Ana Sayfa Blog Sayfa 5329

2011’in ilk sayısında Kaos GL’nin gündemi: Linç

Yeni yılın ilk haftası kitapçılarda bulabileceğiniz Kaos GL Dergisi’nin gündeminde “Linç” var.

Dosya yazarlarından Tanıl Bora’nın yorumladığı üzere “Herkes linçten muzdariptir -buna karşılık ise, taşlı-sopalı ve darplı bir linç vakası olduğunda bunu “linç” olarak kamuoyu gündemine getirmek hiç kolay değildir!”

Dosya yazarlarından A. Bayram Şahin’in “iktidarın masrafsız adalet sistemi” şeklinde betimlediği “Linç”, İmge Oranlı’nın Hrant’ı anışı, Kaan Şimşekalp’in Tophane Olayları ve erillik/etçillik çerçevesindeki adımları, Ali Akay’ın ölüm ve korku etrafındaki nefesleri, Bawer Çakır’ın Bursa’nın 6 Ağustos 2006 gününe uzanışı, Fevzi Özlüer’in doğanın cinsiyetine dair nokta atışları, İdil Engindeniz’in “öldürmeyen ama çok acıtan” medya linçine dair anlatısı, Orhan Kandemir’in düşler ve karabasanlar yüzleştirmesi, Sarphan Uzunoğlu’nun tribünlere gönderdiği linç mesajları, Yeliz Kızılarslan’ın bir linç formu olarak “kalabalıklarda yalnızlaştırılma”yı ele alışı ve Yeşim Başaran’ın nefretin sokağa çıkışındaki gözlemleri ile ince ince işlendi.

116. sayı’nın Q köşesi, Berfu Şeker’e kapısını açtı. “Dinledikçe iyileşeceğiniz” müzik sayfaları ise Yavuz Cingöz ve Cenk Erdem tarafından işlendi.

Yasemin İnceoğlu

Bu sayıdaki öyleşilerin konukları ise Murat Köylü’nün “nefret, linç ve medya” üzerine sohbet ettiği Yasemin İnceoğlu; Çağlar Yerlikaya’nın “Üvey” kitabını ve üvey olma hallerini dinlediği Mehmet Bilal ve Cenk Erdem’in uzun mesafelerden ulaştığı efsane şarkıcı Belinda Carlisle’ın oğlu James Duke Maso

Dergiye fotoğraf çalışmalarıyla değer katan Emra İşlek, cümleleri ile de bizlerle birlikte oluyor: “Heterosexist, günümüzde işlenen bedensel ve zihinsel nefret suçlarına karşı boy göstermeyi amaçlayan fotoğraf projesidir. Bu projenin hayata geçmesinin sebebi, maalesef fiziksel ve ruhsal olarak bitirilen hayatlardır anncak tek hedefi, nefret suçlarına karşı verilen mücadeleye görsel destek sağlamaktır. Emra İşlek’e projede -kendisini Pozitif Yasam ve Lambdaistanbul’daki çalışmalarıyla tanıdığımız aktris Seyhan Arman poz verdi.” Gelecek sayıda, İşlek ve Arman söyleşisinin tadını çıkaracağız hep birlikte.

Hem 6. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’yı hem de aynı yaşa giren 6. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nı anmadan olmaz. Ali Erol, 6. Buluşma’nın çerçevesini sizlerle paylaşıyor. Öykü yarışmasına dair duyuruyu da ilerleyen sayfalarda bulunabilir.

Kaos GL; 117. sayıda “Militarizm”de buluşuyor. O zamana kadar, aman çatallarınıza sahip olun, tek karşı koyma aracınız kalem olsun! Ve de bizlerle buluşma noktanız… (Kaos GL)

Bursa’nın ilçelerinde köpek katliamı

Son bir haftada özellikle sahil yolu üzerinde bulunan yerleşim birimlerinde sahipli ve sahipsiz 30’a yakın köpeğin zehirlenerek öldürülmesi köpek sahiplerini ve hayvan severleri harekete geçirdi. Köpeklerin gecenin bir yarısı zehirli iğneyle vurularak itlaf edildiğini belirten hayvan severler, “Gecenin bir yarısı köpeklerin acı içinde bağırışlarını duyuyoruz. Dışarı çıktığımızda köpeklerin zehirli iğne ile vurulduğunu görüyoruz. Yetkililerin bu katliama son vermesini istiyoruz. Köpekleri öldürmek yerine hayvan barınağına götürsünler. Bu katliamı durdurmak için imza toplayıp Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunacağız” dedi.

Vatandaşlar, köpek katliamını yapanların güvenlik güçleri tarafından bulunup cezalandırılmasını istedi.

İznik Belediyesi 2004 yılında katliam yaptı

Öte yandan İznik Belediyesi’nin 2004 yılında köpek katliamı yapmış, zehirlenen köpekleri ölmeden çöp kamyonlarına atan, kamyonun bıçakları arasında parçalanmalarına yol açan görevliler vatandaşların büyük tepkisiyle karşılaşmıştı.

http://hayvanhaklari.net/index.php/2007051147/ahmet-kemal-senpolat-yazilari/acikli-bir-itlaf-hikayesi-iznik

Orhangazi’de katliam

İznik’teki katliamdan on gün önce de Orhangazi’nin Dutluca köyünde çok sayıda köpek zehirlenerek itlaf edildi.

Dutluca köyü sakinleri, son zamanlarda köpek ve kedilerin zehirlenme üzerine ayaklandı. Köy sakinlerinden Özgür Kuru, birçok hayvanın yanı sıra, kendisinin aşılı ve kimlikli av köpeğinin de zehirlendiğini söyleyerek, yetkililerin bir an evvel bu katliama el atmasını istedi. Kuru, “Son bir haftada köpek ve kediler peş peşe itlaf ediliyor. Köyde yaklaşık 15 köpek zehirli etle itlaf edildi. Yaklaşık 20 köpek ise kayıp. Kimse ne olduğunu anlamış değil. Kimin yaptığı bilinmeyen bu katliam bizleri tedirgin ediyor. Köylüler olarak bu olayı yapanları araştırıyoruz” dedi.

Katliam Teşerona mı yaptırıyor?

Aralık Aynın ikinci yarısında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde köpek katliamı yapıldığı haberi gazetemizde yer almıştı.Görgü tanıklarından edinilen bilgiye göre 34 TF 3544 plakalı beyaz bir Doblo ile dolaşan üç kişi zehirli iğne ile geceleri sabaha kadar köpekleri öldürdü.

