Ana Sayfa Blog Sayfa 5258

Şık’ın avukatı savcının sözlerini aktardı: “Polis istiyor, biz de mahkemeye havale ediyoruz”

Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındıktan sonra dün sabaha karşı tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı Akın Atalay, savcı Zekeriya Öz’ün yaptığı son açıklamaların, gözaltı sürecindeki tutum ve sözleriyle tamamen çeliştiğini belirterek, “Ergenekon artık, bir darbe teşebbüsü davası değildir” dedi ve müdahil avukatlığından çekildiğini açıkladı. Ahmet Şık ve Nedim Şener’ in de tutuklanması ile artık bu ülkede gazetecilik yapılamayacağını belirten Atalay, gözaltı sürecinde savcı Öz’ün kendisine “Ben bu son gözaltı ve aramalarda kaç kişi ile ve kimlerle ilgili yakalama ve arama istenildiğini bilmiyorum. Ahmet Bey’in de ismi var mı yok mu dikkat etmedim, biliyorsunuz emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman olduğu gibi imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz” dediğini aktardı.

Atalay’ın gönderdiği açıklamasının tam metni şöyle:

03 Mart 2011 Perşembe günü “Ergenekon terör örgütü üyeliği” suçlaması ile gözaltına alınanlar arasındaki gazeteci Ahmet Şık’ın, gözaltına alınışından bu sabah saatlerinde Metris cezaevine götürülene kadar geçen son 3 günlük süreçte avukatı olarak, bu süreci yaşadım.

Savcılık ve mahkeme huzurunda geçen her anın dolaysız, doğrudan tanığıyım. İfade tutanaklarına zorluklarla geçirebildiklerimiz dışında, asıl yaşanan gerçeklik, karşılıklı diyaloglardır.

Anlatacak çok şey var. Ama hepsi de dehşet verici, ürkütücüdür.

Sadece bir anekdot aktarayım:

Ben savcıya, Ahmet Şık’ın Ertuğrul Mavioğlu ile 2009 yılında yazdığı iki ciltlik Ergenekon kitabından sözettiğimde, haberi ve bilgisi olmadığını söyledi. Derhal dışarıdaki arkadaşlardan isteyip, odaya getirttik. Bir yandan sorulara devam ederken bir yandan da kitaba göz gezdirdi. Eğer çok iyi ve yetenekli bir aktör değilse, kitabı ilk kez gördüğüne ve duyduğuna kalıbımı basarım.

Sordum: “Gerçekten mi ilk kez duydunuz ve ve gördünüz?”

Yanıtladı: ” Evet”

Ve devamla şunları söyledi:

” Ya ben bu son gözaltı ve aramalarda kaç kişi ile ve kimlerle ilgili yakalama ve arama istenildiğini bilmiyorum. Ahmet Bey’in de ismi var mı yok mu dikkat etmedim, biliyorsunuz emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman olduğu gibi imzalayarak mahkemeye havale ediyoruz.”

İşte, hükümetin yargının tasarrufudur dediği olayın aslı astarı budur…

Bugüne kadar, “soruşturmanın gizliliği” ilkesine hep uydum. Buna uymamın nedeni, sadece uymamanın bir suç olması ve yaptırıma bağlanması nedeniyle değildi. Ben, bu ilkenin konuluş amacının ve koruduğu hukuksal değerin doğruluğuna da inanıyorum.

Fakat gelinen noktada, bu ilke, konuluş amacının tümüyle zıddı bir bağlamda ve insanların onurunu, kişiliğini zedelemek, belirsiz ve çok uzun bir zamana yayılacağı belli olan yargılamadan önce, insanları suçlu olarak damgalamak ve peşin ceza çektirmek amacıyla kullanılıyor.

Masumiyet karinesi gereğince, haklara sahip olan bir şüphelinin haklarını korumak üzere hukuk düzeninde olan “soruşturmanın gizliliği” ilkesi yalnızca şüpheliye karşı gizliliğe dönüştü.

Somut olaya gelince, bugün soruşturma savcısı Zekeriya Öz’ün yazılı basın açıklaması benim açımdan bardağı taşıran son damla olmuştur.

12 saat önce ifade sırasında bizim yüzümüze karşı bambaşka beyanlarda bulunan savcı, basın açıklamasında ise eleştiri niteliğinde yazı yazan istisnasız herkesi muhatap alarak açıkça tehdit etmektedir.

Okumayanlar için savcı Zekeriya Öz’ün açıklamasının aşağıdaki bölümünü aynen aktarıyorum:

“Esasen Cumhuriyet Savcılığımızın hukuksal gereklilikler dışında herhangi amaç ve saikle hareket ettiğinin / edeceğinin kabulü ve kamuoyunun bu yönde asılsız değerlendirmelerle yönlendirilmeye çalışılması, büyük bir titizlik ve ciddiyetle yürüttüğümüz soruşturmaya zarar vereceği gibi adı geçen terör örgütünün hedef ve amaçlarına katkı sağlayacağı da açıktır. Bu istikametteki yayınlar tarafımızca özenle izlenmekte, hassasiyetle değerlendirilmektedir”

Bilmeyenler için anımsatayım, şu anda Ergenekon davalarında yargılananlar arasında, “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım ve yataklık etmekle suçlanan kişiler de var.

Bugüne kadar, bu ülkenin geçmişindeki örtülü ya da açık bütün darbelerle, darbe teşebbüsleriyle ve askeri muhtıralarla hesaplaşılmasının önemine ve gereğine inanan ve Ergenekon soruşturmasını bunun için tarihi bir fırsat olarak gören birçok kişi, bu soruşturmanın bu amaçla uyumlu olmayan yönlerine ilişkin kaygı ve kuşkularını hep bilinçlerinin bir köşesinde nadasa bırakmayı tercih etmişlerdi.

Ama artık, bardağı taşıran son gözaltı ve tutuklamalar nedeniyle, soruşturmanın bambaşka yerlere doğru evrilmekte olduğunu görmenin rahatsızlığı ile bu kaygılarını gündeme getirmeleri üzerine, soruşturma makamının adeta “ öyleyse siz de Ergenekoncusunuz, bak gereğini yaparım ha!” olarak okunabilecek açıklamasına muhatap oldular.

Dolaysız ve doğrudan tanık olarak söylüyorum. Ahmet Şık ve Nedim Şener’ in de tutuklanması ile artık bu ülkede gazetecilik yapılamaz. Tutuklananlar Ahmet ve Nedim değil, onların şahsında gazetecilik mesleğidir.

Bu karardan sonra, artık geriye dönüş yoktur. Şu andan itibaren benim açımdan “Ergenekon” zihniyeti ile siyasi, toplumsal arenada siyasi mücadele hakkım baki kalmak üzere, hukuksal alandaki mücadele pratiği tümüyle bitmiştir.

Davanın ilk başladığı andan bugüne kadar, birçok eleştiriye karşın bugüne kadar süren davadaki müdahil avukatlık statümün de sonlandırılması için, artık bu davaya inancım ve yargılama makamlarına güvenim kalmadığı için istifa edeceğimi, bu yargılamada bundan sonra, (elbette tercih ettiğim şüpheliler bağlamında) müdafi olarak görev yapmak durumunda olduğumu belirteceğim.

Yaşanan tüm hukuksuzlukları, gücümün yettiğince ulusal ve uluslar arası platformlarda dile getireceğimi belirtiyorum.

ARTIK EMİNİM, ERGENEKON DENİLEN DAVA BİR DARBE TEŞEBBÜSÜ DAVASI DEĞİLDİR.

Toplumun bu konudaki hassasiyet ve duyarlılığı kullanılarak, muhaliflerin aşama aşama cezalandırıldığı bir yargı pratiğidir.

Bu iletiyi, biraz da öfkem ve duyarlılığım zirvede iken yapıyor ve sizlerle paylaşıyorum…

Avukat Akın Atalay

Şık: “Adımın Ergenekon’la anılmasını zul sayarım!”

