Ana Sayfa Blog Sayfa 5314

Fransız aşırı sağında Le Pen’in halefi kesinleşti

0

Fransa’da aşırı sağcı Milliyetçi Cephe partisi, düzenlediği kongrede, Marine Le Pen’i yeni lideri olarak seçti.

Marine Le Pen, partiyi 1972 yılında kuran babası Jean-Marie Le Pen’in yerini almış oldu.

Le Pen parti liderliği önündeki engeli Bruno Gollnisch karşısında üyeler arasında yapılan referandumda oyların üçte ikisini almıştı.

Gollnisch, yıllarca Jean-Marie Le Pen’in sağ koluydu ve kısa bir süre için Avrupa Parlamentosunda aşırı sağ grubun liderliğini yaptı.

Bruno Gollnisch, ‘eski tüfek’ olarak görülmekle birlikte, temel göçmenlik politikası konusunda Marine Le Pen’le hemen hemen aynı çizgideler.

Ulusal Cephe içindeki feministler ve kimi gelenekçiler, Gollnisch’i tercih ediyordu.

Göçmen karşıtı ve kimi zaman ırkçı söylemiyle öne çıkan Milliyetçi Cephe’nin yeni lideri, partinin yabancı düşmanı imajından kurtulmak istediğini söylüyor.

Milliyetçi Cephe’nin eski lideri Jean-Marie Le Pen’in cumhurbaşkanlığına seçilme denemeleri başarısız olsa bile, parti onun liderliğinde istikrarlı bir şekilde büyümüştü.

2002’de Le Pen ikinci tura kaldığında, ortanın solundaki seçmenler gururu bir yana bırakıp, merkez sağın adayı Jacques Chirac’a oy vermek zorunda kalmışlardı.

Paris’teki BBC muhabiri Christian Fraser, benzer bir senaryo 2012’de tekrarlanırsa merkez sağın seçmenlerinin sosyalist bir adaya oy verip vermeyeceklerinin ise kesin olmadığını söylüyor.

Yakınlarda yapılan bir kamuoyu yoklaması, Marine Le Pen’in 2012 cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların yüzde 13’ünü elde ederek üçüncü sırada yer alabileceğini ortaya koydu.

Bu 2002 seçiminden bir yıl sonra babasının sahip olduğu desteğin 5 puan üzerinde.

Fraser, Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ne denli bocaladığı, Fransız solunun da hala kargaşa yaşadığı düşünülecek olursa, Marine Le Pen’in, çok tehlikeli bir muhalif haline gelebileceğini de belirtiyor. (BBC)

Alevilerden tarihi bildirge

Büyük Alevi Kurultayı, Türkiye, Avrupa, Balkan, İran, Irak, Suriye’den 10 bini aşkın Alevinin, Alevi kurum yöneticilerinin, İnanç önderlerinin, sanatçıların, akademisyenlerin, Alevi yöre derneklerinin, siyasi partilerin, büyükelçiliklerin ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerin katılımıyla 15-16 Ocak tarihlerinde Ankara’da Anadolu Gösteri ve Kongre Merkezi’nde toplandı. Kurultayda 10 bine yakın alevi bir araya geldi.

Alevi Kurultayı
Büyük Alevi Kurultayı Ankara'da toplandı

Aleviler bizim kardeşimizdir denilerek Alevi çocuklara zorla din dersi verildiğini, Alevi köylerine zorla cami yaptırıldığını söyleyen Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez “Bizim bu tür kardeşliklerle işimiz yoktur. Eğer hükümet Alevilerin sorunlarını çözmek istiyorlarsa varız. Hangi çalıştaya katılalım? Katliamlara katıldığı için yargılanan birinin katıldığı çalıştaylara mı katılalım? Bizi katillerimizle mi yüzleştirmek istiyorsunuz? Biz bu işlerde samimiyet ararız. Yıllardır bunu konuşanlar samimiyetsizdir. ‘Dinden ne istiyorsunuz?’ diyorlar bize, asıl siz dinden çekin elinizi. Biz Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasında ısrarlıyız, bunu Sünni yurttaşların özgürlüğü için istiyoruz. Çünkü onlar özgür olursa biz de özgür oluruz. Bu ülkede Alevilerin sorunlarına Sünniler, Kürtlerin sorunlarına Türkler, gayrimüslimlerin sorunlarına Müslümanlar sahip çıkmazsa bu ülkede barış olmayacaktır. Biz eşit yurttaşlık istiyoruz, herkes gibi inancımızı yaşamak istiyoruz. Biz inancımızı biliyoruz, devlet elini çeksin” dedi.

6 Mart’ta İzmir’de büyük bir miting yapacaklarını belirten Geçmez, ‘zorunlu din derslerinin kaldırılması ve eşit yurttaşlık’ konularında tüm Türkiye’ye seslerini duyurmak istediklerini belirtti. Başbakan Erdoğan’ın Kars’taki heykele “ucube” dediğini de hatırlatan Geçmez, ‘’Asıl ucube İstanbul’daki Karakaş Tekkesi’dir. O araziye şu an AK Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın binası dikildi. Asıl ucube odur, ona uzatılmış eldir” diye konuştu.

İki gün süren kurultayın sonuç bildirgesinde öne çıkan vurgular şunlardı;

Kurultayımız toplumsal eşitsizliğin arttığı mahalle baskısının yaygınlaştığı siyasette gerilimin ve çatışmanın yaşandığı sanatın değil politikacıların ucubeleştiği, Türkiye’nin huzursuzluğa mutsuzluğa ve kutuplaştırılmalara maruz kaldığı bir ortamda toplanmıştır. Bunun bilincinde olan aleviler, aynı zamanda Türkiye’de, siyasal İslamcı hegemonyanın, gerek kamusal alanda, gerek özel alanda, cemaatler ve AKP iktidarının işbirliği ile kurduğu sosyal ve politik baskı mekanizmalarını, farklı olanları mağdur haline getirdiğine tanık olmaktadır.

