Ana Sayfa Blog Sayfa 5308

Bir rezalet daha: Hurafelerle bilim dersi!

Üsküdar Anadolu Lisesi’nin sitesinde ‘Evrim Teorisi’ne savaş açıldı. Sitede yağmur meleklerle iniyor, karınca ‘Hayırlı sabahlar’ diyor.

Üsküdar Anadolu Lisesi’nin resmi internet sitesinde ‘okudukça’ bölümü bilimsel olayların dini referanslara dayanan anlatımları ve evrim teorisinin bilimsel olmadığını savunan yazılarla doldu. Sitede bacak bacak üzerine atmanın tıbbi sakıncaları sıralanıyor, rüzgâr enerjisinin önemi ise Kuran’dan surelerle anlatılıyor.
Prof. Dr. Arif Sarsılmaz’ın ‘Evrimin Çıkmaz Sokağı Mutasyon’ ve ‘Evrim İnancındaki Boşluklar Ara Fosil Çıkmazları-2’ makaleleri de Üsküdar Anadolu Lisesi’nin resmi internet sitesinde öğrenci ve velilerin okuması için yayımlanan yazılar arasında. ‘Evrim Teorisi’nin bilimselliği, Duane T. Gish imzalı bir yazıyla çürütülmeye çalışılıyor. Makaleye göre yaradılış ve evrim teorileri bilimsel teori olma kriterlerine sahip değil, deneyci ilim metodunun dışında yer alıyorlar.

Yağmur nasıl yağıyor?
Yağmurla ilgili makalede yağmur, sürtünme, hidrojen ve oksijen elektron bağları, itme-çekme dengeleri ile rahmet olup tatlı bir şıpırtı ile melekler eşliğinde yeryüzüne iniyor.
Okul yönetimi sitenin içeriğinden habersiz. Okul Müdürü İbrahim Arısoy önce yazılara dikkat etmediğini belirterek “Bana bir şey koymadan önce getiriyorlar, onaylıyorum. Evrim teorisiyle ilgili bir şeyler onaylamadım. Baktıracağım” dedi. Arısoy ardından “Dergiden olduğu gibi aktarmışlar. Düzenleme yapacağız. Okulumuzda inceleme kurulumuz var, bizim tarzımız, okulun kendi ürünlerini koymaktır. Ben okula ağustosta atandım. Benden önce konulmuş bir yazı bu. Gerekli düzenleme yapılacak” açıklamasını yaptı.

Dersimiz: Fen ve Kuran bilgisi

‘Enerji Kaynağı olarak Rüzgâr’da “Rüzgârların Kur’ân’da karanın ve denizin karanlıklarında yol gösteren ve ilâhî rahmetin bir müjdecisi olarak (Neml, 63) anlatılması, onun fosil yakıtlar yerine temiz bir enerji kaynağı şeklinde kullanılmasının bir işareti olarak düşünülebilir” deniliyor.

‘Yüce Mevlam’ diye konuşan yağmur damlası, “Her damlamızla mânevî âlemde kendimize ait tesbihat ve takdisatı yaparız. Melek kardeşlerimizin eşliğinde, ruh ve mânâ ile Vâcibü’l-Vücud’un sanatlarını alkışlayarak yeryüzünün her tarafına takdir edilen miktar kadar ineriz” diyor.

‘Karınca’nın ayak sesinden’ başlıklı makale ‘Hayırlı sabahlar insanoğlu’ diye başlıyor ve yaratılmasının ‘Rabbinin sınırsız ilim ve kudretiyle mümkün’ olduğunu anlatıyor. (Umay Aktaş Salman)

Bakanı protesto etmeye mi kalkışmış, atın yurttan!

Ankara Üniversitesi DTCF’de Mehdi Eker’i protesto etmeye hazırlanan, ancak Bakan gelmeyince yalnızca slogan atan öğrenci, polis tutanakları nedeniyle YURT-KUR tarafından yurttan atılmak isteniyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker’in 1 Aralık 2010’da Ankara Üniversitesi (A.Ü.) Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF) katılacağı açıklanan eylemi protesto etmeye hazırlanan, ancak Eker katılmadığı için slogan atmakla yetinen öğrenci Tayfun Yıldırım’a, “Yurttan Süresiz Çıkarma Cezası” verilmesi talebiyle YURTKUR tarafından soruşturma açıldı.

Coğrafya bölümünde 1. sınıf öğrencisi olan Yıldırım’a açılan soruşturmanın dayanağı ise polislerin tuttuğu notlar. Yıldırım’a YURTKUR’dan gönderilen soruşturma metninde, “Eker’in fakülteye gelmesi durumunda yumurtalarla karşılanacağı ifade edildi. Bu anda siz ve gruptaki diğer arkadaşlarınızın ceplerinizden çıkardığınız yumurtaları havaya kaldırdığınız, bir bayan arkadaşınızın da açıklamalara devam ettiği Emniyet Müdürlüğü’nün yazısı ile bildirilmiştir” denildi.

(sol)

Arnavutluk karıştı

0

Başkent Tiran’da göstericilerle polis arasında çıkan çatışmada üç kişi hayatını kaybetti.

Yaklaşık yirmi bin kişi, hükümet binasının önünde toplanıp iktidardaki muhafazakar hükümetinin istifasını istedi.

Bugünki gösteriler başbakan yardımcısı İlir Meta’nın karıştığı yolsuzluk skandalı sebebiyle istifa etmesi sonrasında yaşandı.