İznik’te de köpeklerin zehirli iğne ile, gece öldürülmesi, her iki katliamı yapan kişilerin aynı mı olduğu sorusunu akla getirdi. Yasadışı yollardak para kazanmak isteyen kişiler, bazı kurumlar için para karşılığı köpek itlafı mı yapıyor? (Ajanslar)

Solcuların AKP’yi eleştirmemesi garip – Günter Wallraff

Günter Wallraff, Almanya’nın dünyaca tanınmış gazeteci yazarlarından biri. Wallraff’ın, kılık değiştirerek girdiği işlerle ilgili yazdığı kitaplar kadar, örneğin Yunanistan cuntasına karşı düzenlediği protesto eylemi de hâlâ konuşuluyor. 10 Mayıs 1974’te Yunan Cuntası’na karşı Atina Syntagma Meydanı’nda kendini zincirlemiş ve darbe karşıtı bildiri dağıtmıştı. Polis kendisini Yunan vatandaşı sanınca işkence orada başlamıştı. Wallraff gerisini şöyle anlatıyor: “Alman olduğum anlaşılıncaya kadar içerde de işkence gördüm. 14 ay hapis cezasına çarptırıldım. Ağustos’ta darbeciler kaybetti, siyasi tutuklulara af geldi de çıktım dışarı. “

Wallraff, Almanya’da bulvar gazetesi Bild’in yalan habercilik yaptığını kanıtlamak için sahte kimlikle Bild’te çalışmış ve gazetenin habercilik anlayışını deşifre etmişti. Yine Almanya’da siyah, yabancı, evsiz barksız olarak yaşayıp bunları kitaplaştırdı. Wallraff’a dünyaca ün getiren kitap ise, Türk işçi Ali Levent ismiyle çeşitli işlerde çalışarak edindiği deneyimlerden oluşan ve yabancı işçilerin çalışma koşullarını anlattığı ‘En Alttakiler’ kitabı. Wallraff’la İstanbul’da görüştük.

>>>>Almanya’da çeşitli pis işlerde 2 yıl bir Türk işçisi kimliği ile çalıştıktan sonra göçmen işçilerin sorunlarını anlattığınız ‘En Alttakiler’ kitabının yayınlanmasının üzerinden tam 25 yıl geçti. O günden bu yana ne değişti?
25 yıl geçmesine rağmen hâlâ sokakta Türkler önümü kesip bana dertlerini anlatıyor. Bu demektir ki hâlâ kısıtlamalar var, hâlâ Türkler kendini evlerinde değil de sürgünde hissediyor, hâlâ en alttalar. Yabancıların hem sosyal statülerinde hem de ekonomik güçlerinde değişen çok şey yok.

Aslında değişen bir şey var: Yabancı düşmanlığı arttı. Ülkeye çağrılırken ‘kullanılıp atılacak şeyler’ olarak bakılan yabancılar, Almanya’da kalmaya karar verince, uzun süre buna ilişkin bir düzenleme yapılmadı. Onlardan gitmeleri beklendi. Bu da Alman yoksullarda “ekmeğimizi bölüyorlar” korkusuna ve sonuçta da düşmanlığa neden oluyor. Üst sınıflardaki yabancı düşmanlığı ise, klasik Alman milliyetçiliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

>>>>Son ekonomik krizden herhalde ‘en alttakiler’ en fazla etkilendi…

Almanya ekonomik ve sosyal anlamda ağır bir kriz yaşıyor, tıpkı Hindistan’da olduğu gibi toplumsal kast sistemi oluştu. Elbette ‘parya’ kastında öncelikle yabancılar bulunuyor. İşsizler, yoksulluk içine doğmuş olanlar, sonradan yoksullaşanlar, eğitimliler sınıfına dâhil olacak kadar maddi imkânı olmayanlar da bu sınıfa ait. Yukarı kastta ise, doğuştan zenginler ve zenginliğe yazgılı olanlar bulunuyor. Orta sınıf denilen sınıf, çoktandır ortadan kalkmış durumda. Son krizle birlikte sadece zengin daha zengin, yoksulsa daha yoksul oldu. En yoksulların durumu ortada.

>>>>Sosyal adalet, sosyal Avrupa, sosyal refah devleti gibi kavramlar artık işlevsel değil mi? Güçlü orta sınıfa ne oldu?
Aslında hep yabancıların ve eğitimsiz yoksulların, ‘paralel toplum’ oluşturdukları ya da ‘paralel toplum oluşturacakları tehlikesi’nden söz edilir. Yabancıların, kendi geleneklerini ve kurallarını dayattıkları, topluma uyamadıkları söylenir. Ancak Almanya’da zenginler ‘paralel toplum’ oluşturmuş durumda. Ülkede, zenginler için geçerli olan yasalar, yazılı ya da yazısız kurallar vardır. High society sınıfı sadece kendi arasında kalıyor ve toplum çoğunluğu ile ilişkisini kesmiş durumda. Onların kendi ritüelleri var, kendi içlerinde evleniyorlar ve halkın realitesiyle bir işleri olmuyor. Halkın yasalarına da uymak zorunda değiller gibi. Bunu ben söylemiyorum. Bunu onların temsilcisi politikacılar söylüyor. Almanya’da banka yöneticileri, genç borsacılar, büyük servet sahipleri ‘asosyal bir sınıf’ oluşturuyor ve ‘dayanışmacı bir toplum projesi’ne hiçbir katkıları yok. Bu kesimden vergi toplayamayan sosyal demokrat maliye bakanı geçen dönemde bunlardan yakınıyordu. Avrupa’nın her yerinde, toplum dışı, asosyal zengin sınıf ayrıcalık istiyor ve ‘paralel toplum’ yasalarını diretiyor.

>>>>Sokaktaki yabancı düşmanlığı, zenginlerin yoksullarla savaşından çok ‘yoksulların iç savaşı’ gibi görülüyor. Yukarı kast pek ortalıkta yok. Avrupa’da son dönemde yaygınlaşan yabancı düşmanlığını ya da aşırı sağın gelişimini nasıl açıklayabiliriz?
Aslında Avrupa’da yabancı düşmanlığı ya da aşırı sağın güçlenmesinden çok yoksul Müslüman düşmanlığından söz etmek daha doğru gibi görünüyor. Almanya’da 2010’da en çok satılan kitaplardan biri Sarrazin’in, ‘Almanya Kendini Yok Ediyor’ adlı kitabıydı. Müslümanlara yönelik ırkçılığa varan suçlamalarda bulunan Merkez Bankası yöneticisi Sarrazin, sadece Müslüman göçmenlerin Alman toplumuna uyum sağlayamadığını, bunun da Batı’nın değerleriyle bağdaşmayan İslam kültüründen kaynaklandığını savunuyordu. Müslüman gençler de elbette Almanya’nın parasına göz dikmiş tembellerdi. Hem yoksullar hem de zenginler Sarrazin’e bu tezinde hak verdi. İyi ki Sarrazin’in karizması yok, parti kuracak kadar yetenekli değil ve kötü konuşuyor da, Almanya’da yüzde 75’lere varan oy alacak bir aşırı sağ parti kurulmamış oldu. Avrupa sağı İslam düşmanlığı üzerinden siyaset yapıyor. Düşmanlık belki alt sınıflar arasında gözlemleniyor ama yukarı sınıftan pompalanıyor. Alt sınıflara, yoksul Müslüman yabancılar asıl sömürüyü gizlemek için ‘günah keçisi’ olarak gösteriliyor.

