Ana Sayfa Blog Sayfa 5257

Victor’un ardından: Filiz

0

Victor’un ardından serisinin ilki ‘Tohum’ için tıklayınız

Zeytin ağaçlarıyla çevrili ufak bir bahçe. Toprağın üstü ağaçların gölgeleriyle benekli. Güneş orada bir yerde, şu ağaçların hemen arkasında. Ama gölge de var be, mis gibi. Hem sıcak, hem de serin hava. Kuşlar ötüyor etrafta, ufaktan bir rüzgar var hafiften terlemiş ensende hissettiğin…

Ve Victor ortada, patlıcanların dibini temizliyor. “Herşey emek ister. Bu patlıcanlar da emek istiyor işte. Havalandırmak lazım diplerini, bu toprakların sebzesi değil ya. Sonra su vermek lazım yazın.” diye anlatıyor usulca bir yandan da.

Her sözü yüreğimi açıyor acıtmadan. Kabukları kırılıyor, kalkanları paramparça oluyor benliğimin. Onu öyle gördükçe toprağa çömelmiş çalışır; ve dinledikçe anlattıklarını, ve bir kaç saniyeliğine de olsa buldukça kendimi o bahçede, yalanım kalmıyor ki kulağıma fısıldayacak. “Her ilişki emek ister, birbirimize emek göstermemiz lazım diye düşünüyorum.” deyişini canlandırıyorum gözlerimin önünde. Görüntüsü bulanıyor geçmişimin gözyaşlarıyla, sesi kayboluyor geleceğimin patırtılarında.

 

“Herşey emek ister”

“Çok fazla söz var…. Ama artık yüzyüze değiliz çoğu zaman. Yaptığımız işlerin çoğu bizi hayattan koparıyor, bilgisayar başına oturtuyor çok fazla.”

Bodrum pazarındaki tezgahından başlayıp Buğday Vejetaryen Restoran ve Kültür Merkezi’ne genişleyen, oranın mahsulü olan Buğday Dergisi’nin saçtığı tohumlarla yeşeren Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin meyveleri TaTuTa ve ekolojik pazarlara kadar uzanan kocaman bir hikayesi var Victor’un ekip emek verdiklerinin.

Ekoloji, doğal yaşam ve toprak kültürünün, aynı dünyanın geri kalanı gibi bu toprağın da insanından koparılmaya çalışıldığı zamanlardı, emek istiyordu hayaller. Hakikat, her zamankinden fazla emek istiyordu.

Victor Bodrum pazarındaki tezgahının ardından eski bir Rum evini kendi emeğiyle restore edip “Buğday Vejetaryen Restoran ve Kültür Merkezi” ni kurdu. Bu sıcak mekan Türkiye’de türünün ilk örneğiydi. Ekolojik yaşam ve tarım konularında Türkiye’de yeni bir çığır açacak “Buğday” dergisini de 1996 yılında eliyle yazıp fotokopiyle çoğaltarak burada çıkarmaya başladı. “Buğday” çevre sorunları, ekolojik yaşam, sürdürülebilirlik, organik tarım, vejetaryen ve vegan yemek tarifleri, meditasyon ve ruhani barış gibi konularda hem teorik hem de pratik bilgilerin bulunduğu bir nevi fanzin olarak başladığı yayın hayatına giderek büyüyerek ve daha fazla insana ulaşarak bugün de hala devam ediyor.

Elini toprakla buluşturup çamurla sıvamaktan hiç vazgeçmeden yaptıklarını İstanbul’a da taşımaya, daha fazla insana ulaşmak istedi Victor. “Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği” 2002 yılında resmi olarak kuruldu ve kısa sürede Türkiye’de bu konudaki en önemli sivil toplum örgütü haline geldi. Bunun dört temel nedeni vardı diyebiliriz : Victor’un hem teorik hem de pratik anlamdaki bilgi birikimi ve deneyimi; bu değerlere baş koyan bir çok güzel, azimli ve birikimli insanın hızla Buğday çatısı altında bir araya gelmesi; ekolojik yaşam ve tarım konularının Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmesine rağmen bu konuda yeterli girişimin olmaması; ve belki de en önemlisi, derneğin aktivitelerinde teori ve pratiğin çok başarılı bir dengeyi yakalamış olması.

Bahsettiğimiz bu son nedeni biraz açalım. “Buğday” bir yandan uluslararası konferanslara aktif biçimde katılıyor, bir yandan Türkiye’de konunun uzmanlarını bir araya getiriyor, bir yandan da bir ayağını sürekli kırsalda tutarak köylülerle toplantılar, eğitimler, projeler düzenliyordu.

Bu yoğun emeğin bir sonucu olarak 2003 yılında “Birleşmiş Milletler Çevre Programı” Buğday Derneği’ne maddi destek vermeye başladı. Dernek aynı yıl BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Türkiye İstatistik Kurumu arasındaki görüşmeler için de bilgi ve danışma hizmeti verir hale geldi.

Victor ve arkadaşlarının yoğun emekleri ve geniş vizyonlarıyla aynı yıllarda Türkiye “eko-turizm” kavramıyla tanıştı, hem de son derece bütüncül ve çığır açan bir projeyle : TaTuTa. Türkiye’nin dört bir köşesindeki köylerden ekolojik ve tarım turizmiyle ilgilenen çiftlikler, köylü aileler seçildi. TaTuTa sayesinde şehirli insanlar bu çiftliklere ister bedeli karşılığı turizm amaçlı, ister belli sürelerde karın tokluğuna çalışarak çiftlikteki işlere yardım etmek ve organik tarımı öğrenmek amacıyla gidebilir oldu. Buğday bu projesiyle hem BM’den hibe aldı, hem de uluslararası eko-turizm ağlarının Türkiye temsilcisi haline geldi.

Benim de üyesi olduğum 80’li kuşakların ekolojiye ve kırsalda/doğada yaşama olan ilgileri artıyordu aynı yıllarda. Neoliberal dünyanın parıltılı sahteliğinin birdenbire üzerimize boca ediliverildiği bir dönemde çocukluğumuzun 3-5 yılını da olsa kurtarmayı başarmıştık. 20’li yaşlarımıza girerken de, o veya bu nedenle, o veya bu şekilde, doğal bir hayatın, sade bir hayatın özlemi bir yerlerden çıkarıveriyordu başını. Aynı filizlenen birer tohum gibi, ruhumuzdaki betondan önyargıları çatlatıp kendine yer açıyordu saflık ve gerçeklik arayışlarımız.

TaTuTa tam da bu yıllarda geldi. Özellikle genç neslin muhabbetinde konu ne zaman “Böyle dünya mı olur, böyle yaşam mı olur, böyle yalan mı olur?” dertleşmelerine gelse, TaTuTa’nın ismi anılırdı birilerince. Sağlam bir derdimizin olduğuna inandığımız bir ülkede, aynı dertten müstarip bir yek biz olmadığımıza kanıttı Victor ve Buğday ve TaTuTa.

 

Kahraman olmayan kahraman

“Aklımı yitirdiğimi düşünen de oluyor, yaptıklarımı örnek alan da. Benim için pek önemi yok açıkçası, İnandığım için yapıyorum, insanların onayını almak için değil…”

Bir an geldi, Victor Buğday Derneği’ndeki görevlerinden ayrıldı. Dostlarından Nuri Özbağdatlı’nın Victor’un ölümü ardından söylediği gibi, “birşey yaparsa iyilik için yapardı Victor.” Buğday yeni bir yapılanmaya gitse iyi olacaktı, Victor’un kalbinden geçenlerin Bodrum’un bir köyünde ya da hallice bir arkadaş grubunda uygulanması başka şeydi, ulusal çapta bir sivil toplum örgütünü ileriye taşımak başka bir şey. Gönüllülük esasına dayalı bir oluşumun parçası olup da Victor’un Buğday’a 2007 mayısında yazdığı mektubu okuyan herkes farkedecektir : Belli ki bir iletişim yumağı vardı içinden çıkılamayan Buğday’da… Yılların yorgunluğu, alınan sorumlulukların ağırlığı, kötü niyetle söylenmese de ağızlardan çıkan her bir ters lafın kurşun olup oturması yüreklere…

Victor, Buğday’ın en yorgun adamı, ayrılırken küskün olsa, başkalarını suçlasa, kendisine yapılan haksızlıkları anlatsa, hayalkırıklıklarını paylaşsa, kimse dönüp de birşey demezdi herhal. “Haklısın Victor” dan başkası gelmezdi dillerin ucuna. Buna rağmen kimseye kırgın olmadan, “hata bendedir mutlak” diyerek “hayrına” ayrılıyordu yıllardır parça parça büyüttüğü Buğday’ın başkanlığından. “Ben bunu da çözemedim, şunu da. Bak onu da beceremedim”  diyerek yapmaya henüz zamanının yetişmediklerini anlatıyordu mektubunda, kısacık yıllara sığdırdığı mucizeler sanki hiç gerçekleşmemişçesine.