Muhalefettki Sosyalist Parti hükümeti yolsuzluklar, iktidar gücünü kötüye kullanma ve son genel seçimlere hile karıştırmakla suçluyor.

Ülkedeki politik belirsizlik, 2009 seçim sonuçlarının muhalefet tarafından kabul edilmemesinden bu yana sürüyor.

AFP’nin haberine göre bugün yaşanan çatışmada 3 kişi hayatını kayberderken, 17 polis yaralandı.

Polise taş atan, polis araçlarını ateşe veren öfkeli kalabalığın başbakan Sali Berişa’nın ofise yakın bir bölgede toplandığı bildirildi.

Bu arada muhalefetteki Sosyalist Parti lideri Edi Rama, göstericilere tepkilerini barışcıl bir şekilde yansıtmaları çağrısında bulundu.

Muhalefet partisi, 2009 yılında yapılan ve İktidardaki Demokrat Parti’nin az farkla kazandındığı seçimleri tanımıyor ve erken seçim talep ediyor.

Ülkedeki gerilim başbakan Berişa ile başbakan yardımcısı Meta’nın arasının açılması ve Meta’nın istifası sonrasında yükseldi.

Meta bir enerji santrali ihalesine yolsuzluk karıştırmakla suçlanıyor.

Arnavutluk 8 mayısta yerel seçimlere gidiyor. Genel seçim tarihi ise 2013. (BBC)

“Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”

Yeşil Gazete’de köşeyazıları için gün paylaşımı yaptık. Bana cumartesi düştü.

İlginç bi’ gün cumartesi. Hani pazar tatil günü, haftaiçi de iş-güç-koşuşturmaca. Ama cumartesi böyle kaypak biraz. Kimisi için haftasonu olmasına rağmen tam işgünü, kimisi içinse yarım gün çalışma gibi, hafiften kaytarma gibi, ama yine de çalışma günü. Cumartesi hakkında bir belirsizlik var kafalarda. İşçilerin günde 18 saat çalışması gerektiğini hatırlatan Enerji Bakanı Taner Yıldız’ı cumartesi günü hakkında yaşanan kafa karışıklığını gidermesi için göreve çağırıyorum.

***

Geçen gün ekşisözlük’te “ermeni soykırımı” başlığını gördüm, “ne yazılmış yeni?” diye giriverdim. Belki öğretmen, belki beyaz yakalı, belki işsiz, belki AB Genel Sekreterliği’nde müşavir bir muhterem zat “Ulan soykırım yapılmış olsa bu iddiayı savunacak nefes alan bir ademoğlu kalmazdı” yazmış. Gevrek bir sırıtış oturdu yüzüme. Adam haklı beyler, sonuna kadar haklı hem de. Soykırım oldu olmadı, soykırımdı değildi, önce onlar başlattı ama Osmanlı da kendi tebasına daldı falan tartışmalarını geçtim, böyle bir cümleyle gelene kollarımı açar, “Gel, kim olursan ol gel” derim ben. 5-10 sene önce “soykırım değildir lan muhtemelen, ne bileyim…” falan diyordum, sonra “soykırım olamaz o bi’kerem” diyenlerin akıl yürütme sanatlarına tanışıklığım ve pek tabi ki hayranlığım arttıkça “Aklı böyle çalışanlar ‘olmadı’ diyorsa kesin olmuştur bu meret” diye kıçın kıçın kaçtım üçüncü yollara doğru. Şimdi sorana “Abi ne isim verirsen ver, umrumda değil, önemli de değil. Acılar çekilmiş, insanlar ölmüş-öldürülmüş, bu noktada benim için tek önemli olan halkların birbirini kucaklayıp ‘geçmişte olanlar için çok üzgünüz, yenmiş bi’ haltlar belli ki, bizim de suçumuz vardır kesin, hadi öpüşüp barışalım’ demesi. Gerisi de yalan.” diyerek diplomatik becerilerimi sergiliyorum. Zaten beni dışişleri bakanı yapsalar memleketi 2 yılda efsanevi “sıfır sorun” politikasının bir üst versiyonu olan “eksi sıfır sorun” politikasına uçurmazsam bana da Veysel demesinler.

***

Kuzeye geldim ben. Zaten kuzeyde yaşadığımı düşünenlere, “daha ne kuzeyi lan, bi’ adım daha atsan güneye düşeceksin” diyenlere sırıttım, kuzeye geldim. Ege Bölgesi büyüklüğünde, toplam nüfusu 120.000 civarı, Viking efsanesinin doğduğu topraklar olan Jämtland’dayım. Ne tarafa dönsen göz alabildiğine orman, geyik, göl, nehir falan. Güneş çok tembel burada. Kalkayım diyor, bekle Allah bekle, yavaş yavaş, gerine gerine, yataktan çıkamıyor bir türlü. Tam doğruluyor uykulu gözlerle, “ya bugünkü ders yalan zaten, boşver olm” diyip yeniden gömülüyor sonsuzca uzanan gökyatağına. Ben de yakıyorum sobamı, açıyorum kitabımı. Kaldığım ufak kulübenin önüne bir ufak ahşap oturgaç atıyorum, hani köylerde eskiden banyolara konan cinsinden. Dolunay bu aralar ya, karda soğuttuğum biramı da açıyorum. Psst ediyor. İçeriden 3 saattir aralıksız ve tekrar tekrar dinlediğim efsane Robert Johnson şarkısı Love in Vain ‘in BottleNeck John yorumu tütsülüyor dimağımı. Eroğlu’nun son Allianoi açıklamaları geliyor aklıma, “Ben bu adamı bariz seviyorum be, çok şeker” diyip gülümsüyorum kendi kendime.