>>>>Bu aybaşı, Hollanda’da Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve Avusturya Özgürlükçüler Partisi Başkanı Heinz Christian Strache’nin İsrail’de ‘İslami Teröre Karşı Stratejiler’ başlıklı konferansta buluşması Avrupa aşırı sağının Yahudi düşmanlığından vazgeçtiği anlamına gelir mi?
Hayır, Avrupa aşırı sağı hep ve her zaman Yahudi düşmanıdır. Bu son ziyaret aslında “düşmanımın düşmanı dostumdur” demekten başka bir şey değil. Aslında o bile değil. İki ‘düşman’ gücü birbirine düşürme çabası diye değerlendirmek lazım. Kaldı ki, aşırı sağcı politikacılar, oradaki aşırı sağcı politikacıya destek vermeye gitti. Avrupa’da İslam düşmanlığı yenidir ama Yahudi düşmanlığı yüksek kastlara kadar yerleşmiş köklü bir düşmanlıktır. Hele hele Almanya’da Yahudi düşmanlığı ile İsrail düşmanlığı neredeyse aynı anlama gelir ve aşırı sağcı bir politikacı İsrail devletinin resmi politikalarını bile desteklemez.

>>>>Peki, aşırı sağın gelişmesi karşısında, kriz, yoksulluk vs. karşısında neler yapıyorsunuz? Almanya soluna ne oldu?
Aslında Almanya’da güçlü bir Sol Parti (die Linke) var ve belli ölçüde etkili de. Ama kamuoyu bu partinin söylediklerinden etkilenmesin diye medya bu partiye karşı ya görmezden gelme ya da aleyhte yayın yapma stratejisi izliyor. Buna rağmen parti parlamentoda temsil ediliyor ve yüzde 12 oranında oya sahip.

Bir ülkede gerçek demokrasiden söz edebileceksek, solun özgürce örgütlenmesi ve güçlü olmasından söz etmeliyiz. Hatta ‘dogmatik sol’ diye yaftalanan solun özgürlüğünü savunmalısınız. İşinize gelen solu desteklemekle demokrat olamazsınız.

>>>>Almanya’da sosyal devleti ortadan kaldıran Agenda 2010 programını da kendine ‘sol’ diyen sosyal demokratlarla-Yeşiller hükümeti hazırlamıştı.
Ben de Agenda 2010’a karşıyım ve Gerhard Schröder’in başbakan olduğu Yeşil-Sosyal Demokrat hükümetleri bence sol hükümetler değildi. Schröder, halkın başbakanı olarak değil de, otomobil lobilerinin ve holdinglerin başbakanı olarak övünüyordu. Ortaya attığı ‘yeni orta’ da ‘orta’dan çok ‘yukarı’yı temsil ediyordu. Zenginlerin başbakanı olunca, orta ve aşağı neresi karıştırılıyor. Onun başlattıklarını şimdiki hükümet daha da ileri götürdü ve Alman orta sınıfı ortadan kalktı.

Ancak Schröder’in bir konuda hakkını yememek lazım. ABD ile Irak savaşına girmedi, Fransa ile birlikte Bush’a karşı geldi. Ama bunu ‘iyi insan’ olduğu için mi yoksa solun oyunu almak için kalan tek şansı kullanmak için mi yaptığı tartışılır. Oysa Almanya her zaman anti militarist olmak zorunda. Bana sorarsanız antikapitalist de olmalı. Barışçı olmalı. Almanya uluslararası arenada ancak bu yanlarıyla temsil edilmeli, kemiklerine işlemiş milliyetçiliği ile değil.

>>>>Bunlar herhalde bütün ülkelerin ortak sorunu. Milliyetçilik, ‘yeni orta’, ‘dogmatik sol’ bizde de her zaman revaçta olan tartışma konuları.
Burada milliyetçilik çok güçlü ve her yere sinmiş bir duygu. Ama sizde dincilik de var. Herhalde darbenin ideolojisi Türk-İslam sentezi nihayet bu dönemde tam sağlanmış. Nihayet başarmışsınız devlet büyüklerinizin yıllar önce hedeflediği şeyi. Milliyetçilik ve dincilik gibi iki ağır elementi bünyenize alarak zor bir döneme girmişsiniz. Devlet aygıtı yansızlığını yitirip bu ağır elementlerin sentezi etkisi altına girmiş.

Demokratik yapının çok cılız olduğu Türkiye’de, politik İslamcılık ideolojisi ve yapılanması demokratikleşmenin gerçekleşmesi gereken bütün alanlarda hegemonya kurmuş. Devlet aygıtında söz sahibi olan herkesin AKP üyesi olması ya da ideolojisini benimsemesi gerektiğini herkes biliyor ama yine de Türkiye’de demokrasi olduğu söyleniyor. Bu açıkça ‘parti devleti, ideolojik devlet’ anlamına gelir ya da ‘devlet partisi’nden söz etmemiz lazım. Eğer yeni bir toplum kurmayı düşünüyorsanız ve bu toplumun da demokratik olacağını iddia ediyorsanız ‘devlet partisi’ ya da ‘parti devleti’ uygulamalarından vazgeçmeniz gerekir. AKP demokrat sayılıyor ve bütün bunlar konuşulmuyor bile sizde.

>>>>Peki, bizim sosyal demokratlar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Sosyal demokratlardaki yeni başlangıcı olumlu bir şey olarak görüyorum. Her ne kadar kendiliğinden bir değişim yaşanmasa, tamamen karşı çıkılması gereken bir komplo sonrasında genel başkan değişse de, yeni dönem eskiye göre çok daha iyi. Evet, eski genel başkana yapılan komplo korkunçtu ama şimdi onun yerindeki insan doğru bir insan gibi görülüyor. İnandırıcı ve samimi görülüyor. En azından yolsuzluklara bulaşmamış biri ve bu da az buz bir özellik değil. Eleştirel, ilerici bir konumda görülüyor. Burada yaşasaydım ve oy hakkım olsaydı gelecek seçimde ona oy atardım.

>>>>Türkiye’de yaşasaydınız el alttakiler olarak kimi tanımlardınız?
En yoksulları, tabularla sesleri kısılanları, kadınları, dinsel, etnik ve her türlü azınlıkları… Türkiye’de en altta olan, hikâyesi yazılacak çok kesim var. Özellikle, ekonomik ve toplumsal kısıtlılıklarla baş etmek zorunda kalan, geleneklerin, patriarkal aile sisteminin, dinin zorladığı; eğitim görmeyen, mesleksiz ve güvencesiz kadınları yazmak isterdim.

>>>>Türkiye’de kadınların durumu çok mu kötü görünüyor?
Kadınlara bakarak bir ülkeyi anlarsınız. Kadınların eşitliği sağlanamamışsa hiçbir şeyiniz iyi değildir. Bir yerde baskı, zulüm, sömürü olup olmadığını kadınlara bakarak anlarsınız. Kadın ve erkek eşitliği, demokrasinin de eşitliğin de, özgürlüğün de başlangıcıdır.