Biz Aleviler, her insanın doğuştan kazanılmış hakları olarak, bilinen, sağlık eğitim barınma, gibi haklarının AKP hükümeti ile birlikte kamusal hizmet olmaktan çıkarılıp piyasa koşullarına, terk edildiği, özelleştirilme adı altında, cemaatlere peşkeş çekildiğinin bilincindeyiz. Bu nedenle kurultayımız, barınma sağlık ve eğitim hakkını kamusal bir hizmet olduğunu görüp, ücretsiz nitelikli ve herkese eşit sunulmasını savunmaktadır.

Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Malatya, Sivas, Ümraniye ve Gazi katliamlarının utancıyla yüzleşilmesi ve acıların paylaşılması gerekirken, geçmiştekiler gibi simdi ki başbakanının da Alevileri toplumun diğer kesimleri karşısında açık hedef haline getiren söylemleri, çeşitli topluluklara yönelik olarak yaratılan ve yeniden üretilen kin ve nefret duygularının, kardeşlik ve hoşgörü gibi içi doldurulamayan afakî kavramlarla ortadan kaldırılamayacağını gözler önüne sermektedir. Çağdaş demokrasi ve insan hakları anlayışı, kişilere ve gruplara ırk, inanç, cinsiyet vb. özellikler bakımından taşıdıkları farklılık nedeniyle yöneltilen ve toplumsal önyargılardan beslenen nefret ve ayrımcılık suçu içeren saldırılara karşı yasal düzenlemelerin yapılmasını gerektirmektedir. Türkiye’de Alevilerin ve ötekileştirme ve ayrımcılığa maruz bırakılmış tüm grupların sorunlarını çözme iddiasında olanların öncelikli hedefi, nefret suçlarına ilişkin hukuki alt yapıyı oluşturmak olmalıdır. Türkiye toplumu olarak katliamların ayıbı ve utancıyla yüzleşmek ve mağdurların bu konudaki acı ve hassasiyetlerini paylaşmak amacıyla adım atmak, nefret suçlarına ilişkin bilinç geliştirme yolunda bir başlangıç noktası olarak düşünülmelidir. Alevilere yönelik katliamlar zincirinin bir halkası olan Sivas Katliamının gerçekleştiği Madımak Oteli’nin utanç müzesi haline getirilmesi talebi de bu çerçevede değerlendirilmeli ve bir an önce karşılanmalıdır. Alevilerin toplumsal-tarihsel hafızasında aynı oranda önemli bir yer tutan tüm katliamlarla yüzleşilmelidir. Bu bağlamda, zamanaşımına uğratılan Çorum, Maraş ve Sivas Katliamlarının dosyaları yeniden açılmalı ve failler bir an önce ortaya çıkarılmalıdır. Dersim katliamıyla ilgili devlet arşivlerindeki kayıtlar açılmalı ve Seyit Rıza’nın mezarının yeri açıklanmalı, mezarı ailesine teslim edilmelidir.

Çağdaş demokrasi ve insan hakları anlayışının temel düsturlarından biri de eşit yurttaşlık ilkesidir. Eşit yurttaşlık ilkesi, yurttaşların dili, dini, inancı, cinsiyeti ve ırkı nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakılmaksızın hakta ve özgürlükte eşit kabul edilmesini ifade eder. Tam da bu nedenle Alevilerin hemen bütün talepleri eşit yurttaşlık talebi olarak değerlendirilebilecek niteliktedir. Dedelik gibi Aleviliğin temel kurumları devlet merkezli bir kurumsallaştırma hedefi doğrultusunda tartışma konusu yapılmaktadır. Devletin Aleviliğe onu yeniden inşa edecek tarzda müdahalesindeki amaç, Alevilerin son derece anlaşılır ve meşru olan eşit yurttaşlık talebi mücadelesini etkisizleştirmektir. Eşit yurttaşlık ilkesinin hayata geçirilmesi, ötekileştirme ve ayrımcılığı topyekûn reddeden bir bilincin geliştirilmesi ve toplumsal yaşamın her alanının bu bilinç doğrultusunda yeniden yapılandırılması ile mümkündür.

Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerine temel teşkil eden en önemli sorunlarından biri de, zorunlu din dersi uygulamasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın kararlarına rağmen ilk ve ortaöğretimde verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri hukuka aykırı biçimde hala zorunludur. Zorunlu din dersleriyle amaçlanan, inanç yönüyle de tek tip yurttaş yaratmaktır. Bu doğrultuda tek inanç olarak İslam, tek mezhep olarak Hanefilik ve hatta tek itikat olarak maturidilik öne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bu dayatmalar karşısında inançlı veya inançsız, hatta Sünni yurttaşlarımız dahi mağdur konumundadır. Zorunlu din dersi uygulaması Alevilerin vicdan özgürlüğüne müdahale niteliği taşımaktadır ve kaldırılmalıdır.

