Ana Sayfa Blog Sayfa 5309

Protestolara karşı Başbakan’a fiili yargı kalkanı

Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı, Arena’daki ıslıklı protesto için harekete geçti.

Türk Telekom Arena’nın açılışındaki protestolar ve ardından yaşanan gerilim yeni bir boyuta taşındı.

Stattaki ıslıklı protesto için soruşturma açıldı. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı, Galatasaray’ın yeni stadı olan Arena’nın açılışı sırasında Başbakan Tayyip Erdoğan’a yönelik protestoyu, soruşturma konusu yaptı.

Mevcut görüntü kayıtlarını tek tek incelemeye alan İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri, çalışmalarını sürdürüyor.

Yetkililer, şu ana kadar görüntülerden bir kimlik tespitine ulaşılamadığını belirtiyor. (Ntv)

Yeşiller’den Macaristan’ın medya yasasına tepki

Avrupa Parlamentosu oturumlarına dün Yeşiller Grubu’nun sert protestoları damga vurdu.

Avrupa Birliği dönem başkanlığı görevini yürüten Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın Avrupa parlamentosunda yaptığı konuşma sırasında Yeşiller Grubu sansüre uğrayan Macar gazetelerinin sansürlenmiş halini gösteren panolarla protesto ettiler.

Macar parlamentosu çarşamba günü tartışmalı bir medya yasasını kabul etti. Yeni yasaya göre devlet medya kuruluşlarını geniş bir şekilde kontrol edebilecek ve ceza uygulayabilecek.

Yasa tasarısı ile ilgili kaygılarını daha önce defalarca dile getiren Yeşiller, Avrupa Konseyi’ne ve Avrupa Birliği Komisyonu’na çağrıda bulunarak yasayı tasarıyı geri alması konusunda Macar Hükümetine  baskı uygulanmasını talep etmişti.

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu eşbaşkanı Rebecca Harms verdiği demeçte olayı skandal olarak niteledi ve yasanın Avrupa’nın antidemokratik geçmişini hatırlattığını söyledi. Harms, yasa taslağının basın özgürlüğünü hiçe sayarak Avrupa ortak değerleri ve Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu ile çeliştiğine dikkat çekti.

Yeşiller grubu eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit ise Baroso’yu Macaristan medya yasasına konusunda derhal göreve çağırarak AB Sözleşmessinin 7. maddesi gereğince Macaristan için işlem yapılması talebinde bulundu. Açıklamada Cohn – Bendit Yeşillerin Macaristan’da basın özgürlüğünün takipçisi olacaklarını söyledi.

Yeni Macar medya yasası geçtiğimiz haftadan beri yoğun protesto gösterilerine sahne oluyor.

İlgili haber: Macaristan’a Türkiye’ye benzeme uyarısı

Geçen cuma günü facebook üzerinden ” Macaristan basın özgürlüğü için 1 milyon insan” olarak örgütlenen sivil girişim Demir Perdenin yıkılışından beri en büyük kitle eylemini gerçekleştirmişti.Pazartesi günü de Macaristan’ın en etkili gazetelerinden Népszabadság baş sayfasında sadece “Macaristan’da basın özgürlüğü ortadan kalktı” cümlesinin Avrupa Birliği’nin 22 resmi diline çevrilmiş haliyle çıkmıştı. (Yeşil Gazete-Guardian)

Nezih Kitabevi’nden “Nefret Suçlarına Karşı Ajanda”ya satış engeli

İstanbul ve Ankara’da 9 şubesi olan büyük kitabevi zincirlerinden Nezih Kitabevi Metis Yayınları’nın çıkardığı “Nefret Suçları” temalı 2011 ajandasının satışını durdurdu.

Yayınevinin web sitesinde yer alan açıklamada “…kurumumuz, tüm faaliyetlerini, Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği ilke ve düşünceler doğrultusunda yürütmektedir. Metis Yayınları tarafından hazırlanan, Kurumumuzun hiçbir şekil ve şartta, hiçbir ilgisinin bulunmadığı, sadece mağazalarımızda değil, bugün ülkemizde basılı yayın satış ve dağıtımı yapan diğer tüm şirket ve kitapevlerinde de satılan söz konusu ajanda ile ilgili olarak, gerek ajanda içeriği üzerinde yapmış olduğumuz inceleme ve gerekse Sayın Müşterilerimizin tarafımıza iletmiş oldukları yorum ve görüşler doğrultusunda derhal söz konusu ürünün satışına son vermiş ve bu konuda, tüm yasal haklarımız saklı kalmak kaydıyla, ilgili yayınevine de bilgilendirme yapmış bulunmaktayız. Kurumumuz ilkeleri doğrultusunda, söz konusu ajandaları iade etmek isteyen müşterilerimize ürün bedeli iadesi yapılacaktır.” denildi.

