf yollarla üreyen işgalci yaratıkların, çoğunluk kindar hayaletlerin kuşattığı ve sakinlerine namütenahi zulüm ettiği ücra Amerikan kasabası filmlerindeki gibi hayli metafizik bir durum. Analitik düşünmeyi öğreneceklerine ‘eti senin kemiği benim’ şiarıyla onun bunun yanına çırak yazdırılan çocukların memleketinde metafizik merakının sınır tanımaması doğal.
Öncelikle şunu kabul etmekte yarar var: Hayatını bu memlekette sürdürmekte olan herkesin bir kırılma anısı vardır. Herkes hayatının bir noktasında köşeye sıkıştırılıp iyice hırpalanmıştır. Hatırlamak istemediği, şiddetli bir anısı olmayan bir tek kişi bulmak mümkün değildir. Her birey ya ana-babası, ya öğretmeni ya ustası ya çavuşu ya polisi ya kocası ya patronu ya da bunlardan birkaçı ya da hepsi tarafından, kendince varoluş imkanlarını sonsuza dek hatırlayamayacağı duruma gelene kadar şiddetle hırpalanmıştır.
Acımasızca belirlenmiş kurallar dışında okşanması yasak olan bedeni durmadan paralanmış, kanatılmış, en önemlisi hep acının tehdidi altında tutulmuştur. Bu, artık sorgulanamayacak kadar eski bir törenin gerektirdikleriyle belirlenmiş doğal bir durumdur. Bu yüzden, yine birkaç yıl önce çırak olmak istemediği için babasının arabasının arkasına bağlayıp sürüdüğü çocuk tam şefkatle kucaklanacakken hemen ertesi gün aslında iddia ettiği gibi okumak da istemediği, okulda başarısız olduğu ortaya çıkarılıverildi. Arabaya bağlanıp kilometrelerce sürüklenmiş çocuğun ‘yalanı’ anlaşıldığında bu toplum derin bir nefes alır. Çünkü baba fazla sert olmakla birlikte haksız değildir. Tanık olmak zorunda kaldığımız bu korkunç zulmü de kendi başımıza gelmiş olanlarla birlikte hafızamızın kara deliğine atıveririz.
İşte bu yüzden, öğrencilerin yediği dayak birçoğumuzu şaşırtmıyor, irkiltmiyor, incitmiyor. Onların saygısızlığına ise tahammülümüz yok. Kalkıp koskoca vekillerimize yumurta atıyorlar. Kırılmış köpekler memleketinde.

-Radikal İki-

“Erkeklerden alacaklıyız!”

0

Erkeklerden alacaklıyız ve geleceğimizi istiyoruz!

Ev işlerinde yardım istemiyoruz, işleri paylaşacağımız zamana kadar, ev içi cinsiyetçi işbölümü yok olana ve erkeklerden bugüne kadarki emeklerimizin karşılığı olan alacaklarımızı tahsil edene kadar ev işi yapmayalım diyoruz. Ev ve bakım işlerine harcadığımız saatlerimizi, günlerimizi, yıllarımızı geri istiyoruz!

Mecliste görüşülen torba yasa taslağında esnekliğin kural haline getirilmesine ve var olan cinsiyetçi istihdam politikalarının derinleştirilmesine itiraz ediyoruz!

Evde, işte, sokakta ve hayatın her alanında cinsiyetçi işbölümü ve uygulamaları değiştirmeye yönelik taleplerimizi dillendireceğimiz etkinliğimize destek ve katılımınızı bekliyoruz!

Sosyalist Feminist Kolektif

Tarih : 05 Ocak 2011

Saat : 19.30

Yer : Galatasaray Meydanı

*Yalnızca kadınların katılımına açıktır.

Adam gibi bira ne demek?

Hepimiz egemen ideolojinin hakim değerleri tarafından şekillenmiş bir dünyanın içine doğuyoruz. Aslında bundan daha da önemlisi, bu değerlerin bize nasıl empoze edildiği ve nasıl doğal olarak görülmeye başlandığıdır. Sistemin bu şekilde örgütlenişinin amacı doğal olarak kabul görülmeyi sağlamak ve de bu yolla sorgusuz sualsiz işler hale gelmektir. Bu sistem, parçaları olan bir bütün olarak düşünülebilir. İşlerliği, parçalarının kendisiyle ve birbirleriyle uyum içinde çalışmasına bağlı bir bütün. Peki, bu parçalar nelerdir? İçinde bulunduğumuz sistemin devamı için ve ona uygun olarak örgütlenmiş her şey: Eğitim, din, siyaset, dil, aile… Bu parçaların en önemlilerinden biri de kuşkusuz medyadır.

Medya, sistemin yeniden üretiminden sorumlu kurumlardan biridir. Medya, daha doğru bir tabirle ana akım medya, egemen ideolojinin dilini kullanarak yaratılmak istenen “ideal” insan tipinin oluşturulmasına hizmet eder. Diğer yandan bu biçilen kalıba uymayanları ötekileştirir. Toplumdaki genel yargılara uygun bir şekilde medyada yüceltilen değerler Türk, Müslüman, erkek ve heteroseksüel olmaktır. Mine Gencel Bek ve Mutlu Binark, “medya cinsiyetçi ve eşitsiz ilişkileri yeniden üreterek bunu yaygın bir şekilde kullanıma sokar, […] toplumdaki güç ilişkilerini yansıtır, ama aynı zamanda bunları yeniden üretir, değiştirir, başka biçimlerde kurar” diyerek bu “idealler” ve “ötekiler” arasındaki ilişkilerin oluşmasında medyanın rolünü açıklarlar. Bu açıklamada görüldüğü gibi medya erkek değerlerin yüceltilmesi ve cinsiyetçi söylemin oluşturulmasında büyük pay sahibidir.