Öte yandan, bir kamu kurumu olarak din alanına siyasal müdahaleyi kurumsallaştıran ve İslam inancının içeriğini ve biçimini belirlemek gibi teolojik bir göreve soyunmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu ve görevleri, Alevilere yönelik asimilasyonu derinleştirmektedir. İnancı belirli bir İslam anlayışı temelinde ele alan ve din hizmetinin yürütülmesini tekelleştiren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, bu nitelikleriyle, Alevileri Sünnileştirme amacına hizmet ettiği ve din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiği açıktır. Aleviliğin, müstakil bir inanç ve ibadet düzeni olduğu, merkezi idare içinde yapılanmış bu kurumca reddedilmektedir. Bu reddiyenin en somut ifadeleri, Aleviler için ibadethane işlevi gördüğü açık olan cemevlerine ibadethane statüsünün tanınmaması ve yurttaşların hakta ve özgürlükte eşitliğini hiçe sayarak Alevi köylerine zorla cami yapılmasıdır. Aleviler için tartışmasız biçimde en önemli kutsal mekânlardan biri olan Hacı Bektaş Dergâhı, ücret karşılığı ziyaret edilebilen bir müze statüsünden çıkarılarak gerçek sahiplerine teslim edilmelidir. Alevi toplumunun önemli kutsal mekânlarından bir diğeri olan, Elmalı Tekke Köyü’ndeki Abdal Musa türbesinin yanı başında taş ocağı yapılması için ruhsat verilmesi, Dersim’de Munzur vadisinde yapılması planlanan barajlarla Alevilerin kutsal saydığı çeşitli mekân ve ziyaretlerin yok edilecek olması da Alevilerin inanç ve ibadet özgürlüklerine doğrudan saldırı niteliği taşımaktadır.

Aleviler kendisi için talep ettiği tüm demokratik hak ve talepleri, bu ülkede yaşayan ve aleviler gibi ayrımcılığa maruz kalan tüm farklı; etnik, inançsal, kültürel kimlikler içinde eş değerde talep etmektedir.

Bu nedenle kurultayımız, ülkemizin en önemli gündemlerinden birini oluşturan Kürt sorununun, demokratik, barışçıl ve şiddetten arındırılmış yöntemlerle çözülmesini talep etmektedir. Kürtlerin kültürel kimlik haklarını ve anadillerini kullanma özgürlüğünü evrensel bir insan hakkı olarak görmektedir.

Kurultayımız yukarıda ifade edilen tüm bu sorunların çözümü ve taleplerin karşılanmasını sağlayacak zeminin yaratılmasının; Türkiye’nin ihtiyacı olan, toplumun tüm kesimlerinin katılımı ile yeni baştan yazılmış, demokratik bir anayasadan geçtiğine inanmaktadır.

15 – 16 Ocak 2011

Haftanın tortusu

* Alkole ulaşmak biraz daha zorlaştı. * Süper mahkememiz geliyor. * Ucube anıt ilk önce Ertuğrul Günay’ın kafasına yıkıldı. * Hizbullah Davası’nda yargılananlar kaçtı. * Tunus’ta devrim oldu. * Diziden sonra çizgi-romana da karşı kampanya başladı. * Galatasaraylılar protesto, Akp’liler hakaret etti. * Tüm muhalif hareketlerin organize olduğu iddia edildi.

* Alkole ulaşmak biraz daha zorlaştı. Akp hükümeti, ısrarla kendisinden beklenenleri yerine getirmeye devam ediyor. Bir haftayı heykel tartışmalarıyla geçirdikten sonra, bu hafta da alkol yasağı gündeme geldi. Anadolu’da fiilen uygulanan yasak, tüm ülkede hukuki hale getirildi. 24 yaşına kadar alkole ulaşmak biraz daha zorlaştı. Kısacası üniversite gençliğinin katıldığı hiçbir etkinlikte alkol olmayacak denebilir. “Efes One Love” gibi etkinlikler artık yok. Mizah duygusunu geliştiren bir yasak bu aslında. “Kendisine alkol satmadığı için, ruhsatlı silahıyla bakkalı öldüren B.A. (18) yakalandı.” Bir de şu var: Bu yasağın uygulanamayacağı, çok açıkken, Ankara’da her kapalı mekanda sigara içilirken örneğin, bir de böyle bir yasak nereden çıktı?

* Süper mahkememiz geliyor. Yargıtay’ın üzerindeki baskı yüzünden yargılamaların gecikmesi gündemdeyken ve ara mahkemelerin kurulması gerekip kurulmadığı ortaya çıkmışken yeni bir tartışma daha ortaya çıktı. Referandum sonrası Meclis’te çoğunluğu olan partinin seçtirdiği adaylardan oluşan Anayasa Mahkemesi, tüm yüksek yargının üzerine getirilmek isteniyor. Bunun teknik doğruluğu/yanlışlığı bir yana, siyasi bir tercih olduğu ve en başta “baş örtüsü” sorununu çözmek için yapılan yeni bir hamle olduğu açık. Yargıtay ve Danıştay kararlarında son söz Anayasa Mahkemesi’nde olacak. Yargıtay’da sıra bekleyenler, bir de Anayasa Mahkemesi’nde bekleyecek. Kimse de AİHM’ne gidemeyecek.

* Ucube anıt ilk önce Ertuğrul Günay’ın kafasına yıkıldı. Geçen hafta, “Bir de son olarak Ertuğrul Günay’a değinmek gerek. Görüntülerin olduğu, yazılı kayıtların olduğu bir olayı olmamış gibi göstermek, iyi niyetli bir girişim olabilir. Günay’ın kendi düşüncesini yansıtması da olabilir ama eskiden Akif Beki’nin üstlendiği görevi, şimdilerde Akif Beki’nin yerine görevde olanlar yapmalı. Bakan da kendi fikrini Başbakan’ı karşısına almak pahasına söyleyebilmeli. İleri demokrasinin bir gereği değil mi bu?” şeklinde tortu bırakmıştı. Başbakan, doğrudan işin içinden çıktı ve neyi, neye söylediğini artık tartışmaya bırakmayacak şekilde ortaya koydu. Bundan sonrası artık bekleme… 2001 yılında Afganistan’da Buda heykelleri patlatılmıştı. 2011’de de Türkiye’de bir heykelin patlatılmasını bekliyoruz.