Konuyla ilgili görüştüğümüz Nezih Kitabevi pazarlama uzmanı Seda Sırma kurumları içinde farklı görüşten insanlar olduğunu, yaptıkları değerlendirme sonucunda ajanda içeriğinin doğru ya da yanlış olmasına takılmadıklarını, ancak müşterilerinden aldıkları tepki nedeniyle ajandanın satışını durdurduklarını söyledi. Sırma “Ajandayla ilgili başka internet sitelerinde de olumsuz yorumlar gördük, bizim için müşteri memnunuyeti önemli olduğu için ajandayı satışa çıkarmadık. Zaten ajanda depolarımızda duruyordu, henüz mağazalarımıza satışa çıkarmamıştık. Depolarımızdan iade ettik” dedi. Nezih Kitabevi yetkilisi ayrıca müşterilerinin Metis Yayınevi’ni kendilerine ait sandıklarını, bu nedenle böyle bir açıklama yaptıklarını belirtti.

Metis Yayınevi her yıl farklı temalarda ajandalar yayınlıyor. 2011 ajandası “Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı” başlığını taşıyordu. Yayınevinin web sitesinde ajandanın amacı şöyle tanımlanıyor:

“2011 Ajandası için “Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret Suçları”nı konu olarak seçtik. Gerekçesi hepimizin yaşadığı hayatta yatıyor. Türkiye, 20. yüzyıl boyunca ektiklerini biçiyor, ırkçı zihniyetin cenderesinden çıkmayı başaramıyor. Irkçı zihniyetin ürünü olarak uzun süredir bir savaş hali içinde, bir nefret toplumu içinde yaşıyoruz.

Konuyu Metis Ajandalarının mucidi olan araştırmacı arkadaşımız Levent Şensever önerdi ve hazırladı. Nefret söylemi ve nefret suçları, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da yeni bir kavram. Nefret suçları, ırkçı ve ayrımcı bir zihniyetin korkularına, inanç kalıplarına, klişelerine dayanıyor. Yani şiddetten, saldırıdan, cinayetten, sokaktaki vurdu kırdıdan önce yanlış inanç, yanlış bilgi, yanlış düşünce söz konusu.

Bu ajanda bir anlamda okurlarımıza bir davet. Nefret suçlarının yasalarda ayrı bir tanıma kavuşturulması, yasal mevzuatın nefret suçlarına hassas hale getirilmesi önemli bir hukuk mücadelesi. Hepimizin bir ucundan tutmamız, desteklememiz gereken bir mücadele. İçerde de alıntıladığımız gibi, evet, yasalar insanların birbirini daha çok sevmesini sağlayamaz ama birbirlerine karşı suç işlemelerini engelleyebilir. En azından bunu umabiliriz.

Kuşkusuz ayrımcılık kolay kolay bitmeyecek: Eşitlikten nasibini almamış hiyerarşik ve otoriter bir toplumda, “ırk”tan vazgeçildiğinde kültüre, oradan inanca ya da inançsızlığa, olmadı cinsiyete, olmadı başka bir farklılığa geçilecek. Çünkü asıl mesele, insanlar arasındaki mevcut farkları tahakküm edebilmek için kullanmak. Bunca eşitsizliğin olduğu bir dünyada ayrımcılıktan tümüyle kurtulmak bir hayal. Ama özlenen, gerçekçi bir hayal. Tarihten öğreniyoruz ki, insanın adalet arayışı da bitmeyecek, hep sürecek.”

Haber: Yazgülü Yeşil – Yeşil Gazete

‘Kendimizi bile organize edemedik’

0

Protestoyu organize ettiği söylenen Tekyumrukçular’a göre bu iddia gülünç: 80 bin dönümlük bir stat, telefonlar bile çalışmıyor. Nasıl organize olabilirdik ki?

Gündem geçen hafta sonu Ali Sami Yen Spor Kompleksi’nin açılışındaki protestolarla toz duman olmuşken, dünkü bazı gazetelerde ‘emniyet kaynaklarına’ dayanarak ‘olayların faturasının Tekyumruk isimli Galatasaray taraftar grubuna fatura edileceği’ haberi yer aldı. Bilgiyi veren ‘üst düzey emniyet görevlisi’ protestoları bu grubun organize ettiğine dair işaretler olduğunu ve ‘gerekli incelemeler yapıldıktan sonra’ Terörle Mücadele Şubesi’nin dahi devreye girebileceğini söylüyordu. Tekyumruk grubu, bir anda ilgi odağı haline geldi. Peki ‘organizatör’ olmakla suçlanan Tekyumruk nasıl bir grup, kimlerden oluşuyor, ne tür etkinlikler yapıyor? Bu haberlere nasıl tepki gösteriyorlar?

