Ana Sayfa Blog Sayfa 5191

Premier Lig’in yeni rengi Norwich

0

Queens Park Rangers ile birlikte, Premier Lig’e doğrudan yükselme hakkı kazanan 2. takım Norwich oldu. Kanaryalar, 6 yıl aradan sonra Premier Lig’e geri dönmenin mutluluğu içinde…

Norwich City,  2 sezon önce İngiltere Lig 1’de,  bir başka deyişle 3. lig’de mücadele ediyordu.  Üstelik de ilk maçında, Colchester’a 7 – 1 yenilmişti.  Ancak o kötü günler çok geride kaldı.  Önce Championship lige yükselen Kanaryalar,  bu sezon gösterdiği etkileyici performansla,  Premier Lig’e yükselmeye hak kazandı.

Son maçında Portsmouth’u 1 – 0 yenen Norwich,  Cardiff’in,  sahasında Middlesbrough’a 3 – 0 kaybetmesi ile doğrudan Premier Lig vizesi aldı.  Takımın,  6 yıl aradan sonra yeniden Premier lig’e dönmesi taraftarı sevince boğdu.  İngiltere’de,  son kez 2 sezon içinde Premier lige yükselme başarısı gösteren takım 2000 yılında Manchester City’di.  Bu sezon doğrudan Premier lige yükselmeyi garantileyen diğer takım,  Championship’i zirvede bitirmesi kesinleşen Queens Park Rangers olmuştu.

14 Mayıs’ta seçim var!

Tarihi günlerinden birini yaşayan Galatasaray’da mahkeme ara duruşmada tedbiri kaldırdı. Buna göre 14 Mayıs’ta olağanüstü seçime gidileceği kesinlik kazandı. Adnan Polat ise “Kesinlikle aday olmayacağım” diye konuştu.

Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Galatasaray Kulübü Yönetim Kurulunun olağanüstü seçime gitmemesi yönünde daha önce koyduğu ihtiyati tedbir kararını kaldırdı.

Beyoğlu 2. Asliye Hukuk Mahkemesindeki duruşmaya davacı vekili Fatma Kezban Hatemi ile müdahil Erol Aksoy, Sinan Kalpakçıoğlu ve avukatı Şeref Dede ile Genel Kurul Divan üyelerinden Aykut Ergin, Türker Aslan, Erkin Akı, Ural Aküzüm, Suat Sarı ve Okan Tekinşen katıldı.

Kulübün olağanüstü seçime gitmemesi yönündeki ihtiyati tedbir kararını değerlendiren mahkeme, Galatasaray Spor Kulübü Derneğinin Yönetim Kurulu Tüzüğünün 28/1. maddesine göre seçim kararı aldığının anlaşıldığını belirterek, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) 103. maddesinde belirtilen şartların bulunmadığı görülmekle, mahkememizin 6 Nisan tarihli ihtiyadi tedbir kararının  HUMK 108. maddesi gereği kaldırılmasına karar verildi” denildi.

AYLIK OLAĞAN DİVAN KURULU TOPLANTISI YARIN
Galatasaray Kulübü Aylık Olağan Divan Kurulu Toplantısı, yarın yapılacak.

Divan Kurulu’ndan yapılan açıklamada, Olağanüstü Seçim Genel Kurul toplantısı nedeniyle yarına alınan mayıs ayı toplantısının, saat 13.30’da Conrad Otel’de yapılacağı belirtildi.

Toplantıda, olağanüstü genel kurulda başkan adayı olan isimlerin üyelere projelerini ve hedeflerini aktaracağı öğrenildi.

Politik oyunlar festivali garajistanbul’da devam ediyor.

Dünyanın her yerinde politik oyunlar oynanıyor. Oynanıyordu, oynanacak…

Her yıl 1 Mayıs günü başlayıp 27 Mayıs günü bitmesi planlanan POLİTİK OYUNLAR FESTİVAL’i dünyanın dört bir yanından davet ettiği kişilerle, işlerle sahne alıyor. Festival farklı disiplinler, farklı anlatım yolları, farklı bakış açıları, farklı birikimlerle bir araya gelmenin zeminini oluşturabilmeyi amaçlıyor.

