KadınManşet

Dünya Kadınların Omuzlarında! – Yüksel Selek

0

2011, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde kadınların ahvalini düşünürken, Yunan Mitolojisindeki Atlas’ı hatırladım. Hani, Zeus tarafından Yerküreyi sonsuza kadar omuzlarında taşımaya mahkum edilen Atlas’ı. Mitoloji Atlas’ı erkek kahraman olarak yaratmış, ama olsun, biz dünyanın erkek olduğunu ve onu sırtında taşıyanın da kadın olduğunu biliyoruz. Hikayenin enteresan bir benzerliği daha var. Atlas, yılanlı bahçedeki üç altın elmayı getirme vadiyle Herkül’ü kandımaya, kısa süreliğine dünyayı onun omuzlarına yüklemeye kalkar, ama Herkül karşı bir hile ile Atlas’ı kandırıp kaçar ve dünyanın yükü yine Atlas’ın omzunda kalır.

Gerçek dünyanın Herkül’ü, mitolojideki gibi canavar öldürmez; canavarlar yaratır, savaşlar yapar, devrimler yapar. Örneğin 1789, 1848, 1917 devrimlerini yapmıştır. Sanayi devrimini de yapmıştır ve eşitlik vadiyle Atlas’ı kandırıp ucuz işgücü olarak üretim faaliyetine katmıştır. Bak artık eşitiz, hayat müşterek demiştir. Demiştir demesine, ama evdeki tüm sorumluluk yine kadının üzerindedir. Atlas Kadın, evde hem hayatı üretmeye, hem işgücünü yeniden üretmeye, hem de atölyelerde, fabrikalarda mal ve hizmet üretmeye devam eder. Ne zaman çalışma koşullarının ağırlığından şikayet edecek olsa dayak, cop hazırdır. Dünya Kadınlar Günü ilanına ilham olan olayda da (1857’de) de öyle olmuştu. (bakz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kısa Tarihçe)

Bizim Herkül (erkek suretindeki kapitalist sistem) savaş ve büyüme dönemlerinde, kadınlar işe, bunalım dönemlerinde kadınlar eve, döngüsünü seri üretim sisteminden vazgeçinceye kadar sürdürdü. Derken, 80’lerin ortalarından itibaren küreselleşmeyle birlikte, yine ucuz işgücü olarak kadınlar için esnek çalışma, kısa çalışma, eve iş verme gibi yeni yollar icat etti. Böylece, günümüzde işin kadınlaşması denen modele kadar gelindi. Bir bakıma artık, kadın erkek bu modelde eşitlenmiş oldu (Atlasın ahı tuttu).

Savaşlardan, zaferlerden, yenilgilerden sonra kadınlar ayağa kalkarlar…

Sanayi devrimiyle yaşanan ekonomik gelişme dünyanın çehresini değiştiriyor, orta sınıflar büyüyor, eğitim düzeyi yükseliyor, kentleşme hızlanıyordu. Feminist hareket bu orta sınıf eğitimli kadınlar tarafından başlatıldı. İlk feministler kadınların oy hakkı, miras hakkı, eğitim hakkı için eşitlik mücadelesi verdiler ve sınırlı da olsa kazanımlar elde ettiler.

İkinci feminist akım (neo-feminizm) ise doğuşunu, 1968 hareketine borçlu. Gençliğin başını çektiği, Avrupa’da patlayıp dünyayı saran demokrasi ve devrim hareketine katılan kadınlar, kendi örgütlerinde de ikinci sınıf konumlarının pek değişmediğini görüp ayıldılar. Mücadeleye erkeklerle eşit koşullarda katılıyorlardı, ama erkeler hep daha eşitti!

Neo-feministler, kadınlık durumunu sıkı bir sorgulamadan geçirdiler, yeni arayışlarla farklı akımlar yarattılar(eşitlikçi, sosyalist, radikal, otonom feministler gibi) ; yeni tezler ve yeni pratiklerle (bilinç yükseltme grupları, okuma grupları, alternatif yaşam, kolektif evler vb.) kadınların farkındalık düzeyini yükseltiler. Feminist hareket, Batı Avrupa’da barış hareketi, çevre hareketi ile birlikte ivme kazanırken, feminizmi bir burjuva akımı olarak gören sosyalist kadınlar ise eşitlik mücadelesini sosyalizm hedefiyle birleştirip kurtuluş umudunu sosyalist toplumun kuruluşuna ertelediler.

1975 Yılının BM tarafından Dünya Kadın Yılı ve ardından 1976-1986 arasını Dünya Kadın On Yılı ilan edilmesinde, on yıl içinde düzenlenen Dünya Kadın Kongreleri; Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi-CERAW, dünya kadınlarının 70’li 80’li yıllarda yükselen mücadelesinin başarısı oldu.

Feministlerin geliştirdiği (68 kuşağının kadın önderleri) Toplumsal Cinsiyet Rolleri (Gender) teorisi 2000’li yıllarda dünya çapında kabul gördü. Kadınlık ve erkeklik, onların biyolojik özellikleriyle değil, toplumun kadına ve erkeğe biçtiği rollerle belirleniyordu. On bin yıl kadar önce Toprağa yerleşmeyle, özel mülkiyetin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan ataerkil (Patriyarkal) sistem, erkeğe egemen bir rol biçmiş ve kadını ona tabi kılmıştı.