Belki dün ‘polisiye’ bir hal alan süreci kısaca hatırlatmakta yarar var. 15 Ocak akşamı TT Arena’nın açılışında malum protestolar oldu. Kulüp Başkanı Adnan Polat, daha protestoların dumanı tüterken bir açıklama yapıp taraftarlara sert tepki gösterdi. Kamera kayıtlarının emniyete verileceğini ve protestocular için gerekli işlemlerin yapılacağını söyledi. Tribünlerin hâkim grubu ultrAslan da yönetimle paralel bir açıklama yaptı. Ve bazı Galatasaraylılar için asıl kıyamet de bundan sonra başladı. Nasıl olurdu da TOKİ Başkanı’nın açılıştaki rencide edici konuşması ve ardından Twitter’da kullanılan ağır ifadeler gündeme getirilmezken protestocu taraftar emniyete ihbar edilebilirdi?

İşte Tekyumruk grubu, tam da bu infial ortamında popüler oldu. Grup bir bildiri yayımlayarak ‘özür dilemesi gerekenin Adnan Polat olduğunu’ söyledi. Yönetim ve ultrAslan’ın kendilerine sahip çıkmadığını düşünen Galatasaraylılar bu cesur içerikli bildiriyi yaygınlaştırdı. Grubun Facebook sayfasına birkaç saat içerisinde 1200 kişi üye oldu ve bu sayı giderek arttı. Forumlarda, blog’larda, Twitter’da övgü dolu tebrikler aldılar. Kendisini hareketli bir tartışmanın ortasında bulan grup art arda gelen röportaj talepleriyle de karşılaştı. Bir çok haber bültenine katılıp o gün yaşananları aktardılar. Ama kendi deyişleriyle ‘hazırlıksız yakalanmışlardı’. Bunca hararetin içinde bir anda eylemleri organize etmiş gibi görüldüklerini, daha doğrusu gösterildiklerini fark ettiler. Bunu büyük bir ‘haksızlık’ olarak görüyorlar ve yasal haklarının ihlal edilmemesi için ortak açıklama dışında basına demeç vermeme kararındalar.

Tekyumruk, yaklaşık 4 yıldır bu isimle tribünde yer alıyor ama içlerinde 20 yıldır tribün müdavimi olanlar da var. Amaçlarının siyaset yapmak olmadığının altını çiziyorlar: “Ortak paydamız Galatasaray. Kendi aramızda bile siyasi görüş farklılıkları var.” Hayata soldan, emekten yana bakıyor ve “pek çok lümpen alışkanlığa karşı alternatif bir tribün kültürü yaratabilir miyiz” diye yola çıkıyorlar.

Gündeme ilk gelişleri ise 1 Mayıs’a kendi pankartlarıyla katılmaları ile oldu. Daha sonra Seyrantepe’deki stat inşaatında iki işçinin hayatını kaybetmesi üzerine yaptıkları “İsimleri Yaşatılsın” kampanyasıyla dikkat çektiler. İnternet üzerinden toplanan binlerce imzayı kulübe teslim ederek hayatını kaybeden işçilerin isminin statta uygun bir yere verilmesini istediler. Sempati yaratan bu kampanyalardan sonra bir de sosyal sorumluluk projesi hayata geçirdiler. Hakkâri’nin Çimenli Köyü’ndeki ilköğretim okuluna kütüphane kurulma işiydi bu. İmece usulüyle toplanan 4 bin kitap ve çocuklar için kışlık giysilerle Hakkâri’ye gittiler ve sevgi gösterileri arasında kütüphanelerini kurdular.

Siyaseti konuşmacılar yaptı
Grubun ‘organizatör’ iddialarına karşı söyledikleri özetle şöyle:
Evet protestoya katıldık. Ama koca stadı bizim organize ettiğimiz doğru değil. 80 bin dönümlük ve ilk kez gördüğümüz bir alanda, hem de cep telefonları çalışmazken, o kadar yaygın bir protestoyu nasıl organize edelim. Değil stadı, kendimizi bile organize edemedik. O gün maça gelen pek çok arkadaşla buluşamadık.

Protestoya stadın çoğu katıldı. Bu, köşe yazarlarından kulüp kongre üyelerinin açıklamalarına kadar pek çok belgeyle sabittir. 15 kişi bunu nasıl başarabilir?

O gece siyasi gösteriyi esas olarak ‘konuşmacılar’ yaptı. Herkesin tepkisi buna ve camiamızı küçümseyen ifadelere yönelikti. Bu tepki hiçbir hakaret ve şiddet içermeyen bir yöntemle kondu.

Galatasaraylılara edilen ‘babaları belirsiz’, ‘kahpe’ gibi küfürler için niye bir işlem yok?