İslam,devletten yönlendiriliyor

>>>>AKP Avrupa’yı savunuyor ve Avrupa’dan da destek buluyor. Avrupalılar sizin gibi düşünmüyor. CHP de AB’yi savunmuyor. Sizin Avrupa projeniz nedir?

Türkiye’de bütün tartışmalar birçok alt okuması olan argümanlarla yürütülüyor. Düşüncelerde de çok farklılıklar var ve bir partinin içinde de çok farklı görüşler olabiliyor. AKP’nin tezlerinde de, Avrupa algısında da anlaşılmaz çok yan var. Bir sisteme üye olmak istiyorsanız, onu iyi tanımanız lazım. Sistemin bir kısmını alırım, sistem de benden bir bölüm alır diye düşünüyorsanız bunu da açık söylemelisiniz. Hem yaklaştığınız sistemdeki muhataplarınıza hem de halkınıza bunu açıkça belirtmeniz lazım. Anlamadığım bir yan bu.

Anlamadığım ikinci yan ise, yaşam ve düşünme biçimi Avrupalı olan, her şeyi ile Avrupa’ya bağlı olan kesimlerin Avrupa karşıtlığı. Örneğin sosyal demokratların Avrupa karşıtlığını anlamak mümkün değil. Neyine karşı olduklarını ya bilmiyorlar ya da ‘tribünler için’ karşıymış gibi görünüyorlar.

AKP aslında İslam sermayesinin batıya açılması ve güçlenmesi için AB’yi savunuyor ve bunu da ‘demokrasi’ için yaptığı yalanını söylüyor. CHP ise, aslında İslami sermaye güçlenmesin diye batı sermayesiyle ilişki kurmak zorunda olduğunu bildiği ve bunun için çalıştığı halde ‘ulusalcılık’ gereği buna karşı görülüyor. Bunları anlamak çok zor.

Kimse kimseyi zorlamadığına göre açıklık şart. Kim ne istiyorsa dürüstçe söylemeli. Ekonomik çıkarlarınız için bir sistemden yararlanmak istiyorsanız bile, değerlerini de almak zorundasınız. Örneğin kadın-erkek eşitliği, bağımsız yargı, basın ve düşünce özgürlüğü, devlet aygıtında kadrolaşmanın olmaması gibi prensipler çok önemli. Anadolu Kaplanları’nın çıkarını savunmakla bitmiyor bu işler. En azından bu zamana kadarki evrensel insan haklarını kabul etmeniz gerekiyor.

>>>>AKP, evrensel insan haklarını kabul etmiyor mu?
Maalesef aralarında benim arkadaşlarımın da bulunduğu solcu ya da ilerici insanlar, hem Almanya’da hem de burada İslam ülkelerindeki insan hakları ihlallerinden bahsetmez oldu. ‘Yabancı düşmanı’ olarak yaftalanmaktan korkuyorlar. Ama ben bu eleştiriyi camii cemaatlerinden de bekliyorum. Almanya’da eğer yabancılara gerçekten yardımcı olmak istiyorsak, birçok cemaatin savunduğu ‘politik İslamı’ da eleştirebilmeliyiz. Bunların çoğunun dinle ilişkisi yok. Örneğin İran’da taşlanacak olan Sakine Aştiani için, belki etkili olur diye, DİTİB ve Milli Görüş’ün de aralarında bulunduğu büyük cemaatlere çağrı yaptım. Hiçbiri oralı olmadı. Bir insanın hayatını kurtarmak için bir şey yapmamak olur mu?

Türkiye’de de AKP’yi eleştirmek adeta demokrasiyi, batıyı eleştirmek gibi algılanıyor. Okullarda laik öğretmenler bir bir yerinden ediliyor, yerine İslam hocaları geliyor, kimsenin sesi çıkmıyor. Mahkemelerde, savcılar muhalif sanığın avukatını bile suçlu gibi görüyor. Avrupalı dostlar bunları bilmeli. Türkiye’deki dostları da anlamıyorum.
Bir örnek vereyim. Köln’de Diyanet’e bağlı DİTİB’in camisine gidip gelirdim ve oradaki dernek yöneticileri ve din adamlarıyla ‘İslam ve demokrasi’ gibi konularda sohbet ederdim. İslam’da demokrasi olduğunu, her şeyin konuşulabileceğini söylüyorlardı. Bir gün Salman Rüşdi’nin kitabı Şeytan Ayetleri’nin dernekte tartışılıp tartışılamayacağını sordum. Bunda bir sakınca görmediklerini, okunabileceğini söylediler. Dernekte Şeytan Ayetleri’nden bölümler okuyup tartışma kararı aldık. Müslümanlar, akıl ve mantık yoluyla, dini bilgileriyle, Rüşdi’yi çürütecekti. Ne oldu biliyor musunuz? Türk devleti Ankara’dan bunu yasakladı. Daha önce bana, “tabiî  tartışabiliriz” diyen insanlar, “O Müslümanların duygularını yaraladı” deyip bundan vazgeçtiklerini bildirdi. Aleyhime internette yazılar çıktı ve ben polis korumasıyla dolaştım. Ama ben yine de Müslümanların Köln’deki büyük cami yaptırma projesini destekledim. Hâlâ da destekliyorum. Hatta cami yaptırma inisiyatifinde görev aldım. Aşırı sağ ve faşistler buna karşı. Herkes insana yakışır bir yerde ibadet etmelidir. Ama herkesin hakları da korunmalı.

Salman Ruşdi benim arkadaşım. İran, Rüşdi’nin ölüm fetvasını yayınlamıştı ve Rüşdi bende kaldı. Önemli olan tartışma, fikir alışverişi, tabuların olmadığı bir dünya yaratmak. Yasaklar ve tabularla yaşayamayız ki. Cami yaptırma derneğinde, DİTİB’te bu konuları görüştüğümüz, ‘demokrat’ farklı görüşte birçok insan vardı ve Ankara’dan emir geldikten sonra hiç kimse tersini savunamadı. İslam, devletten yönlendiriliyor. İnandığınız bir şeyin doğruluğunu devlete sormazsınız. İslami bilim adamları da bilim adamı değil, İslam ideologu. (Selami İnce-Birgün)

Estonya da Euro’ya geçti

Pek çok Avrupa Birliği üyesi Euro bölgesinin geleceğinin yoğun şekilde tartışıldığı bir yılı geride bırakırken, Estonya Euro bölgesine katılma kararını hayatını geçirerek, bölgenin 17. üyesi oldu.

Euro’lu hayat ülkenin Başbakanı Andrus Ansip’in 2011’in ilk dakikalarında bir bankamatikten Euro çekmesiyle başladı.

Başkent Tallinn’in merkezindeki opera önündeki törende Başbakan Ansip’e Litvanya Başbakanı Andrius Kubilius ve Letonya Başbakanı Valdis Dombrovskis’in yanı sıra Avrupa Komisyonunun ulaşımdan sorumlu üyesi Siim Kallas ve Estonya hükümeti bakanları da eşlik etti.