Janice Radway, ataerkil kültürün, kitle kültürüyle kadının kamusal alandaki konuşma hakkını yadsıdığını, birey kadını suskunlaştırdığını ve kadınları neşneleştirdiğini söyler. Medyada kadın temsilleri de aynen bu amaca hizmet edecek, kadının sessiz konumunu bu temsillerle normalleştirecek şekildedir. Medyadaki temsillerle kadınlara eril kültürün yücelttiği değerler doğrultusunda öğütler verilir. Bu yazıda da ele alınacak olan öğüt verme konusu oldukça önemlidir. Özellikle reklamlar öğüt verme konusunda oldukça zengindir. Kadınlar için ele alındığında, temizlik ve gıda reklamlarında iyi bir ev kadını olmaları, şampuan reklamlarında güzel, bakımlı, erkeğin gözüne hoş görünecek kadınlar olmaları öğütlenir örneğin. Tüm bunlarla birlikte bu cinsiyetçi yapının sadece kadınlara öğütler verdiğini söylemek oldukça kör bir bakış olur. Ataerki medya yoluyla kadınları şekillendirirken, erkeklere de buna uygun eril öğütler verilmekte, onlar da hayatlarını buna uygun olarak yaşamaya ve bunu içselleştirmeye hazır hale gelmektedirler. Sonuçta bu döngünün devamlılığı ancak iki tarafın rollerine uygun yaşamasına bağlıdır.

Son zamanlarda özellikle yılbaşının yaklaşmasıyla “erkeklere öğütler veren reklamları” sık sık gördük. Pırlanta, araba, beyaz eşya reklamları bunlar arasında görülebilir. Bu reklamlarda erkeğin “erkek” olabilmesinin ve diğer erkekler arasında sivrilebilmesinin ölçütü birlikte olduğu kadına aldığı hediye olarak gösterilmektedir. Bunlar arasında cinsiyetçiliğiyle en göze çarpan reklamlardan biri de Tuborg reklamı. Tuborg, birasında yaptığı değişikliğin tanıtım kampanyası için “Adam gibi Bira” sloganını kullanmaya başladı. Yılbaşına özel de yine aynı sloganla bir reklam hazırlamış Tuborg. “Sevgili biraseverler! Bize göre “Adam Gibi Bira”; %100 malttan üretilmiş, içine şeker katılmamış, kalitede istikrarı yakalamış, tadı her yerde, her zaman aynı olan biradır.”

Bu reklamda kullanılan “adam gibi” aslında günlük dile de yerleşmiş ve sıkça kullanılan cinsiyetçi bir ifadedir. Bu ifadeyle anlatılan şeyin, kusursuz, olması gerektiği gibi olduğu belirtilmek istenmektedir. Fakat buradaki sorun kusursuz olma durumunun erkek değerler yüceltilerek anlatılmasıdır. Adam gibi ifadesi kadınlar için de kullanılır. Kadınlar için kullanıldığında artı değerleri anlatır. Aslında kullanımdaki cinsiyetçiliği anlamak için bir de tam tersi yani “kadın gibi” kullanımını düşünmek gerekir. “Kadın gibi” sadece ataerkil sistemin yaratmak istediği kadına uygun ve bu durumu kabullenmiş ya da buna boyun eğmiş kadınlar için kullanıldığında olumlu anlam  ifade eder. Özellikle “kadın gibi”nin erkek için kullanılması bir hakarettir. Erkeğin kadın gibi olması erkek için biçilen kalıba uygun olmaması ve “kadına ait” yani olumsuz değerleri taşıması demektir.

Tuborg reklamında da “Adam Gibi Bira” sloganıyla anlatılmak istenen biranın ne kadar iyi olduğudur. Fakat bu tanıtımda adam gibi ifadesiyle vurgulanan özellikleri biraz daha derinlemesine ele almak gerekir. Bu özellikler; içine şeker katılmamış olmak, istikrarlı ve her yerde her zaman aynı olmaktır (başka bir reklamda da İstanbul’da da Kars’ta da aynı olan biradır). Reklamdaki, birayı anlatmak için kullanılan fakat adam gibi sloganıyla ifade edilen özellikler aslında erkeklerde var olması gerektiğine inanılan özelliklerdir ve bu yolla erkeklere öğütler verilir. Örneğin adam gib olmanın bir şartı aynı birada olduğu gibi içine “şeker” katılmamış olmaktır. Biranın içine şeker katılması biranın keskinliğini bozduğu gibi erkeğin içine “şeker” katılması da olumsuz bir durumdur. Bu durum iki açıdan ele alınabilir. Şekerli olmak bir anlamda yumuşak huylu olmak olarak anlaşılabilir fakat bu “erkek”ten beklenmeyen bir davranıştır. Erkek her zaman sert olmalıdır. Adam gibi olmakla anlatılan “içine şeker katılmamış” olmak da erkeğe sert olma öğüdü veren ve onu sert tavırlar içine hapseden bir söylemdir. Bu durumun diğer boyutu da yumuşak karakterli olmaya yapılan homofobik göndermedir. “Şekerli” olmakla anlatılan yumuşak huylu olmak genellikle eşcinsellikle ilişkilendirilen bir durumdur ve erkeklere verilen en önemli ataerkil öğütlerden biri de eşcinsellikten kaçınmaktır.