Ergenekon üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanan Nedim Şener’in savcılık sorgusunun yaklaşık beş saat sürdü. Ahmet Şık’ın ise 1.5 saat ifade verdiği öğrenildi. Metris Cezaevi’ne gönderilen her iki gazetecinin, gözaltına alınma gerekçelerinden ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ suçlaması tutuklama sevk tutanağında yer almadı.

Akşam gazetesinin haberine göre, Savcı Zekeriya Öz sorguladığı gazeteci Nedim Şener’e, ‘Telefon konuşmalarınızda ‘beni aramak cesaret ister’ diyorsunuz, neden dinlendiğinizi düşünüyorsunuz’ diye sordu

NEDİM ŞENER’E SORULAN SORULAR
Sorular ve Nedim Şener’in yanıtları özetle şöyle:
Zekeriya Öz: Ergenekon ve medya yapılanması ile ilgili bildiklerinizi anlatın Nedim Şener: Benim Ergenekon’un medya yapılanmasından bilgim yoktur. Medya yapılanması içerisinde yer almadım. Ben takım dahi tutmuyorum. Üye olduğum kuruluş Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’dir.
-14 Şubat günü gözaltına alınan H. Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Ayhan Bozkurt isimli şahıslar ve 04 Mart 2011’de sizinle birlikte gözaltına alınan Yalçın Küçük, Kaşif Kozinoğlu, Ahmet Şık, Mümtaz İdil, Çoşkun Musluk, Doğan Yurdakul, Müyesser Uğur, Sait Çakır ve İklim Ayfer kal ile aranızdaki ilişkiyi anlatın? Bu şahıslardan sadece Ahmet Şık’ı tanırım. Ahmet Şık dürüst bir gazetecidir. Ben Soner Yalçın’la aynı anda bir bina içerisinde bulunmadım, yüz yüze görüşmedim, yüzünü dahi bilmiyorum.

EN ZAYIF HABER KAYNAĞIM AVCI’DIR

‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ isimli kitabın Ergenekon terör örgütü tarafından dava sürecinin etkilenmesi, davanın kamuoyunda inanılırlığının ortadan kaldırılması ve referandum sürecinin etkilenmesi amacıyla yazdırıldığı, bu kapsamda sizin de aktif olarak görev aldığınız tespit edilmiştir. ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ isimli kitabın yazılması ile ilgili sizin ne tür çalışmalarınız oldu? Hanefi Avcı ile nasıl bir işbirliği yaptınız?
Benim Ulusal Medya 2010 dokümanından bilgim ve katkım olmamıştır. Hanefi Avcı’nın bu kitabını yazdığından da hiçbir zaman kitap masanın üstüne gelene kadar bilgim olmamıştır. Yayınlandıktan sonra haberim olmuştur, Hanefi Avcı ile hiçbir işbirliğim olmamıştır. Benim en zayıf haber kaynaklarımdan biri de Hanefi Avcı’dır.

ERGENEKONCULAR BENİ TEHDİT ETTİ

-Oda Tv’de bulunan dosyada ‘Sabih üstad da İlhan Cihaner olayı kitapta muhakkak işlenmeli diyor. Cihaner’i bayraklaştıralım. Doğu Hanefi’nin ağzından Ergenekon’un boş bir dava olarak anlatılması sağlanmalı, diyor. Doğu’nun çalışmalarından faydalanılmak… Hanefi’ye güvence verilmeli… Kitapta Ergenekon, Cihaner, Balyoz, Poyrazköy gibi operasyonları poliste ve savcıdaki F tipi yaptı vurgusu iyi kurgulanmak… Hanefi’nin böyle değerlendirmesi kamuoyunda ciddi bir etki bırakır.’ şeklinde notların yazıldığı tespit edilmiştir. ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ kitabı incelendiğinde notta yazan hususların kitapta yer aldığı ve belirtildiği şekilde işlendiği görülmüştür. Kitapta bu konularla ilgili kısımları kimler yazdı? Sizin yazdığınız kısım oldu mu? Bu notlar kim ya da kimlerden geldi? Bu notları size kim iletti? Bu konudan bilgi sahibi değilim, benim herhangi bir katkım olmamıştır. Ben Ergenekon konusunda Hanefi Avcı gibi düşünüyorum, Dink Cinayetinin de Ergenekon arasındaki bağlantıyı kitabında yazacak kadar da cesaretli bir insanım. Çünkü Ergenekoncular beni tehdit etti.

HANEFİ AVCI’NIN KİTABINI SAVUNMADIM

-Haliç’te Yaşayan Simonlar isimli kitabın ikinci bölümünde Hrant Dink’in öldürülmesi olayı ile ilgili olarak, bu olayın her yönüyle en ince teferruatına kadar araştırıldığı, karanlıkta kalan hiçbir yanının olmadığı belirtilmiştir. Siz ise Hrant Dink davası ile ilgili olarak kitapta belirtilenlerin tam aksi yönde hem yazılı ve görsel basındaki açıklamalarınızda hem de yazdığınız köşe yazıları ve kitaplarda fikir beyan etmektesiniz. Kitapta bu konuda yer alan hususlar ile tamamen farklı görüşe sahip olmanıza rağmen, kitabın piyasaya çıkması ve Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargah Terör Örgütü soruşturması sebebiyle gözaltına alınıp tutuklanmasının ardından, kaleme aldınız köşe yazılarında ve katıldığınız bir çok televizyon programında, kitabın savunuculuğunu yapan açıklamalar yaptığınız görülmüştür. Dolayısıyla kitabın içerisinde tamamen sizin fikirlerinize aykırı görüşler olduğu halde kitabın şiddetli savunucularından olmanız ODATV’de ele geçirilen notlarla birlikte değerlendirildiğinde, bu kitabın ikinci kısmının yazımı aşamasında ciddi çalışmalarınızın olduğunu göstermektedir. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz? Benim herhangi bir çalışmam olmadı, ben Hanefi Avcı’nın kitabını şiddetle savunmadım. Hanefi Avcı’nın kitabıyla alakalı bir çok medya kuruluşunda da övücü yazılar çıkmıştır. O zaman bunların da böyle değerlendirilmesi gerekir.

-Ergenekon soruşturması kapsamında hakkında işlem yapılan İsmail Yıldız’dan elde edilen ‘Kimin hususi yazarı ya da Ahmet KEKEÇ başta olmak üzere tüm Tayyipçi yazarları, entelektüel anlamda düelloya davet ediyorum?!’ isimli dokümanın içeriğinde; ‘Nedim Şener, Hanefi Avcı’nın, verdiği belgeler üzerinden, kendince bir kitap hazırlatmış. Kitabın içinde de zaten ne kadar başarılı bir istihbaratçı olduğunun altını çizip, Nedim Şener aracılığı ile kendi kendisine övgüler düzdürüyor. (…) Kaldı ki, Nedim Şener daha sonra benim verdiğim ‘Elkadı’ dosyasını da kitap yaptı…’ deniyor. İsmail Yıldız’la aranızdaki ilişki nedir? Notta yazdığı gibi Hanefi Avcı ile birlikte kitap çalışması yaptınız mı? Ya da yolsuzluk eksenli yazdığınız kitaplara Hanefi Avcı’nın bir katkısı oldu mu? İsmail Yıldız’ı tanımıyorum, aramızda herhangi bir ilişki yoktur. Ben Hanefi Avcı’dan aldığım bilgilerle herhangi bir kitap yazmadım. Bu iddia Hayrullah Mahmut Özyurt tarafından ortaya atılmıştı. Benim Cem Uzan’la alakalı yazmış olduğum kitapla alakalı kendisinin bir husumeti olduğunu düşünüyorum. Ayrıca benimle alakalı bu konuda dava açıldı, benim yazdığım bilgiler ‘masak’ kaynaklıydı. Emniyetten herhangi bir bilgi ve belge alıp bu kitabı yazmadım. Elkadı dosyası emniyetin yapıp hazırlamış olduğu bir dosya değildi.