Dört yetkili opera önünde toplanan beş bin kişiye ellerindeki banknotları gösterirken yeni yıl için havai fişekler atıldı.

Maliye Bakanlığı yüzlerce bankamatiğe euro yerleştirildiğini ve sistemlerin değişimle baş edebilecek durumda olduğunu söyledi.

Bazı banka şubeleri ve postaneler de paralarını değiştirmek isteyenler için hafta sonunda da mesai yaptı.

1,3 milyon nüfuslu ülke böylece para birimi Kron’a veda etti.

Ülke aynı zamanda, eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri arasında Avrupa Birliği’nin ortak para birimini kabul eden ilk üye oldu.

Doğu Avrupa ülkeleri arasında ise Slovenya ve Slovakya’dan sonra Euro’ya geçen üçüncü ülke.

Bir tarih belirlenmemiş olmasıyla birlikte bölgedeki yedi ülkenin daha (Polonya, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Litvanya ve Letonya) bir aşamada Euro’ya geçmesi bekleniyor.

Estonya’nın komşuları Letonya ve Litvanya’nın sürece öncülük ederek 2014’te geçişi tamamlayabileceği tahmin ediliyor.

Para birimi Euro’ya bağlıydı

Kron aslında ülkenin bağımsızlığına kavuşması sonrası önce Alman Markı’na çıpalanmış, 2002’de de değeri euro’ya endekslenmişti. O zaman belirlenen bir euro’ya karşılık 15,6466 kron değeri hiç değişmedi.

Halk 1 Aralık’tan bu yana ceplerindeki parayı değiştirebiliyor; kron da Ocak ayının ilk iki haftasında euro ile birlikte tedavülde kalmaya devam edecek.

Estonya hükümeti, Euro’ya geçişin ülkeye daha fazla dış yatırım çekeceğine inanıyor.

Ancak yoksul Estonyalılar, gıda maddelerinin pahalanacağı endişesini taşıyor.

Euro bölgesinin son zamanlarda yaşadığı kriz ve İtalya ile İrlanda’ya verilen kurtarma paketlerine rağmen, anketlere göre ülke nüfusunun çoğu yeni para birimine geçmeyi istiyor.

Yine de bazı anketlere göre sayıları yüzde 30’u bulan bir muhalif kesim var ve geçiş aleyhinde kampanyalar düzenlendi.

Daha zengin Avrupa ülkelerine verilecek kurtarma paketlerine Estonya’nın da katkıda bulunacağı fikri de şüphecileri huzursuz ediyor.

Estonya, geçtiğimiz yıl Avrupa’nın borç krizinden ciddi şekilde etkilendi. Ülkenin GSYH’si yüzde 14 küçüldü.

Ancak Merkez Bankası 2010’da yüzde 2,5 büyüyen ekonominin bu yıl da yüzde 4,2 büyümesini öngörüyor.

Estonya, 2004 yılında Avrupa Birliği üyesi olmuştu. (BBC)

Uygulama yürürlüğe girdi, 5 Hizbullah mensubu serbest kaldı

Tutukluluk süresini belirleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. Maddesi’nin yürürlüğe girmesiyle Diyarbakır D Tipi Cezaevinde tutuklu terör örgütü Hizbullah mensubu 5 tutuklu serbest bırakıldı.

Tutukluluk süresini belirleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102. Maddesi’nin yürürlüğe girmesiyle cezaevinde kanun kapsamına giren tutukluların serbest bırakılması işlemlerine başlandı.

Yeni düzenlemeden Diyarbakır Cezaevinde tutuklu bulunan terör örgütü Hizbullah’a üye olmak ve faaliyetlerde bulunmaktan yargılanan üst düzey yöneticiler Edip Gümüş, Mehmet Varol, Mustafa İpek, Sinan Yakut ve Şehmus Kınay serbest bırakılırken, askerlik sorunu olduğu belirlenen Cemal Tutar, Fuat Balca, Mahmut Demir, Kemal Gülşen ile Abdülkerim Kaya ise Askerlik Şubesine teslim edildi.

Serbest bırakılan ve yurt dışına çıkma yasağı konulan 10 tutuklunun adli kontrol altında tutulacakları ve her gün en yakındaki polis veya jandarma karakoluna giderek imza verecekleri belirtildi.

Kalabalık bir grup tarafından coşkuyla karşılanan tutuklululardan Edip Gümüş, cezaevi önünde toplanan kalabalığa hitaben yaptığı konuşmada, herkesi selamladığını belirterek, “Cenabı Allah sizin bu muhabbetinizi, bu sevginizi inşallah dünyada da, ahirette de karşılıksız bırakmayacak. Bu muhabbet bu güzellikle Mevlam kıyamette de cennette de bizleri yan yana getirecek inşallah. Allah’u Teala dünyada da bizleri de kardeşlerimizi de aziz edecek. Bizlerin kurtuluşu bizden sonra gelenlere hayırlı kapıların açılmasına sebep olacak. Mevlam hepinizden razı olsun. İnşallah yarından itibaren bütün kardeşlerimle kucaklaşma imkanı bulacağım” dedi.

Gümüş ve arkadaşları, daha sonra konvoyla cezaevinden ayrıldı. (Radikal)

Mahkeme Valilik şikayetiyle LGBTT derneğini kapattı

Bursa Valiliğinin Gökkuşağı Derneği’ni şikayet etmesiyle açılan davada mahkeme derneğin kapatılması kararını verdi. Dernek başkanı Özen “Karar üzücü, ama mücadelemiz bitmeyecek” diye konuştu.

Bursa’da mahkeme Travestileri, Transseksüelleri, Geyleri ve Lezbiyenleri Koruma Yardımlaşma ve Kültürel Etkinliklerini Geliştirme Derneği (Gökkuşağı) hakkında kapatma kararı verdi.

Bursa Valiliği’nin lezbiyen, gey, biseksüel ve transcinsel (LGBT) bireylerin haklarını savunan dernek hakkında “fuhuş yapıldığı” iddiasıyla şikayette bulunmasıyla Bursa 12. Asliye Ceza Mahkemesi iki yıl süren davanın sonunda derneği kapattı.

Bursa Olay Gazetesi’nin haberine göre, “Dernekler Kanununa Muhalefet”ten üç yıla kadar hapisle yargılanan Gökkuşağı Derneği başkanı Öykü Evren Özen duruşmada “Dernekte yasa dışı hiçbir faaliyet yapılmamıştır. Suçlamaları kabul etmiyorum” dedi. Özen hakkında mahkeme ceza verilmesine gerek görmedi.

Özen: “Temyize gideceğiz, onanırsa yeni dernek açacağız”

Duruşma sonrası basına bir açıklama yapan Özen, kararı üzücü bulduklarını, fakat Yargıtay’a başvuracaklarını belirtti. Temyiz sürecinde derneğin de açık kalmaya devam edeceğini söyleyen Özen, “Karar onanırsa yeni bir dernek açacağız; Mücadele hiçbir zaman bitmez” şeklinde konuştu.