Sonra birşeyler oldu, Victor ayrılamadı. Buğday Victor’u bırakmadı. Victor toprağa düşene kadar da bırakmayacaktı.

Aynı yıllarda yeni bir proje daha başladı Victor’un önderliğinde : %100 ekolojik pazarlar. Buğday’ın ESAS’lı (Ekolojik, Sağlıklı, Adil, Sürdürülebilir) Üretim ve Kullanım Döngüleri programının bir parçası olarak ilk pazar Feriköy’de açıldı. Türkiye’de bir ilkti. Bunu kısa süre içinde Kartal, Beylikdüzü, Bakırköy ve Samsun’da açılan pazarlar izledi. Kimisi bilerek kimisi bilmeden, çoğunluğu da meraktan yolunu ekolojik pazara düşürenler Victor’u daha kuşluk vaktinde görürlerdi dinç ve neşeli. Tezgahların arasında dolaşır, tanıdık-tanımadık her rastladığıyla en azından o sıcak ve perdesiz bakışlarını, pek muhtemelen de sarmalayan muhabbetini paylaşırdı.

Bir teyzem var benim, misal… Kartal’daki ekolojik pazarın müdavimi, istisnasız tüm gıda alışverişini oradan yapacak kadar. Onu ekolojik pazara bu denli alıştıran biraz güzel aşla biraz gençlik anısıysa köyden kalma; hiç tanımamasına rağmen boynuna sarılıp “bir öpeyim seni yavrum” dediği Victor’un gözlerinde gördüğü ışıktır biraz da.

“İnsanların hayatında fark yaratmanın, yaşamlarını değiştirmenin hazzından başka ne isterim?” diye sorar dururdu Victor.

Sözünü ve aşını, malını ve feryadını, aşkını ve pişmanlıklarını olduğu gibi, düşünüp tartmadan paylaşabildiğin yoldaşlarla hayallerin için keyifle mücadele etmek; bir de bu emeklerinin karşılığını, insanların yaşamında yarattığın değişimi en yakından görmek, duymak, bilmek…

Daha fazla ne ister ki bir insan hayatta? Hele hele Victor, başka ne ister ki?

Velhasıl şanslı adam Victor. Çok şanslı. Ardından dökülen gözyaşlarının sonunun hep bir gülümsemeyle, bir umutla, bir “çok güzel yaşadı be!” sevinmesiyle bitmesi ondandır.

 

Yarın: Victor’un ardından: Toprak

Blogçular da sokağa – Mehveş Evin

İnternet yayınını düzenleyen yasanın düzeltilmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz? Blogçular da en temel haklarını bilgisayar başında değil sokakta arayabilir

Her güne “Acaba bugün nasıl bir sıkıntı yaşanacak, ne protesto edilecek, neyin imza kampanyası yapılacak?” diye başlıyoruz.

Hangi abuk, nefret dolu köşe yazısı sinirlerimizi zıplatacak?

Hangi internet sitesi erişime kapatılacak?

Hangi gazeteci veya yazar, işi nedeniyle gözaltına alınacak?

Ortam bu.

Bir yandan herkesin demok-ratik haklar konusunda daha  duyarlı olduğunu, hızla iletişim kurup bir araya gelebildiğini  görmek, sevindirici… Öte yandan yargıda ve uygulamada, halen           en temel konularda bu kadar vahim engellerle ve cezalarla   karşılaşmak, üzücü.

Bütün kalemler yasaktır!

Geleneksel medya kendi  derdiyle meşgul. Ancak blogspot’un kapatılması, gazetecilerin özgürlüğü kadar tartışmamız gereken bir mesele. Çünkü en temel bireysel hak, insanların elinden alınıyor.

Blogspot’ta yemek tariflerini paylaşan da var… Felsefi konularda yazan da, günlük tutan da…

Blogları sansürlemenin, insanların elinden zorla kalemleri toplatmaktan bir farkı yok günümüzde. “İkinci bir emre kadar, tüm kalemler yasaklanmıştır. Çünkü bazı kalemler,  yasaya aykırı hareket etmiştir” demektir bu.

Böyle bir saçmalık olamaz. Sorun, Digitürk’ün açtığı davadan kaynaklanıyor. Süper Lig’in korsan yayınını tespit eden Digitürk, ‘uyarılara rağmen’ yayın sürünce mahkemeye gitmiş. Sonuç: Kapatın gitsin!

Ancak bu işin suçlusu Digitürk değil. İnternet ve  bilişimle ilgili yasalarımız, bu konudaki tüm sivil toplum  uğraşlarına rağmen hâlâ   düzenlenmedi. Bu esneklik yüzünden sorunlu siteler veya alt domain’leri değil, blogspot IP’si toptan kapatılabiliyor.

Tıpkı YouTube’da olduğu gibi.

YouTube yasağı kalkıp, yayına başladıktan sonra unutulan yasal sorunlar, şimdi yeniden hatırlandı. Ancak bu sefer bıçak   kemiğe dayandı.

Bu işi artık çözmek zorundayız. İmza kampanyası mühim evet, ama maalesef yetmiyor. İnternet yasaklarıyla ilgili yapılacak yasal düzenleme sürekli gündemde tutulmalı. TÜSİAD, TBV gibi kuruluşların önerileri daha geniş kesimler tarafından sahiplenilmeli.

Blogçular, bilgisayarlarının başından kalkıp ortak dertleri için gerekirse sokağa çıkmayı bilmeli.

 

-Milliyet-

Tribünden manzara / Elif Batuman

0

Guardian ve The New York Times gibi yayınlardan tanıdığımız ABD doğumlu Elif Batuman, bu sefer de Türkiye’deki futbol tutkusunu dünyanın en iyi edebiyat dergisi ‘New Yorker’a yazdı. Batuman, Beşiktaş–Bursaspor maçından yola çıktı, Türkiye’nin en şahsına münhasır taraftar gruplarından biri olan Çarşı’nın izini sürdü ve onlar için futbolun nasıl bir oyundan çok daha ötede olduğuna dair ayrıntılı bir resim çizdi. Derginin sitesinde en çok tıklananlar arasına giren yazıdan bir bölüm:

“Soğuk bir aralık akşamı Beşiktaş–Bursaspor maçını izlemek üzere İstanbul’da yoldayım. ‘Her türlü küfrü duyacaksın’ diyor taksi şoförü. ‘Kimse duymasa da ağzı açılmadık küfürler olacak’. Samimi bir endişe içindeydi. ‘Sorun değil, Türkçemi ilerletmeye çalışıyorum’ dedim. ‘Beşiktaş maçı, Türkçenizi ilerletmek için uygun bir yer mi onu pek bilemiyorum’ diye cevap verdi. Yolumuza bir süre sessizce devam ettik.”

“Hemen hemen her şehrin kendine ait takımları olsa da Türklerin büyük bir çoğunluğu, İstanbul’da konumlanan üç büyüklerden birini, Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş’ı tutuyor. Üç takımın her birinin kendi stereotipleri var. Ortancaları Galatasaray, Osmanlı döneminin elit Galatasaray Lisesi’yle bağdaştırılıyor. En büyük bütçenin ve en renkli taraftar kitlesinin sahibi ise Fenerbahçe (Fenerbahçeliler arasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Nobelli Orhan Pamuk var).

‘Maçı yaşıyoruz’
‘Mazlum’ Beşiktaş ise işçi sınıfının takımı ve tutkulu taraftarlarıyla meşhur. Bir çalışmaya göre, Beşiktaş kazandığı zaman borsa da yükseliyor. Ekonomistlerin teorisine göre bu da Beşiktaşlıların fanatizminin bir göstergesi. Sinemacı Zeki Demirkubuz’a göre Beşiktaş ‘dünyanın en gerçeküstü takımı’. Fenerbahçe ve Galatasaray ‘sadece kazanmayı umursuyor’, Beşiktaş ise ‘daha temelden mantıksız, o yüzden daha temelden insani’.”

“Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları şehrin dört bir yanına dağılmış vaziyette. Ama Beşiktaş’ın taraftar kitlesinin merkezi, aynı isimli işçi sınıfı bölgesinde. Beşiktaş’ın ana taraftar grubunun ismi Çarşı. Beşiktaş’ta ne kadar açık alan varsa Çarşı’nın buluşma noktası. Balık Pazarı, Şairler Parkı, Kazan birahanesinin önü…”

“…Oyuncular sahaya çıkıyor. Beşiktaşlı futbolcular göz alıcı siyah beyaz formaları içinde. Ellerini kollarını sallarken yaydıkları canlılıkla, kendi taraftarlarından farklı bir türmüş gibi duruyorlar. Bu iki grubun, taraftarların ve takımın birbirlerini ‘temsil ediyor’ olması çok tuhaf. Ve kim kimi temsil ediyor? Hangisi için tüm bunlar daha ‘gerçek’? ‘Sporcular, oyun dahilinde birbirleriyle rekabet içindeler’ diyor Umberto Eco, futbolla ilgili yazdığı bir makalede, ‘ama seyirciler ciddi bir rekabet içinde (hatta birbirlerini dövüyorlar, tribünlerde kalp krizinden ölüyorlar).’ Çarşı üyelerinden birinden de benzer bir yorum duydum. ‘Onlar sadece maçı oynuyorlar, biz ise maçı yaşıyoruz’.”

“Birkaç saat sonra Beşiktaş’ın en azılı rakiplerinden Fenerbahçe’nin oynayacağı bir maça gitmek üzere, şehrin Anadolu yakasına giden bir vapurdayım. Jinekolog kuzenim Evrim, beni iskeleden arabasıyla almaya geliyor. Üzerinde Fenerbahçe forması var. Bir Beşiktaş maçını tribünlerden izlememe hayret eden birkaç arkadaşı var yanında. Aralarından bir ürolog ‘Öleceğini hissettiğin bir an oldu mu hiç?’ diye soruyor ilgiyle. ‘Şunu dinle’ diyor Evrim, telefonuna bakarak; ‘Gittiğin maçta iki kişi bıçaklanmış.’

Olay tam da Deniz’in tahmin ettiği gibi Bursasporlu taraftarları taşıyan otobüsler stada geldiğinde kopmuş. Binlerce Beşiktaşlı, polis bariyerini ellerinde taşlar ve şişelerle aşmış. Polis de cop ve biber gazıyla karşılık vermiş. Olaylar dindiğinde de dört kişi hastaneye sevk edilmiş. Bıçaklanan üç Bursaspor taraftarı ve kafasından şişeyle aldığı bir darbe sonucu yaralanan Beşiktaş taraftarı bir kadın…”

Çarşı politik parti mi?
“Ahmet Talimciler’e göre (‘Türkiye’de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkileri’ kitabının yazarı, sosyolog) futbol, halkın afyonu. 1980 darbesinden sonra politik toplantılar yasaklanınca hükümet ‘futbolu politikanın bıraktığı boşluğu doldurmak için’ kullanmış. Ama yine de bu dönemlerde kurulan Çarşı, politik partilerin tipik özelliklerinden birçoğuna sahip. Grubun milli meselelerle ilgili düşünceleri gazetelere konu oluyor. Temsilcileri parlamentoya ve politik gösterilere davet ediliyor. Kıdemli üyelerden biri bana, hiçbir zaman futbolla çok alakalı bir adam olmadığını, sırf solcu sosyal programı için Çarşı’ya katıldığını itiraf etti. Çarşı, Umberto Eco’nun futbol fanatizmi teorisini incelemek için de ilginç bir vaka.

Eco, futbol fanatizmini, politik bilincin birebir ve sistematik bir parodisi olarak görüyor. Parlamentonun icraatlarının yerine futbolcuların icraatlarını masaya yatırıyorsun, ekonomi bakanının kim olacağı yerine antrenörün kim olacağına dair tahminler yürütüyorsun. Spor da diğer zamanlarda bir yurttaşın politik tartışmalarda kullanacağı kanalları ‘karar olasılıklarını, sözlü saldırıları, politik rekabeti’ kullanıyor.”

Zanaatkârların takımı
“Çarşı’nın ne kadar büyük olduğu, nasıl Çarşı’cı olunacağı ya da lider denmeyen liderlerinin iktidarı nasıl elde ettikleri gibi sorulara kimse cevap veremiyor. Çarşı’cılar daha fazla ayrıntı vermeleri için sıkıştırıldıklarında, hepsinin ezbere bildiği “Çarşı Nedir?” şiirini söylüyorlar ya da ondan alıntı yapıyorlar:

Zonguldak’ta maden göçüğünden çıkarıldığında ilk nefesle sorulan ‘maç kaç kaç? ‘ sorusundadır Çarşı. Tribünde bir doktordur, işçidir, iş adamıdır, okuma yazma bilmeyen bir sokak çocuğudur, profesördür. Omuz omuza zıplayıp ‘Beşiktaşım benim biricik sevgilim’ diye gözünde yaş, gırtlağını yırtan solcusudur, sağcısıdır, ateistidir, hacısıdır, Müslümanıdır, Ermenisidir, Yahudisidir, Hıristiyanıdır.

“Beşiktaş’ın en kıdemli amigosu Alen, kariyerine Kapalıçarşı’da bir kuyumcu olarak başlamış, on altı yılda çıraklıktan ustalığa terfi etmiş. 10 yıl önce de hayatının rüyasını gerçekleştirerek Beşiktaş’ta bir kebap dükkânı açmış. Şimdi günlerinin çoğunu orada geçiriyor. Beşiktaş’a bağlılık nesilden nesile geçiyor. Alen’e babasından kalmış. ‘Ermenilerin yüzde 90’ı Beşiktaşlıdır’ diyor. ‘Çünkü Ermeniler zanaatçi insanlardır, Beşiktaş da zanaatkârların takımıdır’.

Yine Çarşı grubundan Hakan, sıkça tekrar edilen bir klişeyi söylüyor: ‘Ermeniler Beşiktaş’ı, Yahudiler Galatasaray’ı, Rumlar ise Fenerbahçe’yi tutar’. Türkiye’nin en büyük azınlığının, Kürtlerin hangi takımın taraftarı olduğunu ise kimse söylemiyor.”

Azınlıklar hangi takımı tutar?
“Çarşı grubundan Hakan, klişeyi söylüyor, ‘Ermeniler Beşiktaş’ı, Yahudiler Galatasaray’ı, Rumlar ise Fenerbahçe’yi tutar’. Kürtlerin hangi takımın taraftarı olduğunu ise kimse söylemiyor.”

Edebiyattan futbola
New York’ta doğup New Jersey’de büyüyen Elif Batuman, Stanford Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat doktorası yaptı, aynı üniversitede Özbek ve Rus edebiyatı dersleri verdi. New Yorker, New York Times ve Guardian gibi yayınlarda yazıları yayımlanan Batuman’ın ‘Possesed: Adventures with Russian Boks and the People Who Read Them’ kitabı ‘National Book Critics Circle Award’ adayı. Batuman şu anda çalışmalarına Koç Üniversitesi’nde devam ediyor. (Radikal)

Bugün 8 Mart… Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun…

Bugün 8 Mart… Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun…

Dünya Kadınların Omuzlarında! – Yüksel Selek

2011, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde kadınların ahvalini düşünürken, Yunan Mitolojisindeki Atlas’ı hatırladım. Hani, Zeus tarafından Yerküreyi sonsuza kadar omuzlarında taşımaya mahkum edilen Atlas’ı. Mitoloji Atlas’ı erkek kahraman olarak yaratmış, ama olsun, biz dünyanın erkek olduğunu ve onu sırtında taşıyanın da kadın olduğunu biliyoruz. Hikayenin enteresan bir benzerliği daha var. Atlas, yılanlı bahçedeki üç altın elmayı getirme vadiyle Herkül’ü kandımaya, kısa süreliğine dünyayı onun omuzlarına yüklemeye kalkar, ama Herkül karşı bir hile ile Atlas’ı kandırıp kaçar ve dünyanın yükü yine Atlas’ın omzunda kalır.