POLİS BASACAK DİYE ENDİŞEM OLMADI

-İlhan Kesici ile yaptığınız telefon görüşmesinde özetle; Görüşmenin başında Oda TV’de hakkınızda çıkan belgeler ile ilgili bir süre konuştuğunuz ve Soner Yalçın’a dava açacağınızı söylediğiniz, görüşmenin devamında Sizin ‘…bir gazeteci evinde tek bir CD tutmaz mı bilgisayar bulundurmaz mı? ‘Efendim bir hani doküman, çalışma, tutanak’ dediğiniz, İ.Kesici’nin ‘Hepsini tutar canım olur mu ne gazeteci hepimiz yani’ dediği, sizin ‘ama bunların hiçbiri hepsini, bakın hepsini çıkardım attım evde bir tane Zeki Müren CD’im bile kalmadı’ Bunların hepsini çıkarıp attım bütün bilgisayarları attım efendim, dedidiğiniz…

Şayet örgütsel veya illegal bir faaliyetiniz yok ise evinizdeki tüm dijital verileri yok etmenizin sebebi nedir? Ben gazetede çalışan bir muhabirim. Bana sürekli polise yakın kaynaklar benim bir operasyon yiyeceğimi, içeri atılacağımı bana söylüyorlardı. Ben zaten evimde çalışmayan bir insanım, iş gereği evime bir şey getirmişsem bile ertesi gün onu iş yerime götürüp bırakırım. Evimde çocuğum olduğu için iş yapmaya fırsatım olmuyor. Ben evimi polis basacak diye temizlemedim, böyle bir endişem yoktur.

-Kimler sizi gelip alacaklar dedi? Bunu isim olarak söyleyemem, ancak polise yakın kaynaklardır.

BENİ ARAMAK CESARET İSTER

-Sabri Uzun ile yaptığınız telefon görüşmesinde özetle; S.Uzun’un ‘Kardeş merhaba Sabri Uzun’ dediği, sizin ‘A merhaba Sabri Bey nasılsınız? Vallahi bugünlerde beni aramak cesaret ister, öyle herkes arayamaz yani’ dediğiniz, S.Uzun’un ‘Ne oldu sen de mi sanıksın’ dediği, sizin ‘Yok sanık manık değilim de hayır beni aramak şey ister, mutlaka izliyorlardır, takip ediyorlardır diye’ dediğiniz, tespit edilmiştir. Bu görüşmeye bakıldığında, Sabri Uzun ile aranızda karşılıklı çok samimi bir ilişkinizin olduğu anlaşılmıştır. Aranızdaki bu samimi ve yakın ilişkinin, Haliçte Yaşayan Simonlar kitabına benzer yaptığınız kitap çalışmasının Sabri Uzun ismi ile çıkartılmaya çalışılmasındaki rolü nedir? Aramızda samimi bir ilişki vardır, görüşme Sabri Uzun’un Hanefi Avcı ve aramızda yapmış olduğu bir yorumdur. Benim şahsımla alakalı değildir. Hanefi Avcı ile bir röportaj yapmıştım, onunla alakalıdır.

-Niçin dinlendiğinizi açıklayınız: Bu benim çevremdeki insanlarda oluşan bir genel kanaattir. Ben de bunun etkisinde yaşadığım için Sabri Uzun’a böyle söyledim.

İHBAR MEKTUBU ASILSIZDIR

-Yapılan ihbar ve Oda TV’den elde edilen veriler birlikte değerlendirildiğinde, Ergenekon Terör Örgütü üst düzey yöneticilerinin devam eden dava sürecini etkilemek , Engenekonun boş bir dava olduğunu göstermek için ciddi çalışmalar yaptığı, bu çalışmaların uygulanmasında sizin de aktif olarak görev aldığınız anlaşılmıştır. Bu durumu açıklayınız.
Ben böyle bir görev aldığımı anlamıyorum. Ergenekon belgelerine Fethullah Gülen ve Cemaat isimli kitabı Dink cinayetiyle, İstihbarat Yalanları isimli kitabı, Kırmızı Cuma isimli kitabım Ergenekonla kitaba konu olan bağlantıları işaret eder.
Ergenekon’un boş bir dava olduğu konusunda ben çalışma yapmadım, hiçbir yazı ve söylemimden böyle bir sonuç çıkmaz. Danıştay davası konusunda iddiaların Mahkemede değerlendirilmesinin bir şans olduğunu söyledim. Son yazdığım kitapta da Ergenekon’da yargılanan bazı sanıklar arasında Dink cinayeti sanıkları arasındaki telefon irtibatını gösteren şemaları kitabıma yer vererek, aynı zamanda 1. Ergenekon iddianamesindeki Dink cinayetiyle ilgili bölümlerine yer verdim. Oda TV’deki bu verilerde belirtildiği gibi bir ilişki içerisinde bulunmadım. Hanefi Avcı’nın kitabıyla ilgili hiçbir bilgim olmadığı açıktır. Asla ve asla Ergenekon terör örgütü sürecini etkilemek için bir süreç içerisinde bulunmadım.

MAVi TUR TATiL Mi ŞiFRELi KONUŞMA MI?

-Baki Özilhan ile yaptığınız telefon görüşmesinde özetle; B.Özilhan’ın ‘Ya bir takım şeyleri paylaşmak istiyorum benim bir arkadaşım vardı da izlediği konuyla ilgili bir şeyler aktarmak istiyorum ama ne yapsak nasıl yapsak’ dediği, sizin ‘Şey konuştuğumuz konuyla ilgili mi’ dediğiniz, B.Özilhan’ın ‘Bilmiyorum yani ben şeylere çok fazla yani hava durumuna falan çok fazla güvenmiyorum çıkarız tatil yaparız şu olur bu olur gideriz ondan sonra da biliyorsun bu dalga malga hikayesi mavi tur zamanı geçiyor galiba. Yani Dalgaya yakalanmayalım diyorum. dediği, sizin ‘Anladım peki siz bana bir öneri söyleyin şöyle yapalım deyin’ dediğiniz, B.Özilhan’ın ‘Yani ben düşüneyim nasıl yapabileceğimizi nereye gidebileceğimizi. Olmazsa konuşuruz ama sonuç olarak zaten turu düzenleyen arkadaş diyor ki ya çok uygun değil koşullar diyor çünkü ben artık diyor turculuk murculuk yapmıyorum diyor’ sizin, ‘Anladım bilinen adam ya bu mavi turlar konusunda bilinen adam zaten yani’ dediğiniz, B.Özilhan’ın ‘Bilinen tanınan bir adam yani kendisini sanki o konuda yeniden sınava gelmiş tabi terfi edip işin başına geçen adam olduğu için’ ‘.. .bunu dinle bir de biz dinleyelim bir de bizim için konuş demek biraz uygun olmayabilir neyse biraz daha şey yapalım da uygun bir şekilde konuşalım’ dediği, sizin ‘Şey yapalım ya bir arkadaş vardı ya hani mavi turda nereleri uğrancak falan diye elinde şey vardı kadrosu vardı’ dediğiniz, B.Özilhan’ın ‘Zaten o geldi o geldi bana anlattı dedi böyle böyle diyor dedi ben de onun için yani programı da aksatmayalım zaten ben Ankara’ya da döndüm bir kaç gün Ankara’dayım yarın Deniz beyin grup toplantısı var’ dediği tespit edilmiştir. Baki Ozilhanla şifreli bir şekilde yaptığınız bu konuşmayı açıklayınız? Görüşmede ‘Yani dalgaya yakalanmayalım’ diyerek ne ifade edilmektedir? Görüşmede geçen ‘dalga’ ‘tur’ ‘turist’ ve ‘hava durumu’ kelimeleri ne anlama gelmektedir? Baki Özilhan CHP Basın Danışmanıdır. Baki Özilhan benim ödül aldığım törene geldi ve orada çok önemli bir yolsuzluk dosyası olduğunu, bir arkadaşının bu konuya vakıf olduğunu söyledi. Ama dosya gelmediği için içeriğinden haberdar olamadım. Burada ‘Dalga’, ‘Tur’, ‘Turist’ ve ‘Hava Durumu’ kelimeleri şifreli kelimeler değil, Baki Özilhan’ın tatile çıkacağı Mavi Turla ilgili konuşmalardır. Dalgaya yakalanmayalım dediği konu da Mavi Turla ilgili konudur. Böyle kelimelerin geçmesi son derece normaldir. Bu konuları Baki Özilhan’a sorarsanız o da size teyit edecektir zaten.