***

Yalnız arkadaş, ne edebiyat yapmışım.

***

Bak şuraya yazıyorum (parmağımı yaladım ahşap masama sürtüyorum şu anda), bu ulus-devlet, milliyetçilik, ulusalcılık falan kavramların daimi avukatları az biraz sussalar, vakur dursalar, fikirlerini akıl yoluyla kanıtlamaya kalkışmasalar herşey çok farklı olurdu. “Bizim haklılığımız ortada, fazla söze lüzum yok” diye kestirip atsanız en azından karizmatik bi’ duruşunuz, mağrur bir edanız olurdu. Konuştukça kaçırdınız be arkadaş. Ben de bugün yok kalkınma eleştirisi, neymiş ekoloji, ille de doğrudan demokrasi falan diye mecnun mecnun kafa şişirmek yerine göğsümü gere gere “ulusalcıyım arkadaş, milliyetçiyim. Ya sev ya terket” diye dolanıyor olurdum mis gibi. Ne güzel herhangi bi’ büyük partinin gençlik kollarına kapak atar, 30’uma varmadan mebus seçilip meclise yollanırdım. Hayatımı mahvettiniz ulusalcılar, istikbalimi kararttınız milliyetçiler.

***

Hocam burada insanlar çok sıcak. “Kuzeyin insanı soğuktur, havası soğuk ya ondan keh keh” diyene inanma bak, Stockholm’den falan hele, bin kat daha sıcak. Yolda her gören selam veriyor. Ben mesela bugün 1,5 saat yürüdüm ana caddede, gördüğüm iki adamla bir kadının hepsi de, istisnasız, “hey” dedi. Hey buranın “selam” ı, “merhaba” sı, “naber kanka” sı. Kazara yolun buralara düşerse “hey” diyene “Ne var lan” diye dalma diye söylüyorum. Zaten dalmazsın sen. Bizim külhanbeyliğimiz etrafta bizden biri oldukça baki, di’ mi? Yoksa sakin, gülümser, şeker gibi insanlar oluveriyoruz. Bak bundan iyi sosyoloji tezi çıkar. “Seneye bi’ master daha yapıp Guiness ‘e başvurayım” planlarım için tez konusu arıyordum, iyi oldu.

***

Hükümeti düşürmek için yapıldığı ekseriyetle tekrarlanan çok ciddi ve detaylı planların varlığına her geçen gün biraz daha ikna oluyorum. Bu organize işlerin en büyük başarısı da Erdoğan’ın ve bütün bakanlarının zihinlerini ele geçiren, kontrol altına alan bir cihaz geliştirmek olmuş tahminimce. Bu kadirşinas zatların bu derece saçmalayıp kendi ayaklarına kurşun yağdırıyor olmalarını başka türlü açıklayamıyorum zira.

***

Yepyeni bir polemik başlatıyorum. Kızılhaç vs. Kızılay. Kızılhaç mı Kızılay’ı döver, Kızılay mı Kızılhaç’ı bayıltır? Ne yalan söyleyeyim, benim yıllardır dikkatle tuttuğum hesapta Kızılhaç bugün acayip bir hamle yaparak yarım tekerlek boyu öne geçti. Kızılhaç’a bağışlanan ıvır zıvırın satıldığı yerel ikinci el dükkanı, 1 şahane mont ve beraberinde fermuarlı yün içliği, 1 şapşahane kar pantolonu, 1 sıradan mug (hani şu içine kahve konan zımbırtı), 1 süper, kocaman, eski usül-sağlam, italyan malı matara,1 güzel ama bilenmeye muhtaç bıçak ve 1 altı epey çizik snowboard ‘u 55 liraya sattı bana. Kızılay’ın buna karşı hamlesi bakalım ne olacak? Özlem?

***

Dün gece yarısı itibariyle Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” romanını bitirdim. Arkadaş o ne biçim bi’ şey öyle? Anlatmaya, övmeye kıyamıyorum, tırsıyorum. Hiç düşünmeden “bugüne dek okuduğum en iyi türkçe roman” derim. İşin kötüsü, burada yoldan çevirdiğim İsveçlilere de “Bak acayip bi’ roman var, İsveççe’ye de çevrilmiş hem, bul oku hemen. Koş koş koş.” diye akıl veriyorum. Şaşkın bir gülümsemeyle “Hey” diyip gidiyorlar.

Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı neler getiryor? – Hüseyin Güngör

Türkiye’de doğal ve kültür varlıkları, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı mevzuatında yer alan, Çevre Kanunu, Orman Kanunu, Kıyı Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Hayvanları Koruma Kanunu, ÇED Yönetmeliği vs. gibi çok sayıda kanun, yönetmelik, genelge ve tebliğle düzenlenmektedir. Hâlihazırda mevcut mevzuatın çevreyi ve kültür varlıklarını ne ölçüde koruduğu tartışmalıyken, daha da geriye gidişi açıkça gösteren ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası’’ önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulu’na getirilecek.

Tasarı, statüsüne bakılmaksızın doğal ya da kültürel varlıkların tamamını yatırıma ya da başka bir insani faaliyete açık hâle getiriyor. Korunan alanlar ‘’özel statü ve stratejik önem’’ kavramlarına dayalı olarak bütün alanların tasarrufunu bakanlığın tercihine bırakıyor.