Gerçek dünyanın Herkül’ü, mitolojideki gibi canavar öldürmez; canavarlar yaratır, savaşlar yapar, devrimler yapar. Örneğin 1789, 1848, 1917 devrimlerini yapmıştır. Sanayi devrimini de yapmıştır ve eşitlik vadiyle Atlas’ı kandırıp ucuz işgücü olarak üretim faaliyetine katmıştır. Bak artık eşitiz, hayat müşterek demiştir. Demiştir demesine, ama evdeki tüm sorumluluk yine kadının üzerindedir. Atlas Kadın, evde hem hayatı üretmeye, hem işgücünü yeniden üretmeye, hem de atölyelerde, fabrikalarda mal ve hizmet üretmeye devam eder. Ne zaman çalışma koşullarının ağırlığından şikayet edecek olsa dayak, cop hazırdır. Dünya Kadınlar Günü ilanına ilham olan olayda da (1857’de) de öyle olmuştu. (bakz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kısa Tarihçe)

Bizim Herkül (erkek suretindeki kapitalist sistem) savaş ve büyüme dönemlerinde, kadınlar işe, bunalım dönemlerinde kadınlar eve, döngüsünü seri üretim sisteminden vazgeçinceye kadar sürdürdü. Derken, 80’lerin ortalarından itibaren küreselleşmeyle birlikte, yine ucuz işgücü olarak kadınlar için esnek çalışma, kısa çalışma, eve iş verme gibi yeni yollar icat etti. Böylece, günümüzde işin kadınlaşması denen modele kadar gelindi. Bir bakıma artık, kadın erkek bu modelde eşitlenmiş oldu (Atlasın ahı tuttu).

Savaşlardan, zaferlerden, yenilgilerden sonra kadınlar ayağa kalkarlar…

Sanayi devrimiyle yaşanan ekonomik gelişme dünyanın çehresini değiştiriyor, orta sınıflar büyüyor, eğitim düzeyi yükseliyor, kentleşme hızlanıyordu. Feminist hareket bu orta sınıf eğitimli kadınlar tarafından başlatıldı. İlk feministler kadınların oy hakkı, miras hakkı, eğitim hakkı için eşitlik mücadelesi verdiler ve sınırlı da olsa kazanımlar elde ettiler.

İkinci feminist akım (neo-feminizm) ise doğuşunu, 1968 hareketine borçlu. Gençliğin başını çektiği, Avrupa’da patlayıp dünyayı saran demokrasi ve devrim hareketine katılan kadınlar, kendi örgütlerinde de ikinci sınıf konumlarının pek değişmediğini görüp ayıldılar. Mücadeleye erkeklerle eşit koşullarda katılıyorlardı, ama erkeler hep daha eşitti!

Neo-feministler, kadınlık durumunu sıkı bir sorgulamadan geçirdiler, yeni arayışlarla farklı akımlar yarattılar(eşitlikçi, sosyalist, radikal, otonom feministler gibi) ; yeni tezler ve yeni pratiklerle (bilinç yükseltme grupları, okuma grupları, alternatif yaşam, kolektif evler vb.) kadınların farkındalık düzeyini yükseltiler. Feminist hareket, Batı Avrupa’da barış hareketi, çevre hareketi ile birlikte ivme kazanırken, feminizmi bir burjuva akımı olarak gören sosyalist kadınlar ise eşitlik mücadelesini sosyalizm hedefiyle birleştirip kurtuluş umudunu sosyalist toplumun kuruluşuna ertelediler.

1975 Yılının BM tarafından Dünya Kadın Yılı ve ardından 1976-1986 arasını Dünya Kadın On Yılı ilan edilmesinde, on yıl içinde düzenlenen Dünya Kadın Kongreleri; Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi-CERAW, dünya kadınlarının 70’li 80’li yıllarda yükselen mücadelesinin başarısı oldu.

Feministlerin geliştirdiği (68 kuşağının kadın önderleri) Toplumsal Cinsiyet Rolleri (Gender) teorisi 2000’li yıllarda dünya çapında kabul gördü. Kadınlık ve erkeklik, onların biyolojik özellikleriyle değil, toplumun kadına ve erkeğe biçtiği rollerle belirleniyordu. On bin yıl kadar önce Toprağa yerleşmeyle, özel mülkiyetin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan ataerkil (Patriyarkal) sistem, erkeğe egemen bir rol biçmiş ve kadını ona tabi kılmıştı.

Sorun aslında, bir egemenlik sorunuydu. Dünyaya gelen her erkek ve kadın bireye toplumsal cinsiyet rolü, erkek egemen kültür tarafından yüklenir; devlet ve aile başta olmak üzere, tüm toplumsal kurumlar (ve her kadın ve erkek birey tarafından da) bu rolü yeniden yeniden üretirler. Hiçbir egemenin egemenliğinden kendiliğinden, gönül rızasıyla vazgeçtiği görülmemiştir. Aşk uğruna tahtından vazgeçen bazı Prensler hariç.

İşte bu nedenledir ki kadınlar, ister barikatlara çıksınlar, ister polisin, ordunun saldırısında ön saflarda olsunlar, ölsünler, yaralansınlar, bütün devrimlerin egemenleri erkektir ve zaferden kadınların payına övgü sözcüklerinden, birkaç heykelden, anıttan fazlası düşmez. Çünkü erkek mihneti kadınla paylaşır da iktidarı paylaşmaktan hoşlanmaz. Düzen değişir, erkeklik baki kalır!

Ne de olsa, her erkek en az bir kadına egemendir. Toplumun gelir ve eğitim düzeyi düşük kesimlerinden erkeklerin tebaları sadece kadınlardır. Karıları, kızları, kızkardeşleri, sevgilileri… Son dönemlerde artan kadın cinayetlerinin faili erkekler, genellikle bunlar arasından çıkıyor. Kadın özgürleştikçe otoritesinin kalmadığını gören bu tür erkek kendini iyice değersiz hissediyor; öfkesini kontrol edemez hale geliyor; kadına baskıyı artırıyor, dayağa şiddete başvuruyor, hatta öldürüyor. Erkek cinayetine kurban giden kadınlar arasında boşanmak isteyen kadınların çokluğu dikkat çekici.

Türkiye’de Feminizm, 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra yükseldi.

Türkiye’de feminizmin tarihi her ne kadar Meşrutiyete kadar uzansa da, yakın tarihimizde feminizm, ilginç bir biçimde 1980 Askeri Darbesinden sonra varlık göstermeye başlar. Darbe sonrasındaki ilk örgütlenmelerden olan Yazarlar Kooperatifinin yayın organı Yazko Edebiyat Dergisinde Feminizm üzerine makaleler yayımlandı. Bana göre bu biraz da ikinci Feminist akımın, 1968 Hareketinin sönümlenme sürecinde ortaya çıkışına benziyor. Kadınlar, 80 Darbesinin paydos düdüğünü çaldığı sosyalist hareketin ne kadar cinsiyetçi olduğunu fark edecek kadar deneyim sahibi olmuşlar; kurtuluşun devrim sonrasına ertelenemeyeceğini fark etmişlerdi. Kaldı ki, sosyalist sistemde de kadınlar bazı eşit haklara kavuşmuş olsalar da, erkek egemen sistem kale gibi duruyordu.

1989 Berlin Duvarının yıkılışı, Doğu Avrupa’da ard arda düşen sosyalist yönetimler, Sovyetlerin dağılış sürecinde yükselen sivil toplum hareketleri kadınların mücadelesine de ivme kazandırdı. BM’in temel meselelerinden biri haline gelen kadın hakları, feministlerin çabalarıyla ülkelerin politikalarına ve uygulamalarına yansımaya, yasal, kurumsal düzenlemelerle güvenceye alınmaya devam edildi.

90’lı yıllar, Türkiye’de de feministlerin görünür oldukları, seslerini duyurdukları yıllar oldu. Birçok kadın örgütü kuruldu, kadınlara yönelik ayrımcılığa, şiddete karşı mücadele yükseldi. Kadın kuruluşları Yasama üzerinde etkili lobi faaliyetleri yürüttüler, Medeni Kanunda kadılar lehine bazı değişiklikler yapılmasını sağladılar. İstihdam alanında sözleri dikkate alınır oldu. Özetle Kadın Hareketi, Türkiye’de de rüştünü ispat etti.

90’lı 2000’li yıllara Kürt Kadınlarının mücadelesi ve yeni yeni filizlenen İslami Feminizm damgasını vurdu. Ülkenin Güney Doğusunda süren savaşın büyük bedelini genel olarak Türkiye halkları ödedi, ama Kürt kadınları barış, eşitlik, özgürlük mücadelesini herkesten kat be kat fazla ödediler. İnanılmaz bir farkındalık ve örgütlülük düzeyine geldiler. Bana göre onlar, Türkiye’de hem kadın hareketinin hem de barış ve demokrasi hareketinin en önemli dinamiğidir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, başta Kürt Kadınları olmak üzere, eşitlik için, özgürlük için mücadele veren tüm kadın arkadaşlarıma kutlu olsun.

Zafer mutlaka kadınların olacak! Çünkü Dünya kadınların omuzlarında.

