Ana Sayfa Blog Sayfa 5307

F klavye zorunlu olacak!

Okullar dahil kamu kurumlarındaki bilgisayarlarda sadece F klavye kullanılmasına yönelik çalışma başlatıldı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, okul ve kamu kurumlarında F klavye kullanımını zorunlu kılmayı planladıklarını açıkladı.

Sivas’taki temasları kapsamında genel başkanlığını yaptığı Dil ve Edebiyat Derneğinin şube başkanlığını ziyaret eden Erdem, bilgisayarda F klavye kullanımının yaygınlaşmasının önemli olduğunu söyledi.

Okullarda F klavyeyi öğretmeye, kamu kurum ve kuruluşlarında da F klavye kullanmayı mecbur etmeye yönelik çalışmalarının olduğunu ifade eden Erdem, okul ve kamu kuruluşları dışındakilerin F veya Q klavye kullanabileceğini kaydetti. (t24)

Çin’li çevre örgütleri ‘Apple’ın öteki yüzünden’ şikayetçi

Çin’deki 36 çevre örgütü yayınladıkları ortak raporda Apple firmasını, Çin’de üretim yapan teknoloji şirketleri arasında çevre ve işçi sağlığına en duyarsız şirket ilan etti.

Raporda 29 firma arasında sonuncu sırada yer alan Apple’a yöneltilen temel eleştiri, şirketin Çin’deki tedarikçilerini yeterince denetlememesi sebebiyle çevreye ve işçi sağlığına zarar verilmesine göz yumması.

“Apple’ın öteki yüzü” isimli raporda, Apple firmasının Iphone isimli ürününe dokunmatik ekran sağlayan Wintek isimli fabrikada çalışan işçilerin yaşadıkları sağlık sorunlarına detaylı bir şekilde yer verilmiş.

İki üreticide büyük sorunlar yaşanmış

Rapora göre, Wintek fabrikasında çalışan işçiler 2009 yılında Apple yan parçalarının üretiminde kullanılan hekzan isimli kimyasıl maddeden zehirlendiler.

Greve gidip, fabrikaya dava açan işçiler, aynı dönemde Apple şirketine de Wintek fabrikasına müdahale etmesi çağrısında bulundular.

Kimyasal maddenin fabrikada kullanımı Wintek tarafından yasaklansa da, Apple Wintek’le çalıştığını kabul etmedi.

Raporda Apple’ın en son sırada yer almasına sebep olduğu söylenen bir diğer olay ise şirketin parça satın aldığını Çin’deki Foxconn isimli fabrikada yaşanan işçi intiharlarına da duyarsız kalması.

‘Apple’dan bunu beklemezdik’

Raporu hazırlayan örgütler adına Bloomberg’e konuşan Ma Jun, Apple şirketinden birlikte çalıştığı fabrikaları daha iyi denetlemesini beklediklerini, ancak tam tersine bir durum yaşandığını söyledi.

Sözkonusu 29 şirkete yapılan uyarılara yalnızca Apple’ın cevap vermediği söylenen rapor, şirkete karşı toplu eyleme geçilmesi çağrısıyla sona eriyor.

Apple ise suçlamaları kabul etmeyip çalıştıkları tedarikçi firmaları sıkı bir şekilde takip ettiklerini söyledi. (BBC)

Türkiye silahlanmaya devam ediyor

Bakan Gönül, ABD ve İngiltere önderliğinde,Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 9 ülkenin ortak yürüttüğü F-35 Savaş Uçağı Projesi’ne 10 milyar dolarlık katılım payı öngörüldüğünü ve 116 uçak alınacağını açıkladı.

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Türkiye’nin 16’sı opsiyonlu 116 yatay iniş kalkış yapabilen F-35 savaş uçağı almayı planladığını açıkladı. Gönül, ABD ve İngiltere önderliğinde ve Türkiye’nin aralarında bulunduğu 9 ülkeden oluşan konsorsiyumun yürüttüğü F-35 Savaş Uçağı Projesi’ne 10 milyar dolarlık katılım payı öngördüklerini belirtti.