* Hizbullah Davası’nda yargılananlar kaçtı. Beklenen oldu, 188 kişiyi öldürmekle suçlanan kişiler, hapishanedeki bilgisayarlı chatli ortamlarından tahliye edildiler. Sonra hergün imza vermeleri gerekiyordu ve tabii ki vermediler. Kaçtıkları ortaya çıktı. Kim dururdu ki bu anda? Tahliyelerden sonra iki şekilde haber oldu bu örgüt. Bir tarihi, bir güncel. Tarihi haberlerde cinayetler sıralandı. Güncel haberlerde de, Hizbullah’ın siyasal gücü konu edildi. Seçimlerde aday çıkartacakları bile yazıldı. Peki bu haberlerin ertesi günü ne oldu? Hizbullah’a karşı yeni bir operasyon yapıldı ve yeni tutuklamalar geldi. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da İslami bir oy bölünmesi istenmiyor tabii ki.

* Tunus’ta devrim oldu. Diplomalı işsizlerin isyanı, Tunus’ta diktatörü devirdi. Bir sosyoloji mezununun, üstelik yüksek lisans yaptığı da söyleniyor, elinden seyyar satıcı tablası alındıktan sonra kendini yakmasıyla başlayan isyan, diktatörün sonu oldu. Bu devrimin bir başka özelliği de, kıvılcımın patlattığı benzinin WikiLeaks tarafından dökülmüş olması. Bir çok ilki barındırıyor Yasemin Devrimi.

* Diziden sonra çizgi-romana da karşı kampanya başladı. Bu sefer saflar değişti ama. Atatürk’ü konu alan, Atatürk’ün okul yıllarını, bir çizgi-romanda Atatürk’ün dayak yediğinin çizilmesi CHP’li Şevket Mengü’yü kızdırmış olmalı. CHP’nin mehter adımlarıyla ilerlemesinin nedeni böyle olaylar ve böyle zihniyetler olmalı. Muhteşem Yüzyıl üzerine böyle bir tartışma dönerken, tutuculuğun 100 yılının, 400 yılının olmadığını da göstermiş oldu Mengü.

* Galatasaraylılar protesto, Akp’liler hakaret etti. Galatasaray’ın yeni stadyumu “TT Arena” açıldı. Açılışa katılan Başbakan Erdoğan, beklenildiği gibi protesto edildi. Beklenildiği gibi diyorum çünkü, artık toplama kitlelerle yapılmayan her yerde AKP’liler protesto ediliyor. Hele iş spor müsabakaları gibi özel bir ilgi ise, bu kaçınılmaz oluyor. Gelen tepkiler üzerine stattan ayrıldı Başbakan. Bunun üzerine Galatasaray’ın başkanı da ayrıldı. Protestonun etkileri internet üzerinden geldi. Belirli gazeteler aynı başlıklarla olayı kınadılar, Akp’lilerin ise tepkisi kınamanın ötesindeydi. Küfürlere varan tepkiler geldi. Protesto edilmek bile artık Akp’lilerin çileden çıkmasına yetiyor. Şimdilerde stadın GS’nin elinden alınabileceğine varan iddialar dolaşıyor. Daha ilginç bir nokta ise şu: Başbakan, sanki kendi cebinden harcamış, karşılığında Mecidiyeköy’de çok değerli bir araziyi almamış gibi TT Arena’yı kendisinin yaptığından bahsediyor. Otoriter iktidarımız genişliyor. Partisini şirket gibi yönetenler, ülkeyi şirket, kendilerini de yönetim kurulu başkanı sanıyorlar. Bu olaya ise son noktayı Adnan Polat koydu. Kameralardan protesto edenleri tespit ettirip, sahaya sokmayacaklarmış bir daha. Artık Akp’li olmayana maç izleme şansı bile yok. Başbakan ülkenin, Adnan Polat da klübün sahibi olsa belki…

* Tüm muhalif hareketlerin organize olduğu iddia edildi. Yani, içki yasaklarını protesto edenler de, heykel tartışmasında sanatın yanını tutanlar da, Başbakan’ı stadyumlarda protesto edenler de, üniversitelerde Başkaldıranlar da bir merkezden organize olarak hareket ediyor. Tabii bunu önlemek hükümetin elinde ama yok onlar hiçbir şekilde eleştirilebileceklerini dahi düşünmüyorlar. Alkol konusunu, heykel konusunu kim çıkardı ki ortaya? Tepki görmek istemeyen biri bunları yapar mı? Durup dururken hem de! Bu tartışmaları kim doğruyor? E doğurma! Galatasaray taraftarının organize olduğu söylendi. Şimdiye kadar söylenen en komik şeydi. Normal bir kişinin gidip giremeyeceği, davetlilerin ve kombine sahiplerinin alındığı bir yerdi orası. Ama orası da organize iddia edildi. “Derin Güçler” parmak sokmasa, Akp, eleştirilecek bir şey yapmıyor çünkü. Hükümet, artık gerçekleri görmeli.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Yasa dışı trol avına Greenpeace baskını

Greenpeace trol teknelerine karşı eylem yaptı. Bu sabaha karşı, yasa dışı trol avcılığı yapan teknelerden birini Sarayburnu açıklarında yakalayan iki Greenpeace botunda bulunan aktivistler “Yasa dışı ava son” yazan bir pankart açtı ve trol teknesini Deniz Polisi’ne ve Sahil Güvenliğe ihbar etti.

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Deniz Polisi, yasa dışı trol avcılığı yapan teknelere üst üste baskınlar yapmış ve pek çok teknenin malzemelerine el koymuştu. Buna karşın Boğaz’da bile trol avına devam eden tekneleri Greenpeace takibe aldı. Sabah 05.00 sularından itibaren trol avı yapana tekneleri arayan Greenpeace botları, Sarayburnu açıklarında balık yakalayan teknelerden birisini suçüstü yakaladı.