Erkelere verilen diğer öğütler ise istikrarlı olmak yani her yerde her zaman aynı olmaktır. Bu da aslında iki boyutlu bir durumdur. Ataerkil erkeklik kavramının izlerini taşır bu anlatım. Tek ve kadının üzerinde her yerde her zaman iktidar sahibi bir erkektir yaratılmak istenen ve bütün erkeklere empoze edilmeye çalışılan özellikler aynıdır. Erkeğe istikrarlı olması ve bulunduğu her yerde aynı olması gerektiği öğüt edilir. Bu aynı zamanda cesur olma ve kendini hiçbir koşul altında değiştirmeme öğüdüdür. “Erkek adam döneklik yapmaz” söylemiyle aynı anlamı taşıyan bir öğüttür bu. Bir de adam gibi olmanın her yerde he zaman aynı olmak gerektirdiği düşüncesini daha geniş bir açıdan ele alırsak; bu içinde yaşadığımız düzenin farklılıkları törpüleme, tek tip insan yaratma amacına da uygun bir tutumdur. Bu reklamla aslında bir açıdan şöyle bir öğüt verilmektedir: Adam gibi olmak herkesle İstanbul’da da Kars’ta da aynı olmayı gerektirir, farklı olmak kabul edilmez, farklı olan istikrarsızdır ve ötekileşmeye mahkumdur.

Ataerkil düzen daha önce de dediğimiz gibi sistemin tüm parçalarını kendine uygun bir şekle sokmuştur. Bu sistemin devamı için gereken şey budur. Medya ya da reklamlar konusunda ise daha hassas bir durum vardır. Medya insanlara ulaşmanın en kolay yoludur özellikle ana akım medya hakim değerlerle doludur. Bu değerler insanlara medya yoluyla çoğu zaman daha kolay sindirilebilir ve farkında olmadan empoze edilecek şekilde sunulur. Tuborg reklamında da gördüğümüz gibi iyi bir şekilde örgütlenmiş ve ideolojik olarak donatılmış bir reklam erkeklere eril değerleri üç cümleyle öğütleyebilir. Tabii ki durumda da düşülecek en büyük hata herhalde bu cinsiyetçi reklamları “Ne olacak üç cümle” diyerek önemsiz kabul etmektir.

Ankara’da üniversite öğrencileri başkaldırıyor

8 Aralık günü Burhan Kuzu’nun Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Kolektif Yumurta Şenliği ile karşılanması, ancak yüzlerce yumurtayla karşılanıp üniversiteden kovulması sonrasında gençliğe yönelik saldırılar artmış; 16 Aralık günü Tayyip Erdoğan’ın, AKP’li onlarca bakan ve YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ile ODTÜ’ye çıkarma yapması sonrası üniversitelilere saldırılmış, 26 ODTÜ’lü gözaltına alınmıştı. Son dönemde yükselen öğrenci hareketinin karşısında giderek saldırganlaşan AKP, bir yandan basın ve cemaatleri aracılığıyla üniversitelileri hedef alırken, bir diğer yandan İstanbul Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi’ndeki gibi baskıcı uygulamalarını hayata sokmaya devam ediyor.

Ancak üniversite öğrencileri üniversitelerini AKP’ye, YÖK’e ve polislere bırakmamakta kararlı duruşunu sergilemeye devam ediyor. ODTÜ’de gerçekleşen AKP ve polis saldırısının ardından düzenlenen forumlar sonucunda Üniversite Öğrencileri AKP’ye güçlü bir yanıt verme kararını aldı.

5 Ocak 2011 Çarşamba günü saat 13.30’da ODTÜ A1 kapısında buluşacak olan Üniversite Öğrencileri, “Polise, YÖK’e, AKP’ye Başkaldırıyoruz!” sloganıyla ve eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim talepleri ile birlikte AKP Genel Merkezi’ne bir yürüyüş gerçekleştirecek.

(kolektifler.net)

Yüzlerce ağaç boşuna kesildi!

Sağlık Bakanlığı, yapımı devam eden hastaneye yol açmak için çok sayıda kişinin arazilerindeki ağaçları kestirdi, arazi düzenleme çalışması başlattı. Ancak sonrasında yaşananlar daha bir ilginçti…

DHA’nın haberine göre; Bakanlar Kurulu, Trabzon’un Yomra İlçesi Kaşüstü Beldesi’nde yapımına 2007 yılında başlanan 400 yataklı Kaşüstü Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yol yapılması için 8 Eylül 2010 tarihinde beldedeki Cumhuriyet Mahallesi ile hastanenin bulunduğu Yavuz Selim Mahallesi arasındaki 1.5 kilometre uzunluğundaki arazide kamulaştırma kararı aldı.

Karar, arazi sahiplerine bildirildi ve kabul edenlerin arazilerinde temizleme çalışmaları başlatıldı. Ancak, bazı arazi sahipleri kamulaştırma bedelleriyle ilgili pürüz çıkardı. Bu sorun devam ederken, inşaatı biten hastaneye acil yol yapılması gerektiği belirtilerek Sağlık Bakanlığı 20 Aralık 2010’da aldığı kararla kamulaştırma çalışmalarını yürürlükten kaldırıldı ve yol güzergahını değiştirdi.
Karara tepki gösteren, yüzlerce ağacın kesildiğini ve 500’e yakın fındık ocağının da söküldüğünü belirten dava sahipleri, karara tepki göstererek dava açma hazırlığı başlattı.

BU BİR DOĞA KATLİAMI!
Arazi sahiplerinden Osman Uygur, “Bizim zararımızı kim verecek? İnsanlar bu kadar mağdur edilmez. ‘Yol verin’ dediler, verdik ama suç oldu. Bu kadar ağaç ve fındık kesildi. Şimdi de yolun başka yerden yapılmasına karar verdiler” dedi.

