Ana Sayfa Blog Sayfa 5278

DESA’da işten çıkarmalara karşı dayanışma çağrısı

0

Deri-İş Sendikası, DESA fabrikalarındaki işçilerin sendikalaşma mücadeleleri nedeniyle işten çıkartılmalarını protesto ediyor.

DESA’daki sendikalaşma mücadelesi 2008’den bu yana sürüyor. 29 Nisan 2008 tarihinde Düzce fabrikasında 41 işçi ile Sefaköy fabrikasında 1 işçi sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten atılmışlardı, işçiler bu durumu protesto etmek için fabrika önünde direnişe başlamışlardı. Sefaköy fabrikasında Emine Arslan’ın tek başına direnmesi kamuoyunun dikkatini çekmiş ve sendikaların, siyasi partilerin, kadın örgütlenmelerin, ülke içinde ve uluslararası boyutta birçok kesimin desteğini almış ve bu kesimler tarafından kampanyalar örgütlenmişti. Mahkemelerin de işçileri haklı bulmasıyla beraber DESA  ile sendika arasında 2009’da bir protokol imzalanmış, işten atılan işçilerin bir kısmı işe geri alınırken DESA sendikayı bir taraf olarak tanıyacağı sözünü vermişti.

Deri-İş Sendikası’nın yaptığı açıklamada şöyle denildi:

“Protokole karşın DESA’da işçilerin sendikal örgütlenme özgürlüklerine karşı baskıcı uygulamalar günümüze kadar devam etmiştir. Sendikamızın bu sorunları çözme doğrultusunda attığı adımlar ise cevapsız kalmıştır. DESA işvereni bununla da yetinmemiş, 18 Ocak 2010 tarihinde Sefaköy fabrikasında sendika üyesi olmak için sendikamıza başvuran 9 işçiyi ve bir üyenin 3 akrabasını işten çıkarmış, işçileri tazminatlarını alıp işten ayrılma yönünde baskı uygulamıştır. Buna karşın işten çıkışı imzalamayan 3 işçi fabrika önünde direnişe geçmiş ancak işverenin para teklifi ve baskılar sonucunda 2 işçi çıkış almayı kabullenmiş, 1 işçi ise tüm teklif ve baskıları reddederek meseleyi mahkemeye taşımıştır.

DESA işvereninin sendikanın Sefaköy’e yayılmasını engellemek için başvurduğu yolların yanı sıra 29 Ocak tarihinde bu kez Düzce fabrikasında 2 işçi arkadaşımız komplo sonucu işten çıkarılmıştır. Uzun süredir sendika üyelerine yönelik fabrika yönetimi ve patron yanlısı işçiler tarafından provokatif yaklaşımlar sergilenmekte, sendikamızın sorunu çözmek amaçlı uyarıları ise dikkate alınmamaktaydı. Bu taciz ve baskıların sonucunda 2 işçi arkadaşımız başka bir işçiyi darp ettikleri iddiasıyla işten çıkarılmıştır. Bu haksız uygulamayı protesto eden üyelerimiz ise fabrika önünde direnişe geçmiştir.

DESA, işçilerin örgütlenme özgürlüklerine saygı göstermemekte, imzaladığı protokole uymamaktadır. Prada, Mulberry, Marks and Spencer, Aerosoles, DKNY gibi uluslararası, tanınmış firmalarla iş yapmasına karşın bu üretimi gerçekleştirip muazzam zenginliği yaratan işçilerin insan haklarına saygı gösterilmemektedir. DESA’nın işçilerine ve işçilerin örgütlenmesi olan Deri-İş Sendikası’na karşı sergilediği bu tutum kabul edilemezdir.”

Deri-İş Sendikası, bu baskılara karşın sendikal örgütlenme haklarına sahip çıkan DESA işçileriyle dayanışmayı yükseltme çağrısında bulundu. Sendika 18 Şubat 2011 Cuma akşamı saat 18’de TMMOB Makine Mühendisliği Odası’nda konuyla ilgili gelişmeleri aktaracakları bir toplantı yapacak. Toplantı katılıma açık olacak.

Haber: Yazgülü Yeşil – Yeşil Gazete

Ortadoğu’da isyan dalgası büyüyor

Tunus ve Mısır’da diktatörleri alaşağı eden devrimlerin ardından Ortadoğu sokakları durulmuyor.

Yemen, Cezayir ve Ürdün’deki gösterilerin ardından İran ve Bahreyn’de de tansiyon giderek yükseliyor.

İran’da dün gösteriler Azadi meydanı çevresinde yoğunlaşmış, başlangıçta sakin seyreden gösterilere güvenlik güçleri gözyaşartıcı bombalarla müdahale etmişti. Görgü tanıkları, Azadi ve İnkilab caddelerinde toplanan binlerce göstericinin Azadi Meydanı’na doğru ilerlediğini, ancak polis ve güvenlik güçlerinin göstericilerin yollarını kestiğini bildirdi. Protestolarda iki göstericinin öldüğü doğrulandı.