Toplumsal belleğimizde yer etmiş tarihlere im koyarak güncel politika ile ilişki kuran işler, POLİTİK OYUNLAR FESTİVALİ’nde buluşuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne, özellikle son 50 yılda askeri darbelerle uğradığı kesintiler yüzünden binlerce insan gözaltına alındı, işsiz kaldı, işkence gördü, yaralandı, öldü. Bu travmanın toplumun her kesimine yayılması kollektif bir çöküntüye, politika konuşmaktan, politika üretmekten, politika sözcüğünün kendisinden korkuya dönüştü. Politik oyunlar festivali bu korkunun, bu travmanın üstüne gitmek ve sanat ürünleri, kanaat önderleri, akademisyenlerin katıldığı tartışmalar aracılığıyla ülkenin demokratikleşme sürecine katkı sunmayı hedeflemektedir.

 

Politik Oyunlar Festivali


1-27 Mayıs 2011

 


Politik Oyunlar Festival Programı 1-27 Mayıs

1 Mayıs 2011

Hüseyin Karabey – 1 Mayıs 2 Film

Saat : 19.00

Film Gösterimi

03 Mayıs 2011

Nadide Mater- Mehmet’in Kitabı

Edebiyat Okuması

Saat:20.30

Bejan Matur – Dağın Ardına Bakmak

Edebiyat Okuması
Saat: 20.30

10 Mayıs 2011

İTÜ Timis Oyuncuları – Generallerin Beş Çayı

Üniversitelerarası İstanbul Tiyatro Festivali İşbirliğiyle

Saat: 20.30

11 mayıs 2011

Vasıf Öngören-Aslı Öngören – Masalın Aslı

Saat: 18.00 – 20.30

16 Mayıs 2011

Can Kartoğlu – Sahanda Yumurta

Edebiyat Okuması

Saat: 20.30

17 Mayıs 2011

Tiyatro Oyunevi – Beklerken

Tiyatro

Saat: 18.30 – 21.00

20 Mayıs 2011

Altıdan Sonra Tiyatro – Faili Müşterek

Tiyatro

Saat: 20.30

21 Mayıs 2011

Bandista – Benim Annem Cumartesi

Konser

Saat: 23.00

26 Mayıs 2011

Sema – Nazım’dan Brecht’e

Konser

Saat: 20.30

27 Mayıs 2011

10+ – ashura

Müziktiyatro

saat: 20.30

1-27 Mayıs 2011

• Hüseyin Karabey Filmleri

Film Gösterimi

• Pabucu Yarım Çık Dışarı Oynayalım – Gökçen Tongut – Phrât Shaka

Video Performans

Yurtiçi ve Yurtdışı Katılımcılar ile Paneller Dizisi

• Orada Neler Oluyor ?

• Tanıklar-Tanıklıklar

Haftanın tortusu

1 Mayıs kutlandı, meydanlar doldu. / ABD başdüşmanını öldürdü, tüm Dünya’da terör alarmı verildi. / MHP’yi kasetler, CHP’yi yargı, BDP’yi herkes vuruyor. / Ali Demir!!

1 Mayıs kutlandı, meydanlar doldu. Bu sene 1 Mayıs, hemen hemen her kutlandığı noktada daha büyük bir kalabalığa sahne oldu. Tabii ki merkez İstanbul. Ankara’dan bile bir çok parti, dernek, kitle örgütü üyelerini İstanbul’a götürdüler, 1 Mayıs’ı Taksim de kutlamayı seçtiler. Böyle olunca da Taksim Meydanı, fotoğraf karelerine sığmayacak bir kalabalığa mekan oldu. 20.000 kişilik gruplar olduğu söyleniyor. Bakınca toplamda hedeflenen rakamlara ulaşılmış bile olabilir.