Mesela Tasarının 4. Maddesinin (a) bendinde; ”korunan alanların korunma ve kullanım kararları” tabirinde ortaya çıkan anlam, iktidarın tasarrufuna göre korunan alanların kullanıma açılabileceğini gösteriyor. Aynı maddenin (b) bendi ‘’herhangi bir alana birden fazla korunma statüsü verilmemesi esastır’’ diyor. Oysa, bir koruma yeri, hem arkeolojik hem de bioçeşitlilik bakımından önem arz ediyorsa iki farklı statüde korumaya alınması gerekir.

Yine aynı maddenin (ğ) bendi; ”Korunan alanlarda yerinde koruma ve yönetimin sağlanması için gerektiğinde işbirliği ve yetki devri yapılabilir” diyor ki, pek çok örnekte olduğu gibi her hangi bir koruma alanı bu gerekçeyle önce belediyelere sonrasında özele, ya da direkt bakanlıklar ve hazine üzerinden 49 yıllığına kiralanarak kullanıma açılıyor.

Tasarının 5. maddesinde herhangi bir koruma bölgesinde ‘’belli popülasyonlar’’ korunmak suretiyle tasarrufta bulunulabileceğine atıfta bulunuyor. Doğayı bütünsel görmeyen bu yaklaşımın aksine, ekosistemlerde türler karşılıklı bir denge halinde birbirleriyle dinamik bir ilişki içerisindedirler. Bir türe zarar verdiğinizde dolaylı olarak diğer bir türün varlığını tehlikeye atmış oluyorsunuz.

6. Ve 7. maddelerde oluşturulacak ulusal kurulların 20 üyesinin 14’ü bürokrat. 2 Üyeyi verecek STK’ları da bakanlık belirliyor. Muhtemelen 4 kişiden oluşacak akademisyenler de bakanlık(lar)ca belirlenecek. Bu durumda bu kanun tasarısının koruyucu özelliği tamamen hükümetlerin tekeline girmiş oluyor ki Veysel Eroğlu’nun Çevre Bakanı olduğu Türkiye’de Allah Korusun! Yerel kurullarda aynı şekilde vali, kaymakam, bürokrat ağırlıklı. Sadece 3 akademisyen ve bir STK temsilcisi var.

Oysa ki bu kurullar, yerel ve sivil toplum ağırlıklı ve özerk yapıda teşkil edilmelidir. STK temsilcileri, akademisyenler ve yerel katılımcıların sayısı merkezi idarenin belirleyeceği üye sayısından fazla olmalı.

Aynı durum 8. madde içinde geçerli. Danışma kurulu olarak teşkil edilecek Tabiatı Koruma Bilim Heyeti’nin oluşturulma biçimi de yine iktidar odaklı; ki bakanlık koordinatörlüğünde kurulacak bu heyetin onay makamı gibi çalışacağı açık.

9. Maddenin (i) bendi: ‘’Yaban hayatı geliştirme sahası: Av ve yaban hayvanlarının ve yaban hayatının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma planı çerçevesinde avlanmanın yapılabildiği sahalardır’’ diyor. Doğa korumacı bir yöntem olarak avlanmaya meşruluk kazandırmaya çalışması, etik açıdan sorunludur ve karsı durulması gereken bir eylemdir.

Madde 13. Güvenliğin özel güvenlik görevlilerine tahsisi konusu, hem doğuracağı sakat iilişki biçimi hem de sosyal politika anlamında karşı durulması gereken bir durum.

15.maddenin (2). Bendi: ‘’Tabiatı koruma alanları, yaban hayatı koruma sahaları, gen koruma alanlarında ve korunan alanların mutlak koruma bölgelerinde hiçbir kullanıma izin verilemez, intifa ve irtifak hakkı tesis edilemez. Ancak, bu alanlarda ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanımı gerektiren kullanma izni, intifa ve irtifak hakkı Bakanlar Kurulu kararı ile verilebilir ’’ diyor.

Statüsü ne olursa olsun bakanlar kurulu üstün kamu yararı ve stratejik kullanıma dayanarak istediği yeri kullanıma açabiliyor. Karara karşı başvurulacak bir merci yok.

16 maddenin (2).bendi: “Korunması gereken yabani bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamları ile ilgili plan, proje ve faaliyetlerin muhtemel etkileri için ekolojik etki değerlendirmesi yaptırılır. Bu tür ve habitatları tahrip eden faaliyetlere izin verilmez. Ancak, üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilebilir. Bu durumda Bakanlık biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkiyi telâfi edici tedbirleri alır veya aldırır.

Tasarı “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası” adını alıyor, ancak çeşitli hükümler bölümünde 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun değişik maddelerinde geçen ‘’koruma’’ kelimelerinin kaldırılması ile yaban hayvanlarının gerektiğinde avlanabilmesinin önünü açıyor.

8 yıllık AKP iktidarının uygulamalarına baktığımızda öncekilerden çok daha agresif biçimde yatırım, kâr, büyümeye odaklı olduğunu ama adil paylaşımı gözardı ettiğine şahit olduk. Lügatinde asla doğa, insani değerler, hak-hukuk olmayan iktidar, bu tasarıyla dikensiz gül bahçesi misali doğal ve kültürel varlıklarla ilgili tasarrufta bulunabilmeyi amaçlıyor. Böylece doğal alanların yatırımcıya sunulması tamamen merkezi idarenin tasarrufunda olacak, var olan kısmi denetim ve yargı süreçleri de devre dışı kalacak.