AHMET ŞIK DÜRÜST BİR GAZETECİDİR

-Ahmet Şık isimli şahısla aranızdaki ilişki nedir? Bu kitap haricinde başka çalışmalar yaptınız mı? Bu kitap çalışması talimatını kim ya da kimler verdi? Bu kitap çalışmasının amacı ne idi? Ahmet Şık’la herhangi bir ilişkim yoktur. Kendisiyle herhangi bir kitap çalışmasında yer almadım. Hayatım boyunca kitap çalışmalarımı talimatla yapmadım, kimseye de talimat vermedim. Ahmet Şık’ı tanırım dürüst bir gazetecidir.

KİTABIN TASLAĞININ ODA TV’DE NE İŞİ VAR

-Yine Oda TV’de yapılan aramalar sonucu el konulan dijital verilerin yapılan incelemesi sonucunda 2009 yılında piyasaya çıkarttığınız ‘Ergenekon belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat’ isimli kitabınızın taslak hali olduğu görülmüştür. *Bu kitabınızın taslak halini Oda TV’den kim ya da kimlere verdiniz? Hangi amaçla verdiniz? Bu kitap çalışmanızda Soner Yalçın ya da Oda TV’nin size herhangi bir katkısı oldu mu? Ben kitabımı kimseye göndermedim, sadece yayınevine gönderdim. Benim kitaplarımda taslak olmaz, bitmiş hali vardır. Bunu da sadece yayınevine gönderirim, Oda TV’ye asla göndermedim.

BANA SORSAN ÇIKARTMA DERDİM

Uğur Dündar ile yaptığınız telefon görüşmesinde sizin ‘…ben de şeyle uğraşıyorum şu şey çıkıyo kitap, belki yarın’ dediğiniz, Uğur Dündar’ın ‘Çıkartmaya karar verdin’ dediği, sizin ‘Çıktı çıktı abi bitti basıldı yani’ dediğiniz, Dündar’ın, ‘Allah Allah ulan bize sormadan kitap çıkartıyosun. Bana sorsan ben çıkartma derim. Ama sen de çok acele ettin yani valla bize bile sormadan’ dediği, sizin Abi zaten şey arkadaş da sizin tanıyacağınız, zamanı mıydı falan gibi böyle bir şey yapmış ama ama içeriğinden falan haberdar tabi…dediğiniz tespit edilmiştir. Görüşmede geçen kitap konusu nedir? Kitabın içeriğinden haberdar olduğunu söylediğiniz şahıs kimdir? Yukarıdaki soruda geçen kitaptır. Ben yaşadığım şeyleri Uğur Bey’le paylaşıyorum. Aslında o da bana sitem ediyor, yazıyorsun da haber vermiyorsun diyor.

AHMET ŞIK’IN SORGUSU

Tutuklanarak Metris Cezaevi’ne gönderilen gazeteciAhmet Şık’a bir buçuk saatlik savcılık sorgusunda 26 soru yöneltildi. Son dalgada gözaltına alınan Nedim Şener dışındaki isimleri tanımadığını belirten Şık, ‘Adımın Ergenekon’la anılmasını zul sayarım’ dediEmniyet’te susma hakkını kullanan gazeteci Ahmet Şık, savcılık sorgusunda Ergenekon üyeliğinden tutuklanan Nedim Şener dışındaki isimleri tanımadığını, kendisinin bu örgütle anılmasını zul sayacağını söyledi. İfade tutanağının girişinde, Şık’ın avukatlarının ‘Dosyada kısıtlama kararı nedeniyle delilleri göremedik, dosyayı inceleyemedik. Savunma hakkı gereği gibi kullanılamadı’ sözleri yer aldı. Savcı Zekeriya Öz’ün Şık’a yönelttiği bazı sorular ve cevapları şöyle:
– Gözaltındakilerden kimi tanıyorsunuz? Nedim dışındakileri bilmiyorum.
– Ergenekon terör örgütünün medya yapılanması içerisinde faaliyet gösterdiğiniz tespit edilmiştir… Bu kapsamda çalışmanız oldu mu? Ergenekon medya yapılanması içinde değilim. Benim bu örgütle adımın anılmasını zul sayarım.

HİÇBİR HABERİM TEKZİP EDİLMEDİ

– ODA TV’den ele geçirilen belgelerden 2011 Haziran’ında yapılacak genel seçimlerden önce örgütün talimatıyla Nedim Şener’le birlikte ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ benzeri kitap çalışması içinde bulunduğunuz, bu kitabın da Emniyet Müdürü Sabri Uzun ismiyle yayınlanması için çalışma yaptığınız tespit edilmiştir. Bu kitabın amacı neydi? 20 yıldır muhabirim. Binlerce habere imza attım. Bugüne kadar kimsenin talimatıyla ne bir haber yazdım ne de haberimi geri çektim… Geçmişte bir çok kayıp, gözaltı ve faili meçhul haberi yaptım. Hiçbiri tekzip edilmedi.

– Nedim Şener’le başka çalışma yaptınız mı? Herhangi bir kitap çalışması yapmadım.

– Soner Yalçın tarafından oluşturulduğu belirlenen 000KITAP.docx isimli word dosyasında ‘İmamın Ordusu’ başlıklı kitap çalışması olduğu tespit edilmiştir. Sabri Uzun’u tanıyor musunuz? İkna etmek için görüşme yaptınız mı? ‘000KITAP.docx’ kitabıma verdiğim isimdir. Bu kitabın isminin Soner Yalçın’ın bilgisayarında ne aradığını bilmiyorum. Bunu aydınlatmanızı istiyorum.

– Nedim Şener’le hazırladığınız ‘Haliçte Yaşayan Simonlar’ kitabına benzer kitap çalışmasını da Haziran 2011 seçimlerinden önce yayınlatmak için çalışmalar yaptığınız anlaşılmıştır. Ergenekon terör örgütünün talimatıyla hazırlanan kitapların referandum ve seçim öncesi çıkartılmaya çalışılmasının amacı nedir? Bu, Ergenekonla alakalı bir çalışma değildir.

– 25.02.2011 günü saat 18.54’te A.Şık ile X şahsın telefon görüşmesinde özetle, A.Şık’ın ‘Evi ne zaman basacaklar diye bekliyorum’ dediği, X şahsın ‘Öyle bir şey mi var’ dediği, A.Şık’ın ‘Dünyadan haberin yok… Nedim beni bana yazdırıyormuş ama bize de Ergenekon yazdırıyormuş kitabı falan filan anlamına gelen bir sürü …’ dediği, X şahsın ‘Senin kitabın notlarının bu adamın bilgisayarından çıkması’ dediği, A.Şık’ın ‘Not bana ait değil. Sanki Ergenekoncular öyle bir not hazırlamış gibi gözüküyor’, ‘Orada gözüküyor, yani kitabın yanılmıyorsam üç ay önceki hali filan’ dediği tespit edilmiştir. ODA TV’de ele geçirilen kitap taslağının üç ay önceki hali olduğunu nereden biliyorsunuz? Bunu yukarıdaki soruda yanıtlamıştım.