Greenpeae Akdeniz ofisinden yapılan açıklamaya göre kendilerine yanaşarak siren çalan ve ışıklarını açan Greenpeace botunu gören balıkçılar hemen malzeme ve takımlarını suya bıraktı. Fotoğraf çekip video görüntüsü alan Greenpeace eylemcileri, Kumkapı’ya kaçan tekneyi takip etti. Takip sırasında ihbar üzerine gelen Deniz Polisi, tekne hakkında tutanak tuttu. Greenpeace, teknenin suya bıraktığı malzemelerin koordinatlarını polise verdi.

Yasa dışı trol, Boğaz ekosistemini yok ediyor!

Trol tekneleri, Marmara’da yasa dışı ve aşırı avlanıyor ve deniz ekosisteminde telafisi olmayan bir tahribata neden oluyor.

Greenpeace Akdeniz, 2007’den beri yavru balık avına ve tahrip edici balıkçılık yöntemlerine karşı kampanya yürütüyor. Greenpeace, sürdürülebilir balıkçılık yöntemlerinin bakanlık politikası olmasını, Boğaz gibi önemli göç ve yumurtlama alanlarının derhal korumaya alınmasını talep ediyor.

Greenpeace’e göre Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bir an önce sürdürülebilir ve sorumlu balıkçılık ilkelerini uygulamaya başlamazsa Türkiye denizlerinde bulunan bütün balık stokları tükenecek. Yavru balık avlanmasına en fazla neden olan yasa dışı trol teknelerinin önlenmesi bu anlamdaki ilk ve en etkin adımlardan biri olacağı belirtiliyor.

(Yeşil Gazete)

Hrant Dink 4 yıl önce vurulduğu yerde anılıyor

AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Hrant Dink öldürülüşünün 4. yılında vurulduğu yerde anılacak.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden 4 yıl geçti. “Hrant’ın Arkadaşları” her yıl olduğu gibi bu sene de gazetecinin öldürüldüğü yer ve saatte arkadaşlarını anacaklar. 4 yıldır adaletin, hukukun, vicdanın YOK’luğuna dikkat çeken grup vicdan için, hukuk için, adalet için, Hrant için herkesi 19 Ocak günü saat 15:00’de AGOS’un önünde Hrant’ı anmaya çağırıyor.

Hrant’ın arkadaşları tarafından yayınlanan çağrı metni şöyle:

4 YIL OLDU.

4 yıldır adaleti, vicdanı, hukuku arıyoruz.
Bulamıyoruz.
4 yıldır yargıyı, hükümeti, meclisi arıyoruz.
Bulamıyoruz.

4 yıldır, sokak ortasında arkadaşımızı katledenlerin
arkasındaki güçlerden söz ediyoruz,
laf dinleyemiyoruz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
devleti mahkum etti, “ucuz atlattık” diye sevindiler.

İnsanlık hakkımızı kullandık, adalet istedik,
çocuk dediler.

Çocuk gitsin, ağabeyleri gelsin dedik, umursamadılar.
Vatandaşlık hakkımızı kullandık, sorular sorduk,
cevap vermek yerine dalga geçtiler.

Hrant Dink’i aramızdan almalarının 4. yılında
bir kez daha omuz omuza vermek için,
ailesi, dostları ve bütün sevenleriyle birlikte
onu anmak için 19 Ocak’ta, saat 3’te,
Hrant’ın vurulduğu yerde buluşuyoruz.

Bebekten katil yaratan karanlığa ışık tutmayanlar
o karanlığı istiyor demektir.

O karanlığı hep birlikte ortadan kaldıralım.

HRANT’IN ARKADAŞLARI

Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni olan gazeteci Hrant Dink, gazetesinde Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğuna dair haberin yayınlanmasından sonra başta Genelkurmay olmak üzere birçok kesim tarafından hedef haline getirilmişti. Bir yazısında Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle TCK’nın 301. maddesinden kendisine dava açılan Hrant Dink, bilirkişi raporu yazıda hakaret olmadığını belirttiği halde Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından “Türklüğe hakaret”ten 6 ay hapse mahkum edilmişti.

Aynı dönemde dönemin İstanbul vali yardımcılarından biri tarafından dikkatli olması söylenerek tehdit edilen ve bazı medya kuruluşları tarafından da hedef haline getirilen gazeteci Hrant Dink 19 Ocak 2007 günü Agos gazetesi önünde Ogün Samast tarafından öldürüldü. Cinayetten kısa süre sonra yakalanan Ogün Samast ve azmettirici olarak tutuklanan Yasin Hayal ve Erhan Tuncel hakkında açılan dava dört yıldır devam ediyor.

(Ayşe Akdeniz – Yeşil Gazete)

Hukuk devleti mi, Kafka’nın “Şato”su mu?

Türkiye’de devlet, etrafı su dolu derin hendeklerle çevrili eski bir şatoyu andırıyor. Sıkı güvenlik önlemleriyle, topla tüfekle korunan bu eskimiş yapının yenilenmeye ihtiyacı olduğu ortada. Ayakta kalması için şatoyu, senyörleri kutsamak, halkın vergileriyle sağına soluna istinat duvarları dikerek tahkim etmek çözüm olmuyor. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları olarak kendimizi sık sık Kafkaesk bir dünyada buluyoruz. Bu kapalı, anlaşılmaz, nüfuz edilemez derin yapıya yabancılaşıyoruz.