Ömer Sezgin ise, “Devletten para isteme gibi derdimiz yok. Devlet yol yapacak diye biz de gereken fedakarlığı gösterdik. Burada ağaçlar kesildi. Şimdi ise yolun başka yerden yapılması kararı alındı. Bu bir doğa katliamıdır” diye konuştu. TBMM Sağlık Komisyonu Başkanı ve AK Parti Trabzon Milletvekili Prof. Dr. Cevdet Erdöl, duruma ilişkin “Eğer vatandaşın zararı varsa mahkemeye müracaat edebilir. Biz yolu yapmak istedik ama arazilerini vermeyen yine onlar” açıklamasında bulundu. (Ntv)

İÜ’de faşizme direnmenin cezası: Soruşturma

İstanbul Üniversitesi’nde bu da oldu: 45 öğrenciye kendi okullarına “zorla girdikleri” gerekçesiyle soruşturma açıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde 27-28 ve 1 Kasım tarihleri arasında üniversitenin giriş kapısından okula girmek isteyen ancak özel güvenlikçilerin üst aramasını protesto eden öğrenciler ile özel güvenlikçiler arasında arbede yaşandı. Bu uygulamayı protesto eden 45 öğrenci giriş kapısından değil araç kapısından üniversiteye girince haklarında soruşturma açıldı.

Öğrenciler haklarında açılan soruşturmayı dün derslerine girmek isterken üniversiteye asılan soruşturma ilanıyla öğrendiler.

Son dönemlerde İstanbul Üniversitesi’nde sıkıyönetim dönemini aratmayacak uygulamalarla karşı karşıya kaldıklarına dikkat çeken Kamu Yönetimi 4. sınıf öğrencisi Mehmet Karadağ, İstanbul Üniversitesi’nin pilot bölge gibi kullanıldığını söyledi.

Daha önce de afiş asmak gibi gerekçeler öne sürülerek 2 yıl 1 ay uzaklaştırma cezası aldığını anlatan Karadağ, “Dün de okula zorla girmek ve üstünü aratmamaktan bir soruşturma daha açıldığını öğrendik. Muhalif öğrencileri susturmak için saçma kararların nereye vardığının bir göstergesidir” dedi.

Rektör Yunus Söylet’in amacının daha önce de ifade ettiği gibi, ‘Muhalif siyaseti bitirmek’ olduğunu aktaran Karadağ şunları söyledi:

“İstanbul Üniversitesi geçmişten bu yana öğrenci hareketleriyle anılan bir okul ve bu geleneği değil Söylet kimsenin bitirmeye gücü yetmez. Yıllar önce öğrencilere ‘ideolojik halay çekme’ veya ‘gereğinden fazla simit sokma’ gibi gerekçelerle soruşturma açılırken artık okula girmekten soruşturma açılıyor. Esas okuldan uzaklaştırılması gereken zihniyet bu zihniyettir.”

En küçük bir afiş asmanın bile soruşturma açma veya okuldan atma nedeni olarak gösterilebildiğini hatırlatan İktisat Fakültesi 4. sınıf Öğrencisi Volkan Boyraz da okul idaresinin elinde bir liste olduğunu ve buna göre öğrencileri belirlediğini söyledi.

Üniversitede muhalif olmanın haklarında soruşturma için yeterli olduğunu kaydeden Boyraz, “Bu, özellikle Kürt ve sosyalist öğrencilere yönelik geliştirilen bir baskı yöntemidir ve gün geçtikçe dozu arttırıyor. Üniversiteler birer korku imparatorluğuna dönüştürülmek isteniyor. Bana da daha önce yer almadığım bir protestodan dolayı soruşturma açıldı. Okul idaresine tepki gösterip orada olmadığımı söylememe rağmen, onlar çoktan beni fişlemişler. Orada olmasam da oradayım” dedi.

Bu soruşturma haberi karşısında hiç şaşırmadığını ifade eden Astronomi Uzay Bilimleri 3. sınıf öğrencisi Didem Arda ise üniversite yönetiminin olağan gördüğü bu uygulamaya tepkilerini göstereceklerini söyledi.

Rektör Yunus Söylet’in göreve geldikten sonra soruşturmaların tavan yaptığına dikkat çeken Arda, “Okulun özel güvenliği bizi zorla aramak istedikleri gün beni darp ettiler. Şimdi de utanmadan soruşturma açıyorlar. Bu faşist zihniyet bu gücü AKP’den alıyor” diye konuştu. (Birgün)

Doğal kaynakların Kapitalizm ve Komünizm ile imtihanı

Doğduğumdan beri insanların ve toplumların gündemini meşgul eden en önemli şeyin, kapitalizm-komünizm tartışmaları olduğunu gözlemledim. Bu iki farklı politik görüş, ben doğmadan çok önce de, doğduktan sonra da insanları birbirine düşürdü ve pek de bir uzlaşıya varılamadı. Kapitalistlere sağcı, komünistlere solcu denildiğini kolayca öğrendim ancak bunun neden böyle olduğunu öğrenmek pek kolay olmadı. Sonradan gördüm ki işin aslı şuymuş: 1789 yılında Fransa’ da halk, toprak ağalarına karşı ayaklanmış ve yönetimi ele geçirmiş. Bir meclis kurulmuş ve işçiler, köylüler sol tarafa; tüccarlar, orta sınıf diğer kişiler sağ tarafa oturmuş. İşte sağcı, solcu kavramı buradan çıkmış. Buna göre solcular genelde el emeği ile çalışan, mevcut durumdan şikayetçi, bir şeylerin değişmesini isteyen kesim; sağcılar ise mevcut durumdan memnun sayılabilecek ve çok fazla değişim olmasını istemeyen muhafazakar kesim olmuş.