Katılımlarım yüksek olması önemli. Olaysız geçmesi de. Çünkü katılım bir güç göstergesi. İçinde bulunulan dönemde Taksim Meydanı’nın doldurulması, Sıhhiye Meydanı’nın doldurulması, Gündoğdu’nun ve adını bilmediğim başka meydanların doldurulması, bir şeylerin o kadar da kolay kabul ettirilemeyeceğini gösteriyor sanki.

Benim ilgimi çeken nokra ise Türkiye solundaki değişim. Dünya’da protestolar, mitingler renklenirken, çeşitlenirken ve o görece sıkıcı havasından çıkarken, Türkiye’de bu değişime karşı hep bir küçümseyici yaklaşım oldu. Sonuçta devrim ciddi bir işti. Hala bu geleneğe sahip çıkanlar var. Elbette ki olacaktır. Fakat, halka ulaşmanın, derdini anlatmanın bir yolu olarak, belki de istemeye istemeye, renklilik, coşku ve karnaval gibi kortejler tercih edilmeye başlanıyor. Bu güzel bir haber. Bu değişim de hemen meyvesini topluyor tabii ki. Bandolar, palyaçolar, balonlar, dans edenler, oyuncaklar… İstenilen, özlenen hayatı hemen yaşamaya başlamak da bir muhalefet biçimidir sonuçta ve çok değerlidir.

ABD başdüşmanını öldürdü, tüm Dünya’da terör alarmı verildi. E o zaman ne olmuş oldu? Bu an itibariyle Dünya, dünden daha güvensiz ise, en azından Amerikalılar için, bu kadar güç gösterisine, sevince ne gerek var? Bir de o nasıl bir ruh hali? ABD’de maçlara ara veriliyor, taraftarlar “sayı” alınmış gibi seviniyor, halk sokaklarda şampanya patlatıyor, Beyaz Saray’ın önünde yapılan kutlamalarda yasak olan davranışların bile aşılmasına izin veriliyor! Ne oldu? Bir kişi öldü. 10 yılda, o kişiyi yakalamak için ölen onbinlere ne olacak peki? Sadece yanlış koordinat yüzünden kaç kişi ölmüştür Pakistan ve Afganistan’da? Utanmaz bir TV kanalımız “intikam soğuk yenen bir yemektir” diye veriyordu haberi. Peki o ölenler de intikam almaya çalışırsa ne olacak? O zaman bu başlığı kullanmayacaksınız tabii ki. O intikam lanetlenmesi gerekenlerden olacak.

Bu arada yakalama demişken, ABD canlı yakalanmamasını, öldürülmesini istemiş. Neden olabilir? Canlı yakalanırsa, mahkemeye çıkma ihtimali var. ABD, bu tip konularda hukuksuz bir ülke olduğu için bu bir ihtimal tabi. Peki çıkarsa ne olur? İtiraflarda, suçlamalarda bulunursa? O silahların kaynağı ile onu şimdi yargılayanların aynı olduğunu söyleseydi, örgütünü kurarken Sovyetlere karşı kimlerden destek aldığını söyleseydi?

MHP’yi kasetler, CHP’yi yargı, BDP’yi herkes vuruyor. Ülke de seçime gidiyor. Tabii ki meclise 24 partinin girme ihtimalinin bulunmasından dolayı bu üç partiye yönelik yapılanların bir önemi yok. Kimin kazanacağını, kimin iktidar olacağı ile falan ilgili değil bu olanlar!

Referandum’dan önce Deniz Baykal’ın kasedi dinci bir sitede yayınlanmıştı. Şimdi MHP’lilerin kasetleri ortaya çıkıyor. MHP’nin durumunun kritik olduğu haberleriyle birlikte tabii ki. AKP, hedef küçülttükçe, barajın nimetlerinden faydalanmaya bakıyor bir şekilde. Bununda yolu MHP’den geçiyor tabii ki.