Sonuç olarak bu tasarı doğal ve kültür varlıklarının korunmasında, kaldırılması düşünülen ‘’Milli Parklar Kanunu’’ gibi mevcut yasa ve yönetmeliklerinde gerisindedir. Bu tasarının yasalaşması hâlinde bütün toprak alanları birtakım gerekçelerle yatırıma, kullanıma, müdahaleye açık hâle getirilecektir. Doğayı hiçe sayan agresif yatırım planlarına karşı yargı yollarını baypas edecek tasarının, hazırlanma biçiminin antidemokratik oluşu, uygulamada yereli ve doğa korumacıları devre dışı bırakarak aşırı merkeziyetçiliği rasyonelleştirmesi, tasarıya karşı durmayı gerektiren diğer dikkat çekici nedenlerdir.

Beşiktaş çaresiz bırakarak kazandı

Bir süredir demokrasi kültürümüzün eksikliğinden, protestonun en doğal hak olduğunu unutmaktan, dolayı Galatasaray’ın TT Arena’sı ile yatıp, orayla kalkıyoruz. Spor haberleri ile politik haberler birleşmiş durumda. Ortaçağ romanı gibi bir durum. Bir kişi eleştiriliyor, üzerine vazife çıkartanlar taraftarlarını eleştiriyor kendisini o eleştirilen kişiye yarandırmak için falan filan. Kraldan çok kralcı olmanın en güzel örneği. (Kanat Atkaya’nın ‘Sokakta oynar, kaldırımdan destekleriz’ yazısını öneririm. Renkler farklı olsa bile düşünceler aynı olabilir. Bu tavırla da herkes bir gün karşılaşabilir.)

Neyse, biz TT Arena’dan çkıp, “Girişi olay, çıkışı kolay” İnönü Stadına dönelim. İkinci yarının ilk maçı. İzmir’de oynanan maçı izlemiştim. Zor bir maçtı ama Guti’nin ve Quaresma’nın ilk maçını kazanmıştı Beşiktaş.

İşte o maçın rövanşı bu maç. (İlk maçta Bucaspor’un başında Bülent Uygun’un olduğunu da söylemem gerek.) Fenerbahçe’yi kupa’da İstanbul’da yenen, Beşiktaş’a ise her zaman zorluk çıkartan Samet Aybaba’nın takımıyla karşılaşıyor Beşiktaş. Maçın yeni transferlerle ve yeni formayla oynanacak olması da ilk maça yakışan bir durum.

Beşiktaş müthiş bir değişim geçirdi. Geçen senenin son haftasından, ya da ilk yarının son haftasından bile çok farklı Beşiktaş. Bir tanesinin gelmesi bile olay olacak oyuncuların dördünün birden gelmesi, uzun süredir taraftarın tepkisini üzerinde toplayan oyuncuların gönderilmesi çok önemli gelişmeler. Serdar Özkan ile Tabata’nın paslaştığı bir orta sahadan, Guti ile Simao’nun paslaştığı bir orta sahaya…

Her şey söylenebilir tabii ki ama bu maça giden Beşiktaş’lıların beklediği şey fark. Müthiş bir hücum gücüne sahip takımın en az dört, beş gol atmasını bekliyor taraftarlar. Bu gollerden ilki de Nobre’de dakika 7’de geldi. Transferler şimdilik Nobre’ye yaramış gözüküyor. Adam bile geçebilir bu gidişle.

Maç taraftarın beklediği gibi gidiyorken, Beşiktaş dakika 18’de penaltıdan farkı ikiye çıkardı. Maçın bundan sonrası daha rahat gidecek gibi. Simao’nun da oyuna eklenmesi mümkün olursa Beşiktaş daha da tutulmaz olacak gibi bu maç için. Sol kanat, sağın biraz gerisinde kalıyor şimdilik.

Dakika 35’e kadar henüz gerçekleşmeyen şey, Quaresma ile Simao’nun yer değiştirmesi. Yani değiştirmemesi. Eskiden Quaresma sola, sağa giderdi. Şimdi her kanadın bir sahibi var gibi. (Sanırım yazılmasını bekliyorlarmış. 37’den itibaren Quaresma sağda…)

Yer değişikliği iyi geldi Beşiktaş’a. Çok enterasan bir pozisyonda Simao farkı üçe çıkardı. Hakem penaltı düdüğü çalacakken gelen gol ile Guti’nin muhtemel golü, Simao’ya yazılmış oldu. İlk yarı tamamen taraftarların beklentisi ve umduğu gibi geçti. Mutlaka maçtan sonra rakibin Buca olduğunu ima eden ya da doğrudan söyleyenler çıkacaktır fakat o kişiler hemen hemen benzer durumlarda da Barcelona’ya övgüler düzüyor. Beşiktaş neredeyse hiç top göstermeden üç fark yaptı 45 dakikada. Hiç böyle bir Beşiktaş görmemiştim. Sadece bir maç aklıma geliyor. 100. yılda, İstanbul’da oynanan ve 3-0 biten Adanaspor maçı.

İkinci yarı sıkıcı başladı denebilir. Beşiktaş’ın biraz daha geride oynaması, tribünlerin de pek organize tezahurat yapamaması durumu bu hale getirdi denebilir. Böyle olunca Bucaspor da oyuna ortak oldu ama tabii skor bu olmasa bunlar olur muydu sorusuna evet demek zor.