– Hazırladığınız kitabın Sabri Uzun ismiyle çıkartılmaya çalışılmasının amacı nedir? Sabri Uzun’la kitap çıkarmaya çalışmadım. Aksine Sabri Uzun, kitabın içerisinde Emin Aslan gibi öznelerden biri. Hanefi Avcı, Emin Aslan, Sabri Uzun ve son dönemde görevden alınan bazı emniyet müdürlerinin isimleri var. Bazılarıyla görüştüm, bazıları da görüşmeyi kabul etmedi. Hanefi Avcı’nın işkenceci sicili olduğuna yönelik ilk haber yapan benim. Haber yayınlandıktan sonra beni aradı ve işkence mağduru kişiyle yüzleşmek istediğini söyledi. Mağdur tek gidemeyeceğini söyleyince birlikte gittik ve Hanefi Avcı’yla tanıştık. O tarihten sonra yüz yüze görüşmedik, bayramlarda telefonlaştığım olmuştur. Kitaptan sonra kendisini aradım. Kitabının cemaatla ilgili kısmının doğru olduğunu, içeriden bir sistem eleştirisi olarak gördüğümü, ancak birinci kısmında işkenceci olarak kendisiyle yüzleşemediğini, Danıştay ve Hrant Dink suikastlerini polisiye bir gözle yorumladığını söyledim. Kitabında, emniyetten bir takım komplolarla uzaklaştırıldığını iddia ettiği polis müdürlerinin adı geçiyordu. Ben de bu konuları ayrı bir kitapta araştırmak istediğimi söyledim. ‘Bunların hepsini tanımıyorum’ dedi. Emin Aslan’ın telefonunu verdi. Emin Aslan’la görüşmeye başladım.

– Oda TV’de ele geçen belgelerden, haziran seçimlerinden önce çıkarmaya çalıştığınız kitabı Oda TV’deki aramalardan sonra bir an önce yayınlamak için faaliyetler yürüttüğünüz anlaşılmıştır. Bunun amacı neydi? Kitabımın çıkış tarihi tahmini nisan ortası olacaktı. Henüz tamamlanmamıştı, tamamlanacak unsurlardan biri polise ağır silah alma yetkisi veren mevzuat değişikliğidir. İkinci kısmı da Hanefi Avcı’nın tutuklu olduğu cezaevine yanıtlaması amacıyla gönderdiğim sorulardır. Bana, yanıtlayacağına dair haber göndermişti. Son Oda TV olayında benim adımın geçmesi hakkımda bir şaibe yarattı. Konu Avukatım Fikret İlkiz’in bilgisi dahilindeydi. Kendisi kitabın bir an önce yayınlanması gerektiğini, hakkında birçok şaibe oluştuğunu söyledi. Yayınlandığında da iddia edildiği gibi bir kitap olmadığı ortaya çıkacaktı. (Akşam)

Savcı AKP’den vekil olmak için istifa etti

Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Yücesoy, AKP’den milletvekilliği aday adaylığı başvurusunda bulunmak üzere görevinden istifa etti.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Yücesoy, ”Ankara Savcılığı gibi en yüksek mevki, kariyer ve çok yüksek maaşı feda ederek, sahip olduğum ahlaki ve inanç değerlerini halkımın hizmetinde sergilemek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni çok güzel bir seviyeye getirmiş olan AKP’ye yardımcı olmak için adayım” dedi.

Mehmet Yücesoy, ”Yeni dönemde, başkanlık sistemi, hukuk reformu, adli ve askeri ayrımlarına gidilmeksizin yargının bir çatı altında toplanması gibi hukuki konularda hizmet etmek için aday olduğunu” belirtti.

Amasya ilinden milletvekili aday adaylığı için başvuruda bulunacağını kaydeden Yücesoy, ”Amasya halkına, çalıştığım dönemde yardımda bulunduğum gibi, bundan sonra da siyasi alanda onların gözü kulağı olmak istiyorum” diye konuştu.

Yücesoy, 20 Nisan 1969 yılında Merzifon’un Çatalkaya köyünde doğdu. İlkokulu köyünde okuyan Yücesoy, orta ve lise tahsilini Merzifon İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Yücesoy, askerliği sırasında, 1991-1992 yıllarında askeri savcı olarak görev yaptı.

Adana’nın Feke, Erzurum’un Çat ve Çorum’un İskilip ilçeleri ile Yozgat’ta Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan Yücesoy, 2005 yılından bu yana Ankara Cumhuriyet Savcısı olarak çalışmaktaydı.

Ankara Adliyesi’nde Suçüstü Bürosu, Bilişim Suçları Bürosu ve Genel Soruşturma Bürosu’nda çalışan Yücesoy, Adalet Bakanlığı Adalet Akademisi’nde de 5 yıldır ders veriyordu.

Evli ve 4 çocuk sahibi olan Yücesoy, orta seviyede Arapça ve İngilizce biliyor. (aa)

‘Basın tarihinin en uzun ve en kısa yazısı’

Ergenekon soruşturması kapsamında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in gözaltına alınarak tutuklanmasına medyadan sert tepkiler geldi.

Eleştirisini en ilginç şekilde dile getiren Birgün yazarı Melih Pakdemir oldu.

Haber 7, yazıyı ‘Basın tarihinin en uzun ve en kısa yazısı’ başılğıyla verdi ve “Pakdemir, aynı anda basın tarihinin en uzun ve en kısa yazısını yazdı” dedi.

Pakdemir, “Faşizm sözün bittiği yerdir” başlıklı yazısının metin bölümünü sadece üç nokta koyarak yayınladı. (Ntv)

İnönü Stadı kabus olmaktan çıktı!

0

Beşiktaş, bu sezon İnönü Stadı’nda eski günlerini çok aratırken 18 puan kaybı yaşadı.

Spor Toto Süper Lig’de, İstanbul’da Trabzonspor’a 2-1 yenilerek zirve yarışının uzağında kalan Beşiktaş, bu sezon evinde başarısız bir grafik çizip, toplam 18 puan kaybetti.

Siyah-beyazlılar, ligde bu sezon İnönü Stadı’nda toplam 12 maça çıkarken bunların 5’ini kazandı, 3’ünde berabere kaldı, 4’ünde ise sahadan mağlubiyetle ayrıldı.

Evinde ilk mağlubiyetini daha ligin ikinci haftasında 2-0’lık skorla İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan alan ”Kara Kartallar”, 8. haftada bu kez 3-2’lik skorla Manisaspor’a yenildi. 22. haftada ezeli rakibi Fenerbahçe’ye İnönü Stadı’nda 4-2 mağlup olan siyah-beyazlılar, son olarak da Trabzonspor karşısında sahadan 2-1 mağlubiyetle ayrıldı.

Beşiktaş, ayrıca Kasımpaşa, Konyaspor ve Kardemir Karabükspor ile de İnönü Stadı’nda berabere kaldı.

Siyah-beyazlılar, evlerinde oynadığı 12 maçta 23 gol atarken, kalesinde 18 gol gördü.

Öte yandan siyah-beyazlılar, Spor Toto Süper Lig’de evinde oynadığı son 3 maçta galibiyete hasret kaldı. En son 18. haftadaki Bucaspor maçını kazanan Beşiktaş, daha sonra evindeki 3 maçın 2’sini kaybetti, birinde berabere kaldı.

Bu arada Beşiktaş’ın cezası nedeniyle Antalya’da oynadığı Gaziantepspor maçı da 1-1 berabere sonuçlandı.

İNÖNÜ STADI’NDAKİ MAÇLAR
Beşiktaş’ın bu sezon Fiyapı İnönü Stadı’nda oynadığı maçlar ve sonuçları şöyle:

Beşiktaş-İstanbul Büyükşehir Belediyespor: 0-2
Beşiktaş-Ankaragücü: 4-0
Beşiktaş-Medical Park Antalyaspor: 2-1
Beşiktaş-Manisaspor: 2-3
Beşiktaş-Sivasspor: 2-1
Beşiktaş-Kasımpaşa: 1-1
Beşiktaş-Konyaspor: 2-2
Beşiktaş-Bursaspor: 1-0
Beşiktaş-Bucaspor: 5-1
Beşiktaş-Kardemir Karabükspor: 1-1
Beşiktaş-Fenerbahçe: 2-4
Beşiktaş-Trabzonspor: 1-2

En iyisi Rusya, Türkiye 12’nci

0

Paris’te Cuma günü başlayan ve bugün sona eren Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda en başarılı ülke altısı altın toplam 15 madalya ile Rusya olurken, Türkiye organizasyonu bir gümüş, bir de bronz madalya ile tamamladı.

Rusya kadınlarda orta mesafe koşuları ve takım bayrak yarışında gülerken, atlamalarda da kadınlarda iki, erkeklerde ise bir altın madalya çıkarttı. Ev sahibi Fransa beş altın, dört gümüş ve iki bronz ile ikinci sırada yer aldı. Üçüncü ise üçü altın 10 madalya ile Almanya oldu.