Yüksel Selek

 

Ekofeminizm ya da Yüreğin İyimserliği – Fatmagül Berktay

Yüreğin aklın bilmediği nedenleri vardır. – Pascal

Hiç kimse, ya da ekofeministlerin deyimiyle yaşayan doğanın hiçbir kesimi, yeryüzündeki yaşamın son derece ciddi bir tehdit altında olduğunu inkar edemez. Kadınlar son yıllarda yeryüzü yaşamından daha fazla pay almak için verdikleri mücadelede önemli kazanımlar elde ettiler, ama eşit bir biçimde paylaşmaya çalıştıkları dünya her anlamda çürümekte olan bir dünya. Hepimizi öldürmekte olan bir sisteme eşit bir biçimde katılmanın ne kadar anlamı var? Bu soru, feminist teori ve pratiğin gündemine girmek zorundaydı ve nitekim girdi de: “Ekofeminizm” bu soruya yanıt arama çabasının bir ürünü.

Günümüzde yaşanan ekolojik kriz, feministlerin bu konuya eğilmeleri için kendi başına yeterli bir neden, ancak ekolojiyi feminist felsefe ve politika açısından önemli kılan başka nedenler de var. Ekolojik kriz doğal ve dişi olan her şeyden nefret eden “beyaz, batılı ve eril” felsefi, teknolojik ve ölüm üreticisi sistemlerle bağlantılı. İşçi sınıfının, zencilerin, yerli halkların, kadınların ve hayvanların sistematik bir biçimde aşağılanması, batı uygarlığının temelinde yatan düalist yaklaşımla yakından ilişkili. Bu yaklaşım beden-akıl ikilemine dayalı ve erkeği akıl ile özdeşleştirirken, kadını ve “aşağı” ırk ve sınıfları doğa ile ilişkilendirir. Doğayı ise, en açık seçik örneğini Descartes’de gördüğümüz biçimiyle, bedene indirger:

Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yerini;

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini;

Rahmini, göğüslerini ve başını,

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini,

Parçalayıp açtım.

(Henry Vaugan, “Vanity of Spirit”)

17. yüzyılın ortalarında yazılmış olan bu şiir, doğa ile kadın arasında kurulan özdeşliği ve ikisinin aynı kaderi paylaştığını çarpıcı bir biçimde sergiliyor. Şairin doğaya boyun eğdirme “sevda”sını yansıtmada kullandığı dil, kurbanın uğrayacağı ve bugün acımasız sonuçları iyice ortaya çıkan felaketleri haber veren bir erkeklik gösterisi. Bu gösterinin doruk noktası ise, gene şiirin ortaya koyduğu gibi, ister doğaya ister kadına yönelen “tecavüz” olgusundan başka bir şey değil. 17. yüzyılda “bilimsel devrimi” gerçekleştiren doğacı filozoflar, bilimsel uğraşıyı, esas olarak yaratıcı amaç niteliğinden arındırılmış dişil bir doğanın ele geçirilip teslim alınması, “bekaretinin bozulması” olarak görüyorlardı. Onlara göre doğa, erkeksi etkinliği edilgin bir biçimde karşılamaya hazır kadın gibiydi.

Dolayısıyla feminizm, daha en başından itibaren, Platon ve Aristoteles’in damgasını vurduğu Antik Çağ düalizminden günümüzde Freud ve Lacan’a kadar uzanan ve kadın ile doğayı özdeşleştirerek bunların erkeğin yarattığı uygarlığın düşmanı gibi gören çok köklü bir gelenekle baş etmek zorunda kaldı. Ataerkillik, doğa ve kadın arasında kurduğu özdeşlik ile kadın “doğası”na ilişkin önyargılarının ve kalıplaşmış varsayımlarının doğal, hatta doğa yasası olarak kabul edilmesini sağladı ve bu arada her ikisinin de “dizginlenip ehlileştirilmesi”ni meşrulaştırdı. Bu “ehlileştirme”nin nasıl bir “tecavüz”e dönüştüğünü ve ne tür felaketlere yol açtığını bugün artık görmemek mümkün değil.

Ekofeminizmi savunanlar, bugüne kadarki tüm özgürleşme felsefelerinin, belki de sosyal anarşizmin bazı formları dışında, hep insan merkezli bir yaklaşımı temel alarak insanın dışındaki doğanın giderek daha fazla boyunduruk altına alınmasını gerçek insan özgürlüğünün önkoşulu kabul ettiklerini, ileri sürüyor. Bu yaklaşımın en etkili teorisyenlerinden biri olan Ynestra King, hiçbir sosyalist devrimin doğa kültür ikiliğini aşma yolunda ciddi bir çaba göstermediği gibi, erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısını da ortadan kaldıramadığını söylüyor. (1) Bu, temelde, reel sosyalist uygulamanın da aynı düalist (ikici) mantık üzerine kurulu olması yüzündendir. Ne var ki, gene King’e göre, tarihin değerli bir mirası olan “sosyalist tin” bugün artık yeni özneler “feministler, yeşiller ve ırkçılığa karşı, yerli halkların varlığı ya da ulusal kurtuluş için verilen mücadeleleri yürüten kimlik politikası militanları” tarafından devralınmıştır. Ve bütün bu hareketler arasında dünya çağındaki bir hareketin parçaları olarak algılanmalıdır. (2)

Hem feminizm hem ekoloji, kendi somut bedensel varoluşumuz da dahil olmak üzere, insan ile doğanın geri kalanı arasındaki ilişkinin yeniden kavramsallaştırılmasını talep ederler. Bu açıdan aralarındaki bağ açık. Ancak ekofeministler, feminizmin var olan türlerinin hiçbirinin gerçekten anti-düalist, ya da diyalektik bir teori ve praksisi yeterli bir biçimde yaratamadığını savunarak aslında öğeleri bakımından yeni olmasa bile bütünsel yaklaşımı açısından yeni sayılabilecek bir teori öneriyorlar. Onlara göre, günümüzdeki liberal, sosyalist, kültürel (radikal) feminist teorilerin tümü kadın ile doğa arasındaki ilişkiyi ele almış olsalar bile, her biri kendi yolunda düalist düşünce tarzından kurtulamamış, ya toplumsal olanı doğadan kopararak (sosyalist feminizm) ya da doğal olanı toplumsal olanı içine alacak biçimde genişleterek (kültürel feminizm) aynı ikilemin iki karşıt kutbunda yer almışlardır. Ve ekofeminist bir bakış açısından her ikisi de yanlıştır,çünkü biri doğayı, diğeri kültürü seçmiş durumdadır. Oysa yapılması gereken böyle bir seçim değil, insan ile doğa arasındaki ilişkiyi yeni, diyalektik bir biçimde ele almamızı sağlayacak bir düşünsel yaklaşım üretebilmektir. Doğanın tahakküm altına alınması toplumdan kaynaklanmaktadır ve dolayısıyla yine toplum içinde çözülmek zorundadır. Bu yüzden de ekofeminizmin öznesi, doğal yasanın ürünü olan değil, toplumsal tarihsel bir varlık olan kadındır.

Ekofeminizmin temel analiz kategorisi, doğa, doğanın birbiriyle ilişkili tahakküm edilme biçimleri psişenin ve cinselliğin baskı altına alınması, insanın insan tarafından sömürüsü ve insanın dışındaki doğanın boyunduruk altına alınması ile kadınların bu tahakküm biçimlerine ilişkin tarihsel konumlarının analizi, ekofeminzmin hareket noktasını oluşturuyor. Ekofeminizm, sosyalist ve kültürel feminist geleneklerin her ikisinden de yararlanarak yeni bir senteze ulaşmaya çalışıyor: “Kültürel feminizm ile yüreğin sesine kulak veren bir politikanın gerekliliğini ve birbirimizle ve insanın dışındaki doğa ile olan bağımızı dikkate alan sevgi dolu bir topluluk özlemini paylaşıyoruz. Sosyalist feminizm ise bize, tarihi anlamamızı ve dönüştürmemizi sağlayacak güçlü bir teorik perspektif verdi. Bu iki yaklaşımdan her biri kendi başına “zihin” ve “doğa” ikiliğini devam ettiriyor, ama bir arada ele alındıkları zaman doğa ile kültür arasında yeni ekolojik bir ilişkiyi düşünebilmemizi mümkün kılıyorlar. Bu yeni ilişkide zihin ve doğal, yürek ve akıl, yeryüzündeki yaşamı ölümle tehdit eden içsel ve dışsal tahakküm sistemlerine karşı güç birliği içinde olacaktır.” (3)