Dakika 60’a doğru “Kapalı” merkezli bir hareketlenme geldi tribünlere. Bu da gol getirebilir. Almeyda ve Quaresma’nın skora katkı vermesi takımın oturması yönünde olumlu katkılar sunabilir. Dakika 65’te beklenen gol geliyor. Taraftarın takımı havaya sokmasının tipik bir örneği bence bu. Nobre, yine attı. Son Portekizli Fernandes de oyuna girdi. Bu dakika itibariyle taraftarın beklediği her şey gerçekleşmiş gibi.

Beşiktaş’ın değişim geçirdiğini yazmıştım. 5. golde bu ortaya çıktı. Almeyda, Quaresma’ya pas vermeye çalışıyor, araya Bucasporlu bir oyuncu giriyor, ortada kalan toplu Hz. Guti gol yapıyor. (ve ben bunları yazarken, Buca gol atıyor… / Musa) Bu durum başlıbaşına bir mutluluk kaynağı taraftar için. Şu üçlünün bu pozisyonunu kaç tane takım için düşleyebilirsiniz ki?

Dakika 79’da Beşiktaş Guti’yi ve Almeyda’yı çıkartarak yerlerine Ernst ve Bobo’yu alıyor. Taraftarın Bobo’ya gösterdiği sevgi yeni bir sözleşmenin garantisi olabilir mi? Ernst’in yedek kalmasını çoğu Beşiktaşlının kabul edemediğini düşünmekle birlikte, değişim dedik ya; işte ondan.

Sonuç: 5-1 Tribünlerin beklediği 12 galibiyetin ilki gelmiş durumda.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Tunus’ta tüm siyasi hareketlere ve siyasi mahkumlara af

0

Tunus’ta devlet başkanı Bin Ali’yi deviren olaylarda ölenler için üç gün boyunca yas tutulacak.

Geçici hükümet, Aralık ayında başlayan çatışmalarda yetmiş sekiz kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler ise yüz kişinin öldüğünü söylüyor.

Tunus’ta geçici hükümet, siyasi çıkmazın aşılması için tüm yasaklı siyasi grupları ve hareketleri tanıyacaklarını açıkladı.

Bunlar arasında İslamcı Ennahda – Uyanış hareketi de var.

Genel af

Hükümet ayrıca tüm siyasi mahkumlar için genel af çıkardı.

Açıklama, devlet başkanı Bin Ali’nin ülkeden kaçmasından bir hafta sonra yapılan ilk yeni kabine toplantısında geldi.

Hükümetin aldığı kararların, kanun teklifi olarak kısa sürede meclise sunulacağı belirtildi.

Tunus’ta isyancıların eski rejimin tüm kalıntılarının silinmesi talepleri altında, geçici hükümetin ilk toplantısı dün yapıldı.

Geçici hükümetin önceki günkü toplantısı, dört bakanın hükümetten çekilmesi ve yeni hükümete yönelik eleştiriler sebebiyle bir gün ertelenmişti.

Eleştirilerin yoğunlaştığı isyan öncesi iktidar partisi RCD’li bakanların, partiden istifa etmeleriyle gerilim düşürülmeye çalışıldı. (BBC)

Zaman Gazetesi resmi ağızla hedef gösterdi

Bu haber gazeteden alınmıştır. İnternet sitesinde başlık ya da haber değiştirilmiş olabilir.

Zaman Gazetesi’nde bugün çok derin ve ilginç bilgiler yayınlandı. Emniyet Müdürlüğü’nden alınan bilgilerin doğrudan haber olarak sunulduğu yayında hedef muhalif öğrenciler. Yükselen öğrenci mücadelesi üzerine yapılan haberde, öğrenci olaylarına katılanların tek tek hangi yapılarda örgütlü olduklarını “haberleştirmişti” Zaman Gazetesi. Bu tarz bilgilerin, eylemlere katılan öğrencilerde bile bu kadar net bir şekilde olması mümkün değilken, gazetenin bu kadar iyi bir “istihbaratı” nasıl elde ettiği merak konusu.

Haberin bir başka enteresan noktası ise veriliş dili ve “İşte ODTÜ’yü karıştıran ideolojik gruplar” başlığı. Bilindiği gibi, Vakit Gazetesi’nin “İşte o üyeler” başlığıyla çıktıktan sonra, Danıştay saldırısı gerçekleşmişti. Benzer bir hedef göstermeyi, sanki bir resmi rapor gibi sunan bu sefer Zaman oldu.

(Yeşil Gazete)

İki Matem: Hrant Dink ve Ali Sami Yen

Matem, politik de bir süreç. Kim için, neden, nasıl ve kiminle tutulacağını iktidar ilişkileri belirler. Ulus devlet, din, aile, bilim, sektör ya da herhangi bir ideoloji bunu yapabilir. Yas, öyle çok bilinçli bir duygudurumu değilmiş gibi gözükür. Oysa son derece kontrollü ve önden hazırlıklıdır. Sadece duygusal değil, bir o kadar da rasyonel ve mantıklıdır. Genellikle “bizden” saydıklarımızın matemini, hem de samimiyetten ödün verircesine bir tutku ile tutarız. Yas, kimliğimizin bir parçası olur. Bazense, aslında neyin yasını tuttuğumuzu bile bilmiyoruz, bununla gerçekten ilgilenmiyor ve bunu düşünmüyoruzdur. Kısacası yas; kimin “makul” olup, kimin olmadığının belirlendiği, böylece kimliklerin ve önem derecelerinin sahnelendiği bir kurgusal zaman/mekanda geliştirilir. Bazı matemler ise iktidar tarafından yönetilen özenli bir şiddet ile tutulmaz, görmezden gelinir.