Türkiye iki madalya kazandı
Türkiye adına yarışan Kemal Koyuncu 1500 metrede Türkiye rekoru kırarak 3:41.18’lik derecesi ile ikinci geldi ve gümüş madalyayı boynuna astı. 3000 metrede mücadele eden Halil Akkaş ise 7:54.19 koşarak üçüncü oldu ve bronz madalya kazandı. Aynı dalda final koşan diğer Türk atlet Mert Gırmalegese dokuzuncu gelebildi.

Kadınlar 3000 metrede ise final koşan Sultan Haydar, 9:08.84’lük derece elde ederek dokuzuncu oldu ve podyum dışında kaldı.

Rekorlar
Şampiyonada rekorlar da vardı. Son gün erkekler üç adım atlama finalinde piste çıkan Fransız Teddy Tamgho kendisine ait olan 17.91’lik rekoru 1 santim daha geliştirerek Avrupa şampiyonu oldu. Yine ev sahibi atletlerden Renaud Lavillenie, sırıkla atlamada 6.03 metrelik derece elde etti ve şampiyona rekorunun sahibi oldu.

Şeffaflık yolunda bir adım: Şeffaflığa Çağrı Merkezi

Şeffaflık Derneği, temel amacı vatandaşların yolsuzlukla mücadeleye katılımlarını teşvik etmek olan Şeffaflığa Çagrı Merkezi’ni Ekim 2010 tarihinde hayata geçirdi.

Şeffaflığa Çağrı Merkezi; yolsuzluk, usülsüzlük ve rüşvetle mücadele konusunda kamuoyunun duyarlılığını arttırmayi hedefliyor.

Şeffaf toplum, şeffaf gelecek

Yolsuzluk ve usülsüzlüğün kader olmadığını düşünen dernek, çagrı merkezi ile demokratik katılım ve iyi yönetişimi teşvik ediyor. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin güçlendirilmesi için gerekli mekanizmaları oluşturmaya ilişkin yöntemler geliştirerek, payına düşen sorumluluğu yerine getirmeyi hedefliyor. Merkez, birey ve kurumları, bu konulardaki şikayetlerini bildirerek yolsuzluğun her türüne karşı mücadele etmeye çağırıyor.

Şeffaflığa Çağrı Merkezi; rüşvet, irtikap, görevi kötüye kullanma gibi fiillerle yolsuzluğa maruz kalan ve bu fiillere tanık olan yurttaşların şikayetlerini dile getirebilecekleri ve çözüm arayışlarında bilgi alabilecekleri bir platform. Yurttaşlar, haksız bir uygulama ile karşılaştıklarında Merkez’le aşağıdaki yollarla iletişim kurabilirler:

– Sabit hatlardan ücretsiz olarak 0800 211 12 12 no’lu telefon u arayarak

– Cep telefonlarından 0212 219 2614 no’lu telefonu arayarak,

– www.seffaflik.org üzerinden yolsuzluk bildirimi formunu doldurarak,

[email protected] adresine e-posta göndererek

Şeffaflığa Çağrı Merkezi ile bu yollarla iletişime geçen vatandaşlar gerektiğinde uzmanlar tarafından kanunlar ve idari duzenlemelerle sahip oldukları haklar ile temel hakları konusunda bilgilendiriliyorlar.

(Yeşil Gazete)

Victor’un ardından: Tohum

Yarın sabah güneş yeniden doğacak. Yaşam devam edecek. Şehirlerin caddeleri motor uğultularıyla, köy evlerinin avluları tavuk gıdaklamalarıyla dolacak. Denizin o tuzlu kokusu rüzgarların yelesine tutunup gezecek keyfince, özgürce. Tohumlar toprağa kavuşacak, yapraklar güneşe dönecek yüzünü. Yaşam ve ölüm birbirlerinin ardından koşturup duracak Arz’ın etrafında. Kahkahalar feryatlara, arzular korkulara, sevmeler kaçmalara karışacak. Hem çok özel, hem çok farklı, hem de çok aynı bir gün olacak yarın. Her zamanki gibi.

Victor artık olmayacak ama. Çünkü topraktan doğup 40 ufak yıla sıkışıveren kocaman hayatı, toprakla insanı yeniden kucaklaştırmaya olan inancı, azmi ve umuduyla helalleşip geri döndü toprağa. Bedeni, yaptıkları ve yaşamının ta kendisiyle saçtığı yaşam tohumlarının ardı sıra karıştı toprağa.

İnsana toprağı, güneşi ve yaşamın öğretmesi zor-öğrenmesi işten değil ahengini içten bir gülümsemeyle anlattı hayatı boyunca. Doğal olanı hayranlıkla ve bitmeyen bir öğrenme iştahıyla izlemenin haklı bilgeliğini paylaştı tüm tevazusuyla. Gönüllüce sade, bilgece az mülk ve bol muhabbetli bir yaşamın mutluluğunu haykırdı her daim ışıldayan gözleri.

Bize de düşen onun hikayesini anlatmak artık. Anlatalım ki doğayla ve kendiyle barışık, ölümü değil yaşamı onurlandıran, doğanın mucizevi bilgeliği karşısında her daim bir çocuk gibi meraklı, mutlu ve sağlıklı bir Türkiye yolunda, doğal yaşamın bilgeliğiyle sarmalanmış bir dünya için yaptıkları unutulmasın. Yaptıkları ve yaşamı güç versin, azim versin, ilham versin hepimize.

Bu yazı dizisinde okuyacağınız “Victor” un hikayesidir. Birşeyler kesin eksik kalacak, beceremeyeceğiz onu ve yaptıklarını layıkıyla anlatmaya. Şimdiden affola.

Hiçbir yerden gelip herşeyi seven insan

İnsanlar nereli olduğunu sorduğunda hafifçe gülümseyen insanlardan biriydi Victor Ananias. Şilili bir babayla Türkiyeli bir annenin oğlu olarak 1971 yılında İsviçre’nin bir dağ köyünde dünyaya geldi. Annesinin hamilelik döneminde beliren kanser, çiftin hayat tarzlarını tamamen değiştirmelerine ve doğanın şifasına yönelmelerine neden olmuştu. Şu hayatta başımıza gelenlerden neyin iyi neyin kötü olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz gerçeğinin bir numunesi misali, Victor’un daha filiz vermemiş hayatını da kökünden etkiledi bu musibet. Hayatına daha çocukluğunun ilk yıllarından itibaren damgasını vuracak ve son nefesine kadar büyük bir inançla, azimle sarılacağı doğal yaşama erdeminin tohumları daha ana karnında atıldı belki de.

Yaşamının ilk yıllarında Bodrum’a yerleştiler. Çamaşırların külle yıkandığı, ekmeğin fırında pişirildiği, tüm gıdalarının bahçelerinden ve etraflarındaki köylerden geldiği alabildiğine sade, alabildiğine zengin bir hayatları oldu yaşadıkları zeytinlikte. “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının yazarı Emet Değirmenci Victor’un hayatını daha çocukken etkileyen köy yaşamını ve annesini şu sözlerle özetliyor : “Victor’u yüzyüze ilk defa 1997’de Hocamköy’de Max Lindegger ile yapılan permakültür sertifika programında tanımıştım. Kendi yaptığı ekmeği çıkınından çıkarıp paylaşmıştı bizimle. 1995’te tanıdığım annesi Gülben Hanım’in Fethiye Faralya’daki tek göz toprak evinde neredeyse sıfır karbon ayak izi bırakan bir yaşam sergilediğini anımsayınca ‘Victor Gülben’in oğlu’ dedim.”

“Hiçbir ırkın, hiçbir dinin, hiçbir coğrafyanın insanı değilim tam olarak” diyordu Victor kendisini “Türkiye’de Fark Yaratanlar” programına konu eden ekibe. “Bütün dünyadaki yaşam, her bir doğal döngü beni eşit derecede ilgilendiriyor bu yüzden” diyerek küresel düşünmenin, hayatı boyunca yaptıklarıyla da yerel davranmanın güleryüzlü, umut verici bir örneği olacaktı.