Sorun aslında, bir egemenlik sorunuydu. Dünyaya gelen her erkek ve kadın bireye toplumsal cinsiyet rolü, erkek egemen kültür tarafından yüklenir; devlet ve aile başta olmak üzere, tüm toplumsal kurumlar (ve her kadın ve erkek birey tarafından da) bu rolü yeniden yeniden üretirler. Hiçbir egemenin egemenliğinden kendiliğinden, gönül rızasıyla vazgeçtiği görülmemiştir. Aşk uğruna tahtından vazgeçen bazı Prensler hariç.

İşte bu nedenledir ki kadınlar, ister barikatlara çıksınlar, ister polisin, ordunun saldırısında ön saflarda olsunlar, ölsünler, yaralansınlar, bütün devrimlerin egemenleri erkektir ve zaferden kadınların payına övgü sözcüklerinden, birkaç heykelden, anıttan fazlası düşmez. Çünkü erkek mihneti kadınla paylaşır da iktidarı paylaşmaktan hoşlanmaz. Düzen değişir, erkeklik baki kalır!

Ne de olsa, her erkek en az bir kadına egemendir. Toplumun gelir ve eğitim düzeyi düşük kesimlerinden erkeklerin tebaları sadece kadınlardır. Karıları, kızları, kızkardeşleri, sevgilileri… Son dönemlerde artan kadın cinayetlerinin faili erkekler, genellikle bunlar arasından çıkıyor. Kadın özgürleştikçe otoritesinin kalmadığını gören bu tür erkek kendini iyice değersiz hissediyor; öfkesini kontrol edemez hale geliyor; kadına baskıyı artırıyor, dayağa şiddete başvuruyor, hatta öldürüyor. Erkek cinayetine kurban giden kadınlar arasında boşanmak isteyen kadınların çokluğu dikkat çekici.

Türkiye’de Feminizm, 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra yükseldi.

Türkiye’de feminizmin tarihi her ne kadar Meşrutiyete kadar uzansa da, yakın tarihimizde feminizm, ilginç bir biçimde 1980 Askeri Darbesinden sonra varlık göstermeye başlar. Darbe sonrasındaki ilk örgütlenmelerden olan Yazarlar Kooperatifinin yayın organı Yazko Edebiyat Dergisinde Feminizm üzerine makaleler yayımlandı. Bana göre bu biraz da ikinci Feminist akımın, 1968 Hareketinin sönümlenme sürecinde ortaya çıkışına benziyor. Kadınlar, 80 Darbesinin paydos düdüğünü çaldığı sosyalist hareketin ne kadar cinsiyetçi olduğunu fark edecek kadar deneyim sahibi olmuşlar; kurtuluşun devrim sonrasına ertelenemeyeceğini fark etmişlerdi. Kaldı ki, sosyalist sistemde de kadınlar bazı eşit haklara kavuşmuş olsalar da, erkek egemen sistem kale gibi duruyordu.

1989 Berlin Duvarının yıkılışı, Doğu Avrupa’da ard arda düşen sosyalist yönetimler, Sovyetlerin dağılış sürecinde yükselen sivil toplum hareketleri kadınların mücadelesine de ivme kazandırdı. BM’in temel meselelerinden biri haline gelen kadın hakları, feministlerin çabalarıyla ülkelerin politikalarına ve uygulamalarına yansımaya, yasal, kurumsal düzenlemelerle güvenceye alınmaya devam edildi.

90’lı yıllar, Türkiye’de de feministlerin görünür oldukları, seslerini duyurdukları yıllar oldu. Birçok kadın örgütü kuruldu, kadınlara yönelik ayrımcılığa, şiddete karşı mücadele yükseldi. Kadın kuruluşları Yasama üzerinde etkili lobi faaliyetleri yürüttüler, Medeni Kanunda kadılar lehine bazı değişiklikler yapılmasını sağladılar. İstihdam alanında sözleri dikkate alınır oldu. Özetle Kadın Hareketi, Türkiye’de de rüştünü ispat etti.

90’lı 2000’li yıllara Kürt Kadınlarının mücadelesi ve yeni yeni filizlenen İslami Feminizm damgasını vurdu. Ülkenin Güney Doğusunda süren savaşın büyük bedelini genel olarak Türkiye halkları ödedi, ama Kürt kadınları barış, eşitlik, özgürlük mücadelesini herkesten kat be kat fazla ödediler. İnanılmaz bir farkındalık ve örgütlülük düzeyine geldiler. Bana göre onlar, Türkiye’de hem kadın hareketinin hem de barış ve demokrasi hareketinin en önemli dinamiğidir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, başta Kürt Kadınları olmak üzere, eşitlik için, özgürlük için mücadele veren tüm kadın arkadaşlarıma kutlu olsun.

Zafer mutlaka kadınların olacak! Çünkü Dünya kadınların omuzlarında.

Yüksel Selek

 

Kategori: Kadın

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.