Milliyet gazetesinin haberine göre; Gönül, MHP İzmir Milletvekili Erdal Sipahi’nin F-35 Savaş Uçağı Projesi’ne katılım ve uçak alımlarına ilişkin soruları üzerine 17 Ocak 2011’de TBMM’ye kapsamlı bir yazı gönderdi.

ÜÇ TİP F-35 ÜRETİLECEK
F-35 Savaş Uçağı Projesi’nin ABD ve İngiltere önderliğinde ve Türkiye, İtalya, Hollanda, Avustralya, Kanada, Danimarka ve Norveç’in bulunduğu 9 ülkeden oluşan konsorsiyum tarafından yürütüldüğünü belirten Gönül, bu 9 ülkenin almayı planladığı toplam savaş uçağı sayısının 3 bin 140 olduğunu açıkladı.

F-35 projesi kapsamında üretilmesi planlanan üç ayrı tip uçak bulunduğunu belirten Gönül, bunları; “Konvansiyonel (yatay) İniş Kalkış Yapabilen (CTOL), Kısa Kalkış-Dikine İniş Yapabilen (STOVL) ve Uçak Gemisine İnebilen (CV)” olarak sıraladı.

Gönül, Türkiye’nin henüz sipariş kararını vermemekle birlikte 16’sı opsiyonlu 116 adet CTOL tipi F-35 almayı planladığını belirterek şunları söyledi:

“Projenin toplam maliyeti uçak sipariş kararının verilmesini müteakip yapılacak müzakereler neticesinde kesinleşecek. Projenin doğası gereği, ülkeler geliştirme maliyetlerini paylaşarak uçak alım kararlarını tedarik planları çerçevesinde ayrıca vermektedir. Bu noktadan hareketle opsiyon hakkımız saklı olup, Türkiye henüz uçak alım kararını vermemiştir.”

10 MİLYAR DOLARLIK KATILIM
Gönül, Türkiye’nin 9 ülkenin bulunduğu projede ilk aşamada konsept gösterimi için 6 milyon dolar, sistem geliştirme için 175 milyon dolar, üretim destek ve sürekli iyileştirme için 748 milyon dolar taahhütte bulunduğunu açıkladı.

İLK UÇAK 2014’TE
ABD, İngiltere önderliğindeki projede Türkiye’nin yanı sıra İtalya, Hollanda, Kanada, Avustralya, Norveç ve Danimarka yer aldı.

Projede Lockheed Martin, BAE Systems ve Northrop Grumman firmaları ana yüklenici olarak görev alıyor. Uçakların orta gövdesiyle motor dahil bazı parçaları Türkiye’de TAI tarafından üretilecek.
F-35 savaş uçaklarından 3 bin 173 adet üretilecek, Türkiye’nin ilk F-35 taarruz uçağı 2014 yılında TSK envanterine girecek.

Bu uçaklar halen kullanılan F4 ve F16 uçaklarının yerini alacak, 2050 yılına kadar Türkiye’nin en önemli silah sistemi olacak. İleriki aşamalarda F16’lar eğitim uçağı olarak kullanılacak.

F35’İN GENEL ÖZELLİKLERİ
– Uzunluk: 15.37 m.
– Yükseklik: 5.28 m.
– Kanat açıklığı: 10.65 m.
– Boş ağırlığı: 13.170 kg (A)
– Yüklü ağırlığı: 20.100 kg
– Azami Kalkış Ağırlığı: 27.200 kg (Ntv)

İrlanda’da muhalefet erken seçim istiyor

0

Ağır bir mali kriz içindeki İrlanda’da muhalefet partileri, Başbakan Brian Cowen’ın Fianna Fail partisinin liderliğinden ayrılmasından sonra erken seçim baskılarını yoğunlaştırdı.