CHP’li belediyelere baskınlar oluyor. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun söyleyin. İzmir Belediyesi’nde bir yolsuzluk varsa, bunu ortaya çıkarsınlar, suçlular yargılansın. Peki, hangi belediyede bu kadar net ve kesin bir üste gitme var? Daha yeni, kaç tane yolsuzluk belgesi çıktı. Devletin ileri gelenleri, şu Ali Demir’e tatmin olanlar, çıktılar kefil oldular o kişilere. Üstü kapatıldı her şeyin. Fakat iş İzmir olunca üstü kapanmıyor tabii ki. Birileri, bizdense sorun yok, bizden değilse sorun yoksa da var ederiz.” mantığıyla hareket ediyor bu çok açık. Düşünsenize Deniz Feneri gibi bir uluslararası dava konusu, iktidarın sevmediği bir dernek için ortaya atılsaydı neler olurdu?

Ali Demir!! Üzerinde uzun uzun konuşmaya gerek yok. Bugün bir kanalda bir haber vardı. Bir kişi, sınava girmiş, sonuç kağıdını gösteriyor. Netleri yazıyor kağıtta. Puan hanesi ise boş. LYS’ye girme şansı çok düşük bu kişinin. ÖSYM, denilen merkez bir puan hesaplamaktan aciz olduğu için. Bu skandallar zinciri bize şunu gösterdi ki, eğer biz tüm ülkeyi Ali Demir’in yönettiği kafa ile yönetenlere teslim edersek, ülke bir kaç güne kalmaz ters döner. Samsun Akdenizin incisi olur! Birileri bundan tatmin olur, olunca da sehven olur!

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Ankara’nın gayriresmi gazetesi Solfasol çıktı

Ankaralı “gayriresmi”lerin uzun süredir merajla beklediği Solfasol çıktı. “Ankara’nın gayriresmi gazetesi” sıfatıyla yayın hayatına başlayan Solfasol, doğumgünlerini de 1 Mayıs’ta kutlayacak. Çünkü ilk sayısı 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs alanında merhaba dedi Ankaralılara.

Ankara’da “Bir zemin, bir mıknatıs olsun diye” çıkan Solfasol, aylık olarak yayınlanacak.
Solfasol’un merhabası şu şekilde;

“Yeni bir Ankara baharı için bir araya geldik… İddiamız “Ankara’nın gayriresmi gazetesi” olmak. Adımız “Solfasol”; hem Ankara’ya ait, hem de inadına sol olduğumuz için. Taşra muhafazakarlığının korkak ve baskıcı dünyasına sıkışmayı reddediyoruz. Ankara’nın sahip olduğu birikimi derleyip, çoğaltıp şehre yansıtacak bir ayna olmak istiyoruz. Ankara’ya, Ankara’nın sorunlarına ve güzelliklerine bu birikimin gözleri ile bakmak, kalemleri ile yazmak, çizmek; göstermek arzusundayız. Bu birikime dokunduğumuzda ortaya çıkacağını düşündüğümüz enerji bizi heyecanlandırıyor. Bu heyecanla, Ankara’nın ta kendinden Ankara’yı değiştirecek, dönüştürecek bir hareket yaratmak istiyoruz. Bu heyecanla, şehre dair sözlerimizi, isteklerimizi, eleştirel ama adil bir yaklaşımla Ankara’nın sokaklarına, meydanlarına, üniversitelerine, kahvelerine, parklarına, kitapçılarına yaymak, en uzak köşesine kadar ulaştırmak ve çoğalmak istiyoruz; sonra sesimiz ve gücümüz nereye kadar yeter ise oraya kadar gitmek…”

Eğer sizce de bir anlamı varsa bu sözlerimizin; Ankara’nın Gayriresmi Gazetesi Solfasol’e el vermek için yazınızla, çizinizle, sesinizle bu harekete katılmaya, bizimle yanyana durmaya davetlisiniz.