Türkiye Cumhuriyeti Hrant Dink’i öldüreli 4 seneyi geçiyor. Başarı ile sonuçlanan son Ermeni katliamı, ülke tarihindeki kapkaradeliklerden biri olarak kalmaya devam ediyor. Bu delikten hiçliğe adalet, umut ve vicdanlar sürükleniyor. Cinayeti işleyen ve ona göz yuman devlet şaşırtmıyor. Tüm patalojik bencilliğine ve benmerkezciliğine rağmen, işlediği bu cinayeti sahiplenmiyor. Bir yurttaşını öldür(t)en, sonra da katil ile fotoğraf çektir(t)en, utanmayıp bir de bu resmi yayımlayan bir yapı bu. Pek sevilen “bayrakları bayrak yapan üzerlerindeki kandır” sözü, o resimle kanıtlaşarak yaşamlara bulaşmaya devam ediyor.

Böylesine bir devlet, tabii ki yok ettiği canlının matemini tutmaz. Tam tersine, yıllar süren etkisiz mahkeme süreçleriyle, beklentilerimizi zaman aşımına uğratmaya çalışıyor. Devlet bu manipülasyonu sadece ordusu, polisi, yargısıyla değil, tabii ki meclisteki partiler ile de yapıyor. Ne sekiz senedir tek başına iktidarda olup bir taş atımı yol alamayan “delikanlı” reformist parti; ne de kronik başarısız liderini politika ile değil apışarası ahlakı ile devirebilmiş anamuhalefet partisi bu meseleyi sahiplenmiyorlar. Bunu yapmaları için, öncelikle geride kalanların yasına ortak olmaları gerek. Yas tutmak, bir açıdan –bazen de acımasızca- kendini sorgulamak demek. İktidar odaklarının, medyanın ve toplumun genelinin bu cinayeti sahiplenebilmesi, kendileriyle hesaplaşmaları ve yüzleşmeleri anlamına da gelecek. Evet, matemin zorlu yol arkadaşıdır sorgulamak ve özeleştiri. Ne yazık ki bu coğrafyada eleştirinin esamesine az rastlanır. Ancak değişimin, dönüşümün ve paylaşımın şifresi, kendimize tuttuğumuz aynada gizlidir şüphesiz ki.

Hrant Dink’in öldürülüş yıldönümü ile ilgili gittiğim söyleşide, Dink’in arkadaşlarının umut ve sabır ile “hala” yas tutmaya devam ettiklerini görüyorum. Rengarenk bir yas bu. Onunla ya da birbirleriyle tanışmamış olanlar bile, sahip çıkıyorlar. İktidara rağmen ve ona inat; unut(tur)muyorlar. Bu inadı paylaşmak, güzel günler görmeyi beklemek; herhalde en doğrusu. Biliyoruz ki matemin üzerini örtmek ve içe kapanık karamsarlık iktidarın işine gelir. Devlet ve karamsarlık, düşlerimizi köreltir, onları unutmamıza neden olur. Bu yüzden hesaplaşıp yüzleşmedikçe yasları tüketmemek, birbirimizin yasını tutmayı öğrenmek gerekir.

Söyleşi boyunca, düşüncelere daldım: İktidarın işlediği cinayetler sadece Hrant Dink’in, Uğur Mumcu’nun veya diğer “önemli” kişilerin, politik figürlerin meselesi değil; hepimizin meselesi. Devlet tarafından yok edilen, en temel hakları görmezden gelinen varlık herhangi bir kimlikteki insan, sokaktaki kedi, bir dere ya da başka birşeyler de olabilir. Burada yitirilen sadece bir can değil, onunla birlikte eşitlik ve demokrasi kültürü, kolektif varlığa olan güven, özgürce bir arada yaşamaya olan inançtır. Belki de asla ulaşamayacağımız, işin en verimli kısmının da bu ulaşılamazlık olduğu, ortak bir ufuk idealidir kaybedilen. Toplumda mevcut olan hiyerarşik, militer ve eşitsizlik üreten yapı değişmedikçe, en “bana bir şey olmaz” diyenlerimiz bile her an kendisini namlunun diğer ucunda bulabilir. Gözleri tamamen kapalı, sorgulanamaz bir bürokrasi ve toplum, herhangi birimizi  savunageldiğimiz o güvenilir kalenin dışına, görmezden geldiğimiz “ötekilerin” arasına ufacık bir darbe ile savurabilir. Sevgilimiz, dostumuz, çocuğumuz, köpeğimiz, sağlığımız, ideallerimiz, kişiliğimiz denetimsiz iktidarlar tarafından her an bir angaryaya, anlamsız takıntıya, bir teferruata dönüştürülebilir. Bu mevcut yapı ile yüzleşmek ve onu iyileştirmekte ortaklaşmak gerekir. Birbirimizin yaslarında buluşmamız gerektiği gibi.