Gençlik yıllarında dünyayı dolaştı, daha iyi bir gelecek için mücadele eden topluluklar ve platformları gezdi, parçaları oldu. “Hepsinde gördüğüm şey aslında Bodrum’da yaşadığım köydeki Ali Çavuş’un, Fatma Yenge’nin, Değirmenci Bayram Efendi’nin benliğime hayatım boyunca kazınacak bilgeliklerinin birer yansımasından ibaretti” diyordu. Bodrum’a döndü, miçoluk yaptı, çiçekçilik yaptı, garsonluk ve rehberlik yaptı. “İşimi ne kadar iyi yaparsam yapayım sadece birkaç aileyi mutlu ettiğimi hissediyordum. Daha fazlasını yapmam gerektiğini hissettim” dedi, Bodrum pazarında köylerden satın aldığı ve kendi yetiştirdiği doğal ürünleri sattığı bir tezgah açtı. Tezgahına her uğrayanla bıkmadan usanmadan ekolojiden konuştu güler yüzüyle, dinlemeseler de anlattı, inanmasalar da o inancını korudu. Umudu ve azmi de öylesine güçlüydü; kendisiyle röportaj yapan Jennifer Hattam’a şöyle diyordu :  “Türkiye’de doğal döngüler ve doğal yaşam konusunda çok şanslıyız, her birimizin ya anne babası, olmadı dedeleri nineleri köyden gelir. Bunların değerini, güzelliğini bilir. O yüzden kısa zamanda yeniden hatırlayabiliriz toplum olarak, daha dün unuttuklarımızı.”

Buğday’ın onun hayatında ayrı bir yeri vardı. Köyün bugünlerde unutulmaya yüz tutan doğal, geleneksel tarımının ritüellerinin önemi buğdayda iyice ön plana çıkar. Buğday tanelerinin toprağa saçılırken “Kurda kuşa aşa” denmesinin temelindeki erdem ve bilgeliği kendine örnek aldı : “Mahsulün üçte biri bizim hakkımızdır aslında, biliriz bunu buğdayı atarken toprağa.”

Yemek değil yedirmek, almak değil vermek…

“‘Alma’ odaklı yaşam insanlığı doyurmadı, kendi sonuna doğru sürüklüyor, ‘sunma’, ‘paylaşma’, ‘verme’ kültürü ise bizi ihya etmek için kapımızı çalıyor.”

(Victor Ananias, Buğday’daki haftalık yazılarından bir alıntı )

Anlattıkları ve daha da ötesinde bizzat yaşamıyla gösterdikleri tarımın nasıl yapılması gerektiği konularından çok daha fazlasını işaret ediyordu. İnsanın doğayla kurduğu bağlantı üzerine, ve hatta bu bağlantı üzerinden insanın diğer insanlarla kurduğu ilişki hakkındaydı aslında onun kelamı. Parçası olduğu, beraber çalıştığı uluslararası kurumlar kendisi için “kapsayıcı bir çevrecilik, bütüncül bir ekoloji felsefesine sahip” diyorlar. Victor’un şu sözleri bunun çok güzel bir örneği : “İklim değişikliğinden dünyanın tek sorunuymuş gibi bahsetmek çok yanlış. Moda gibi birşey bu; bir yıl biyolojik çeşitliliği konuşuyoruz, ertesi yıl iklim değişikliğini. Öyle sırayla gidiyoruz… İklim değişikliği bizim sürdürülebilir olmayan yaşam tarzlarımızın bir sonucu yalnızca.”

Işıldayan gözleriyle ve gururla, mutlulukla söylediği “Köyde insanlar birbirini zengin eder” cümlesinden hareketle sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın bir analizini yapamaz mıyız aslında? “Bugün başımızda dolanan bütün kara bulutlar erdemli bir yaşamı bir kenara bırakmamızın bir sonucu. Erdemli bir yaşama tekrar sarılmadan hiçbir sorunla baş edemeyiz.” derken haksız mıydı Victor? Buğday’ın web sitesinde yazdığı kısa ve dolu yazılarından birinde anlattığı kısa anısı çok güzel özetliyor kelamını :

Seyahatimi ya da toplantıyı aktarmayacağım, yediklerim içtiklerim ile ilgili bir noktadan bahsedeceğim. Uçakta giderken bir şekilde Türk Hava Yolları ile uçuşu gerçekleştiren Çek Havayolları arasındaki iletişim sorunundan dolayı daha önceden ısmarladığım bitkisel yemeğim gelmedi, yanımdaki bir elmayı yemekle yetindim. Hostesler de çok da uğraşmak istemediler zaten. Otelde yemeğin toplantı programına dahil olup olmadığını uzunca bir süre tartıştıktan sonra önüme son derece tatsız ve isteksiz yapıldığı belli bir salata geldi. Şehirde bir restorana gittim en sonunda, önceden gidip beğenmiştim, parasını ödeyip karnımı doyurdum. Yeniden fark ettim ki şehirlerde yemek genelde parayla elde edilip sıkıca tutulan, paylaşılmayan bir mal haline geliyor.

Ertesi gün şehrin bir saat dışında bir ekolojik çiftliğe gittiğimde o günlerde karşılaştığım en fakir insanlar ile tanıştım ve daha vardığımın onuncu dakikasında karnım en güzel yemeklerle doymuş, bez çantam tarladan taze sökülmüş havuçlarla dolmuştu. En fakirin, en çok ve fiziksel çalışanın, doğaya en yakın olanın verecek çok şeyi, sunacakları ve bereketi var.

“Alma” odaklı yaşam insanlığı doyurmadı, kendi sonuna doğru sürüklüyor, “sunma”, “paylaşma”, “verme” kültürü ise bizi ihya etmek için kapımızı çalıyor.

 

Viktor’un yaşamını ve yaptıklarını derinden etkiledi bu felsefe. “Hizmet edebilmemiz, topluma faydalı olabilmemiz için dahi paraya ihtiyacımız olduğunu düşüncesi” nin akılcı ve sıcak tuzağının farkındaydı. Kendisini ve aklını sürekli terbiye etti; konforun sıcak ama sahte kolaycılığına kapılmamak için parayı ve teknolojiyi hayatının dış bahçesinde tuttu, iç avlusuna almadı.

Birşeyleri değiştirebilmek, bir fark yaratabilmek, inandıklarının peşinden gidebilmek için bir yerlerden maddi destek almayı beklemedi. Bu satırların yazarına göre Victor’un en güçlü, en saygıdeğer, en önemli özelliği de budur. Herşeye en baştan, sıfırdan ve kollarını sıvayıp başlamayı seçti. Yaptıkları ve yaşamı ilerledikçe çığ gibi büyüyen bir destek aldı, hayat biçimini zerre değiştirmeyecek ve sadece azimle sarıldığı amaçlar için kullanacağı ödüller verildi kendisine…

Yapmak istediklerini hayata geçirmek ve inandığı dünyayı yaşamak için birilerinin kendisine inanmasını, destek vermesini beklemeden harekete geçti. Önce eyledi, ardından konuştu.

Kelamı, yaptıklarını sadece takip etti mütevazi adımlarla.

Samimiyetinden, bilgeliğinden, gerçekliğinden zerre şüphe edilmemesi bundandır.

 

Yarın : “Victor’un ardından : Filiz”

 

Ben sadece işimi yapıyorum – Nedim Şener

Kısa süre önce Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu heyetinden yetkililerle görüştüm. “Hrant Dink davasında gelinen nokta ve cinayetin arkasından devlet kurumlarındaki görevlilerin çıkması, fiziki ve hukuki olarak güvenliğimi azalttı. Her an bir kazaya ya da iftiraya kurban gidebilirim” dedim. İki saatlik görüşme sonrası heyetin başkanını uğurlarken asansörün kapısında bana şöyle dedi: “Merak etmeyin, Dink konusuyla ve sizin sorunlarınızla yakından ilgileneceğiz.”