İranlı muhalif lider Mir Hüseyin Musavi ve karısı Zehra’nın Tahran’daki yürüyüşe katılması ise güvenlik güçlerince engellendi. Olaylar üzerine İranlı bazı milletvekilleri, muhalif liderler Mir Hüseyin Musavi ile Mehdi Kerrubi’nin yargılanıp idam edilmesini istedi.

Bahreyn’de ise önceki gün çeşitli gösteriler düzenlenmiş, güvenlik güçleri ve bazı eylemciler arasında çatışmalar çıkmıştı. Gösterilerde iki kişinin ölmesi üzerine muhalefet parlamento faaliyetlerini askıya aldı.

Ülkede çoğunluğu oluşturan Şiilerin destek verdiği, Ulusal İslami Uzlaşma Birliği adlı grubun milletvekili Halil el Marzuk, AFP Haber Ajansına yaptığı açıklamada, parlamento üyeliklerini askıya aldıklarını söyledi.

Marzuk, kararı ‘güvenliğin kötüleşmesi, yetkililerin protestoculara olumsuz ve acımasız bir tavırla yaklaşarak iki eylemciyi öldürmesi’ nedeniyle aldıklarını belirtti.

Bahreyn’de ülke nüfusunun yüzde 70’ini oluşturan Şiiler de uzun süredir, Sünni lider kadrosunun kendilerine ayrımcılık yaptığından şikâyet ediyor.

Yemen’de ise gösteriler beşinci gününü doldurdu. Sana’da binlerce gösterici başkan Ali Abdullah Saleh’in görevi bırakması talebiyle gösterilerini sürdürüyor.

Yemen’de dün sivil polislerin de aralarında olduğu hükümet yanlısı göstericiler sopalarla demokrasi yanlısı protestoculara saldırmışlardı. (Yeşil Gazete)

*Al Jazeera, BBC ve HaberTürk’ten derlenmiştir.

Tunuslu göçmenler ‘Avrupa Kalesi’nin duvarlarını aşmaya çalışıyor

Tunus’da 23 yıllık Ben Ali diktatörlüğünün yıkılmasını takiben başlayan göç dalgası devam ediyor. Yaklaşık bir hafta içinde İtalya’ya ait Lampedusa adasına ulaşabilen Tunuslu göçmenlerin sayısı 5500’ü buldu. Tunus sahilinden yaklaşık 140 kilometre açıktaki adanın nüfusu ise 6000 civarında. Yaşanan yoğun göç üzerine İtalyan yetkililer adadaki göçmen işleme merkezini yeniden devreye soktular.

Hatırlanacağı gibi, kıtanın kuzeyi başta olmak üzere Afrika’dan Avrupa Birliği’ne (AB) yoğun bir göç baskısı bulunuyor. Bu göçün itici nedenleri arasında AB ülkelerinin Afrika kıtasının ekonomik yaşam alanlarını ihlal etmesi de bulunuyor. Örneğin, İspanya ve Fransa gibi AB üye devletlerinin büyük balıkçı filoları Afrika ülkeleriyle karşılıklı anlaşmalar yoluyla bu ülkelere ait ‘münhasır ekonomik bölge’ler içinde avlanma hakkı elde ediyorlar. Bunun sonucunda ise bu ülkelerin yerli balıkçıları rekabet güçlerini ve dolayısıyla geçim kaynaklarını kaybediyor.

Avrupa Birliği ise, kıta ülkeleriyle ikili anlaşmalar yoluyla göç baskısını azaltmayı deniyor. 2008’de Libya ile imzalanan bir anlaşmaya göre bu ülke üzerinden gelen göçmenler iltica başvuruları dahi alınmadan geri gönderiliyorlar. Bu gibi ‘önlemler’ sayesinde geçen yıl İtalya’ya göç edenlerin sayısı 36.000’den 4300’e düşmüştü.

Son göç dalgası başta İtalya, İspanya, Fransa ve Malta gibi Akdeniz ülkeleri olmak üzere Avrupa Birliği’nde kaygı yarattı. Konuyla ilgili olrarak İtalya ve Malta “Afrika’daki kriz” ile ilgili özel AB zirvesi yapılması çağrısında bulunurken, İtalya İçişleri Bakanı Roberto Maroni’nin “Tunus’a polis gönderelim” önerisi iki ülke arasında diplomatik krize neden oldu. Tunuslu yetkililer söz konusu öneriyi içişlerine karışmak olarak yorumladılar.

Öte yandan, Lampedusa’ya ulaşabilen göçmenlerin sorunları sona ermiş değil. Önce bir stadyumda barındırılan göçmenlerin bir kısmı, adadaki göçmen işleme merkezinin yeniden açılması üzerine buraya aktarılmıştı. Yine de adada şartların son derece yetersiz olduğu belirtiliyor.