Bitti ve dışarı çıktım. Her zamanki gündelik rüzgarlara kapılmış İstanbul, birkaç dakika içinde içerinin yalın, ağır ve yitip gitmeyecekmişçesine gururlu ifadesini dağıttı. Herhalde toplantıdan alışmış olacağım, dışarıdaki yüzlerde de o ifadeyi aradım. Sanki artık hedeflenmesi gereken tek bir şey vardı: Dink’in katillerini –Genelkurmay Başkanlığı’ndan ve nefret söylemi yayan medyadan başlayarak- teker teker yargılamak. Oysa dışarıda bunun dışında her ama her şey yapılıyor gibiydi. Yas? Ondan eser kalmamıştı. Dışarıda yas, sadece kıyasıya tüketilen hazlara duyulan yamyamca bir saygı ve bağımlılık olabilirdi. Sanki toplantıdaki boyut, sokakta, herkes ile birlikte bizden de çalınmıştı. Bu yoksa iyi bir şey mi, diye düşünürken, her attığım adımda kulağıma yeniden çalınan bir söz dikkatimi çekti: Ali Sami Yen (betonarme olan) yıkılıyor ve insanlar her yerde, bunun yasını tutuyor. Sonrasında ise bu yas; başbakanı yuhalamak, oradan ayrılmasına neden olmak ve özür dileme(me)/siz/biz klişeleri çerçevesinde politize oluyor. Bu da hiç yoktan iyidir, diyelim.

Murat Köylü

Ne güzel komşumuzdun sen Aziz Abi

Evvelki hafta Mizah Festivali ekibi olarak Çatalca’daki Nesin Vakfı’na gittik. 2011 baharında yapılacak Mizah Festivali’nin ısınma turlarının ikincisiydi bu..

Isınma turlarının ilkini üç ay önce Cihangir’de atmış, Hababam Sınıfı’nın Mahmut Hoca’sını, İşçi Sınıfı’nın Yaşar Usta’sını, Kahkahamızın İbiş’ini, Sadece Güner’in değil, hepimizin babası Münir Özkul’u ziyaret etmiştik. Evinin penceresinin altında, “Mahmut Hoca Mahmut Hoca” diye tempo tutmuş, o da hasta haline rağmen pencereye çıkıp bize el sallamıştı.

Aziz Nesin’i ziyaretimiz de bir çeşit saygı duruşu, bir çeşit hasret çağrısıydı.

Bu çok özel günü bir şekilde bu köşeye taşımalıydım. Ama bunu yaparken mevzuyu da bir şekilde bisiklete bağlamalıydım. (Cemal Süreya’nın yazdığı portrelerde son cümle bir şekilde şemsiyeye bağlanır ya; o hesap.)

Özlüyor musunuz Aziz Nesin’i?

Ben çok özlüyorum.

Aydınlar dilekçesi için, “Vahdettin de aydındı. Ben ne yapayım öyle Aydın’ı?” diyen Kenan Evren’e, “Vahdettin’in aydın olup olmadığını bilmem ama devlet başkanı olduğu kesindir” diyen ve bunu 12 Eylül’ün karanlığı sürerken yapan  cesaret abidesini özlüyorum. (O dilekçeye imza atanlardan bir kısmı daha sonra cark etmiş, “ben kooperatif dilekçesi zannetmiştim” diyenler çıkmıştı. Allah bilir şimdi emlak zengini olmuşlardır)

Ziya ül Hak bir suikastta öldürülünce, “Aziz kardeşimi kaybettim” diyen aynı Evren’e, “Aziz kardeşini kaybetmedin,  Ziya kardeşini kaybettin, Aziz kardeşin taş gibi burada” diyen mizah ustasını özlüyorum.

Aydın üstüne vazife olmayan işe karışan kişidir” diyen beyni özlüyorum.

(Çok yıllar sonra, Umberto Eco “Aydın kriz çözmez, kriz çıkartır” diye çok benzer bir cümle kurdu….Hey gidi Aziz Usta, acaba bu topraklarda doğmak mıydı şanssızlığın?)

***

Vakıf’tan dönerken Aziz Nesin’in şeytan arabasıyla arası nasıldı diye merak ettim. Çocukluğu yokluklarla geçmiş biri olarak hiç bisikleti olmuş muydu acaba diye ‘saf’ düşüncelere kapıldım.

Bu sorunun cevabı için sayısı yüzlere varan kitaplarını karıştıracak durumum yoktu. Nesin Vakfı’ndaki arkadaşlardan rica ettim. Sağolsunlar  ‘Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in 1. cildinde şöyle bir bölüm buldular: “Kıvırcık saçlı Haşim’in velespiti (bisiklet) vardı, meşin beş numara topu vardı. Topuyla başka çocukları da oynatırdı. Bisikletineyse kimseyi bindirmezdi. Çünkü topu yalnız başına oynayamazdı ama bisikletine yalnız başına binebiliyordu.”

Belli ki büyük usta biraz da Haşim’in yüzünden bisiklete binmeyi öğrenememiş.

Ali Nesin babasına yazdığı mektupta: “…Nisan başında Türkiye’ye gelip bir ay kadar kalacağım. Sonra, kulaklarınızı iyi açın, şaka değil gayet ciddi söylüyorum, bisikletle Paris’e gideceğim…” demiş.

Aziz Nesin ise: “Bisikletle İstanbul’dan Paris’e gitmek düşüncene bayıldım. Annen önce köpürdü, kıyameti kopardı. Neyse sana esprili bir cevap yazmış. Ben de bisiklete biner birlikte gideriz demiş… Ne yazık ki bisiklete binmesini bilmediğim için, ben sizin bu turunuza katılamam…” diye cevap vermiş.

Oysa ne yakışırdı ‘Çağımızın Nasreddin Hocası’na bisiklete ters ters binmek…