On yıllıdır tutuklu Hizbullah sanıklarının zindanlarından salıverilmeleriyle, Şato’nun adalet katında ciddi altyapı sorunları olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Vaktiyle senyörlerinin isyancılara karşı kullanıp ihtiyaç kalmayınca içeri attığı bu acımasız katiller şimdi yasa gereği bırakıldılar. Hep birlikte dehşete düştük, isyan ettik. Oysa yüzyıldır o zindanlarda adalet adına binlerce, belki on binlerce tutuklunun on yıllar boyu yatırıldıklarından haberdardık, ama nerdeyse alışmıştık, pek umursamıyorduk. Domuz bağıyla, işkenceyle öldürülüp mezar evlere gömülen 188 insanın katil sanıkları salıverilince gözlerimiz fal taşı gibi açıldı, çok hassas adalet duygumuz incindi!.

Yüksek Yargımız, ne yapalım, yasayı uygulamak zorundaydık, elimizdeki dosyaları karara bağlamaya yetişemiyoruz, dosya sayısı 1 Milyon 800’ü aştı, dediler. Yüzümüze maske takıp arşivlerdeki tozlu kutuları açıyor, dosyaları incelemeye çalışıyoruz, dediler. Böylece hayal hanemize ağzı maskeli yüksek yargıç görüntüleri düştü. Halk olarak ulaşamadığımız şatonun köhne mahzenlerini görür gibi olduk.

Sonra Yüksek Yargı ile iktidar sözcüleri arasında söz düellosu başladı. Her zaman olduğu gibi yetkililer, karşılıklı birbirlerini suçlayarak üste çıkmaya çalıştılar. Bu münazarada söylenmeyen şeyler olduğunu seziyorduk. Örneğin, Adalet Bakanlığı bütçesine ayrılan pay neden bir türlü artırılamıyor; savcı, hakim açığı neden kapatılamıyordu? AKP, bir anayasa reform paketini referanduma sunabilmişti de, neden 8 yıldır iktidarda olduğu halde doğru dürüst bir yargı reformu yapamamıştı?

Yargıtay’ın yükünü hafifletecek İstinaf Mahkemeleri* neden kurulamamıştı? Şimdi kurulması kaçınılmaz görünüyor, ancak bunun için altyapı sorunlarının çözümü, en başta da binlerce hakim, savcı açığının kapatılması gerekiyordu.

Peki, atamalar neden yapılamamış? Siyasi iktidarla yüksek yargı arasındaki bilek güreşi nedeniyle yapılamadığını bizzat iki tarafın yetkililerinin açıklamalarından çıkarabiliyoruz. Söylenenler, yargının hükümete, hükümetin yargıya güveni olmadığını, atamaların bu yüzden kilitlendiğini gösteriyordu.

Bu ülkede hukuk varsa, hukukun amentüsü, masumiyet karinesinin ihlaline neden son verilemiyordu? Neden, bir tedbirden ibaret olması gereken tutukluluk fiili cezaya dönüştürülmüştü? Bütün bu soruların yanıtlarını, Osmanlı’dan devralınan, hukuktan çok güvenlik konseptine dayalı, kendini vatandaşa karşı korumak üzere kuran ve sürekli tahkim eden despotik devlet anlayışında bulmak mümkün. Çözüm her halde, güvenlik devletinden hukuk devletine geçişle mümkün olacak.

Hukuk devletinin yürürlükte olduğu ülkelerle Türkiye karşılaştırmalarına bakınca da aradığımız yanıtları bulabiliyoruz. Devlet bütçesinden adalete ayrılan payla silahlanmaya ayrılan payı; görevli hukukçu sayılarıyla asker sayılarını ve benzeri verileri karşılaştırınca adalet sisteminin içinde bulundugu krizin nedenlerini anlamak kolaylaşıyor.

Yeni Anayasa yapma sürecinin, Hak ve Özgürlükler Rejimi kadar önem taşıyan ve onunla sıkı sıkıya bağlı Devlet Rejiminin yeniden yapılandırılması için bir fırsata dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü, halkın devleti, hukuk devleti olmak zorunda, egemenlerin iktidar aygıtı, tahakküm aracı değil.

Türkiye, 21. Yüzyıl’da yoluna, eski Şato’yu tamir ve tahkim ederek devam edemez.

Baskıda son nokta: Muhalifler stada giremeyecek

Galatasaray kulübünün Türk Telekom Arena’daki ilk toplantısı olağanüstü koşullarda gerçekleşti, yönetim dün akşam gerçekleşen protestoların ardından bugün toplandı.

Toplantının ardından Başkan Adnan Polat kameraların karşısına geçti ve açıklama yaptı:

“Stadın mimarı olan sayın Başbakan dün hiç haketmediği bir olaya maruz kaldı. Bazı kendini bilmeyen ve Galatasaraylı olduğundan da şüphe ettiğimiz, Galatasaray camiasının içerisinde olacağını düşünmediğimiz bazı insanlar sayın Başbakan’ı protesto etti. Bu bizi çok üzdü, biliyoruz ki sayın Başbakan bu stadı yaparken canı gönülden uğraş verdi, bütün samimiyetiyle yaklaştı ve biz de aynı samimiyetle kendisini burada ağırlamak istedik. Bu güzel ortamı, gerçekten muhteşem bir düğün gecesine maalesef bazıları leke düşürdü. Bunlar Galatasaray camiasının içerisinde olan kişiler değildir, bunlar milyonlarca taraftarı olan Galatasaray’ı temsil eden kişiler değildir. Biz bu insanları Galatasaraylı olarak kabul etmiyoruz.

Yapmış olduğumuz toplantıda elimizdeki 200 kameranın görüntüleri ve 40 tane de polis kamerasının görüntüleri incelendi, emniyetle birlikte yeniden yapılacak incelemenin ardından bu insanları bir daha bu statlara sokmayacağız. Buraya ailelerin gelip günün yarısını geçirebileceği bir ortam yaratmayı hedefliyoruz ve bunu bozmak isteyenlere de müsamaha göstermeyeceğiz.