Solfasol 1 Mayıs’ta çıktı…

Solfasol’ü edinmek/abone olmak isteyenler için mail adresi: [email protected]

http://www.gazetesolfasol.com/

(facebook adresi: http://www.facebook.com/pages/Solfasol-Ankaran%C4%B1n-Gayriresmi-Gazetesi/199109213458048)

Tanıtım filmi: http://www.facebook.com/video/video.php?v=169852029736171&comments

Bana müsaade*

Aslında Bahar geldi ve bisiklet sezonu tam gaz devam ediyor.

-Philip Gilbert tarihte görülmemiş bir şeyi başardı ve bir sezonda üç bahar klasiği kazandı. Başarısı dünyanın her yerinde çoşkuyla kutlanıyor. Arkadaşlarım Devrim-Mutlu çiftinin kızı Mira, evin içinde  “Fiiilip Jibey, Fiiilip Jilbey” diye dolanıyormuş.
-Bu satırları yazdığım saatlerde Türkiye Bisiklet Turu’nun 5. etabı koşuluyor. Dun nemrut A. Petacchi nihayet bir bir etap kazanabildi.
İzleyenler biliyor. İstanbul’daki finişte yanındaki bisikletçinin sırtına yumruk attı ve bir dakika  zaman cezası aldı.
-Hem Türkiye hem de onunla eş zamanlı yapılan Romendie Turu, İtalya için prova niteliği taşıyor. İsviçre’deki tur, İtalya öncesi boğaların kızışması gibi.
-7 Mayıs’ta Venaria Reale’den başlayacak olan Giro d’Italia büyük turların en yeşili en bahar kokanıdır ve benim en sevdiğimdir. Muhabbet Giro’dan açıldığında çıkınım  da her daim doludur. Düşünsenize İkinci gün sporcular Parma’dan geçiyor. Ve Stendhal bizi orada hazır bekliyor.
-Diğer taraftan HES’lerden tutun da, nükleere, ‘çılgın proje’lerden kentsel dönüşüme kadar bu köşenin kapsama alanına giren tonlarca mevzuu var.
Velhasıl kelam gündemin en yoğun zamanında böyle bir veda zamansız görünebilir ama özel sebeplerim var.
İki yıldan uzun bir süre oldu bu köşe başlayalı. Şimdi dönüp bakıyorum da ne çok şey koymuşuz şu iki tekerin üstüne.  O küçüçük sele, Edip Cansever’in meşhur ‘Masa’sına benzemiş. (‘Sele de seleymiş ha/ Bana mısın demedi bu kadar yüke.)
Kendi payıma çok memnunum. Bu köşe sayesinde yeni yeni dostlar edindim, hayatımda bilmediğim kapılardan girdim, bir sürü şey öğrendim.
Geçen süre zarfında kahrımı çeken iki fedakâr dostuma Ali Murat Hamarat ve Evren Özüyener’e teşekkür etmek isterim. Şeytan Arabası’nın tekeri bu saate kadar döndüyse onların sayesindedir.
Artık arabamı, bir şeytan uçurtmasının kuyruğuna bağlayıp  uçurmak istiyorum.
Konduğu bir yerde buluşmak dileğiyle.
Hoşçakalın…
* Bu yazı, Aydan Çelik’in Taraf Gazetesi’ndeki son yazısıdır.