Arena yine protestolu olacak
Galatasaraylı taraftarların pazar günkü Sivas maçı için de özellikle Başkan Polat’ı hedef alan büyük bir protestoya hazırlandıkları belirtiliyor. Öte yandan bazı yöneticilerin Polat’ın koyduğu konuşma yasağına rağmen ortak bir açıklama yapması bekleniyor. Açıklamada TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın Özhan Canaydın’a yönelik sözlerine sert tepki gösterildiği ve Bayraktar’ın ‘gerekeni yapmaya’ davet edilerek, “Hiç kimsenin Galatasaray’ı politikaya çekme hakkı yok” dendiği belirtiliyor. (Hakkı Özdal)

Deniz Gezmiş yeniden yargılanıyor

Ankara Barosu’nun kurduğu komisyon, Cumhuriyet tarihine iz bırakan davaları yeniden inceleyecek. İlk aşamada belirlenen altı dosya arasında Şeyh Sait, Deniz Gezmiş ve “Umut” davaları var.

Ankara Barosu, Cumhuriyet tarihine damgasını vuran dava dosyaları raftan iniyor. Bu çerçevede uzman ve avukatlardan oluşan 28 kişilik bir komisyon kuruldu.

Yapılacak çalışmayla kamu vicdanında yara açan davalar, ilk kez derinlemesine tartışılacak, dönemin mevzuatına uygunluğu, hukuk ve hak ihlali yönleriyle irdelenecek.

Proje, tamamlandıktan sonra kitap olarak da yayınlanacak.

İŞTE İLK İNCELENECEK DAVALAR
Akşam gazetesinde yer alan haberde; Ankara Barosu, ilk altı dosyayı belirledi. Buna göre öncelikle Şeyh Sait, Deniz Gezmiş, Bahçelievler Katliamı, Kemal Türkler ve Gün Sazak cinayetleri ile Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy cinayetlerine ilişkin 22 eylemle ilgili “Umut” davaları araştırılacak.

Belirlenen davaların Yönetim Kurulu’nca onaylanmasının ardından dosyalar toplanacak, hem kağıt üzerinde hem de sanal ortamda arşivlenecek.

Arşivlenen davalar, komisyon üyeleri tarafından incelenecek, çalışmalar, forumlar ve değerlendirme toplantıları yapılacak. Ayrıca davaların görüldüğü dönemdeki hukuki mevzuat ve siyasi ortam göz önünde bulundurularak yargılamaların “insan hakları” gibi açılardan tartışmaya açılması sağlanacak.

Hukuki bir sonuç doğurmayacak çalışmanın amacıysa “Cumhuriyetin belleğini oluşturmak.”

Tamamı Ankara Barosu tarafından finanse edilecek çalışmada, toplanan dava dosyalarına internet üzerinden ulaşmak da mümkün olacak.

İZ BIRAKAN DİĞER DAVALAR SIRADA
“Şeyh Sait” gibi Osmanlıca dava dosyalarının Türkçe’ye çevrilmesi için Kültür Bakanlığı’ndan yardım isteyeceklerini söyleyen Komisyon Yürütme Kurulu üyesi Avukat Hakan Canduran, avukatların başvuru usulüyle belirlendiğini, davalarla ilgili uzmanların ise komisyona katılmaları için davet edildiğini belirtti. (Ntv)

İspanyol Senatosunda ana dil uygulaması tartışmalarla başladı

İspanya Senatosunda ülkenin beş dilinin birden kullanılmaya başlanması tartışma yarattı.

Senatonun dün akşamki genel kurul oturumunda konuşmasını Katalanca yapan Katalan Sol Koalisyonu’ndan Ramon Aleu, ülkede yeni uygulanmaya giren “senatoda ana dilde konuşabilme” hakkından faydalanan ilk senatör oldu.

Senatör Aleu, yeni dönemde senatodaki tartışmaların yaklaşık yüzde 60’ının, ülkenin yarı resmi dört dilinde yapabilmesinin yasal hale geldiğini söyledi.

İspanyol Senatosunda, senatörler tarafından yapılan konuşmaların ülkede yarı resmi statüye sahip dillerde olabilmesine fırsat tanıyan düzenleme, geçen yıl Nisan ayında parlamentodan geçmişti.

Yeni düzenlemeye göre, Senatoda söz alacak senatörlerin ana dillerinde ya da İspanyolca konuşma yapmaları, yasal olarak kendi tercihlerine bırakılmıştı.

Senatoda, İspanya’nın özerk bölgelerinde yarı-resmi dil olarak tanınmış Katalan, Bask, Galiçya ve Valensiya dillerinin, İspanya’nın resmi dili olan İspanyolcaya çevrilmesi için 25 çevirmenin görevlendirildiği açıklandı.