Aslında sadece ekonomik açıdan bakarak sol ve sağ görüş arasında genel fikir farklılığını, küçük ve bağımsız bir köy üzerinden anlatırsak şöyle diyebiliriz:

Bir Köy Örneği Üzerinden Sağ ve Sol Görüş Farkı

Solcular (komünizm görüşü): “Gelin tüm üretim araçlarımızı, traktörlerimizi, tarlalarımızı, danışmanları ortak kullanalım. En uygun yerde ne yetişir, hangi üründen ne kadar ekmek gerekir, hasat edilen ürünleri nasıl ortaklaşa satarız? gibi konularda fikir birliği yapalım. Böylece aynı işi çok daha verimli ve ucuza yapar, sonucunda da hepimiz daha mutlu oluruz. Örneğin herkese ayrı ayrı 10 traktör yerine belki 2 traktör ile köyün bütün işlerini yaparız ve geri kalan 8 traktörün parasını paylaşırız.”

Sağcılar (kapitalizm görüşü): “Ben komşudan 3 kat fazla çalışıyorum. Babamdan kalan tarla daha verimli ve büyük. Hem daha da akıllıyım. 5 yıl sonra yan tarlayı da alır, 10 yıl sonra iki tarla daha alır ve buraları çalıştıracak işçiler tutarım. Yani 15 yıl sıkı çalışsam sonra kazandıklarımla krallar gibi yaşarım. Neden herkesle eşit olacakmışım ki? Herkes kendi işine baksın, iyi olan kazansın.”

İşte bu iki farklı görüşten hangisinin daha iyi olduğuna bir türlü karar verilemediği için yıllarca kavgalar edilmiş, acılar çekilmiş, kan gövdeyi götürmüş. Kapitalist ve bireyci sağ görüş her ne kadar uluslararası anlamda kabul görmüş gibi görünse de komünist ve toplumcu sol görüş, büyük kitleler tarafından savunulmaya ve mevcut tüm sorunların ana kaynağının kapitalizm olduğunu söylemeye devam ediyor.

Dediğim gibi tüm bu süreci doğduğumdan beri anlamaya çalışıyorum. Geçmişte olanları öğrenmek için okuyor, araştırıyorum. “Acaba hangisi daha makul?” diye düşünüyor, tartışıyorum. Genel olarak vardığım sonuç, bireylere de özgürlüğünü verebilecek sol düzenin daha iyi olduğu yönünde… Zaten kalıcı olabilmiş tüm medeniyetlerde adil paylaşımın; köylerde imece, salma gibi uygulamaların esas olduğunu fark ediyorum.

Ancak etrafıma baktığımda, tüm sistemin sağ görüş üzerine odaklanmış olduğunu, her bireyin kendini kurtarmaya çalıştığını; bunun sonucunda da mevcut kaynakların hunharca sömürüldüğünü ve çoğunluk fakirleşirken bir azınlık grubun zenginleştiğini görüyorum. İşte son zamanlarda yeni bir kavram süzüldü körleşmiş insan beynimin kıvrımları arasına: Doğal kaynaklar!

Doğal Kaynaklar

Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve madenler Dünyanın doğal kaynaklarını oluşturur. Doğada kendiliğinden oluşmuş, insan aklı ve tekniğinin ürünü olmayan, meydana gelme aşamalarında insanın herhangi bir rolünün bulunmadığı bütün zenginlik kaynakları doğal kaynak olarak ifade edilir.

Dünya üzerindeki kısa misafirliğimiz süresince dek insan olarak biz, bu doğal kaynakları insanların kullanımına açık, Tanrı tarafından bahşedilmiş hediyeler olarak görürüz. Tüm dünya ve uzay insanındır. Dünya üzerinde, yeteri kadar güçlü bir başka insan topluluğu karşı çıkmadığı sürece tüm topraklardaki canlıları istediğimiz gibi kovabilir, öldürebilir, orada tarım yapabilir; bir su kaynağını diğer canlılar hatta insanlar faydalanıyor ve hatta o kaynak sayesinde hayatta kalıyor olsalar bile kirletebilir ve kurutabiliriz. Dilersek binyıllardır akan bir derenin önünü kesip oraya bir baraj koyabilir ve bu sırada etrafta yaşayan insan dahil binlerce canlıyı yok sayabiliriz.

Doğal kaynakların kullanılması açısından baktığımız zaman kapitalizm şöyle der:

“Doğal kaynaklar Tanrı tarafından bana ve şirketime bahşedilmiştir. Varlığımı, karlılığımı, müşteri memnuniyetimi engellemediği sürece doğal kaynakları her şekilde sonuna kadar kullanırım.”

Komünizm ise olasılıkla şöyle der:

“Doğal kaynaklar Tanrı tarafından toplumuma bahşedilmiştir. İnsan çoğunluğunun çıkarları için tüm doğal kaynakları tüketir ve insanlara eşit olarak paylaştırırız.”

Kısacası komünizm ve kapitalizm gibi sistemler, temelinde bu doğal kaynakların nasıl paylaşılacağı üzerine odaklanmıştır.

Oysa 2010 yılının sonlarına geldiğimiz şu günlerde açık ve net olarak doğal kaynakların keyfimizce tüketebileceğimiz, Tanrı tarafından insanlara bahşedilmiş zenginlikler olmadığını görüyoruz. Bakınız:

Doğal Kaynak Tüketmeye Dayalı Politikaların Sonuçları:

1- Doğal ormanları yok edip yerine yoğun gıda üretimi amaçlı tarımsal üretim alanları oluşturduk. Bu alanları yapay kimyasallara boğarak doğal ortamı yok ettik. Aşırı tarımsal üretim insan nüfusunu dünyanın kaldırabileceğinin çok üzerine çıkardı. Daha fazla insan uğruna ormanları harap edilen dünya; sel, kuraklık ve açlık yöntemleri ile öcünü almaya başlıyor.