Cowen, parti içi anlaşmazlıklar ve ekonomik krizdeki performansına yönelik eleştiriler üzerine parti liderliğinden ayrılmış, ancak 11 Mart’ta yapılacağı açıklanan seçimlere kadar başbakanlıkta kalacağını duyurmuştu.

Hükümeti, halkla “alay etmekle” suçlayan muhalefet liderleri ise seçimin Şubat’ta yapılmasını istiyor.

Güvensizlik önergesi

BBC Dublin muhabiri Mark Simpson, muhalefetin hükümeti güvensizlik önergesiyle düşürmeye çalışacağını söylüyor.

Muhabirimiz, Cowen’ın Mart ortasına kadar görevde kalmakta ısrarlı olduğuna dikkat çekiyor.

Cowen, kamulaştırılmasından birkaç ay önce Anglo Irish Bank’ın eski Yönetim Kurulu Başkanı Sean FitzPatrick’le golf oynadığının ortaya çıkmasından sonra ağır eleştirilere maruz kalmıştı.

Salı günü, partisi içinde liderliğinin devamı konusunda yapılan oylamayı kılpayı farkla kazanan Cowen, Perşembe günü planladığı bir kabine değişikliğini koalisyon ortaklarının muhalefetiyle hayata geçiremeyince 11 Mart’ta seçimlere gidileceğini açıklamış ardından da parti liderliğini bıraktığını ilan etmişti.

Fianna Fail’de birçok kişi, Cowen’ın halk desteğinin hızla azaldığını ve seçimlere yeni bir liderle girmeleri gerektiğini söylüyor. Seçimlerden yenik çıkacağına kesin gözüyle bakılan parti, Çarşamba günü yeni bir lider seçecek.

Bankacılık ve konut sektöründe yaşanan krizin ardından iflasın eşiğine gelen İrlanda, Avrupa Birliği ve IMF’yle 113 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzalamıştı.

Bu anlaşma kapsamında kemer sıkma programı uygulanmaya başlanmıştı. (BBC)

Yerel halklar kendi Amazon’larını koruyor

San Martin, Peru

Peru’daki San Martin; en çok zarar gören üç Amazon bölgesinden biri. Ama, artık yerel halklar, stklar ile yerel ve bölgesel otoriteler bölgenin bitki örtüsünü, faunasını, su kaynaklarını korumak ve yağmur ormanlarının yok olmasını engellemek için bir araya geldi.

Bölgedeki nehirler kurumaya başladığı için, Peru yağmur ormanlarının ortasında yaşayan San Martinlilere yönelik,  zengin olan biyoçeşitliliği koruma amacıyla devletin arazilerinde imtiyaz veren bir devlet programı başlatıldı.

Şu ana kadar; toplam 267,133 hektarlık bir alanda imtiyaz elde eden yerel halkın beş başvurusu da şu anda onay sürecinde. Halk bu arazide kendi ihtiyaçlarını doğaya zarar vermeden koruma konusunda faaliyetler yürütüyorlar.

2001 yılında yapılan Peru orman kanunu ile hayata geçen koruma ve sürdürülebilirlik projeleri ile sivil toplumun da daha aktif hale geldiği bölgede çalışmalar olumlu sonuçları vermeye başlamış bile.

Bu çalışmalar sayesinde San Martin halkı beraber hareket etmenin ve halk olarak da adım atmanın önemini kavramış. Alanda faaliyet gösteren STKlardan biri olan Amazon için Amazonlular Derneği (AMPA) temsilcisi  Karina Pinasco:

“Şu anda bile yok olan orman arazileri  yaşamak için elzem olan ihtiyaçlara erişimi, özellikle suya erişimi kısıtılıyor. Bölgedeki bir çok şehre sadece günde 2 saat su verilebiliyor; bu sorunu sadece otoriteler çözemez, artık halk da bir araya gelerek sorunlara el atıyor, bir yandan doğayı korurken bir yandan da kendi haklarını koruyor” diyor.