‘Hem gereksiz, hem pahalı’

Uygulamaya başından beri karşı olan Halk Partisi lideri Mariano Rajoy “normal bir ülkede böyle birşeyin yaşanmayacağını, ayrıca İspanyol halkının böyle bir talebi olmadığını” savundu.

Muhalefetteki Halk Partisi tarafından ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz döneminde, gereksiz bir masraf olarak nitelenen çevirmen ücretleri, El Mundo gazetesinin haberine göre, günde 12.000 euro tutacak.

Halk Partisi’ne yakınlığıyla bilinen El Mundo gazetesi, yeni uygulamayı eleştiren başyazısında, “Senatonun koridorlarında biribirleriyle ortak dil olan ispanyolca konuşan senatörler, oturumlarda çevirmenler aracılığıyla birbirlerinin dediklerini anlayacaklar.” dedi.

Senatonun genel kurul oturumlarının ana dilde yapılabilmesi uygulamasını savunan senatörlerden iktidardaki İşçi Partisi’nden Carmela Silva ise “ülkemizdeki çok kültürlülüğü ve çoğulluğu normal işleyişe yansıtmalıyız” dedi.

Merkez-özerk bölge gerilimi

İspanya senatosundaki ana dil tartışması, ekonomik krizden çıkışın, ülkedeki 17 bölgenin özerkliklerinin azaltılması sayesinde olacağı yönündeki iddiaların yaygınlaşmasıyla aynı döneme denk geldi.

Son dönemde Madrid’deki merkezi yönetimle, başta Katalunya olmak üzere, özerk bölgeler arasında, bütçe konusunda yaşanan uzlaşmazlıklar artmakta.

Katalunya’da yayımlanan La Vanguardia gazetesinin köşe yazarlarından Enric Juliana, “İspanya’daki ekonomik krizin tek sorumlusu özerk yönetimler olduğu kanısı, malesef yaygınlaşıyor.” diye yazdı. (BBC)

Orhan Pamuk ve diğer yazarlara suçlama: Sri Lanka’daki baskılar meşrulaştırılıyor

Basın özgürlüğü alanındaki çalışmalarıyla tanınan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (Reporters sans frontières), aralarında Nobel ödülü sahibi Orhan Pamuk da bulunan bazı yazarları Sri Lanka’daki Edebiyat Festivaline katılmayı kabul ederek, ülkedeki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Merkezi Paris’te bulunan örgüt, Sri Lanka’nın bir yandan ifade özgürlüğünü kısıtlarken, diğer yandan edebiyatı kutlamasını “rahatsızlık verici” bulduğunu bildirdi.

26 Ocak’ta Sri Lanka’nın güneyindeki Galle kentinde düzenlenecek olan Festivale birçok yazar katılıyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, katılımcılara hitaben yaptığı açıklamada, “Karikatüristler, gazeteciler, yazarlar ve muhalif seslerin sık sık hükümetin baskılarına hedef olduğu bir ülkede, edebiyatın bu şekilde kutlanması rahatsızlık verici. Bunun, sizler gibi önde gelen yazarların, Sri Lanka hükümetinin ifade özgürlüğüne yaptığı baskıları meşru kılmasının zamanı olmadığına inanıyoruz” denildi.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Sri Lankalı gazetecilerle birlikte başlattığı kampanyaya, insan hakları gruplarına göre, Noam Chomsky, Arundhati Roy, Ken Loach, Antony Loewenstein ve Tarık Ali gibi yanınmış yazarlar da destek veriyor.

İnsan hakları grupları, Sri Lanka’da son on yıl içinde 17 gazeteci ve medya çalışanının öldürüldüğünü, birçok gazetecinin de yetkililerle ters düşmemek için kendine sansür uyguladığını kaydediyorlar.

2005 yılından bu yana Mahinda Rajapakse tarafından yönetilen Sri Lanka’da polise geniş gözaltı yetkileri tanıyan olağanüstü hal uygulaması yürürlükte. Uygulama hükümetin de rejim aleyhtarı olarak gördüğü kişilere baskı yapmasını mümkün kılıyor.

Olağanüstü hal uygulaması, ayrılıkçı Tamillerle 30 yıl süren çatışmalar sırasında uygulamaya konulmuş, ancak Rajapakse’ye bağlı kuvvetlerin 2009’da düzenlediği bir saldırıyla ayrılıkçıları ortadan kaldırmasına rağmen yürürlükte kalmaya devam etmişti. (BBC)

İçki yasağı Danıştay’da

Ankara Barosu Başkanlığı, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin yürütmesinin durdurulması iptali istemiyle Danıştay’da dava açtı.