Dernek, Valiliğin şikayeti üzerine 2007 yılında polis tarafından basılmış ve 16 kişi gözaltına alınmıştı. Derneğin açmak istediği kafe ise ruhsat verilmeyerek kapatılmıştı. Avukat Esra Yener de bianet’e dernek dışında seks işçiliği yapan üyeler olabileceğini, ama bunun dernekle bağdaştırılmasının yasal olmadığını ifade etmişti.

Valiliğin daha önce de “hukuka ve ahlaka aykırı” olduğunu öne sürerek talep ettiği kapatma başvurusu hakkında ise, Cumhuriyet Savcısı Nazmi Güven “Eşcinsellik suç değil; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre kovuşturmaya gerek yok” diyerek kovuşturmaya gerek olmadığına karar vermişti.

Bugüne kadar lambdaistanbul, Siyah Pembe Üçgen gibi farklı şehirlerdeki LGBT dernekleri için de kapatılma talebiyle davalar açılmıştı. (Bia)

Yunanistan’dan Türkiye sınırına duvar planı

Yunanistan, Türkiye sınırından yaşanan kaçak geçişleri engellemek amacıyla, sınır hattına 12 kilometre uzunluğunda bir duvar inşa etmeyi planlıyor.

Kamu düzeninden sorumlu bakan Christos Papoutsis tarafından açıklanan plan, sözkonusu sınırdan önlemlere rağmen ciddi miktarda kaçak geçişin yaşanması sebebiyle gündeme getirildi.

Yunanistan’a geçen yıl yasa dışı yollardan girişi yapan 120.000 göçmenin ülkede Yunanlılar’la göçmenler arasında gerilimlere sebep olduğu biliniyor.

Yorumculara göre sözkonusu duvar, Amerika’nın Meksika sınırına inşa ettiği duvardan esinlenilerek gündeme geldi.

Eleştiriler gecikmedi

Bu arada inşa edilmesi planlanan duvarı, Yunanistan’daki sol partiler ve insan hakları örgütleri insanlık dışı olmakla eleştirdiler.

İnsan Hakları İzleme örgütü ise Yunanistan’ın sınır duvarı inşa etmekle göçmenlere karşı sorumluluklardan kaçamayacağını açıkladı.

Avrupa Komisyonu tarafından yapılan açıklamada sözkonusu duvar inşasının ülkedeki göçmen sorununu çözmeyecek kısa vadeli bir önlem olduğu belirtildi ve plan eleştirildi.

Türkiye’den Yunanistan’a 2010’un ilk dokuz ayında 30.000’in üzerinde kaçak göçmen girdiği ve bu rakamın önceki yıla gör beş katlık bir artışı ortaya koyuyor.

Türkiye Yunanistan sınırı, Avrupa Birliği sınırları içinde kaçak göçmen girişinin bir önceki yıla göre arttığı tek sınır. (BBC)

Sorgusuz itaatin sonuçları: Vekiller yanlış haritayı alkışladı

Başbakan Erdoğan, grup toplantısındaki konuşması sırasında bölünmüş yollarla ilgili haritayı milletvekillerine gösterdi. Erdoğan, kendilerinden önceki döneme ilişkin haritayı alkışlayanlara “Bunu niye alkışlıyorsunuz?” diyerek tepki gösterdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma sırasında bölünmüş yollarla ilgili haritayı milletvekillerine gösterdi.

“Bu 2002 öncesi bölünmüş yolların haritası” diyen Başbakan Erdoğan’ı vekiller alkışlamaya başladı.

Vekilleri uyaran Erdoğan, “Bunu niye alkışlıyorsunuz? Alkışlanacak harita şimdi geliyor” dedi.

Daha sonra öteki haritayı gösteren Erdoğan, “Bu bugün itibarıyla bölünmüş yollar… Gördüğünüz gibi nereden nereye” dedi.

Bu sözleri üzerine milletvekileri, bu kez de yeni haritayı alkışladı.

BİR DE YANLIŞ ‘EVET’ VARDI
Meclis’te yaşanan olay akıllara referandum sürecinde Erdoğan’ın Tokat’taki mitingini getirdi. Halka seslenen Erdoğan “CHP Genel Başkanı ben başörtüsü sorunu çözerim diyor. İnanıyor musunuz?” diye sorunca, vatandaşlar “Evet” diye bağırmıştı. Bunun üzerine gülümseyen Erdoğan bu kez “İnanmıyorsunuz değil mi” diye sorunca vatandaşlar yine “Evet” demişti. (Ntv)

Töre, tören ve kutsal aile üzerine

Yüzlerce haber ve reklam arasında kayıp giden bir başlık: “16 yaşındaki Zelal’i 15 yaşındaki kardeşi öldürdü”. Devam ediyor: “Kaçtığı sevgilisinin ailesi 20 bin lira başlık parasını çok buldu.” Evinde (haberde “evlerinde” yazıyor) 21 yerinden bıçaklanarak öldürülmüş halde bulunan 16 yaşındaki lise öğrencisi Zelal Ş.’nin, ‘töre’ kurbanı olduğu ortaya çıkmış. 3 haftalık hamile olduğu da anlaşılıp bu bilgisi hemen kamuoyu ile paylaşılan Zelal’in, 2 ay önce sevgilisine kaçtığı, ailesinin istediği başlık parasını sevgilisinin ailesinin çok bulması üzerine baba evine gönderildiği ve 15 yaşındaki kardeşi tarafından öldürüldüğü belirtilmiş. Suçu itiraf eden kardeş İ.Ş. tutuklanmış.

Günah keçisi töre

Ne olmuş? Medyanın keşfediverdiği gibi “töre” bir insanı daha “kurban” etmiş. Töre, yine kabul edilemez ve kurtulunamaz günah keçisi. Sülalelerarası kavgalar, çekirdek dahi olamamış çok çocuklu aileler, Fazıl Say’a ve Firavuntürk’e rağmen rehabilite edilememiş, hala bıyıklı atletli kıllı terli göbekli babalar; başörtülü, yemek kokulu, arabesk yavşaklığında anneler; şiddete eğilimli kardeşler arasında biçimsiz sığlıkta bir cehalet; bir agresif pataloji. Kadın sadece kötüye verilen bir kurban; erkek ise cehalete özgü duygusuzluğun, kaybedenleri saran ufuksuz karanlığın bileşiminde münferit bir cani, bir töre meczubu, bir “törerist”.