Son 50 yılda, San Martin bölgesinde 1.6 milyon hektardan fazla orman yok olmuş durumda. Bu alan bölgenin toplam büyüklüğünün yüzde 30’una denk geliyor.

(Our World, Yeşil Gazete)

Kot kumlama işçileriye dayanışma konseri 25 ocak’ta yapılacak

0

Kot Kumlama İşçileri ile dayanışma için düzenlenen “Sesimiz Nefesiniz 2″ konseri 25 Ocak Salı günü saat 19.00′da Akatlar’da Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Konsere, İclal Aydın, Rutkay Aziz, Yavuz Bingöl, Leman Sam, Erdal Erzincan, Yasemin Göksu, Pınar Sağ, Şevval Sam, Olgun Şimşek, İlkay Akkaya, Cristiane Azem, Erkan Can, Aynur Doğan, Erdal Bayrakoğlu, Nilüfer Açıkalın, Mercan Erzincan, Veda İpek, Nevzat Karakış, Kardeş Türküler ve Kot işçileri Korosu, Mısırlı Ahmet-Galata Ritimhanesi, Marsis, Mor ve Ötesi, Sırrı Süreyya Önder, Tolga Sağ, Bayar Şahin, Gülçin Santırcıoğlu, Hüseyin Turan, Şebnem Sönmez, Özlem Taner, Ece Temelkuran, Muharem Temiz, Arto Tunçboyacıyan ve Metin Üstündağ katılıyor

25 Ocak Salı saat 19.00′daki konserin biletleri, Biletix.com’dan da temin edilebilir.

MKM – Mustafa Kemal Kültür Merkezi, Uğur Mumcu Caddesi, No: 8 Akatlar, Beşiktaş – İstanbul

Gerilla bahçıvanlar kentleri çiçeklerle işgal ediyor

Cumartesi gecesi Theresa Blaner, eşi Doug ve papağanları Gandalf Washington’un bu unutulmuş köşesini kurtarmak için çalışıyor.

Theresa ve Doug gerilla bahçıvanlarından. Yani şehirde belediyeden izin almadan kaçak bahçecilik yapıyorlar:

Gerilla denmesinin nedeni işi hemen bitirip olay yerinden ayrılıyor olmanız. Kendimiz bir yer belirleyip izin almadan çalışıyoruz ve iş bittikten sonra hemen orayı terkediyoruz.

Gerilla bahçeciliği Washington’un yanısıra Londra, Paris ve Los Angeles gibi büyük kentlerde yaygınlaşıyor. Bahçıvanlar bahçe eylemleriyle ilgili bloglar yazıyor. Bahçecilik faaliyetleri kimse görmeden geceleri yapılıyor.

Üzerinde çalışılacak mekanlar internet aracılığıyla duyuruluyor.

Theresa çalıştıkları yerin eskiden otopark olarak kullanıldığını, ancak bir yıldır terkedilmiş olduğunu söylüyor:

Çok çirkin bir mekan ama potansiyeli yüksek.

Bahçecilikle ilgili bir blog yazan Kenneth Moore, gerilla bahçeciliğinde kendi kendine yetişebilecek bitkiler seçmek gerektiğini söylüyor.

Bu projenin amacı terkedilmiş yerleri yeşertmek, kimsenin ilgi göstermediği mekanları güzelleştirmek.

Başlangıçta elimizde ne varsa ekiyorduk. Ben bir keresinde kelebek çalısı getirdim, sonra leylaklar ektim. O yüzden burası geceleri leylak gibi kokuyor.