Bu konuşmanın üzerinden 3 hafta geçmeden iftira ile karşı karşıya kaldım! Polise çok yakın kaynaklara göre, hapse atılacak gazeteciler listesinin başına adımı yazdılar. Bahislerde benim adıma bire iki veriyorlarmış!!! Beni görenler, çok az ömrü kalmış ve öleceği kendisinden gizlenen bir hasta gibi davranıyor. Gözlerini gözlerimden kaçıran, zoraki bir gülümseme ile ‘Merhaba’ deyip geçenler çoğaldı. Oysa ben ne suç işlediğimi bilmiyorum. Mesleğini iyi yapmak suçsa, evet, suçluyum!!!

Internetten uyarı

Haberx.com internet sitesinde Rauf Atilla Polat 3 Aralık 2010’da beni uyarmıştı; “Dink’in en yakın gazeteci dostları arasında Ali Bayramoğlu ve ırkdaşı Etyen Mahçupyan gelir. Her ne hikmetse bizim Nedim, Türk polisine saldırmaktan vazgeçmiyor. Hrant D.’nin derdi onu almış. Ermeni gazeteciye ailesi değil, Türk olarak bildiğimiz Nedim sahip çıkıyor. Anladık, gazetecilik yapıyor da yetmiyor, Müslüman Türk polislerine de saldırıyor… Yine de bir dost tavsiyesinde bulunalım… Bence yanlış yoldasın Nedim Kardeş… Bak Hanefi A.’ya… Bak Tuncay Ö.’ye (“Beni de içeri alın” diye bağırıyordu)…” Polise yakın olduğu anlaşılan Rauf Atilla Polat, 22 Şubat 2011’de Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Odatv’nin sahibi Soner Yalçın’ın tutuklanmasına ilişkin yazısında, 3 Aralık 2010’da bana yazdığı uyarıyı hatırlatıyor ve şöyle diyor: “Geçenlerde POSTA’daki Nedim’ciğime ‘2011 sizler için karanlık bir yıl, yanlış yoldasınız ve boşuna çırpınıyorsunuz’ dedim ama inanmadı…” Doğru, inanmamıştım. Çünkü ben en dürüst şekilde işimi yapıyorum.

Kusurum ne, söyleyin!

Peki ben bir Ermeni’yi savunayım derken müslüman Türk polisine ne kusur işlemiştim? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nin kararlarında belirtildiği gibi Hrant Dink cinayetinde ihmali olduğu ortaya çıkanlar istihbaratçı polisler değil mi? Bunların isimlerini yazmak mı hata? Ayrıca bu polisler beni mahkemeye verdi. İstanbul 11. Ağır Ceza’da 20, İstanbul 2. Asliye Ceza’da 8 yılla yargılandım ve beraat ettim. Hapse atılmamı bekleyenler bu sonuç karşısında şaşırdı. Hem o üç polis hem de savcı temyize gitti. Birilerinin benim üzerimden, hukuku araç kılarak kişisel hesaplarını görmek istedikleri belli. Ama ben daha önce de defalarca söylediğim gibi hukuki tüm yolları kullanıp bana iftira atanlarla hesaplaşacağım. Soner Yalçın’ı, Zaman Gazetesi’ni sadece bana iftira attıkları için mahkemeye verdim. Yatmakta olduğu cezaevine faks çektim, ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabına bir katkısı olup olmadığını Hanefi Avcı’ya sordum. Cevap gelince hem size açıklayacağım, hem de yargıya ileteceğim. Ben büyük bir aşkla işini yapan, dürüst bir gazeteciyim. Aldığım ulusal ve uluslarası ödüller ortada. Kimsenin de yandaşı, adamı değilim.

1 Mart 2011 Posta

Franz Kafka’nın 97 yıllık ‘Dava’sı /Güngör Uras

Joseph K., otuz yaşında bir gençti. Sabahın erken saatinde henüz, yataktayken kapısı çalındı. Gelen iki kişi onu tutuklayacaklarını söyledi. Joseph K.’yı tutuklamaya gelenler Joseph K’nın ne suç işlediğini ve kanunun hangi maddesine göre tutuklanacağını ve yargılacağını bilmiyorlardı.

Joseph K., suçunu anlamak için çırpındı. Ama suçunun ne olduğunu kimse ona söylemedi. Mahkemesi belirli yerlerden uzaklarda berbat yerlerde ve şartlarda başladı, yürütüldü.

Yargılama sırasında hiç de beklenmedik zamanlarda saray görevlilerinin mahkeme salonunda olduğu görüldü.

Hiç kimse işin iç yüzünü anlayamadı. Yargılama yıllarca sürdü.

Bu yazdıklarımın gerçekle ilgisi yoktur. Bunlar, Franz Kafka’nın (1883 Prag-1924-Viyana), ünlü “Dava” romanının kahramanı Joseph K.’nın başına gelenlerdir. Bu yazı bir roman tanıtımı yazısıdır.

Franz Kafka’nın “Dava”sı son olarak NTV yayını olarak “çizgi roman” halinde yayımlandı (10 TL). Sayın okuyucularıma tavsiye ederim.

Suç belli değil

Romandan bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

–  Joseph K. soruyor: Benden ne istiyorsunuz? /Tutuklusunuz / Neden ? /Nedenini söylemek bize düşmez. Soruşturma başladı. Vakti gelince her şeyi öğreneceksiniz.

–  Joseph K. bir hukuk devletinde yaşıyordu. /Kimlerdi sabah sabah evine baskın yapanlar?/ Tüm bunlar belki arkadaşlarının yaptığı bir şakadan ibaretti. Ama şaka değildi. Gerçekti.

–  Joseph K.’nın kafası karışıyor: Suçlanıyorum ama suçum ne bilmiyorum. Beni neyle itham ediyorlar?

–  Sonra durumu fark etmeye başlıyor: Şimdi anlıyorum ki… Benim tutuklanmamın ve bu soruşturmanın arkasında… koca bir teşkilat var. Masum insanları tutuklayarak onlara karşı soruşturma başlatıyorlar.

–  Savcı soruyor: Badanacı mısınız?/ Hayır ben bankacıyım. Badanacı mısınız diye sorulması bu soruşturmanın nasıl bir soruşturma olduğunu gösteriyor.

–  Salondaki bir başka tutuklu uyarıyor: Bundan bir süre önce beni de badanacı diye tutukladılar. Aslında bir badanacıyı tutuklamak istiyorlarmış. Ama beni tutukladılar.

–  Ne tür bir dava bu? / Normal bir mahkeme önünde görülen bir dava değil bu.

–  Dayısı Joseph K.’nın moralini bozuyor…” Dava aleyhine sonuçlanırsa ne olur, biliyor musun? Mahvolursun, bitersin.” diyor

Korku dağları bekliyor

–  Joseph K. her an davasını düşünüyor. Acaba kendi savunmasını kendi yazarak mahkemeye verse daha mı iyi olur? Kendi savunmasını yazsa, savunmada hayatının kısa bir özetine de yer verir.

–  Mahkemeye sunulacak ilk dilekçe neredeyse hazır. Fakat bunların mahkemece bazen hiç okunmadığı söyleniyor. Mahkeme kayıtları sanığa ya da onu savunanlara açık değildi ki.

–  Anlaşıldı. Tek çare şartları kabullenmek. Her şeyden önce de dikkati çekmemek “Sana ne kadar ters gelirse gelsin ağzını kapalı tut. Bu koca hukuk sisteminin hassas bir denge halinde olduğunu anla!”

Bunları Franz Kafka’nın 1914 yılında yazdığı “Dava” romanından aktardım. Kafka’nın yazdıklarına herhangi bir ekleme yapmadım. Sakın ola ki bu yazıyı 2011’de Türkiye’de yapılan tutuklamalar, soruşturmalar ve süre giden “Dava”lar ile ilgilendirmeye kalkmayınız.

Sonra unutmayınız ki Franz Kafka’nın “Dava”da anlattıkları da gerçek değil! Kurgudan ibaret. Gerçek hayatta böyle şeyler olabilir mi ki?