Danıştay’a sunulan dava dilekçesinde, yönetmeliğin tümünün iptali gerektiği vurgulanarak, yönetmeliğin Anayasa’ya, kanunlara, hukukun genel ilkelerine ve hizmet gereklerine aykırı olduğu ifade edildi. Yönetmeliğin, idareye “sınırsız bir takdir yetkisi tanımakta” olduğu savunulan dilekçede yönetmeliğin amacının “topluma yeni bir yaşam biçimi dayatmak” olduğunu savunuldu.

“Dayatılan bu yeni yaşam biçimine uymayanların tasfiye edilmek sureti ile cezalandırılması hedeflenmektedir” denilen dilekçede, yapılmak istenenilenin, “belli ve tek tip yaşam tarzını dayatmak sureti ile terbiye ve tedip etmek” olduğu öne sürüldü.

Dilekçede, “Demokratik ülkelerde idarenin toplumu terbiye ve tedip yetkisi yoktur. Dava konusu yönetmelik tütün mamulleri ve alkollü içkilerin satışı ve sunumuna ilişkin esasları bir arada düzenlemektedir. Birbirinden farklı iki ürün grubunun aynı yönetmelik ile düzenlenmesinin hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Bu birlikte düzenleme alkollü içkilerin de tütün mamülleri gibi mutlak olarak zararlı olduğu, çok az bile tüketilse bağımlılık yaptığı varsayımına dayanmaktadır. Bu da bilimsellikten ve kanun gerekçesinin amacından uzak bir yorumdur.”

Yönetmeliğin AİHS’nin temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunma yasağı ve ölçülülük ilkesine de aykırı olduğu savunulan dilekçede, yönetmelik ile getirilen reklam yasakları ve alkollü içki satışına yönelik yasakların alkol üreticilerinin, satıcılarının ve işletme sahiplerinin Anayasa’nın 48. maddesi ile güvence altına alınan çalışma hürriyetini de ihlal etmekte olduğu öne sürüldü.

“24 YAŞ SINIRININ KANUNİ DAYANAĞI YOKTUR”
Yönetmelikte, 15 ile 24 yaş arası dönem içinde bulunan kişilerin “genç” olarak tanımlandığı ve bu kişilere alkollü içki sunum ve satışının yapılamayacağı ifade edilen dilekçede, 24 yaş sınırının “hukuki dayanağının olmadığı” öne sürüldü. Dilekçede, gençlere yönelik konser, festival, üniversitelerin yıl sonu şenliklerinde de bu sınırlamanın uygulanacağı belirtildi.

Dilekçede, “Seçimlerde oy kullanmak, borç ve yükümlülükler altına girmek, evlenmek gibi hayati konularda 18 yaşını doldurmuş kişilerin doğru karar verebileceğini öngören bir hukuk sisteminde, alkollü içki kullanımına kısıtlama getiren bu hüküm tüm hukuk düzeni ile çelişmektedir” denildi.

“ETKİNLİKLER SON BULACAK”
Yönetmelikle yetkili satıcılar tarafından satış belgesinde belirtilen işyeri adresi dışında satış yapılamayacağının da hükme bağlandığının altı çizilen dilekçede, bu durumun “catering hizmeti veren firmaların davet ve organizasyonlara, sergilere, konserlere giderek içki servisi sunumu veya içki satışı yapmasını engelleyeceği” kaydedildi. Yönetmelikle bir çok geleneksel etkinliğin de yapılamayacağı savunulan dilekçede, “Davalı idarenin genel sağlığın korunması amacı ile düzenleme yapma yetkisi elbette ki vardır. Ancak idarenin bu yetkiyi kullanırken işletmelerin varlıklarını sürdürebilmelerini ölçüsüz şekilde zorlaştırmaması, işletmecilerin çalışma özgürlüklerini kullanmalarını ağır şartlara bağlamaması gerekmektedir” ifadesine yer verildi.

“İÇKİ SATIŞI ENGELLENİYOR”
Yönetmeliğin 22. maddesiyle, bakkal, market, süpermarket, hipermarket, kuruyemişçi, büfe gibi işyerlerinde hacmi 20 cl ve altında bulunan ambalajlardaki alkollü içkilerin bulundurulması ve satışa sunulması yasaklandı. Danıştay’a yapılan başvuruda bu hükümle “alkollü içeceklerin satışı ve tüketicinin alkollü içeceklere erişimi açıkça engellendiği” iddia edildi. Dilekçede, yönetmelikle alkollü içkilerin bedelsiz, hediye, yardım, ödül, eşantiyon veya promosyon olarak dağıtılamayacağının öngörülmesiyle de “üretici, tüketici ve satıcılar açısından ağır bir kısıtlama” getirildiği ifade edildi.