2- Yeşil otları tüketip otlayarak yaşayan bazı hayvanları ıslah ederek kapalı alanlara hapsettik ve onları aslında doğalarına aykırı şekilde tane yemlerle besledik. Ve bu hayvanlardan istediğimizi, keyfimiz istediği anda, yeteneklerimiz buna uygun olmasa da (doğada bir hayvan avlayabilmek için onu avlayabilecek kadar yetenekli olduğunuzu ispat etmek zorundasınızdır) kesip etlerini sattık veya satın aldık.

3- Topağın metrelerce altından eski canlıların çürüme suyunu çıkarıp (petrol), yakıt olarak kullandık. (İhtimal o ki bu büyük miktar karbon içeren maddeler toprak altında saklı oldukları durumda dünyanın iklim dengesi düzgün olabiliyordu. Biz ne yaptığımızın farkına varmadan hepsini ortaya çıkarıp havaya katıştırıyoruz. Sonucunda küresel ısınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini görmeye başladık. Ancak ben daha olası felaketlerin küçük kısmını bile görmedik diye düşünüyorum)

4- Toprakların üzerini betonla kapatıyor ya da sıkıştırarak suyun içeri girmesine izin vermiyoruz. Dünyada zaten az olan temiz sular önce sellere sebep oluyor, sonra denize karışıp gidiyor. Biz de içmek ve tarımsal üretimde kullanmak için dünyanın en diplerindeki suları bulup yeryüzüne çıkarıyoruz. Belki de belli bir denge için o suların derinlerde kalması gerekip gerekmediğini sorgulamıyoruz. Hem de son kaynakları (!?) da düşüncesizce tüketiyoruz.

Ekonomi Politikalarının Geleceği

Açıkçası bugün geldiğimiz noktada komünizm ve kapitalizm gibi “doğal kaynakların insan yararına nasıl paylaşılacağı” na karar vermeye odaklanmış politik hareketler ya yok olacaklar ya da gerçeklerin farkına varıp evrim geçireceklerdir. Bir Amerikan Yerlisi atasözü der ki: “Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak.”

Görüyoruz ki 2000′ li yıllarda insanoğlunun aklı başına geliyor ve doğa koruma politikaları güç kazanmaya başlıyor. Bu bağlamda sağ ve sol olarak gruplaşmış politik görüşlerin yanı sıra dünya çapında Yeşil Parti’ ler geniş halk kitleleri tarafından benimsenmeye başlıyor. Ekim 2010 tarihli kamuoyu yoklamalarında Almanya Yeşiller Partisi’ nin oy oranı % 21 seviyelerinde. Güney Amerika, İngiltere, Avustralya hatta Orta Asya…  Yeşil Parti’ ler tüm dünya çapında organize olmaktalar ve hepsi de dünyada çok çeşitli canlılar yaşadığının ve doğal kaynakların sorumsuzca insan yararına sömürülemeyeceğini söylüyor.  Örneğin Türkiye’ deki Yeşiller Partisi’ nin tanıtımında ilk cümle şu: “Yeşiller Partisi, sürdürülebilir yaşam için, ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu bir toplumun kurulması yolunda mücadele eden şiddet karşıtı, demokratik bir siyasi partidir.” (Kaynak: http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_content&task=view&id=170&Itemid=139 / Erişim 29.12.2010)

Bu bağlamda bireyin özgürlüğüne odaklanan ve ezileni-şanssızı yok sayan kapitalizm ve toplum içindeki bireyi çoğu zaman görmezden gelebilen komünizm olgusu mevcut halleri ile miatlarını doldurmuşlardır. Doğal kaynakları Tanrı’ nın insana sömürmesi için verdiği bir hediye olmadığının farkında olan; daha çok tüketip önü alınmaz bir yok oluşa gitmek yerine, insanın en önemli özelliği varsayılan aklını kullanarak doğa ile uyum ve barış içerisinde ve ona zarar vermeden, onu tüketmeden yaşamasının mümkün olduğunu savunan Yeşil politika (doğacılık, natüralizm, ekolojizm) adlı yeni bir hareket, gelecek dönemlerin en önemli politik akımı olacak ve dünyanın yok oluşuna dur diyecektir.

Bu yeni hareket üstat Nazım Hikmet’ in dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” beyanının başına; “Su, toprak, güneş ve rüzgarı sevmeden ağacın da ormanın da var olamayacağını bilerek” kısmını eklemek istiyorum.

Ve evet, başka bir dünya mümkün!

Saygı ve sevgilerimle

Loç Vadisi için yapılan oturma eylemi zaferle bitti

Loç Vadisi halkı ve destekçileri dün akşam açıklanan Yürütmeyi durdurma kararının ardından şirket önünde 28 gündür sürdürdükleri oturma eylemlerine bir basın açıklaması ile son verdiler.

Açıklamayı Loç vadisi platformundan Zafer Keçin yaptı ve şirketi uyardı: “Eğer Yürütmeyi Durdurma Karardan Sonra Şirket Vadimizi Talan Etmeye Kalkarsa Bilin  ki Loç Vadisinin Nefesi Ensenizde Olacaktır Bunu İyice Kafanıza Koyun!Vadimize Tek Bir Kazma Dahi Vurulsa Bizler Yaşam Savunucuları Olarak Yine Burada Şirket Önünde Toplanacağız Ve Eylemelerimiz Büyüyerek Devam Edecektir!” Açıklamanın tam metni şu şekilde:

BUGÜN BİRKEZ DAHA BURADAYIZ.