Gerilla bahçıvanlar genelde dikkati çekecek mekanlar seçiyor ki verdikleri mesaj duyulsun. Örneğin bir lağım çukuru, terkedilmiş bir gazete kutusu. Ancak Theresa gerillaların kalıcı bahçeler kurmayı tercih ettiklerini ve bu bahçelerin daha sonra bozulamayacağını söylüyor:

Bitkilerin ölmesinden hoşlanmıyorum. Ektiğimiz bitkilerin bir değişim getirmesi hoşuma gidiyor. Büyük bitkilerin  çoğaldığını görmek istiyorum. Bitkilere böyle bir fırsat verilmesi gerekir.

Gerilla bahçeleri, içinde bulundukları mahallelere uyum sağlamak üzere tasarlanıyor. Theresa’nın gizli bahçesi 62 yaşındaki bir Vietnam gazisinin dikkatinden kaçmıyor.

Yoldan gelip geçenler bize bakıp, 4 kişinin bir iki saat içinde burayı güzelleştirdiğini görünce kendilerinin de aynısını yapabileceğini anlıyorlar.

Theresa ve Doug, omuzlarında Gandalf ile birlikte- son yasa dışı bahçelerinin büyüme şansına sahip olacağını umuyor.

Çift kentte izinsiz geçiş kuralını çiğnedikleri zaman bile polisin kendilerini takip izlemesinden korkmuyor:

Polisin  aradığı son kişiler bizler olmalıyız. Cumartesi gecesi bahçecilikten daha kötü  işler çevirenler olduğundan eminim.

(voanews)

Taraftarlar sokakta

Son günlerde siyasiler ve bazı klüp başkanları tarafından tehdit edilen taraftarlar sokağa çıktı.

TT Arena’nın açılışında Başbakan’ın protesto edilmesi sonrasında yaşananlara tepki gösteren taraftarlar, “Başbakan’ı ve Akp’yi Islıklama” eylemi gerçekleştiriyor.Bilindiği gibi, demokratik haklarını kullanan taraftarlar ilk önce tehdit edilmiş, ardından da hakarete kadar uzanan tepkilere maruz kalmıştı. Son nokta olarak da, protesto olayının hukuki soruşturmaya konu edildiği haberi gelmişti.

Bugün, İstiklal Caddesi’nde gerçeklen eyleme başta Galatasaray taraftar gupları olmak üzere, Beşiktaş, Fenerbahçe taraftar gruplarıyla tüm takımlardan taraftarlar destek katıldı.

Spor-Emek Sen’in çağrısıyla biraraya gelen taraftarlar, baskıları ıslıkla ve sloganlarla protestı ediyor.

Yaygın basının bu eylemi görmezden gelmesi de baskıların geldiği boyut hakkında bir fikir veriyor.

Foto: tribündergi

İstanbul’da toplumsal cinsiyet ve katılım çalışma ziyaretleri

Sivil Toplum Gelistirme Merkezi (STGM) 2009 yılından bu yana Olof Palme Merkezi ortaklığı ile yürüttügü çalışmalar kapsamında calışma ziyaretleri düzenlemektedir. Bu ziyaretlerdeki amaç, sivil alanda faaliyet gösteren STÖ’ler arasinda iletisim, dayanisma ve isbirligi eksenli iliskilerin kurulmasina katkida bulunmak. Bu sekilde belli bir tematik alanda faaliyet gosteren örgutlerin, farkli tematik alanlarda faaliyet gosteren örgutlerle bir araya gelerek sivil alana donuk butuncul yaklasimlar gelistirmelerine katkı sağlanması hedefleniyor.

Calışma ziyaretleri süresince 17-20 Subat 2011 tarihlerinde Istanbul’da “Toplumsal Cinsiyet ve Katilim” temasi ile calisma ziyaretleri yapmayi planlanıyor. Calismada toplumsal cinsiyet ve katilim uzerine hem bilgi birikimini arttiracak hem de son donemde Turkiye’de gerceklesen bu alandaki gelisme ve ihlallere donuk paylasimlari iceren bir egitim gerceklestirilecek. Egitim ve paylasimlardan sonra ise Istanbul’da toplumsal cinsiyet alaninda faaliyet gosteren orgutler ziyaret edilecektir.