(Yeşil Gazete)

Avrupa Kalesi yaklaşımı çözüm değil – Zeynep Özler

Sicilya’nın güneyindeki Lampedusa Adası’nda yaşanan olay ilk değil, bu gidişle son da olmayacak. Göçmen akınının ardından alarma geçen İtalya, Avrupa Birliği’nden acil bir zirve toplanması talebinde bulundu. İtalya’daki bu ‘istisnai’ durumu görüşmek üzere 24 Şubat’ta toplanması öngörülen AB Zirvesi’nde gündem, Arap ülkelerindeki siyasi ayaklanmalar ve ‘yasadışı göç’ yönetimi üzerine odaklanacak. İtalya, bir yandan Avrupa Dış Sınırlar Ajansı FRONTEX timlerinin harekete geçirilmesi konusunda ısrar ederken, diğer yandan AB ülkelerini “dayanışma”ya çağırıyor. Tunus’un ardından Mısır’dan da AB’ye benzeri bir göçmen akışının yaşanması muhtemel. Ancak AB, buna ne kadar hazırlıklı? Bu sorunun yanıtı ‘hazırlıklı değil, hem de hiç’. Zira, bu filmi biz daha önce de görmüştük. Daha önce, yine Lampedusa’da, bir çok Libya vatandaşı, adil ve şeffaf sığınma hakkı prosedürlerine erişemeden sınır dışı edilmiş, non-refoulement ilkesi hiçe sayılarak Libya’ya geri gönderilmişlerdi. Diğerleri ise çok sınırlı kapasiteye sahip barınma merkezinde alıkoyulmuş, hava alacak alan dahi bulamamışlardı. İnsan haklarını ve uluslararası hukuku hiçe sayarak 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmayan Libya ile ikili anlaşma imzalayan İtalya, başta Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği olmak üzere sivil toplum ve insan hakları kuruluşlarının tüm eleştirilerine rağmen, bildiğini okumuş, düzensiz göçü durdurduğu yanılgısına düşmüştü.

Benzer şekilde, Yunanistan’ın talebi üzerine harekete geçen FRONTEX, Türkiye ile Yunanistan arasındaki kara sınırının 12,5 kilometrelik bölümünün “yasadışı” göç baskısı karşısında kontrolünü sağlamak üzere, hızlı sınır müdahale ekiplerini (RABITs) 2 Kasım 2010 tarihi itibariyle konuşlandırmıştı; hatta, Türkiye-Yunanistan sınırında bir ‘duvar’ örülmesi gündeme gelmişti.

Lâkin, çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşımı gerektiren düzensiz göçün önlenmesi konusunda, göçe neden olan unsurları gidermeye yönelik tedbirler almadan, askeri çözümlerden, deniz devriyelerinden, güvenli olmayan üçüncü ülkeler ile yapılacak ikili anlaşmalardan medet ummak, sorunu kronikleştirmek öteye geçemez. Bu kapsamda, dışlayıcı mekanizmalar geliştirerek değil, ancak çok boyutlu düzenli işbirliği mekanizmaları (mali, teknik, idari vb.) aracılığıyla, düzensiz göçle mücadelede gerçek ve kalıcı kazanımlar elde edilmesi mümkün olabilir.

Göçmen haklarını hiçe sayan, “güvenlik” odaklı yaklaşımlar düzensiz göçü ne durduruyor ne de azaltıyor; sadece ve sadece göçmenlerin ve insan kaçakçılarının ülkeye giriş noktalarını ve stratejilerini değiştirmelerine yol açıyor. Bu sorunu gidermenin başlıca yolu, yasal göç kanallarını erişilebilir kılmaktan geçiyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelen ve her ne pahasına olursa olsun “Avrupa Kalesi”ne girmeyi göze alan göçmenler açısından, kısıtlayıcı politikaların artırılması beklenen caydırıcı etkiyi yaratmıyor. Bir ülke topraklarına erişimde yasal yollar ne kadar tıkalı olursa, göçmenlerin tehlikeli alternatif yollara başvurmaları ihtimali o oranda artıyor. Kontrol odaklı bir göç politikası güdüldüğünde, başta tutukluluk ve gözaltı koşulları olmak üzere, sığınmacıların koruma taleplerini ve kişilerin insanlık onurunu zedeleyecek durumlar ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla siyasetçilerin ve medyanın AB sınırlarını aşmaya çalışan “düzensiz göçmen akını” söylemini benimseyerek, sınır kontrollerinin artırılmasını meşru kılma çabaları, düzensiz göçün yönetiminde etkili bir araç olamaz ve bu anlayışın sorgulanması gerekiyor.

AB’nin, buna ek olarak, neden henüz ortak bir göç ve sığınma politikası oluşturamadığı yönünde ciddi bir sorgulamaya gitmesi, belirlenen hedeflerin neden yerine getirilemediğine dair bir iç hesaplaşma sürecinden geçmesi elzem. Günü kurtarmaya yönelik kozmetik değişiklikler, ya da üye ülkelerin münferit yardım çığlıkları ile düzensiz göç yönetiminde ilerleme kaydedilemeyeceği çok açık. Son dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan siyasi ve sosyal değişimlerin Avrupa eliyle daha beter insani krizlere dönüştürülmemesi için acil olarak harekete geçilmesi şart!

(Zeynep Özler çalışmalarına İktisadi Kalkınma Vakfı’nda Avrupa Birliği Göç Politikası Uzmanı olarak devam ediyor – Y.G.)