BİRKEZ DAHA VERİLEN MÜCADELEDE KATTETTİĞİMİZ MERHALEYİ KAMUOYUNA DUYURMAK İÇİN BURADAYIZ!

YASA HUKUK TANIMAYANLARIN KARŞISINDA VERMİŞ OLDUĞUMUZ ONUR MÜCADELESİNİ SİZLERE DUYURMAK İÇİN TEKRAR BURADAYIZ.

DİNLEYİN O ZAMAN, DİNLEYİN Kİ VERİLEN MÜCADELENİN TOPRAĞIMIZ İÇİN VERİLMİŞ OLAN BİR YAŞAM MÜCADELESİ OLDUĞUNA SİZ DE KANAAT GETİRİN.

HİÇ BİR BELGE VE DAYANAĞINIZ OLMADAN ŞANTİYE ALANI OLARAK KÖYLÜYE ZORLA KABUL ETTİRMEK İSTEDİĞİNİZ ARAZİYE “BİZİMDİR” DEDİK, ÖNÜNÜZE BELGERİMİZİ KOYDUK,

FAKAT YÜZÜNÜZ BİLE KIZARMADI İNKÂR ETTİNİZ!

YETMEDİ, ŞİRKET MÜHENDİSİ BEKİR SITKI ESENDİR KÖYLÜNÜN SAF OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK “BURALARI NASIL OLSA ALACAĞIZ” SÖYLEMLERİ İLE KÖYLÜNÜN KARŞISINA GEÇİP ALAY ETMEK İSTEDİ.

YETMEDİ, MİSAFİR OLARAK GELEN ARKADAŞLARIMIZIN KONAKLADIĞI YERDEKİ ÇADIRLARI KENDİ TOPRAKLARIMIZIN ÜZERİNDE BULUNMASINA RAĞMEN SİNSİCE KİMSENİN OLMADIĞI YAĞMURLU BİR SABAH, YANGINDAN MAL KAÇIRIRCASINA PARÇALAYARAK ALIP GÖTÜRDÜNÜZ HIRSIZLIK YAPTINIZ!

MİSAFİRLERİMİZİ FİŞLEDİNİZ!

ÜZERİMİZE PARALI ADAMLARINIZI SALDINIZ.

ANALARIMIZI BABALARIMIZI DÖVDÜRDÜNÜZ.

KÖYLÜYÜ BİRBİRİNE DÜŞÜRDÜNÜZ.

BU DA YETMEDİ, “BU TOPRAKLARIN ÜZERİNDE GEZEMEZSİNİZ” DEDİNİZ “BURALAR BİZİMDİR” DEDİNİZ ..

SABRIMIZI TAŞIRDINIZ!

SUYUMUZU, DOĞAMIZI, TOPRAĞIMIZI VE HERŞEYDEN ÖNEMLİSİ VAR OLAN KÜLTÜRÜMÜZÜ BİNBİR TÜRLÜ HİLE İLE ELİMİZDEN ALMAYA ÇALIŞTINIZ.

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN DOĞA TAHRİBATINI LOÇ VADİSİNDE GERÇEKLEŞTİRMEYE ÇALIŞTINIZ.

BİZİM ATALARIMIZIN ÜZERİNDE KARA SABANLA ÇİFT SÜRDÜĞÜ, EKİP BİÇTİĞİ, BEŞİK SALLADIĞI, ÜZERİNDE NAMAZ KILDIĞI, VERDİĞİ NİMETLERE ŞÜKRETTİĞİ, BİR VERDİĞİNDE ON VEREN TOPRAKLARINA BİZLERİN İHANET EDECEĞİNİ Mİ ZANNETTİNİZ?

İNŞAAT İZNİNİZ OLMADAN, İMAR İZNİNİZ OLMADAN, YASALARI HİÇE SAYARAK ÇALIŞMALARA BAŞLADINIZ. KÖYLÜLERİMİZİN GÖZÜ ÖNÜNDE, BU CİNAYETE GÖZ YUMAN KAMU YETKİLİLERİNİN GÖZÜ ÖNÜNDE, YAŞAM ALANLARIMIZI YOK ETMEYE ÇALIŞTINIZ.

AMA SONUNDA YALANLARINIZ BİRER BİRER ORTAYA ÇIKTI.

İMAR İZNİNİZ OLMADIĞI ORTAYA ÇIKTI,

YAPTIĞINIZ BİNAYI KAÇAK OLARAK İNŞA ETTİĞİNİZ ANLAŞILDI VE BÖYLECE ŞANTİYENİZ MÜHÜRLENDİ, KAPATILDI.

VE BUNDAN KISA BİR SÜRE SONRA -DÜN AKŞAM- UZUN ZAMANDIR BEKLEDİĞİMİZ HABER GELDİ;

ŞİRKET ÖNÜNDEKİ OTURMA EYLEMİMİZİN 27. GÜNÜNDE YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARINI DUYDUK!

EVET, ADALET TECELLİ ETTİ, HAK YERİNİ BULDU!

AMA ZANNETMEYİNKİ “YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARI” LOÇ VADİSİNİ NÖBETİNİ DURDURACAKTIR.

GÖZÜMÜZ KULAĞIMIZ SİZİN ÜZERİNİZDE OLCAKTIR!

BU GÜN İTİBARİ İLE LOÇ VADİSİNDE DURMUŞ OLAN ÇALIŞMALAR NETİCESİNDE 28 GÜNDÜR SÜRDÜRMÜŞ OLDUĞUMUZ VE PEKÇOK SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ TARAFINDAN DESTEKLENEN OTURMA EYLEMİMİZE SON VERİYORUZ.