Bu egitim kimler icin?

Calisma ziyaretleri; farklı alanlarda faaliyet gosteren orgutlerin toplumsal cinsiyet ve katilim konusunda bilgi, deneyim ve farkindaliklarini arttırmak amaciyla;  toplumsal cinsiyet, ekoloji, çocuk haklari, insan haklari, engelli haklari, genclik, kulturel haklar alanlarinda faaliyet gosteren hak temelli orgutlerde profesyonel veya gonullu olarak calisan aktivistlere cagrida bulunuyor. Degerlendirmede oncelik toplumsal cinsiyet alani disinda calisan örgutlere verilecektir.

Calisma Ziyaretleri Davetli Iller;

Tum Turkiye

Calisma Ziyaretleri Icerigi,

Toplumsal cinsiyet, Katilim ve katilim mekanizmalari

Toplumsal cinsiyet alaninda faaliyet gosteren sivil toplum orgutlerinin ziyaret edilmesi

Organizasyon

Egitim 17 Subat 09.30’da baslayacak ve 20 Subat 15.00’da sona erecektir. Calisma ziyaretleri Istanbul’da gerceklestirilecektir. Istanbul disindan calismaya katilacak katilimcilarin yol ve konaklama masraflari STGM tarafindan karsilanacaktir.

Basvurular STGM’nin web sayfasindan online olarak yapılabiliyor.

Son basvuru tarihi: 6 Subat 2011

Basvurularinin sonuclandirilmasi: 8 Subat 2011

(Yeşil Gazete, www.stgm.org.tr)

İçindeymişik, yeşilmişik, HES’mişik – Sinan Erensü

Loç Vadisi köylülerinin 2010 Aralık ayında Orya Holding’in Karaköy’deki genel merkezi önünde başlattığı oturma eylemi 28 gün sonra, 4 Ocak’ta Kastamonu’dan ardı ardına gelen haberler üzerine sona erdi. Önce, yılın son günü, İl Özel İdaresi vadiye kurulması planlanan Cide Hidroelektrik Santrali (HES) projesini imar planı bulunmadığı gerekçesiyle mühürledi; dört gün ardından Kastamonu İdari Mahkemesi halen sürmekte olan davada yürütmeyi durdurma kararı aldı. İstanbul’daki eylemlerini sonlandıran köylüler ise kararlılıklarını koruyor; Cide HES projesi bir daha canlanmamak üzere gündemden kalkmadan mücadelelerini bitirmeyeceklerini belirtiyorlar. Peşpeşe gelen yürütme durdurmaların ve İkizdere’de HES yapılması planlanan bölgelerin SİT alanı ilan edilmesinin ardından, hükümetin ivedelikle attığı adımlara ve alelacele meclise getirdiği Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası’na bakacak olursak Loçlular ve diğer HES karşıtları için mücadelenin daha yeni başladığını söylemek yanlış olmaz.

Loçluların bir yılı aşkın süredir devam ettikleri direnişi İstanbul’un göbeğine taşımalarının şirketi ve HES projelerinin arkasında duran herkesi çok rahatsız ettiğini tahmin etmek güç değil. Peki, rahatı bozulması gereken sadece onlar mı? Loçluların ve HES tehdidiyle yaşayan diğer Karadenizli, Egeli, Akdenizli, Doğu Anadolulu vatandaşların kararlılıkla sürdürdüğü HES karşıtı eylemler kendini çevreci, solcu ve/veya kentli olarak tanımlayanlar için yüzleşmesi çok kolay olmayan bir grup soru ortaya koymuyor mu?