Haftanın tortusu

* Bir koca torba yasamız oldu. * Balyoz Davası’nda tutuklamalar başladı. * Muhalif bir haber sitesi basıldı: Oda TV * Mısır’da devrimin rengi darbeye döndü. * İşçiler ölmeye devam ediyor. * İşçilere yol ortasında sorgulama. * Pınar Selek 2 gün rahat bırakıldı. * Bir+Bir’ D&R’larda satış engeli geldi.

* Bir koca torba yasamız oldu. Torba yasa tasarısı yasalaştı. İçinde ne olduğu, kamuoyunda, tasarı yasalaştıktan sonra tartışılmaya başlandı. Mesela öğreniyoruz ki, torbadan Necmettin Erbakan’a yarım ton altın çıkmış. Torba yasa ve demokrasi arasında kurduğum ilişki için:  Torba Yasa’ya demokrasi girer mi?

* Balyoz Davası’nda tutuklamalar başladı. Yeni belgelerin ışığında yeni tutuklamalar yaşandı. Aslında Balyoz Davası, ilginç bir dava. Ortaya konulan delillerde büyük yanlışlıklar olduğu ortada artık. İddianame’de yapılan isim, yıl, ünvan hataları çok yazıldı çizildi. Bu tip yanlışların davanın tüm seyrini değiştirip değiştirmeyeceği de bir soru işareti. Öte yandan ortada ses kayıtları, bazı imzalı belgeler de var. Yani kefenin bir de öte tarafı var. Orada olanların da davanın seyrini değiştirebilecek bir düzeyde olup olmadığı bir soru işareti. Fakat görünen o ki; birileri elde olanlarla yetinmek istememiş/yeterli görmemiş ve eklemeler yapmış. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Ortada olan bir hukuksuzluk ile hukuksuz yöntemlerle mücadele edilebilir mi?

* Muhalif bir haber sitesi basıldı: Oda TV. Bu tip değerlendirmelerde Soner Yalçın ile araya mesafe koymak adetten oldu. Açıkçası hiç ilgilimi çeken bir kişi olmadı kendisi. Yeni Harman Dergisi’nde kitaplarını nasıl “oluşturduğu” üzerine okuduğum ve bana mantıklı gelen bir yazı sonrası olmayan ilgili de kaybetmiştim kendisine. Hakan Erdem’in Tarihlenk adlı kitapta, Soner Yalçın’ın nesnesiyle kurduğu ilişkiyi okuyunca kararım kesinleşti. Oda TV de takip ettiğim, haber okuduğum, alıntıladığım bir yer olmadı. Fakat tüm bunlar, bu uzaklıklar, belki öfke doğuracak fikir ayrılıkları, şu anda Soner Yalçın’ın başına gelenleri yanlış bulmamı engellemiyor. Bir muhalif haber sitesinin basılması, yayınladığı görüntülerden sonra basılması, bir tv kanalı kurmaya hazırlanırken basılması manidar. Her yazar neredeyse, “bekliyorduk” açıklaması yaptı. Kendisinin de bu iklimde (muhaliflerin her türlüsünün sindirilmesi) bir beklenti içinde olduğunu tahmin edebiliriz. Şimdi tüm bu koşullarda eğer Soner Yalçın’ın evinde ya da işyerinde “şok” belgeler, kendi aleyhine deliller çıkarsa birilerinin bizimle dalga geçtiğini düşüneceğim.

* Mısır’da devrimin rengi darbeye döndü. Mısır’da Mübarek istifa ettiğinde hepimiz bir coşkuya kapıldık. İsyanın başarıya ulaşması umutla beklenilen bir durumdu. Sonrası içinse görüşler çeşitliydi. Olabileceklerden kaygı duyanlar arasında görüyordum kendimi. Umutla Mübarek’in koltuğunu yitirmesini bekleyip, sonrası için kaygı duymak olarak açıklayabilirim bu durumu. Sonuçta 18 gün sonunda Mübarek devrildi. Yerine asker üniformalı biri geldi. Halka sözler verildi. Özgürlük Meydanı boşaldı/boşaltıldı. Yönetim, askere geçti Eylül ayına kadar. Müslüman Kardeşler, Mübarek gitmeye yakın, “Olanlar bir askeri darbe görüntüsü veriyor.” diye açıklama yaptı. Kafalar iyice karıştı. “Mısırlılar geridir, bu onlar için devrimdir” diyerek sıyrılamayız sanırım bu işten. Türkiye’de neler konuşurken, başka ülkelerde olanlara başka gözle bakamayız. Halk ayaklandı, diktatör devrildi, asker yönetimi ele aldı. Devrimin rengi, darbeye döndü.

* İşçiler ölmeye devam ediyor. Kahramanmaraş’ta göçük işçileri yuttu. Hala ulaşılabilmiş değil işçilere. Umut kaldı demek bile hayalcilik olur. Medyanın pek gördüğü yok bu olayı. Aylar sonra ulaşılan madencilere benzeyecek kaderi işçilerin. İşçileri pek düşünen yok. İş güvenliğini hiç düşünen yok. Dünya’nın 17. büyük ekonomisi oluyoruz ama arkamızda işçilerin canı var.