EĞER YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARDAN SONRA ŞİRKET VADİMİZİ TALAN ETMEYE KALKARSA BİLİNKİ LOÇ VADİSİNİN NEFESİ ENSENİZDE OLACAKTIR BUNU İYİCE KAFANIZA KOYUN!

VADİMİZE TEK BİR KAZMA DAHİ VURULSA BİZLER YAŞAM SAVUNUZCULARI OLARAK YİNE BURADA ŞİRKET ÖNÜNDE TOPLANACAĞIZ VE EYLEMELERİMİZ BÜYÜYEREK DEVAM EDECEKTİR!

VADİMİZİ ESKİ HALİ İLE BİZE BIRAKMADIĞINIZ SÜRECE SİZE BURADA NEFES BİLE ALDIRMAYACAĞIMIZA YEMİN ETTİK !!!

BU DAVA YALNIZCA LOÇ VADİSİ’NİN DAVASI DEĞİLDİR, BU DAVA BÜTÜN VADİLERİN DAVASI OLMUŞTUR, BU DAVA NAMUS DAVASI, BU DAVA İNSANLIĞIN VAROLUŞ DAVASI OLMUŞTUR.

YASA TANIMAZLIĞINIZ KARŞISINDA DİMDİK DURACAĞIMIZI BİLİN

VE BİR AN EVVEL LOÇ VADİSİNİ TERK EDİN!

BU SİZE LOÇ VADİSİ’NİN UYARISIDIR.

KARARLIYIZ VE AZMİMİZİN SINIRI YOK BİLESİNİZ!

28 GÜNDÜR BİZLERLE BİRLİKTE NÖBET TUTAN VE BİZLERİ ZİYARETLERİ İLE GÜÇLENDİREN BÜTÜN YAŞAM SAVUNUCULARINA SELAM OLSUN!

LOÇ VADİSİ KORUMA PLATFORMU

”Viva La Vida” (Yaşasın Hayat) – Fatoş Çırnaz

Altı yaşında geçirdiği çocuk felci sonrasında, sağ bacağındaki inceliği uzun renkli eteklerinin altında gizlerdi. Onsekizinde geçirdiği bir kazadan sonra adeta sağlam bir yeri kalmamıştı. Omuriliğindeki kırık, sonraki yıllarında onu çelik korselerin ve yatağın içine hapsedecekti. Bu durumda resim yapmak bir kurtuluş oldu ona. Resimlerindeki model, yatağının üstüne astığı aynadan tuvaline yansıyan, fiziksel ve ruhsal acıları, yani ta kendisiydi…

Diego Rivera ile karşılaştı, aşık oldu, evlendiler. Frida 22, Diego 42’sindeydi. Frida’nın ailesi bu birlikteliği ”Fil ile Güvercinin Evliliği” olarak yorumladı. Rivera, Meksika Devrimi’nin (1910-1917) ardından hükümet tarafından başlatılan kültür programı kapsamında resimler yapmakla görevlendirilmişti.
Meksika duvar resmi geleneğinin kurucuları arasında yer aldı. Duvar resimlerinde, Meksika tarihini ve Meksikalı devrimcilerin cesaretli mücadelesini resmetti.

Evliliklerinden kısa bir süre sonra Diego eski alışkanlıklarına döndü. Frida sanatçı Diego’ya hayran, kocası Diego’ya ise aşıktı… Diego’nun hayatına ise Frida’nın kız kardeşi de olmak üzere pek çok kadın girdi. Frida 1954 yılında sağ bacağını tümden yitirdi. Resimlerinde hep Diego’ya duydugu aşkı ve beraberindeki derin hüznü yansıttı. Çok istemesine karsın çocuk sahibi olamadı. Yıllar içinde fiziksel sorunları arttı, 30 kadar ameliyat oldu.

Frida 1954 yılında öldü. 1980’li yıllardan itibaren tanındı. Bugun Meksika’nın en önemli ressamlarından biri olarak kabul ediliyor. Amerika ve Fransa’da sergiler açması ona büyük ün sağladı. Ama o yalnızdı, ve çok acı çekti. Öldüğünde arkasında bıraktıgı son tablo ”Viva La Vida” idi…(Yaşasın Hayat)

Feminist, devrimci (1907’de dogdugu halde doğum tarihini, ülkeyi yıllarca sürecek bir iç savaşa sürükleyen Meksika Devrimi’nin başlangıç yılı olan 1910 olarak belirler), büyük ressam, kahraman… O, benim kahramanlarımdan biri…

Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisi, 23 Aralık-20Mart 2011 tarihleri arasında Pera Müzesinde.
Ayrıca Meksika Devrimi Uzerine Filmler:14-30 Ocak 2011’de Pera Muzesinde başlıyor.

Meraklısına:
Meksika kültürüne damgasını vuran dualizm, güneş ve ay arasındaki zıtlıktır. Aztek yaratılış efsanesine göre güneş, yeryüzünün üzerine düşüp onu mahvetmek için insan kurbanlara muhtaçtı. Başka halkların efsanelerinde de güneş ve ay merkezi bir rol oynamaktadır. Ay kadındır, güzeldir ama değişkendir; güneş ise erkektir, büyük bir dinginlik ve kayıtsızlık içinde gökyüzündeki yolunu izler (birçok erkek gibi). Çoğu efsaneye göre de güneş ve ay birbirleri icin yaratılmışlarsa da, bir türlü kavuşamazlar, ya da mutlu olamazlar. Frida Kahlo pek çok resminde güneş ve ayı metafor olarak kullanmıstır. Diego, Frida’nın güneşidir, Frida ise ay tanrıçasıdır. Frida güneşle ayın birleşmesindeki olanaksızlığı resimlerinde çesitli biçimlerde dile getirir.