Türkiye’de küçük HES’lerin bu kadar yaygın ve sistemli bir şekilde ortaya çıkmasının günümüz kapitalizminin aslında birbiriyle çelişir gibi gözüken iki eğiliminin eşsiz ve ürkütücü bir birleşimi olduğu söylenebilir. Türkiye’de enerji üretimi bir yandan özelleşirken bir yandan da – nükleer ve termik santraller gündemden düşmese de – yeşilleniyor.

Bu eğilimlerden ilki olan kamu kaynakların özel mülkiyete aktarılması meselesine Türkiye kamuoyu hiç de yabancı değil. 1980’lerin ortasına doğru başlayan özelleştirme maceramızın özellikle son beş yılda aldığı ivme artik sıklıkla tekrarlanan, çokça bilinen bir gerçek. Bu noktada görece yeni olan ve dikkat çekilmesi gereken özelleştirmenin kapsamının genişletilmesi; ortak mülkiyet alanı olarak bildiğimiz derenin, rüzgârın, toprağın metalaşması, özel mülk haline gelmesi ve alınıp satılmaya başlanmasıdır. Yüzleşmemiz gereken çelişkilerden birincisi tam bu noktada ortaya çıkıyor. Küresel ısınma korkusuyla sarıldığımız yenilenebilir enerji kaynakları su ve rüzgâr gibi ortak değerlerimizin özelleşmesi sürecini tetikliyor.

Koray Çalışkan bir süre önce (Radikal, 28.11.2010) HES’ler üzerine yazdığı yazıda, haklı olarak, bu yatırımların “yeni bir sermaye birikiminin habercisi” olduğunun altını çiziyor, HES’lerin temiz enerji sayılmasından dolayı sahipleri için yarattığı ranta dikkat çekiyordu. Peki, HES’leri “sözde” temiz enerji olarak sınıflandırmak ve aslında gerçekten yeşil olmadıklarını ima etmek bize yardımcı olur mu? Yoksa mesele yeşil’in kendiyle yüzleşmekten mi geçiyor?

Sorunun cevabı küçük HES’lerin tarihin tam da bu noktasında bu şiddetle ortaya çıkmasının anlamını aramakta yatıyor. Bu da ancak kapitalizmin ve kalkınma politikalarının tüm dünyada müthiş bir hızla yeşillenmesini ciddiye almakla mümkün. HES’ler de varlığını sermayenin ve onun dayandığı teknolojik altyapı ve bilgi birikiminin yeşillenmesine borçlu. Artık modası geçmiş bir döneme ait olan Ilısu Barajı için fon bulmak (uluslararası kampanyaların da sayesinde) bu kadar güçleşmişken; Dünya Bankası’nın Türkiye’ye ayırdığı en büyük fonlar yenilenebilir enerjiyle ilintili, dolayısıyla küçük HES’lerin finansmanı için kullanılabiliyor. İşte bu yüzden aslında ne kadar çevreci olduklarıyla övünen siyasetçilere çok şaşırmamak lazım. Bu sebepten nükleer ve termik santralleri eleştirirken HES’lere yüksek sesle karşı çıkamayan büyük çevre örgütlerine çok da kızmamak lazım. Ve yine bu yüzden inşa ettiği HES’in ‘‘temizliğini’’ karbon piyasalarında satan şirketin yeşilliğini – ironik de olsa – teslim etmek lazım.

Ekolojiyi korunması gereken bir doğal ortam olarak dar anlamıyla algılayan bir çevreci anlayışın kendisini zaten yeşil olarak var eden HES’lerle mücadele edebilmesi güç. Öte yandan, eleştirisinin merkezine toplumsal adaleti yerleştirebilen bir eko-politik muhalefet küresel kapitalizmin çelişkilerine takılmaktan kendini alabilir. Her çevre sorunu gibi HES’lerin de bir toplumsal bölüşüm ve kaynaklara ulaşım sorunu olduğu ile yüzleşmek bu yolda atılacak ilk ve en önemli adımdır.