* İşçilere yol ortasında sorgulama. Duydunuz mu, okudunuz mu bilmiyorum ama şöyle bir olay yaşandı Türkiye’de geçen hafta. Başbakan, Adapazarı’na gidiyor, geçiş yollarında da önlemler alınıyor. Şans eseri yol üzerinde bir elektrik arızası çıkıyor ve onu tamir etmeye işçiler geliyor. Sonrası bir fotoğraf: Yerde yatan işçiler, üzerlerinde polisler. 15 dakika boyunca sorgulanıyor işçiler yol ortasında. Hukuksal olarak böyle mi işliyor bu işler? İşçiler sonra serbest bırakılıyor. Yol ortasında gözaltı ve sorgulama bitiyor. Böyle bir ülke artık Türkiye.

* Pınar Selek 2 gün rahat bırakıldı. Pınar Selek, geçen hafta içinde beraat etti. Aradan 2 gün geçti ve davaya itiraz edildi. Düşünen, yazan bir kişiyi bu ülke 2 gün rahat bırakıyor, 3. gün yine yargılamaya başlıyor.

* Bir+Bir’ D&R’larda satış engeli geldi. Baştan şunu söylemem gerekir. D&R gibi bir yer ya da başka bir ticari kuruluş istediği şeyi satar, istemedi şeyi satmaz. Bu sebeple de adı geçen yer de Bir+Bir dergisini satmak istemeyebilir. Fakat bunun getirilerini de göğüslemek zorunda kalır. Çünkü yapılan bir siyasi tercihtir ve her siyasi tercihin sonuçları vardır. Bir+Bir heyecanla beklediğim, zevkle okuduğum ve her sayısını sakladığı bir dergi ve o kişilerin elinden çıkan her yayını (Express-Post-Express-Roll-Bir+Bir) da bu aşamalardan geçiririm. Bu yüzden bu dergiyi satmayıp, Hitler’in Kavgam kitabını satan bir yerden de bir daha alışveriş yapmam. Yapılması gereken de bence budur. Siyasi tercihin sonucu budur. Siz sattığınız ürünleri içeriğine göre elemeye başlarsanız, elemedikleriniz de sizi temsil eder. Benim için de orası artık Kavgam’dır, başka ırkçı-milliyetçi-gerici yayınlardır. İstedikleri kadar Ye-Dua Et-Sev satsınlar…

http://www.urbarli.net

Amazon’u kirleten Chevron’a tarihî ceza

Ekvador’da bir mahkeme, ülkenin Amazon bölgesinin büyük bir kısmını kirleten ABD’li petrol devi Chevron’u 8 milyar dolar tazminata mahkum etti.

2011’de Chevron’la birleşen Texaco şirketi, 18 milyar galon toksik maddeyi 1972-1992 yılları arasında gelişigüzel kazılmış çukurlara ve Amazon nehirlerine dökmekle suçlanıyordu.

Sivil toplum kuruluşlarına göre bu nedenle tarlalardaki ürünler zarar gördü, çiftlik hayvanları öldü ve bölgedeki kanser vakalarında artış görüldü.

Kararı hatalı bulan Chevron temyize gideceğini açıkladı.

Dava süreci, yaklaşık 20 yıl önce 30 bin Ekvadorlu adına başlatılmıştı.

Davacılar, şirketin faaliyetlerinin yağmur ormanlarının geniş bir bölümünü yok ettiğini ve yerel halk arasında kanser riskini artırdığını iddia etmişti.

Dava, ABD’de yaklaşık 10 sene süren hukuksal mücadelenin sonunda açılmıştı. O tarihte ABD’de bir temyiz mahkemesi davanın Ekvador’da görülmesi gerektiğine hükmetmişti.

Çevreciler, gelişmekte olan ülkelerde faaliyet gösteren şirketlerin, gelişmiş ülkelerde tabi oldukları kirlilik karşıtı kıstaslara bu ülkelerde de uymak zorunda kalması için kararın emsal teşkil etmesini umuyor.

(BBC)

Çev: Serkan Köybaşı

Polise var da bize yok mu?

Görünüşe göre her Türk asker doğmuyormuş. Polisseniz ve 10 yıldır çalışıyorsanız muaf oluyorsunuz artık askerden.

Sayın Beşir Atalay’a göre polislerimiz uzun süredir bunu hak ediyorlarmış.

Polislere hayırlı olsun.  Hayırlı olsun da burada bir terslik yok mu?

Polisin yaptığı iş mühendisin, doktorun, öğretmenin, hamalın, işçinin yaptığı işten daha da değerli mi ki polisler muaf onun dışındaki erkekler paşa paşa askerlik yapıyor.

Bu nasıl bir çifte standarttır. Polisler ne yaparak bunu hak etti? Çok merak ettim.

Eylemcileri sürükleyerek mi diyip hiç ajitatif görülebilecek konulara girmeyeceğim ama polis de en nihayetinden bir kamu çalışanı değil mi? Onlara niye muafiyet veriliyor da diğerlerine verilmiyor?

Halen vicdani olarak silah almayı ret edenler halkı askerliğe soğutmaktan yargılanırken nasıl bir pişkinlikle polislere bu muafiyeti verirler anlamış değilim.

Polisler hayatlarının en güzel çağında en güzel günlerinde askere gidiyor da onlarınki hayat da polis olmayan milyonlarca genci hayatı ne?