Türk Telekom Arena’nın bundan sonraki safahatında Türk futboluna önemli başarılar getireceğine inanıyoruz. Burada Galatasaray’ın yeni Avrupa şampiyonlukları kazanacağını düşünüyoruz. Sadece üzüntümüzü belirtmek için bu basın toplantısını tertipledik. Sayın Başbakan ve emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz tekrar.”

Başkan Adnan Polat, basın toplantısının ardından soru almadı. (Ntv)

Dünya’da ve Türkiye’de iltica

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) verilerine göre 2009’da çatışmalar, yoksulluk ve zulüm yüzünden evlerini terk etmek zorunda kalan mülteci, sığınmacı, ülke içinde zorla yerinden edilmiş (internally displaced persons, IDPs), vatansız ve geri dönen insanların sayısı 1990’ların başından bu yana görülen en yüksek rakama ulaşarak 43,3 milyon kişi oldu. Bu sayının gerçekte, kayıt altına alınabilmişlerden daha yüksek olduğu düşünülebilir.

Toplam mülteci ve sığınmacı nüfusunun %41’ini 18 yaşından küçükler, yani çocuklar oluşturuyor. Bunların da %11 beş yaşın altında. 2009 yılında, bir yetişkin gözetiminde olmayan 18.700 çocuk sığınma başvurusunda bulunmuş. Refakatsiz çocukların büyük bir bölümünü Afganistan ve Somali uyruklular oluşturuyor.

BMMYK sorumluluğuna giren kişilerden %49’u kadınlar ve kız çocukları. Dünya mülteci ve sığınmacı nüfusunun %47’si, ülke içinde yerinden edilmişlerin %50’sini bu grup meydana getiriyor. BMMYK rakamlarına göre Türkiye’de bulunan mülteci ve sığınmacıların %28’i çocuk. Cinsiyete göre dağılımda ise kadın ve kız çocuk oranının %41 olduğu görülüyor.

Ülkelere göre rakamlar ve Türkiye

Dünya mülteci nüfusunun %71 ila %96’sı menşei ülkelerin bulunduğu bölgeleri terk etmiyor. Yani, mevcut olan kanının aksine, mülteci nüfusunun önemli bölümü sanayileşmiş ülkelerde değil, gelişmekte olan ülkelerin kentlerinde yaşama yeniden tutunmaya çalışıyor. Dünya mülteci nüfusunun %80’i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.

1.7 milyon kişi ile Pakistan dünyada en fazla mültecinin yaşadığı ülke olurken, bunu 1.1 milyon kişi ile İran, 1.05 milyon mülteci ile Suriye izliyor. Gelişmiş ülkelerden Almanya 600 bin kişi ile dördüncü sırayı alıyor. Almanya’dan sonra Ürdün, Kenya, Çad ve Çin geliyor. Çin’i izleyen ABD ve İngiltere ise 275 biner mülteciye ev sahipliği yapıyorlar.

Türkiye’de bu rakam yaklaşık olarak 15 bin civarında. Türkiye, 12 Eylül darbesini izleyen yıllarda dünyanın belli başlı mülteci üreten ülkelerinden olmuş ve hala mülteci üretmeye devam etmekte. BMMY verilerine göre şu anda 146.386 Türkiye kökenli kişi başka ülkelerde mülteci durumunda. 10.264 kişi de mülteci statüsü almak için başvurmuş ve sonuç bekler durumdaki Türkiye kökenli sığınmacılar.

Gayrisafi yurtiçi hasıla açısından bakılınca, Pakistan yine en fazla yükü çeken ülke olarak görülmekte. Her 1 dolarlık GSMH için Pakistan’da 745 mülteci var. Bunu, Demokratik Kongo Cumhuriyeti 592, Zimbabwe ise 245 kişi ile takip ediyor.

2009’da yapılan 922 bin yeni sığınma başvurusundan 222 bini Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yapılmış. Güney Afrika’yı 49 bin ile ABD ve 35 bin ile Fransa izliyor. BMMYK ofislerine yapılan başvurularda ise Malezya (40 bin), Somali ve Kenya (yaklaşık 16 biner) ilk üç sırada. Bunu, yaklaşık 10 bin başvuru ile Türkiye izliyor.

Menşe ülkeler

Sığınmacıların geldiği menşe ülkere bakıldığında Asya kıtası son 4 yıldır %45’e varan oranlarla başı çekerken, onu Afrika kıtası izlemekte. 2008’de olduğu gibi, 2009’da da en fazla mülteci üreten ülkeler Afganistan (yaklaşık 3 milyon) ve Irak (yaklaşık 2 milyon). Bu iki ülkeden gelen mültecilerin sayısı, dünya mülteci nüfusunun yarısına yakın. Bu iki ülkeyi sırasıyla Somali (700 bin), Demokratik Kongo, Myanmar, Kolombia, Sudan, Vietnam, Eritre ve Sırbistan (200 bin kişi) takip ediyor.

44 sanayileşmiş ülkeye sığınma başvurusu yapanların başında da sırayla Afganistan (27 bin), Irak, Somali, Rusya Federasyonu ve Çin uyruklular geliyor.

2009 yılı boyunca Türkiye’ye sığınma başvurusu yapan kişilerin menşe ülkeleri ise sırasıyla Irak (6904), Afganistan (2642) ve İran (2116). Bu ülkeleri Somali (647), Sudan, Eritre, Filistin (işgal bölgesi), Demokratik Kongo, Sri Lanka ve Özbekistan (35) izliyor.