Dilekçede, spor kulüpleri ve takımlarının isim ve tanıtımlarında alkollü içki markalarını çağrıştıran isim, logo, amblem ve işaretlerin kullanılmasının yasaklanması da eleştirildi. Yönetmeliğin 13. maddesi ile kişilerin istedikleri mekanlarda deniz kenarı, orman alanları, piknik yerlerinde alkol kullanmalarının da yasaklandığı belirtildi ve bu durumun kişilerin “özgürlüklerini engellediği” vurgulandı.

“AMAÇ, ALKOL KULLANIMINI KISITLAMAK”
Anayasa tarafından devlete engelleme görevi verilen konunun “kişileri alkollü içkilerden değil alkol bağımlılığından korumak” olduğu vurgulanan dilekçede şu ifadelere yer verildi:

“Alkol kullanılması ile alkol bağımlılığının da birbirinden çok farklı olduğu şüphesizdir. Yönetmelik hükümleri ile ulaşılmak istenen asıl amacın kamu sağlığı ve tüketici haklarının korunması yerine alkol kullanımının yasaklanmasına yönelik olduğu da kuşkusuzdur. Belirtilen Yönetmelik hükümleri, topluma kültürel anlamda katkısı olan pek çok etkinliğin yapılmasını keyfi biçimde engellemektedir. Buna çok tanınmış bir basketbol kulübünün isminin değiştirilmek zorunda kalınması örnek gösterilebilir.” (anka)

“Kurtlarla Yaşadım”

0

Birçok çocuk gibi ben de kurtların korkutucu hayvanlar olduğu bilgisiyle büyütüldüm. İlkgençliğimin sonuna doğru ilk defa bir hayvanat bahçesine gittiğimde orada bir kurt gördüm ve işte o an kurtların bana kitaplarda ve filmlerde gösterildiği gibi korkunç mitolojik hayvanlar olmadığını hissettim.

Norfolk’un ufak bir köyünde büyüdüm, doğal ve yabanıl hayata karşı hep bir ilgim vardı. Büyüdükçe hayatımın geri kalanını yabanıl hayat hakkında çalışarak geçirmek istediğimi farkettim. 20’li yaşlarımda Levi Holt adında Amerikalı bir doğacının kitaplarıyla tanıştım. Kendisi Idaho’da bir yabanıl hayat merkezinde çalışıyordu. Kendi kendime “Ben de oraya gideceğim” dedim. Sahip olduğum ne varsa sattım, anca uçak biletime yetti. Idaho’ya vardığım gibi bu doğal koruma alanında çalışan biyologlarla tanıştım. Bu kişiler bana temel saha biyolojisi ilkelerini öğrettiler, kurtların izini nasıl takip edebileceğimi ve yaşamları hakkında nasıl bilgi toplayabileceğimi gösterdiler.

Kısa bir süre sonra kurtlara daha da yakın olmak istedim. Bunun oldukça tehlikeli olacağı konusunda defalarca uyarıldım, ama “Bir insan kurtların ailelerinin bir parçası olabilir mi?” sorusu aklımdan çıkmıyordu. Bunu bir başarsam, paylaşacak çok bilgi toplayabilirdim kurtlar hakkında.

Merkezde 1-2 yıl boyunca çalıştım, bulunduğumuz bölgeyi iyice tanıdım : Sert, dağlık ve ormanlarla kaplı bir coğrafyaydı. Bu sürenin sonunda yabana karıştım. Bir kurtla ilk defa 30 metreden fazla yakınlaştığım an, o zamana kadar içimi kemiren korku birden yerini saygıya bıraktı. Kurtların yavrularını korumaya aldıkları inlerinin yakınlarında yatmaya başladım. Çok kısa bir süre sonra, inlerden birinde kalan bir kurt ailesi bana güvenmeye başladı. Gece gündüz onlarla yaşamaya başladım; daha ilk günden beni aralarına almışlardı. Ne yedilerse ben de ondan yedim; avlandıktan sonra bana da bir kısmını getirdikleri çiğ geyik eti, civardaki yabanıl meyveler ve dutlar. Kendimi hiç hasta ya da güçsüz hissetmedim, vücudum bu yeni beslenme diyetine hızla uyum sağladı. Şimdi geçmişe bakınca “Ne berbat bir yemek yahu” demek kolay da, bir haftadır boğazınızdan bir lokma geçmediyse inanın gördüğünüz an ağzınızı sulandırıyorlar.

Avlanamıyordum, ama kısa zamanda kendime ve sürüye yararlı bir iş buldum : Yetişkinler avlanmaya gittiklerinde yavru kurtlara göz kulak oluyordum. Bütün gün inlerinin hemen önünde oturuyor, yavruların hareketlerini inceliyor ve başlarına kötü bir şey gelmesini engelliyordum.