Üstelik sevgili devletlümüz bu karara gerekçe olarak Avrupa’yı örnek gösteriyor. Ohh ne Ala! İşine gelince AB’yi örnek göster işine gelince savaş karşıtlarının sesini duymamazlıktan gelmeye devam et.

Bu yasa görüşülürken bir yandan da vicdani retçilere dava açılmaya devam ediyordu.  Üstelik artık vicdani retçileri destekleyenleri de “halkı askerliğe” soğutmaktan yargılıyor bu devlet. Eskişehir’de tutuklu bulunan Enver Aydemir’i desteklemeye giden 5 kişiye de  (Aydemir’in babası Ahmet Aydemir, avukatı Davut Erkan, yazar Fatih Tezcan, vicdani retçi aktivist Halil Savda ve oyuncu yönetmen Mehmet Atak) dava açan bu devlet, polislere askerlik yapmayın siz zaten elinizde silah var diyen de bu devlet.

Polisler için Avrupa’yı örnek alan Hükümete tavsiyem Vicdani Ret konusunda da Avrupa’yı örnek alması. O kadar danışmanı müsteşarı, bilmem neyi var sevgili İçişleri Bakanı’na tavsiyem biraz AB ülkelerini incelemesi ve onları örnek alarak polislere sağlanan imkanın tüm diğer kesimlere de tanınması için çalışma başlatması.

Kendisine son bir hatırlatma:Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 24 Nisan 2006 tarihine de bir göz at lütfen. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=8&ArsivAnaID=41544

“Türk yetkililerin, daha fazla gecikmeksizin başvurucunun Sözleşme haklarının ihlaline bir son verilmesi ve benzer Sözleşme ihlallerinin önlenmesi amacıyla gerekli olan yasal reformun derhal kabulü için, tüm gerekli tedbirleri almalarını ISRARLA TAVSİYE EDER;”

Sevgili bakanım Avrupa Konseyi vicdani reddi kabul et diyor. Biraz da onlara kulak ver.

Çanlar kimin için çalıyor? – Yelda Çubukçu İliç

2003’ten bu yana Kuzey Kıbrıs’ta yaşıyorum. Gelmeden önce Türkiye’de yaşayan Kıbrıslı bir arkadaşım, “tam yerine gidiyorsun, orası o kadar sessiz o kadar sakin ki, tam senin özlediğin ve yoga yapabileceğin bir yer, zira yaşamın kendisi durudur orada” demişti. Fakat heyhat, meğerse o sessizlik fırtınadan önceki sessizlik imiş. Gelir gelmez 2004 Annan Planı heyecanını yaşadım ve sonrasında Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine girişindeki Kuzeyli arkadaşlarımın burukluğunu ve öfkesini… Hayat hiç de duru değildi artık…. Uluslararası arenada Kıbrıs için pazarlıklar süregelirken adanın Kuzey’inde insanların nasıl çaresiz nasıl tükenmiş nasıl aciz hale getirilmiş olduğunu gözlemleyebiliyorum.

28 Ocak 2011’de gerçekleştirilen Toplumsal Varoluş Mitingi zaten sendikal bir platformda gerçekleştirildi ve partilerüstü bir varoluş mücadelesine dönüştü. Ancak bu mitingin belki de Mısır’daki ayaklanma ile aynı döneme gelmiş olması bazı çevrelerde rahatsızlık yaratmış, gözdağı verilerek bu çevrelerce Kuzey Kıbrıs halkı sindirilmeye çalışılmıştır.

Kuzey Kıbrıs halkı AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin pasaportunu taşıyor. Gerek işçi sınıfı gerek akademik kesim Güney’de rahatça çalışabiliyor. Bölünmüşlük sadece adaya Türkiye’den bakınca görülebiliyor, zira uluslararası uçuşlar bile Güney’de bulunan Larnaka’dan gerçekleşiyor. Pratikte çözüme yaklaşılmış ve hatta bu çözüme AKP hükümetinin katkıları büyük olmuştur. Ancak ne oldu da birden bire Kuzey Kıbrıslıların özlediği birlikte yaşama arzusuna set çekildi? Yoksa Haziran 2011’de Türkiye’de yapılacak seçimler yüzünden mi?

Dönelim Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan ama Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Kıbrıslılara…. Onlar alışverişini Güney’den yapıyor; etini, yoğurdunu sütünü bile güneydeki marketlerden alıyorlar. Çocukları güneydeki İngiliz Okulu’nda Rumarla birlikte eğitim alıyor, birlikte büyüyor. Kuzey ve güneydeki öğretmenler sendikaları aracılığı ile birlikte dayanışma örneği sergiliyorlar. Sivil toplum kuruluşları birlikte etkinlikler düzenllyorlar. İki toplumlu, çokkültürlü hayatın kaldığı yerden devam ettiğini rahatça görebiliyoruz. Türkiye medyasında çok renkli, çok heyecanlı, çok medeni bir Toplumsal Varoluş Mitingi’nden sadece küfürlü pankartın görülmüş olması gibi, bir arada ve gayet medeni şekilde yaşayan iki toplumlu Kıbrıslıların bu hayatının örneklerinin değil de, bir lokalde gerçekleşmiş bıçaklı bir saldırının yer alması manidardır.