Bu yaklaşımın, özgürlük peşinde koşan insanlar açısından çok gönülçelici olduğu açık. Ama, insanın bütün bir uygarlık ve kültür tarihi boyunca düşünce kategorilerini belirlemiş olan ve tahakküm olgusuyla yakından bağlantılı bulunan düalizmi altedebilmesinin pek kolay olmadığı da açık. Ne var ki, ekofeministler bu konuda bilinçli bir iyimserliğe sahip; nihilizme ve karamsarlığa kapılmaya yer olmadığını, aynı şekilde tarihin ya da aklın “bittiği”ni ilan etmeye de gerek olmadığını düşünüyorlar. Bir diğer önemli özgürlük felsefecisi Joel Kovel de onlarla aynı iyimserliği paylaşıyor. Ekofeminizmi, feminist perspektifin ekolojik politikaya bilinçli müdahalesi olarak çok önemli gören Kovel, “Logos, kadını ya ölü ya da vahşi olan ile özdeşleştirmiştir. Dolayısıyla kadın, doğa için konuşarak bu özdeşliği aşar. Ekofeminizm, yeryüzü için mücadele eder, aynı zamanda kadını güçlendirmek için” diyor. Kovel’e göre, bu politika tümüyle tinseldir., çünkü “benliği dönüşüme uğratır, yeryüzüne adalet getirir, benliğin doğa ile, kadının erkek ile, kadının kendisi ile ve herkesin sahiplenme ile olan ilişkilerini değiştirir.” (4)

Aklım daha ihtiyatlı davransa bile, ben de bu iyimserliği paylaşmak istiyorum; çünkü Pascal’ın dediği gibi, yüreğin aklın bilmediği nedenleri olabileceğine inanıyorum.

Fatmagül Berktay

(Bu yazı daha önce Ağaçkakan Dergisi’nde yayınlamıştır. Sayı: 28, Sayfa: 21)

NOTLAR:

1. Ynestra King, “Healing the Wounds; Feminism, Ecology and Nature/Culture Dualism”, Alison M. Jaggar ve Suzan R. Bordo, der., Gender/Budy/Knowledge. Rutgers Univ. Pres, 1989 içinde s.117

2. A.g.e., s.116

3. A.g.e., s 122

4. Joel Kovel, Tarih ve Tin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994, s. 323, dipnot 44.

Ontex işçileri direniyor: “Sendika biziz!”

Her geçen gün işyerlerindeki hak ihlallerine bir yenisi ekleniyor. İşverenden kaynaklanan ihlallere, sendikalardan kaynaklanan ihlallerin de eklendiğini öğreniyoruz. 16 Şubat günü Sefaköy’de Ontex fabrikasında çalışan 17 işçi, toplu sözleşmenin kendilerinden habersiz imzalanmasını protesto ettikleri ve sendikal haklarının uygulanmamasına itiraz ettikleri için işlerine son verildiğini açıkladılar. Selüloz-İş üyesi işçilerden grevdeki Gamze Kayhan’la konuştuk.

İşyerinizden ve çalışma koşullarınızdan bahsedebilir misiniz?

3 yıldır bu fabrikada çalışıyorum. Fabrika, Canbebe, Canpet, Helen Harper ürünleri üretiyor. Ontex, hijyenik ürünler devi olarak bilinen dünya çapında 12 fabrikası bulunan tanınmış bir kuruluş. İş yerimizde üç vardiyalı çalışma sistemi var. Mesaimiz 8 saat olmasına rağmen çoğu zaman 12 saat çalıştırılıyoruz. İki sene öncesine kadar günde bir vardiyada bin üretim yapılırken şu an iki bini geçen üretim yapılıyor. Aynı sayıda işçiyle çok daha fazla üretim yapılıyor.

Bir kadın işçi olarak fabrikada hangi sorunlarla karşılaşıyordunuz?

İki yıl öncesinde yüz civarında kadın çalışırken şu an altmışa yakın kadın işçi çalışıyor. Çoğu kadın işçi paketleme bölümünde çalışıyor. Bir kolinin ağırlığı en az 3 en fazla 9-10 kilo arasındadır. Bu ağırlığı taşımak özellikle kadın işçiler açısından oldukça zorlayıcı ve yıldırıcı sonuçlar yaratıyor. Birçok kadın arkadaşım da bel fıtığı, boyun fıtığı görülüyor. Bunların hiçbiri ciddiye alınmadığı gibi kadın işçilere psikolojik tehditler yapılıyor, “Dayanamıyorsan çık!” gibi söylemlerde bulunuluyor. Ya performans düşüklüğü gibi kılıflarla işten çıkarılıyor ya da benzeri birçok yıldırma politikasıyla istifaya zorlanılıyor.

 

“Patronla sendikacılar kol kola girip bizi kapının önüne koydular”

 

İşten atılmanıza uzanan süreci anlatır mısınız?

2011-2013 TİS süreci fabrikamızda başladığında bizler de bir grup işçi olarak bir araya geldik. Fabrikamızda 22 yıldır sendika olmasına rağmen toplu sözleşmelerden hiçbir sendikalı işçinin haberi olmamış. Bizler de haklarımızı ilgilendiren bu süreçten bizim de haberdar edilmemiz gerektiğini belirttik. Bir araya geldiğimiz arkadaşlarımla; “Toplu iş sözleşmesi nedir ve neler içermelidir?” gibi konuları incelemeye başladık. Altmış kişiyle başladığımız toplantılarımız 200’ü aşkın işçinin katıldığı toplantılar halini aldı. Bu durum hem patronu hem de haklarımızı korumaktan uzak sendikacıları endişeye düşürdü. Fabrikadaki sendika şube başkanımız 35 yıldır bu fabrikada olan birisi. Fabrikamızda işçilerin baş temsilcilik yapmış ardından da sendika yöneticiliğine geçmiş ve on bir yıldır şube başkanlığı yapıyor. Biz TİS’e hazırlanırken gerek şubeden gerekse genel merkezden yöneticiler bizlerin zorlamasıyla bu sürece dahil oldular ve bizlere de bazı sözler verdiler. Aslında taleplerimiz oldukça netti. Sendika temsilcilerimizin demokratik bir ortamda seçilmesi, toplu sözleşmede yüzde yirmi beş zam ve bazı idari maddelerin değişmesini istiyorduk. Sendika bizim bu taleplerimizi dikkate almamakla kalmadı; bize sormadan sözleşmeyi de imzaladılar. Biz buna karşı çıkınca patronla sendikacılar kol kola girip bizi kapının önüne koydular. Şimdi de hem işverenin işten çıkarma saldırısına karşı, hem de sendikacıların yanlış tutumlarına karşı direniş başlattık. Söylediğimiz en temel şey; “Sendika biziz”, “Sendikamızdan vazgeçmiş değiliz, hala önlük ve şapkalarımızı gururla taşıyoruz.”

Bundan sonraki yol haritanız ve mücadele şekliniz nasıl olacak?

Biz haklarımız için mücadele ettik ve işten atıldık. Bu haklı mücadelemizi fabrikamızın önünde, direniş çadırında sürdürüyoruz. Demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, kadın örgütleri ve toplumun tüm duyarlı kesimlerini mücadelemizi desteğe davet ediyoruz. İşsizlik sigortası için başvuruda bulunduk. İşe iade davaları açıyoruz. Biz işe iade davasını kazanana kadar direneceğiz. Fransa ve Almanya’da ki sendikalarla iletişime geçiyoruz direnişimizi uluslar arası alana da taşıyacağız. Her Cumartesi günü saat altıda Galatasaray Lisesi önünde toplanıyoruz. Haklı taleplerimiz kabul edilene kadar herkesi ürettiğimiz Canbebe, Canpet, Helen Harper gibi ürünleri de boykot etmeye çağırıyoruz.

Yazgülü Yeşil

Ekmek ve Gül – Nilgün Karasu

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını önerdi ve öneri oy birliğiyle k abul edildi.

1908 New York’ta 15.000 kadın daha kısa çalışma saati, daha iyi gelir ve oy hakkı için yürüdü. Doğum izni istediler. Kullandıkları slogan “Ekmek ve Gül “ idi. Ekmek yaşama güvencesi, karın tokluğunu, gül ise daha kaliteli yaşamı simgeliyordu.

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı. 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984’ten itibaren çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” tekrar kutlanmaya başlandı.

Dünya Kadınlar Günü günümüzde çok daha farklı bir gün. Kadın haklarının kazanılmasında nerelerden başlandığını ve bugünlere nasıl gelindiğinin hatırlanması için özel bir gün. Bir çok gelişmiş ülkede kadın hakları çok ilerlemeler göstermiş olsa da, ülkemizde kadın hakları ne yazık ki istenen seviyelerden çok uzaktadır.