Böyle düşünmek, biz Elfler’e iyi hissettiriyor değil mi? Oysa, Facebook ile tıklaşırken ya da TV ile zap olurken karşılaşıverip ikiyüzlü kıvrak beceri ile bir anlığına ucundan tutar gibi olduğumuz bu travmamedyatik öykünün bizler neresindeyiz? Dışında, uzağında, teğetinde; ama onunla ancak bir yabancı boyut kadar tanıdık ve yine de yüzleşmek için hevessizce korkak. İnsanın kendisini iyi hissetmesi güzel; ancak eğitim ve muasır medeniyet seviyemiz “nedeniyle”, yaşam mimarı metropol kasabalarına sığınmış bizler; seçkinci iktidarlarca zihnimizi perdeleyen bu gündüz düşünden artık vazgeçmeli, bu natürmorttaki yerimiz, “töre” ile benzerliklerimiz nedeniyle irkilmeli ve çağdaşlık üniformasının altına sığınmış umarsız aymazlığımız ile yüzleşmeliyiz. Töreyi, törenin şiddetini, onunla gelen ölümü ötekileştirmeden; ürettiğimiz, parçası olduğumuz, meşru ya da mazur bulduğumuz ya da sadece görmezden geldiğimiz her tür şiddeti sahiplenebilmeliyiz.

İktidar ve töre

Öncelikle, olgunun örtülerini kaldıralım. Kurtulalım şu “aile, abla, kardeş, baba, düğün, başlık, töre” kavramdramından. Yüzüklerinefendisivari bir “iyiler, kötüler, kurbanlar” fantazmasından kurtulalım. Ne olmuş? Bir çocuk, bir genç kadın veya sadece Zelal; öldürülmüş. Diğer bir çocuk tarafından, 21 kere bıçaklanarak “kurban edilmiş”. Ekonomik, sosyal, ahlaki, vb. nedenlerle bir canlının yaşamına son verilmiş, öldüren de intikam alma merkezlerimize gidecek. Ne olmuş? Erkeklik, bir kadını daha yok etmiş; ve bilmeliyiz ki bu politik bir vurgu, bir tutum, bir tepki. Bu, bir nefret suçu!

O zaman bu, İktidar’ın da suçu! Tüm canlılar için, yüzün ölüme dönük olduğu an, herhangi bir iktidar ilişkisinin de tezahürü değil mi? Tıpkı gezegenin bir yerinde meydana gelen bir ölüm, cinayet, katliam ya da soykırımın olduğu gibi. Dünyadaki toplam mülkiyetin yüzde doksanı erkeklerin elindeyken; ve kadın, erkeğin eli altındaki bir mülk-perest-e (anne) dönüşmüşken, iki cins arasındaki herhangi bir ilişkide türlü türlü politika aramak ajitatif hayalperestin abartısı ile açıklanabilir mi? Üzgünüm. “Sahip” olmanın, var olmaktan önemli olduğu bir kültürde, bir kardeşin “sahip” olunan değerleri korumak adına diğerinin varlığını sona erdirmesi şaşırtıcı olamıyor. Aklı baştan alıcı şiddet ve cehalet, sadece yabanıl artıklara özgü değil ve oldukça yaygın.

Konu mülkiyet ve iktidar olduğunda, aile içi ya da dışı cinayetler, geçmişten bugüne örgütlenme anlayışlarımızda yaşamaya devam ediyor. Birçok ülkenin, hem geleneksel hem de en aydınlanmacı kadrolar tarafından, kan üzerinde kurulduğunu ve sistemin sürdürülebilir ölüm üzerinde durduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yamyam iktidarın kendisini sosyal olan ile eşleyerek çoğalttığı durumda, en küçük sosyal birimlik ile kutsallık atfedilmiş aileyi sorgulamalıyız. Aile, tüm kötülüklerin “anası”; ancak yalanlar ile ayakta durabilir. Aile; terörün hak, hakkın ise terör olarak kanıksandığı yer. Aile; çocuklarını yiyen Satürn gibi. Ailemizden biri bir gün bizi, kişiliğimizi veya bize ait bir şeyleri yok etmeye yeltendiyse, buna şaşırmamalıyız. Yoksa kutsal ailemizden birileri, başkasının kutsal ailesinden birilerine bunları yaptığında –ki bunu her an yaparız- buna daha az mı şaşırmalı, daha az mı öfkelenmeli, isyan etmeliyiz? Hatta başkalarının ailelerinden ölümleri törenlerle, tatiller ve eğlenceler ile kutlamaya bayılırız. Son derece çağdaş bir ahlak anlayışı. Peki ya, hiçbirimiz bir anlığına bile düşünmedik mi kendi ailemizden birilerini yok etmeyi? Değerlerimiz, özgürlüğümüz, kişiliğimiz için. Kendimize “sahip” olabilmek için.

Aile, her türlü güç ilişkisinin transmisyon kayışı; kutsal yurttaş makinesi. Gücü dağıtan çark, ışığı ayıran prizma gibi. Aile, İktidar’ı bölüyor ve birleştiriyor da. Aile, iktidarın en küçük askeri timi; ve biliriz ki askerler ölür, öldürür ve bunu onaylarlar. Bununla birlikte, muhafazakarlar tarafından sürekli pompalanan “sığınak aile, düşman yabancılar” paranoyasına rağmen, kadınları öldürenler veya onlara tecavüz edenler (biyolojik ya da sosyopsikolojik olarak) sıklıkla pek ahlaklı babalar, abiler, kardeşler, amcalar, eşler, sevgililer oluyor. Tıpkı, yurttaşların aslında en çok kendi devletlerinden ve askerlerinden çektikleri gibi. Tehdit ne kadar büyük olursa, kurtarıcı da o kadar büyük ve kutsal oluyor. Kutsallıkla birlikte itaat, kurban, fedakarlık, şiddet ve ölüm art arda geliyor.

Tören cinayetleri, cinayet törenleri

Töreyi salt cehalet olarak görüyoruz. Eğitimsiz insan öldürür, sanıyoruz. Sanki insan cahil olduğu için bunu yapar. Bir çocuk ablasını öldürüyorsa, bu eğitimsizlikten midir? Bir baba oğlunu öldürüyorsa, bu sevgisizlikten midir? Sanki diskalifiye edilmiş, yoksul, Batı kültüründen nasiplen(e)memiş insanların duygularına ket vuran, çıldırmışçasına pişmanlığa ve yaşamın tüm pırıltılarına rağmen uymak zorunda kaldıkları kurallar olamaz. Aynı bizler gibi. Ayrıca kendi eğitim maceramı gözden geçirdiğimde, tüm üniversite öncesi öğretimim boyunca sevmekten çok nefret etmeyi öğrendiğimi hep anımsıyorum. “Evrensel Aydınlanma”nın sonucu iki dünya savaşı çıkmışken, aile içi cinayetler bu paradigmadan ne kadar bağımsız olabilir? Töreyi bizden ırak, çağdışı kültürel bir motif, bir medeniyet artığı, bir duygu ve düşünce bozukluğu sanıyoruz. Bu paranoyak yorum, gündelik tüketim fantezileri dışında odağını ve umudunu kaybetmiş, aydınlanma tortuları ile paslanmış düşlem için pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Modern, on yıllar boyunca kendisini geleneksel, uhrevi, irrasyonel, baskıcı iktidardan apayrı saydı. Gelenek; modernite için aşılması veya evcilleştirilmesi, kamusal alandan bireysel veya grupsal alana hapsedilmesi gereken bir takıntı (obsesyon) olarak görüldü. Eskide kalması gereken bir durum; tamamen kurtulunası bir çocukluk hastalığı. Ya da gelenek; bir hobiye, alt-kimliğe, performansa dönüştü. Modernite, dinsel monarşik iktidar için bunu düşünürken ve onu böylesine pasifize ederken; aydınlanmanın etekleri altında kurulan merkeziyetçi ulus devletler kendilerini ne kadar bu eski paradigmadan devralınan arketiplerden koruyabildiler?