Esnaf Kuzey’de ağlıyor. Ağlıyor çünkü kumarbaz taifesi gece kumarhanede sabah uyuyor. Asker eşleri sadece ordu marketlerden alışveriş yapıyor. Öğrenci ise Türk resmi politikasından etkilenmiş olsa gerek Kıbrıslı sınıf arkadaşlarına aşağılayıcı bakıyor ve biz sizi kurtardık dercesine tafralı geziniyor. Öğrencilerin büyük bir kısmı bırakın bir Kıbrıs köyüne gitmeyi, turistik harabeleri bile ziyaret etmeden adadan ayrılıyor. Ama hakkını yemeyeyim; İnkılap Tarihi hocaları dönem ödevi olarak onları Şehitliğe gönderiyor ve gerçekten gittiler mi diye şehitlikte çekilmiş bir de fotoğraf istiyor.

İşte böyle bir ortamda Kıbrıslılar “kurtarılmış olmanın sevinciyle” her gün ve her an resmi ideolojinin soğukluğu ile yaşıyorlar. Oysa ki o kadar sıcak, o kadar nüktedar, o kadar canayakın ve o kadar yardımseverler ki…

Böyle olmaları onların sosyal taleplerini ertelemelerine engel değil tabii ki… Örgütlüler, bilinçliler ve özgürler… Tıpkı Kıbrıslı Rumların kapılar açıldığında karşılaştıkları entelektüel ve özgüvenli Kıbrıslı Türkleri görüp şaşırmaları gibi 28 Ocak 2011 Toplumsal Varoluş Mitingi de Türkiyelilerin gözlerini açıp şaşırmalarına sebep olmuştur. Özgür ruh taşıyan birine ne kadar baskı yapabilirsiniz ki? O ruh aklına yatan ilk fırsatta kafesin kapısını açık görünce kaçacaktır. Avrupa Birliği ve Türkiye işte o kafesin kapısını açmıştır. Artık kuşu yakalayıp tekrar kafese koymak hemen hemen imkansızdır.

Kıbrıslı Türkler 2 Mart 2011’de yine meydanlarda olacak. Bu sefer tüm sivil toplum örgütleri, sendikalar, halk ve siyasi partiler, yeter artık diyecekler. Kartların yeniden dağıtıldığı Ortadoğu’da biz de varız, diyecekler. Korku eşiğini çoktan aşmış, yok olmanın eşiğine gelmiş bir halk isyan etmekten başka ne yapabilir ki?…

Sabıka

Bütün avukatlar ve ceza yargılamasına şu ya da bu şekilde katılmış olanlar bilir. Ceza yargılamasında sanıkların geçmiş sabıka kayıtları sordurulur. Daha evvelden suç kayıtları var mı diye bakar mahkeme. Bunun nedeni şüphelinin suça temayülü var mı yok mu diye belirlemek ve bir ceza verilecekse tekerrür hükümleri dediğimiz daha ağırlaştırıcı hükümlerin uygulanmasının yapılıp yapılmayacağına karar vermektir. Bu ceza yargılama usulü içinde kullanılan bir yöntemdir.

Şüphelinin daha evvel benzer sabıkaları varsa eğer bu yeni bir eylemi de yaptığı anlamına gelmese de belli bir kanaat oluşturur yine de.

Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum derseniz son Balyoz tutuklamaları sırasında öyle bir hava oluşturuldu ki sanki bizim ülkemizde hiç darbe falan olmamış, ilk defa böyle bir hazırlık varmış da bunun olabilme ihtimali asla olamazmış gibi bir tavır sergileniyor.

Kardeşler; bu ülkede üçü gerçekleştirilmiş bu nedenle yargı konusu olamamış darbe (çünkü o zaman darbeciler yargıladı seçilmiş iktidarları), darbeye teşebbüs halinde kalmış ve cezalandırılmış Aydemir Cuntası ve onlarca cunta çalışması kayıtlara geçmiştir.

Yani ilk defa karşımıza çıkan bir teşebbüs hali değildir.

Daha yakın tarihlerde 28 Şubatta örneğin ve sonrasında e-muhtıra olayında gördüğümüz gibi askerler kendilerini sivil otoritenin üzerinde bir güç olarak algılamışlar ve sivil otoriteye boyun eğdirmeye de çalışmışlardır.

Bütün bunlar bu ülkede yaşanmış ve bilinirken bir takım rütbeli asker ve sivilin darbe hazırlığı suçlaması altında olmaları çok da şaşkınlık verici bir şey değildir bu topraklar için. Şaşkınlığın asıl nedeni bu teşebbüs girişimlerinin ilk defa ciddi bir şekilde üzerine gidilmesi oluyor herhalde. Çünkü bu ülkede askerlerin istedikleri zaman(kendilerine göre ülkeyi tehlikelerden korumak amacı ile) darbe yapmaları doğal bir eylem gibi görülüyordu ve kanıksanmış bir şeydi. Hem kendileri, hem de kamuoyu açısından. İşte asıl tehlikeli olan bu kanıksama olayıdır.