1 yıldan uzun süre boyunca aynı sürüde yaşadım. Bu süre içinde yavrular büyüdü, yetişkin kurtlar oldu. Arada insan sohbetini hiç özlemedim.

Kurtlarla birlikteyken inanılmaz güçlü bir aitlik duygusu hissediyordum. Ne zaman eski hayatımı düşünmeye başlasam bu hülyaları aklımdan uzaklaştırıyordum; hayatta kalabilmek için sürekli olarak bulunduğum ortama ve etrafıma dikkat kesilmem gerekiyordu. Kimseyle karşılaşmadım ama doğal koruma alanının bir kısmında araştırma yapanlar vardı. Ayrıca başıma kötü bir şey gelirse, ya da kendimi tehlikede hissedersem yazılı bir mesaj bırakabileceğim bir buluşma noktamız vardı. Sadece ilk defa ölümüne korktum. Birincisinde bütün kurtlar toplanmış avladıkları hayvanın etini yiyorlardı. Ben de arada etin yememem gereken bir kısmını yedim. Kurtlar arasında kimin etin hangi parçasını yiyeceği konusunda kati bir hiyerarşi var. Kurtlardan biri anında üzerime sıçradı. Bütün yüzümü çenelerinin arasına aldı ve sıkıca bastırmaya başladı. Çenemdeki kemiklerin kırılmak üzere olduğunu hissediyordum, ve o an aslında ne kadar aciz olduğumu, kurtların isteseler beni anında paramparça edebileceklerini anladım.

İkinci defasında da nehre, su içmeye gidiyordum. Kurtlardan biri yolumu kesti aniden, karşıma dikilip hırlamaya, beni köşeye sıkıştırmaya başladı. “Tamam” dedim, “Bu sefer yolun sonuna geldim, öldürecek beni.” Yaklaşık bir saat sonra yanıma gelip yüzümü yalamaya başladı ve beraber su içmeye nehre indik. Orada daha taze ayı izlerini ve dışkısını gördüm; aslında kurt beni korumak istemişti! Ayı beni anında öldürürdü, ama ondan da önemlisi ayak izlerimi takip ederek kurtların inine ulaşır, yavruları öldürürdü. Yani kurt benden de önemlisi yavrularını koruyordu.

Eninde sonunda ayrılma vakti gelmişti. İpince, bir deri bir kemik kalmıştım. Böylesi bir ortamda hayat süresi oldukça kısaydı, ve uygarlığa dönme vaktinin geldiğini hissediyordum. Uygar dünyaya dönüş benim için çok ağır bir kültür şokuydu, ama edindiğim bilgi ve deneyimle yapabileceğim çok şey olduğunu biliyordum. Şu anda Devon’da yabanıl ve tutsak kurtlara yardım eden bir merkezin başındayım ve eğitim programları düzenliyorum. İnsanlara kurtların vahşi ve acımasız yaratıklar olmadıklarını göstermek istiyorum. Kurtlar dengeli ve güvenilir, ailelerine bu dünyadaki herşeyden çok değer veren hayvanlar.

Shaun Ellis – Guardian’a verdiği röportaj (15 Ocak 2011)

Çeviri : Durukan Dudu, Yeşil Gazete

*Shaun Ellis’in hayatını ve yaptıklarını anlatan National Geographic Belgeseli “A Man Among Wolves” un fragmanını şu adreste izleyebilirsiniz.

Tüm sporseverler Taksim’e, AKP’yi ıslıklamaya!

Spor Emek-Sen, tüm sporseverleri 22 Ocak Cumartesi günü saat 14:00’da Beyoğlu İstiklal Caddesi’ne buluşarak AKP’yi ıslıkla protesto eylemine katılmaya çağırdı.

Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen), “Başbakan’a borcumuzu ödeyeceğiz” başlıklı bir açıklama yaparak tüm sporseverleri 22 Ocak Cumartesi günü Taksim’de AKP’yi ıslıkla protesto etmeye çağırdı.

Spor Emek-Sen tarafından yapılan açıklama şöyle:

Başbakana ‘borcumuzu’ ödeyeceğiz!
22 Ocak Cumartesi günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanarak, Galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. Başbakan’a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. Zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.

Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. Başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı Mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. Başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz.

13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz.

Cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, Cumhurbaşkanı’nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz.

Son olarak Başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. Beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı Galatasaray taraftarları olarak borçluyuz.

Sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran Başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz.

Bu borç ortada kalmamalıdır.

Galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır.

Borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha Başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor.

Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 Ocak günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla Başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz.

Borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. Bu da borcumuzun helal faizi olsun.

Spor-Emek-Sen
Devrimci Spor Emekçileri Sendikası”