Bu bağlamda HES karşıtı köylü ve aktivistlere devlet yetkililerinin ve şirket sahiplerinin en sık verdikleri cevaplardan biri olan “madem çok karşısınız, o halde kullanmayın bu elektriği’’ kolaycılığı belki de alternatif eko-muhalefetin tersten okuyacağı bir başlangıç sorusu olabilir. Gerçekten de kim kullanıyor bu elektriği? 2000 civarı küçük HES ve üreteceğı enerji hepimizi eşit oranda mı etkileyecek? Yüzde sekizlerde dolaşmasıyla övündüğümüz büyüme hızımızı besleyen enerjinin bedeli aylık elektrik faturasından mı ibaret sadece? Yoksa bu bedeli bazılarımız köyleriyle, dereleriyle mi ödüyor? Işıltılı Avrupa kültür başkentimizin, turizm bölgelerimizin, üretim devi Anadolu kaplanı şehirlerimizin enerjisinin yükü kimlerin sırtına biniyor?

Bu sorularla yüzleşmek sadece kapitalizm, üretim ve kalkınmayla hesaplaşmayı değil; Türkiye’de kentlilik ve kırsallık sorununu olanca çıplaklığıyla tartışmayı da gerektiriyor. HES’lerin bu yoğunlukta ortaya çıkışı – Çiftçi-Sen genel başkanı Abdullah Aysu’nun hatırlattığı gibi[i] – ülkede yaşanan kırsal dönüşüm ve köysüzleşme eğilimiyle birebir örtüşüyor. Yakın zamana kadar sorunlu ve güvenilmez bulunan kent, bugün büyümenin motoru olarak değer kazanırken kir iyiden iyiye göz ardı ediliyor. Arazi ve kaynak spekülasyonunun, rantın, finans kapitalin önem kazandığı bu kırsal ve kentsel dönüşüm süreçleri tüm vatandaşları eşit etkilemiyor. Kent yoksulları şehirlerin çeperlerine sürülürken, HES ve benzeri kırsal projelerle artık kır da düşük gelirli köylüler için yaşanılamaz hale geliyor. Tüm bu iç içe geçmişlik “orada bir köy var uzakta…” romantizmine bulanmış çevreci yaklaşımları anlamsız kılıyor. Nasıl bir kent istediğimiz sorusunun, nasıl bir toplumsal adalet ve nasıl bir kır istediğimiz sorularından bağımsız cevaplanmasının mümkün olmadığı zamanlardayız.

HES karşıtı direniş bugün ülkedeki en ciddi toplumsal muhalefet kaynaklarından biri olmanın yanı sıra eko-politik eleştirinin en önemli deneyim merkezlerinden de biri… Yerel köylü hareketleri ve kent merkezli yeni çevre aktivistlerinin (Karadeniz İsyandadır Platformu, Derelerin Kardeşliği Platformu, Türkiye Su Meclisi, Munzur Koruma Kurulu vb.) birlikteliğinden meydana gelen bu oluşumlar birçok sebepten ilgiyi ve desteği hak ediyor. Tabana yayılan çok sesli yapılarıyla dikkat çeken HES karşıtı oluşumlar tek bir yere bağlı kalmayıp derelerin ve bölgelerin kardeşliğine vurgu yaparak mekân romantizminin ötesine geçme vaadini taşıyor. Suyun metalaşmasına karşı direniş su gibi doğal kaynakların kamu mülkiyeti niteliğini yeniden hatırlamamızı sağlıyor. Bu oluşumlar bir yandan da kent ile kır arasında geri dönülmez biçimde zayıfladığını varsaydığımız bağın aslında ne kadar güçlü olduğunu toplumsal adalet anlayışı içinden gösteriyor. Kapitalizmin bu yeşil dönemecinde HES karşıtı hareketin yeni bir sol dil yaratması, sol ile çevre hareketi arasında yeni ve daha canlı bir köprü oluşturması çok mu zor?

Minnesota Üni. Sosyoloji, doktora