Dünya genelinde son yıllarda kadın haklarında meydana gelen artış dahi bir çok gerçeği değiştirebilecek nitelikte değildir. Dünyadaki en fakir insanların büyük bir çoğunluğu kadın, dünyadaki eğitim almamış insanların büyük çoğunluğu yine kadınlar. Kadınlar ülkemizde de erkeklere göre % 50 oranında daha az ücretle çalıştırılmaktadırlar. Nüfusun yarısını oluşturan biz kadınlar, dünyanın her yerinde çalışıyoruz, üretiyoruz, maddi-manevi değerlerin yaratılmasında emek veriyoruz. Yeryüzündeki işlerin büyük bölümünü biz kadınlar yapıyoruz ama emeklerimiz görülmüyor, zenginliklerin çok azına kadınlar sahip. Aile içinde harcanan emek ve yapılan işler cinsiyetlerinin doğal uzantısı olarak görülüyor. Buda emeğine değer verilmeyen kadının, çalışma yaşamına hep bir adım geride başlamasına neden oluyor. Kadınların ezilmesinde ve sömürülmesinde ataerklilik ve kapitalist sömürü, işbirliği halindedir. Birisinin güçsüzleştirdiğini diğeri daha çok sömürmekte. En çok kadınlar işsiz kalıyor. Daha örgütsüz ve daha kötü koşullardaki işlerde, daha düşük ücretle çalışıyorlar. İşten en kolay kadınlar çıkarılıyor. Sendikalar en az onlara ulaşıyor.

Kadın istihdamının en yüksek olduğu kamuda dahi, çalışan kadınların büyük bölümü, alt kademelerde, düşük statülü işlerde çalıştırılmaktadır. Kamuda, her yüz yöneticiden sadece biri kadındır. Ülkemizde artan muhafazakârlık, kadınların hak ve özgürlüklerini tehdit ediyor. Siyasal çatışmaların sembolüne dönüştürülen türban konusu, ülkeyi de yeni bir kutuplaşma ve gerilimin eşiğine getirmiştir. Gelişen milliyetçilik, ataerkil nefret kültürü ile birlikte, şiddeti gündelik hayat içinde de yaygınlaştırıyor.

Türkiye’nin gündeminde çok fazla yer alan türban tartışmasında olduğu gibi, siyasal çatışmalar kadınların bedenleri üzerinden yürütülüyor. Milliyetçilik, kadınların bedenlerini savaş alanına çeviriyor. Son yıllarda yüzde 1400 oranında artan kadın cinayetleri, töre cinayetleri adı altında her gün sayıları artan bu cinayetler ve bunlara göz yuman bir devlet.

Emeği, barışı, özgürlüğü ve eşitliği savunan kadınlar olarak tüm bunlara hayır diyoruz. Ataerkilliğe, eşitsizliğe, kapitalist sömürüye, milliyetçiliğe ve toplumsal cinsiyet ayırımcılığına son verilmesini talep ediyoruz. Kadın-Erkek tüm halkın barış içinde eşit ve özgürce yaşamasını istiyoruz.

8 Mart’ın 2011 yılında Kadın Erkek Eşitliği’nin toplumun her yaşamına geçirilmesini, eğitimde, çalışma yaşamında, siyasette bu eşitliğin yasalara dayandırılarak uygulamanın sağlanmasını, şiddete son verilmesini, yasaların hayata geçirilmesini talep ediyoruz. 8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN…

 

Nilgün KARASU

Antakya Yeşilleri

 

 

 

Filmmor Kadın Filmleri Festivali: Elbette eşitiz!

9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali ile kadınlar, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden 60’ı aşkın filmle 12-20 Mart’ta İstanbul’da, ardından Van, Antalya ve Trabzon’da, “Elbette Eşitiz!” diyor.

“Kadınlarla birlikte kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için” yola çıkan Filmmor Kadın Kooperatifi’nin, bu yıl dokuzuncusunu gerçekleştirdiği Filmmor Kadın Filmleri Festivali, bu yıl da kadınların kadınlara ve hayata dair sözlerini sinema izleyicisiyle buluşturuyor.

12 Mart’ta İstanbul’dan yola çıkan festival, 12-20 Mart’ta İstanbul’da, 26-27 Mart’ta Van’da, 2-3 Nisan’da Antalya’da, 9-10 Nisan’da Trabzon’da olacak.

Üstelik bu yıl 25 ülkeden filmler ve konuklar, tema bölümleri, toplu gösterimler, panel, konferans ve atölyelerle geçtiğimiz yıllara oranla çok daha dolu.

“Yaşarken eşit miyiz?”

Festivalin bu yıl seyircilere bir de sorusu var:

“Yılı yine, bir yandan yaşamın her alanına sirayet etmiş bunca eşitsizliklerin cinskırım halini alan kadın cinayetlerine varan sonuçları, bir yandan kadın-erkek eşitliğine karşı açıklamalar, eylemlerle geçirince artık duyulması dileğiyle: Eşitiz Dedik!

Bu yılki festivalin tema-sözüne:

– Alınamaz, verilemez, çalınamaz, kazanılamaz, dikilemez, biçilemez olan ama hala metreyle ölçüp teraziyle tartmaya kalkanlara rastlanan,

– Yasalarda olan ama fiiliyatta evrile çevrile yok edilen,

– İdraki ve inşası için fizik-biyoloji, fıtrat-yaradılıştan öteye geçmeyi gerektiren eşitliğin artık anlaşılır ve yaşanır olması dileğiyle: Eşitlik Dedik!

Şimdi bültenle, afişle, yaklaşan festivalle söze devam ediyoruz:

Hiç tartışılacak yanı yok Elbette Eşitiz!

Asıl mesele, Yaşarken Eşit Miyiz?”

Filmler, atölyeler ve diğer etkinlikler

Festivalde, “Kadınların Sineması”, “Toplu Gösterim”, “Kadınlardan Ortadoğu”, “Kendine Ait Bir Cüzdan”, “Annelik Meselesi” ve “Cins-iyet-ler” bölümlerinde 25 ülkeden 88 kadın yönetmenin 61 filmi gösterilecek. Festivale bu yıl 400’ü aşkın film başvurusu olmuştu.

Festival etkinlikleri kapsamında, Ayşe Düzkan ile sinemada cinsellik, Alin Taşçıyan ile sinemada sansür, Hülya Uğur Tanrıöver ile Film Okuma atölyeleri; “Queer?” başlıklı bir atölye-söyleşi ile “Eşitlik: Ne Hediye Ne Lüfuf Ne de Gaspa Müsait” başlıklı bir panel de gerçekleştirilecek.

Ayrıca Filistin Shashat Kadın Filmleri Festivali ve Uluslararası İsrail Kadın Filmleri Festivali ile ve festivale katılan yönetmenlerle buluşmalar, söyleşiler var.

Festival kapsamında gerçekleştirilecek diğer ortak etkinlikler şöyle:

3. Altın Bamya Ödülleri: Altın Bamya Akademisi ortaklığıyla verilecek 3. Altın Bamya Ödül Töreni – 20 Mart Pazar Cezayir’de…

Konferans; Kadınlar ve Sinema: Ortadoğu: Galatasaray Üniversitesi-Medya ve Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Merkezi (MEDİAR) ortaklığıyla yapılacak konferans Galatasaray Üniversitesi’nde…

Mor Nokta – Kadınlardan Sinemaya: İstanbul Modern-Sinema ortaklığıyla kadınların sinemaya baktığı 4 film; 70-80-90 Masum, Küstah, Fettan (Melek Özman), Kameralı Kadınlar (Shooting Women, Alexis Krasilovsky), Sessiz Sinemada Sufrajetler (Suffragettes in the Silent Cinema, Kay Sloan), Tutkuyu Filme Almak (Filming Desire, Marie Mandy) ile Mor Nokta etkinliği – 8 Mart Salı günü İstanbul Modern Sinema’da…

Silva Bingaz Fotoğraf Sergisi “Beyan”: Beyan’ın Kuzey Irak’tan Türkiye’ye, Türkiye’den Almanya’da mülteciliğe uzanan 3 yıllık şiddetten kaçışından kareler Mart sonuna kadar – Fotoğrafevi’nde…

“Haydi festivale”

Festival ekibinin çağrısı ise tüm kadınlara:

“Evin işi, çarşının telaşı, hayat gailesinden ötesini hak ettiğimiz için,

Şehre-çoğu festivale-sinemaya gelmeyen kadınların sinemasından filmler görmek için,

Dünyanın yirmi beş ülkesinden kadınlarla, sözleri, deneyimleri, düşleri, filmleriyle buluşmak için…

Eşitliğe cinsiyetiniz ya da konumunuzdan dolayı direnmek eğilimindeyseniz kadın-erkek eşitliği fikriyatını anlamaya giriş için…

Ya da başka türlü bir festival keyfi yaşamak için… Haydi festivale…” (BB)

* 9. Filmmor Kadın Filmleri Festivali fragmanını izlemek için tıklayın.