Arkaplan

Mülteci diye tanımlanan kişi; ülkesinde ırk, din, sosyal konum, cinsel kimlik, siyasal düşünce ya da ulusal kimliği ve benzeri nedenlerle kendisini baskı altında hissederek kendi devletine olan güvenini kaybeden, kendi devletinin ona tarafsız davranmayacağını düşüncesi ile ülkesini terkedip, başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından ‘kabul’ edilen kişidir.

Sığınmacı ise; yukarıdaki nedenlerden dolayı ülkesini terkeden ve henüz sığınma talebi, kaçtığı ülkenin yetkilileri tarafından ‘soruşturma’ safhasında olan kişidir. İskan Kanunu Madde3/3’e göre “Türkiye’de yerleşmek maksadıyla olmayıp bir zaruret ilcasıyla muvakkat oturmak üzere sığınanlara sığınmacı denir”.

Göçmen; mülteci tanımında bulunan nedenlerin dışında, çoğu zaman ekonomik gerekçelerle, ülkesini gönüllü olarak terkederek başka bir ülkeye, o ülke yetkililerinin bilgi ve izni ile yerleşen kişidir.

Kaçak göçmen; gittikleri ülkenin otoritelerine kendilerini bildirmeden veya iznini almadan o ülkede yaşayanlardır.

* Mülteci-Der’in “İltica ve Göç Alanındaki Gelişmelere Genel Bakış, 2010” isimli yayınından derlenmiştir.

(Yeşil Gazete, Bianet)

Kuskus ve Yaseminler*

İsyan edip diktatör devirdiler. Kara trajik bir öyküyle başladı her şey, Muhammed Buazzizi üniversite mezunu bir işsiz hem de bilgisayar mühendisi, yasemin sattığı tezgâhı elinden alınınca yaktı kendini sokak ortasında… Aynı sokaktan geçip her gün başı önde evine giden Tunuslular artık eve dönmemeye ve sokaklarda kalmaya karar verdiler. İş istediler, ekmek istediler, diktatör ve karısının WikiLeaks’de ifşa edilen yolsuzluklarına karşı haykırdılar. Üstelik de ülke yavaş da olsa büyüyordu ama işsizliğin artışı önlenemiyordu.(Resmi rakam %14) Acaba diyorum şu önemsiz ”WikiLeaks bilgileri, büyüme ve ve önlenemeyen işsizlik” size başka ülkeleri anımsatmıyor mu?

Bu defa sokak kazandı

Ne asker, ne polis ne de binbir çeşit diktatör hokkabazlıkları,  hiç kimse onları susturamadı. Çünkü onlar Muhammed Buazzizi’yi sadece sosyal paylaşım sitelerinde seyretmediler, 23 yıldır onunla aynı kaderi paylaşan kardeşleriydiler. Ne yasaklanan internet ulaşımı, ne de diktatörün medyasında yayınlanan içi boş vaatler ve gizli tehditler Tunusluları evlerine dönmeye ikna edemedi. Bu defa sokak kazandı.

Sokağın nefesi iktidarı dağıtmaya yetecek mi?

Şimdi soru şu: Sokağın nefesi iktidarı dağıtmaya yetecek mi? Evet diktatör gitti ama onun bürokratları iktidar topunu elden ele gezdirip zamana oynuyorlar. Dilerim bu defa Tunuslular sokaktaki isyancı yasemin kokularının peşine düşerler ve evlerine erken dönmezler.Kolay değildir sokakta gerektiği kadar kalmak. Sofralardaki kuskus ve tajin yemeklerinin kokusuna dirense insan dört duvar bir dam da olsa evlerin, çocukların, kardeşlerin, anaların, babaların kokularını özler.

Muhammed Buazzizi ve arkadaşları için bir anıt dikilir

Aksi takdirde eskiden olduğu gibi Tunuslular her akşam başları önde yürekleri buruk olarak evlerine dönmeye devam ederler. En fazlası şehir meydanına Muhammed Buazzizi ve arkadaşları için bir anıt dikilir. Hatta yıldönümlerinde sokak aralarına ve okul bahçelerine cam fanuslar içinde yasemin çiçekleri de bırakılır. Muhammed Buazzizi ve onunla birlikte polis ve asker kurşunlarıyla ölen onlarca arkadaşının öyküsü başladığı gibi kara trajik bir öykü olarak sona erer.
*Kuskus Tunus’un en çok bilinen yemeği, yasemin ise hem ülkenin hem de son yaşanan sokak hareketlerinin sembol çiçeği…

“Gerizekalı, kuş beyinliler”

Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’nın açılışına protestolar damgasını vurdu.

Başbakan Erdoğan’ın stadı dolduran taraftarlar tarafından protesto edilmesi tartışılmaya devam ediyor.

Bilindiği gibi; Başbakan Erdoğan stadı bakanlarla birlikte terk etti.

Protesto görüntülerini için

Protestoya tepki duyan bakanlardan Egemen Bağış, şunları söyledi:

“Bu yapılan nankörlük, sayın başbakanımızın bu stadın yapılışında büyük emeği var. Defalarca durma noktasına gelen bu stat inşaatı, başbakanımız sayesinde devam etti ve böyle mükemmel bir tesis ortaya çıktı.”

Protestoculara tepkisini gösteren diğer bir kişi de Yasin Ekrem Serim, Başmüzakereci Egemen Bağış’a bağlı AB Genel Sekreterliği’nin müşaviri.

Serim, Galatasaray taraftarlarının protestolarıyla ilgili  Twitter hesabında şunları yazdı:

“Bole bi serefsizlik yok.. Nankorsunuz.. Kimin sayesinde o statda mac izliosunuz. Kim yapti lan o stadi size. Gerizekali kus beyinliler..”

Serim bunu yazar yazmaz, gelen tepki mesajlarından sonra Twitter hesabını kapattı. (Oda Tv – Yeşil Gazete)