Demokrasilerde bir ülkeyi seçilmişler yönetir. Ordu seçilmiş iktidarın yönetiminde gerçek görevini yapar. Ordu bir ülkeyi yönetiyorsa ve böyle bir gücü kendinde görüyorsa o ülkede demokrasinin “d” sinden bile bahsedilemez.

Bu suçlamaların doğru olup olmadığına yargı karar verecektir. Ama şu ana kadar ortalığa yansıyanlar bu suçlamaların en azından çok ciddi gerekçeleri olduğu izlenimini vermektedir. Sadece Özden Örnek’in 2003’te yayınlanan günlükleri bile hukuk için çok ciddi kanıttır. Ardından gelen diğer kanıtlar da öyle. Bunlar, iddiaların oldukça ciddi ve araştırılması gereken şeyler olduğunu gösterir.

İşte böyle bir durumda olaya yargının el koyması çok normal bir durumdur. Suç işleme teşebbüsü kim tarafından gelirse gelsin yargı bu konuda eşit davranmak zorundadır. Haklarında ciddi iddia ve deliller olan kişiler bu suçu işleyip işlemedikleri belirlensin diye yargı önüne çıkarılırlar. Bu siviller içinde böyledir askerler içinde böyle olmalıdır.

Yoksa şimdiye kadar ülkenin alıştığı ve alıştırıldığı gibi bazılarımız için farklı kurallar uygulanması doğru bir şey değildir. Böyle bir alışkanlık Orwell’in hayvanlar çiftliğinde ve anti-demokratik ülkelerde olur ancak. Bilirsiniz yazarın o kitabında bahsettiği çiftlikte “bütün havyanlar eşittir ama domuzlar daha eşittir”.

Demokrasilerde insanlar eşittir. Suç şüphesi olanlarda aynı kurallar içinde aynı biçimde yargılanırlar. Zengini, fakiri, sivili, askeri de fark etmez. Hırsızı da, katili de, darbecisi de, teröristi de hukuk önünde aynı olmalıdır.

Bizim dikkat edeceğimiz yargılamanın evrensel adil yargılanma kurallarına uygun yapılıp yapılmadığı ve şüphelilerin yasal savunma imkânlarının olup olmadığı olmalıdır. Yoksa ‘vah efendim bu insanlar çok değerlidir, nasıl haklarında böyle bir işlem yapılabilir’ gözüyle bakmak hukuk için geçerli değildir.

Hukuktan beklediğimiz insan haklarına uygun, hızlı, eşit ve adil bir yargılamadır. Yoksa şimdiye kadar dokunulmaz görünenlere dokundular diye onları eleştirmek değil.

Kardeş kardeşe Franz Liszt

Macaristan müziğinde önemli rol oynayan Franz Liszt Oda Orkestrası ve Türkiye’nin önde gelen solistlerinden Ulucan Kardeşler, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 16 Şubat 2011 tarihinde birlikte sahne alacaklar.

Franz Liszt’in doğumunun 200. yıldönümünün çeşitli etkinliklerle kutlandığı bu yıla, Türkiye dinleyicisi Liszt’in adını taşıyan oda orkestrasının vereceği bir konserle giriyor. Rostropoviç, Edita Gruberova, Andras Schiff gibi sanatçıları ağırlayan Franz Liszt Oda Orkestrası, bu sefer Ulucan kardeşlerin solistliğinde İstanbul’da müzikseverlerle buluşacak.

Yıllardır dünya sahnelerinde konserler veren solist kardeşlerden Özcan Ulucan bu konserde keman ve viyola, ablası Birsen Ulucan piyano ve kardeşi Ayşen Ulucan da keman sololarıyla dinleyicinin karşısına çıkacak. Konser programı, müzikte üç farklı dönemi yansıtan üç eserden oluşuyor.

Konserin ilk eseri, Fransa geç romantik dönemine ait eserler vermiş Ernest Chausson’un keman, piyano ve yaylılar için yazdığı dört bölümden oluşan konçertosu. Piyano ve keman arasındaki diyaloğun baskın olduğu bu eser, geç romantik döneme ait eserlerin tutkulu ve iç çekişmeli karakterinin çarpıcı bir örneği.

İkinci eser, genç Türkiyeli bestecilerden Evrim Demirel’in keman, viyola, piyano ve oda orkestrası için hazırladığı ve dinleyiciyle ilk kez bu konserde buluşacak olan ‘Oda Konçertosu’ adlı eseri. Ulucan kardeşler için yazılan ve ilk seslendirilişi bu konserde yapılacak olan eser, Türkiye müziği öğelerini jazz tınılarıyla buluşturuyor.

Konserin son eseri, besteleri ve araştırmalarıyla dünya müziğini şekillendirmiş Macaristan’ın en önemli bestecilerinden, Bela Bartok’a ait. Divertimento adını taşıyan ve çingene müziğinden öğeler barındıran bu eserde, ünlü besteci, soloları ve orkestrayı sık sık birbirleriyle zıtlaştırmıştır.

Usta müzisyenlerin dinleyiciye alışılagelmişin dışında bir dinleti sunacağı bu konser Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda saat 20:00’de başlayacak.

Biletler Biletix’ten temin edilebilir.

(Yeşil Gazete)