Tarihler: Festival 12-20 Mart’ta İstanbul’da, Cezayir, Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Modern salonlarında olacak.  Ardından yine yollarda… Festivali Van Kadın Derneği 26-27 Mart’ta Van’da, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği/Merkezi 2-3 Nisan’da Antalya’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği 9-10 Nisan’da Trabzon’da misafir ediyor.

Festival programı ve biletler: Festival programı 1 Mart’tan itibaren Filmmor web sayfasında. Festival biletleri ve kartları 1 Mart’tan itibaren Tickettürk’ten ya da festival süresi boyunca festival salonlarındaki Filmmor standlarından alınabilir.

Diğer bağlantılar: www.altinbamya.org  / www.mediar.org / www.infist.org / www.istanbulmodern.org / www.cezayir-istanbul.com / www.fotografevi.com / www.vakad.org (Burçin Belge)

HAS Parti olgusu

Has Parti İstanbul İl Örgütü’nün gecen Cumartesi düzenlediği Anayasa Sempozyumu’na dinleyici olarak katıldım. Sempozyum içerik ve tartışma düzeyi açısından verimli olduğu kadar da şaşırtıcıydı. Has Parti Anayasa Çalışma Grubu Başkanı Niyazi Güney’in moderatörlüğünü yaptığı ilk oturumda Yücel Sayman, Ergun Özbudun ve Levent Köker konuşmacıydı. Değerli konuşmacılar “demokratik anayasanın dibacesi, birlikte yaşamak; Türkiye’nin temel sorunları yeni bir anayasayla nasıl çözülür; yeni anayasayı kim ve nasıl yapmalı’’ konularını tartıştılar. Moderatörlüğünü Mehmet Bekaroğlu’nun yaptığı İkinci oturumda ise Mustafa Şentop, Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar, Erol Katırcıoglu ve Aziz Çelik ’’Anayasa ve siyaset; Kürt sorununun çözümü açısından yeni bir anayasa; iktisatta değişim ve anayasa; sosyal politikalar açısından anayasa’’ konularını katılımcılarla birlikte enine boyuna tartıştılar.

Sempozyumun kapanışında Has Parti Genel Başkan Numan Kurtulmuş’un yaptığı konuşma ileri bir demokrasi referansıydı. Numan Bey resmi ideolojiyi, kapitalizmi ve milliyetçiliği eleştirdiği konuşmasında, hiç kimsenin kimliğini seçmediğini, dolayısıyla kimliklerin ayrıcalık vesilesi ve gurur kaynağı olamayacağını, Kürt olarak doğan insanların anadillerini konuşmasının ana sütü gibi helal olduğunu, aynı şekilde farklı inanç ve düşüncede olan insanlara da demokrasi ve eşitlik ilkesi gereği saygı duyulmasının şart olduğundan söz etti. Dahası politik muhafazakârlığı reddettiklerini demokratik, özgürlükçü, sosyal, ötekileştirmelere karşı olan bir anlayışı benimsediklerini anlattı. Dinsel kimliği merkeze alan insanların tabanını oluşturduğu bir siyasal partinin ‘’muhalif sol’’ konuma işaret eden söylemleri benim açımdan yeniydi. Çoğunlukla Has Parti tabanından oluşan dinleyiciler arasında az sayıda ön yargılı yaklaşımı saymazsak, genelde anlamaya açık, bireysel ve toplumsal haklara saygı duyan dindar bir kitlenin siyasal varlığı önemsenmesi gereken bir durum.

Politik muhafazakârlığın aksine ötekileştirilenlerin yanında yer almayı düstur etmiş dindarların varlığı neden önemlidir ve dindar kesimlerin resmi ideolojinin taşıyıcısı olan ulusalcı ve milliyetçi muhafazakâr kesimlerin ekseninden koparak hak mücadelesi veren Kürtler, Aleviler, emekçiler, doğanın hakkını savunan yeşiller, kadınlar ve diğer bütün ötekilerin yanında (devlet değil toplum odaklı) muhalif eksende konumlanması mümkün müdür?

Türkiye’de devlet eksenli siyasal alışkanlıklar, Müslüman kimliği merkeze alan dindarların sol ve muhalif siyaset ile buluşmasına hiç bir zaman olanak vermedi. Yoksul dindarların egemen dinamiklere karşı solcularla veya sol değerlerle ortak mücadele hattına katılması gerekirken, aradaki mesafeyi derinleştiren egemen anlayış, yeri geldiğinde solcuları dindarlara karşı dindarları da solculara ve diğer muhaliflere karşı dayanak olarak kullandı. Bu sorunsalın oluşmasında solun pozitivist, halktan kopuk sekter ve inançları kapsamı dışında bırakan mekanik bakışının rolü kadar, sınıfsal olarak çoğunluğu ezilenlerden oluşan dindar kesimin de (söylemde mazlumiyet vurgusu yapılmasına rağmen) sol değerlere sahiplenme yerine ya güçlüye boyun eğme ya da onun yanında kendisini tahkim etme tercihi belirleyici olmuştur. Bu popülist ve sinik gelenek AKP, Saadet ve iktidar neması için fırsat kollayan Türkiye Partisi ile devam ededursun, ‘’cipe binen türbanlının değil, otobüs durağında bekleyen emekçi türbanlı kızın partisi’’ olarak kendisini tanımlayan Has Parti, tam da bu geleneğin karşısında konumlanarak politik olarak yepyeni bir alan açmış durumda. Has Parti bu güne kadar solun dokunamadığı sola yakın olabilecek dindar toplumsal kesimi resmi ideolojinin vesayetçiliğinden, egemenlerden kopararak hak ve demokrasi mücadelesi veren muhalif cephede buluşturuyor. Demokratik, adil, özgürlükçü, farklılıklara saygıyı ve bir arada yasamı savunan bir toplumsal kitle, alışık olmadığımız biçimde siyasal alana müdahil oluyor.

Kapitalizme, resmi ideolojinin vesayetçi paradigmasına, militarizme karşı, ezilenlerle yan yana duran muhalif dindar bir sol parti ile işbirliği koşullarının geliştirilmesi iki açıdan önemlidir.

Birincisi teknik açıdan demokrasinin önündeki engel olan seçim barajına karşı yapılacak işbirliği muhalif cepheyi siyasetin belirleyici konumuna taşıyarak, baskıcı sistemin güç aldığı dengeleri alt üst edecektir. Kürtler, Aleviler, yeşiller, emekçiler, dindarlar, kadınlar, her gün daha da yoksullaştırılan köylüler… Neden güç birliği yaparak gerçekte kendilerine karşı oluşturmuş engelleri yıkamasınlar? Böylesi bir birliktelik durumunda, korkulardan beslenen karşıtlık yerine, oylar aslına rücu edecek, sistem partilerinin yerine gerçek halk demokrasisinin temeli atılacaktır. Böylece siyasetin halka geri kazandırılması mümkündür. Bu seçimlerde olamasa da sonraki seçimlerde iyi bir taban örgütlenmesi yapılırsa, Has Parti’yi de içine alan bir ittifak seçim barajını asıp 100-150 temsilciyi meclise gönderebilir.

İkinci neden demokrasi kültürüyle ilgili. Türkiye’de resmi ideolojinin beslendiği, ötekileştiren, kendi tutum ve ideolojisinin tek doğru ve vazgeçilmez olduğunu düşünen, farklılıklara eşitlik temelinde değil hoşgörü üzerinden tanımlayan muhafazakâr toplumsal kültür sağın ve solun içinde oldukça yaygındır. Dindarların sol ideolojinin söylemleriyle siyasal alana müdahil olması, işte bu kültürün çözülmesinde ve demokratik toplumsal kültürün gelişmesinde önemli katkılar sağlayacaktır. Benzer şekilde solun, yeşillerin ve diğer muhaliflerin temas etmekte zorlandıkları bir toplumsal kesimin devlet eksenli bakış açısından toplumsal eksenli konuma evirilmesi, dini ve ahlaki değerleri, mazlumiyetleri her açıdan sömürerek kullanan mevcut iktidarın ve tabi diğer sistem partilerinin maskesinin düşürülmesi açısından önemlidir.