Modern dönemde; mucizevi peygamberler, havariler, din şehitleri anlamlarını kaybederken; peygamber yerine Üst-insan Ata’yı, Marks’ı ya da Öcalan’ı, hilafetin yerine merkezi diktatöryayı, havarilerin yerine devlet veya örgüt büyüklerini, duaların yerine ulusal marşları veya örgüt marşlarını, kutsal kitapların yerine değişmez “evrensel” anayasaları ve ütopyaları koyduk. Yine, bu kez bilim ve teknoloji yardımı ile, daha çok insan öldü; ama töre gibi ilkelce yapmadık bunu. Törenin yerini tören aldı. Trajedinin yerini sanat. Makul çağdaş törenler ile tacize, asimilasyona, psikolojik ve fiziksel şiddete uğra(t)mıyor muyuz? Milyonlarca insan, törenler ile ölüyor; törenler ile öldürüyor. Şiddeti ve baskıyı törenler ile öğrenip benimsiyor. Bu kez, inanç götürme savı ile değil ama, “evrensel bilim ve teknoloji”, piyasa (demokrasisi) ihraç etmek için milyarlarca insanı bu meşru çağdaşlıklara harcıyoruz. İşin eğlenceli tarafında ise; futbol, Formula 1 ve Top Modeller, sefilce irrasyonel birer töre(n)e dönüşmüşken; açlıktan ölen milyonlar, yok edilen doğa ve görmezden gelinen emekçiler kimin umrunda? Törenler; bizlere kahramanlığı, kurban etmeyi ve olmayı, aşkın idealleri ve kazançları, şerefi, düşmanı, şehadeti, yok edici başarının ve hoyrat vurdumduymazlığın kana benzer tadını anımsatıyor.

Tüm bunları düşünürken

Günün gazetesinde başka bir haber: Üniversitede porno tez sorun olmuş. Bilgi Üniversitesi’nde bitirme projesinde porno film çekilmesinin haber olmasından sonra üniversite bir öğretim üyesi ve iki öğretim görevlisinin ilişiğini kesmiş. Kutsal muhafazakar Türk ailesi kendi çocuklarının simsarlığını yapamadığında, dilediği fiyata satamadığı sebzeyi yola döken tüccar misali, çocuklarını katlediyor. En değerli sayılan bekaret ve masumiyet; başlık parasına, mala mülke, kariyere pazarlanıyor. Böyle bir ortamda pornoyu araştırmak, özgürlükçü bir üniversitede işten çıkarılma nedeni olabiliyor. Ya da Türkiye’nin başarısız ve antipatik lideri, salt porno yüzünden yerinden olabiliyor. Çünkü aile ahlakı düzüşmeye takıntılıdır. Yaşamları boyunca çocuklarının önünde birbirlerine asker/mücadele arkadaşları gibi davranan, birbirine muhtaç ve bu yüzden birlikte, ama el ele tutuşamayan, öpüşemeyen, yiyişemeyen, düzüşemeyen ölesiye sıkılmış ve sıkıcı annelerin babaların çocukları; apış aralarında yaşarlar, ve öyle değilmiş gibi yaparlar. Buna Türk aile yapısı ve ahlakı filan diyorlar.

Sonuç

Bizler bu haberler karşısında birkaç dakikalığına ve birkaç tıklama boyunca şaşırmış, isyan etmiş, öylesine çok üzülmüş olsak da, aslında töresiz dünyalarımızda da insanlar her an ölüyor, öldürülüyor ve biz bunun için çalışıyoruz. Bir atom bombası, bir savaş tatbikatı, küçük asker kılığına sokulmuş histeri krizinde çığıran tören çocuğu ya da dua okuyan küçük müminler bizi gururlandırabilir. Ya da başka bir yerlerde şehadetin kılıcı veya darbecilerin mahkemeleri bunu kanla yapabilir. Tüm suçu töre batağına saplanmış kalmış dediğimiz feodal aileye atalım. Bu bizi belki huzurlu, ama aymaz kılar ve kendimizi göremeyiz.

Ölüm biyolojik olabildiği gibi, kişiyi, çocuğu, kadını siyasi bir tutsak haline getirerek ve onun varoluşunu bir şeylere feda, kurban etmekle de gerçekleşebilir. Buradaki ölüm, doğamamaktan da kaynaklanır. Militarizm, aile, din, ekonomi veya ideoloji tarafından suistimal edilmeyen insan var mı? Hangi ideoloji bu soykırımdan veya asimilasyondan kendisini muaf tutabilir? Töreler ile heba edilen çocuklar ve kadınların karşısında; 23 Nisan, 19 Mayıs töre(n)lerindeki beyin yıkayıcı çabanın sefaletini eleştirmeden durabilir miyiz? Tüm bu törenler ile zaten katil yetiştirmiyor, ve onları onaylamıyor muyuz? Sünnet, kurban ve askerlik törenleri ile erkekleri daha da şiddete alışkın kılmıyor muyuz?

Manipülasyon seven kibirli aydınlanmacılar ya da pasifist post-modern halk pudraları; bizler, çağdaş bilim, eğitim, kültür ve bu bileşenlerin kaçınılmaz sonucu gibi görünen DEĞERLERE, naif ama yine de her zaman görkemli sanatsallığa SAHİPKEN; çağdaş töreler, kutsallıklar ve değerler için öldür(ül)mekten ne kadar muafız? Tüm bunlara karşı sesimiz ne kadar gür? Yanıt bugünün politika haberlerinde ve gezegeni paylaştığımız canlıların bize seslendiği her noktada, canımızı sıkmaya devam ediyor.

Murat Köylü

Aileler cinselliği konuşuyor

Gönüllü psikiyatristler ve Pembe Hayat ile Kaos GL’nin desteği ile düzenlenen Ankaralı LGBT aileleri toplantısı bu hafta 4 Ocak Salı akşamı saat 19.00’da Türkiye Psikiyatri Derneği Genel Merkezi’nde  yapılacak. [Adres: Tunus Caddesi 59/5 Kavaklıdere, Ankara]

Çocuğunun, kardeşinin veya herhangi bir akrabasının eşcinsel, biseksüel, travesti veya transseksüel olduğunu öğrenen ve bu konu hakkında konuşmak isteyen herkes katılabilir. Katılım için Pembe Hayat ile iletişime geçilebilir. (Yeşil Gazete)