Kırklar Dağı – Metin Yeğin

Ne güzel gelişiyor kentler. Koca koca binalar yapılıyor. Asansörleri de var. On kata çoktan vardılar ve belki yirmi olacak. Ne güzel gelişiyor kentler. Bir de uydu kentler var. Nedense reklamlarında hep beyaz kadınlar kullanılır. Kucaklarında beyaz çocuklar taşıyan, beyaz kadınlar. Muhtemel reklam filmi sonrası gerçek annelerine devredilen aman ne sevimliymiş çocukları. Bir de büyük arabalar ile gelinir o reklam filmlerinde. Özenli annelerin yağ reklamlarından iyi tanırsınız bu beyaz aileleri. Margarin gibi pürüzsüz ciltleri, kepeksiz saçları vardır. Bunlar da yeni moda olarak uydu kentlerde oturuyorlar. Yeşil alanlar diye nitelendirilen iki santim derinliğinde çimlerle kaplı, bodrum katlarında jim salonları olan yani yürüdüğünüz zaman hiçbir yere varamadığınız koşu bantları, zavallı zayıflama bisikletleri ve ter kokularının olduğu yerler. Bir de spa konursa yani sauna, yani hamam, tamam. İşte o zaman tam olur buralar. Uydu kent, uysa da uymasa da olur kent tarifi bu. Ne güzel gelişiyoruz.

Kendimi Chemicail Brothers’ın klibinde hissediyorum. Her yeri yiyen inşaat kepçeleri peşimden koşuyor. Yedikçe büyüyor ve daha fazla acıkıyorlar. Şimdi kepçeler Diyarbakır’da başrolde. Yoksulların oturduğu, mesela Ben û Sen mahallesini de yakında yiyip yoksulları kent dışına süpürecekler. Margarin suratların yeni zaferi olacak bu. Yanlış anlamayın ırk ayrımı yapmıyorum beyaz Türklerden, beyaz Kürtlerden ve Michael Jackson kadar siyah beyaz herkesten bahsediyorum ve buna öykünenlerden. Öykünenler, müritler uçuruyor onları gökyüzüne. Aç kepçeler peşimizde yoksulların sağlıksız evlerinin üstüne arte mutfaklar inşa edecekler. Yoksulları sağlıksız evlerden kurtarıp(!) kent dışına sürecekler. Bütün Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz iyi insanlar kepçeleri yönetiyor, böylece daha gelişeceğiz. Toptan kurtuluyoruz seyyar satıcılardan, ‘ay ama bir sürü de serseri var. Burada’dan, işsizlerden, kitleden, parkların salıncaklarını kıranlardan, eğitimsizlerden… Hepsi koca kepçeler sayesinde boğazlarına tıkılmış iki santim derinliğindeki çimlerin, yeşil alanların altında kalacak.

Konut ihtiyacını karşılıyorlarmış. Koca bir yalan. Bu evlerde kim oturacak? Bu evlerin sahipleri kim olacak? En iyimser tahminle gelecek 20 yılını ipotek altına koyacak orta sınıf, karı koca ‘öğretmen’lerden olacak sahipleri. Cennet ya da cehennem kapısında soracaklar ne yaptınız bu dünyada? Tırnak muayenesi, saç kontrolü yaptık, not verdik ve para biriktirip bir ev satın aldık zenginlerin eteğinde. Aklıma yine Ağa çocuğu müteahhit reklamı geliyor. Elini nereye koyacağını bilemeyen kötü oyuncu. ‘Herkesin havuzunun olduğu evler hayal etmiştim’ gibi bir şeyler diyordu. İstanbul’da çocukluğumun geçtiği deniz duruyordu binalarının hemen ardında. Her gün denize giriyorduk biz, senin bir kişi işeyince kirlenen havuzlarının yerine. Senin gibilerin binaları öldürdü denizi. Al başına çal derinleştirimiş lazımlıkları, havuzlarını.

Kent toprakları kamunundur. Sadece Komünist Küba’da değil. Kapitalizmin beşiği Hollanda’da da böyledir. Kent toprağının rantını kimse yiyemez. Kırklar Dağı kamunundur, herkesindir. Orada tüketecekleri su, kirletecekleri toprak ve yok ettikleri tarih ve türküleri de. Hep yeldeğirmenleri mi kazanacak?

Özgür Gündem

Kanal açmak çılgınlıksa çılgınlık kanımızda – Ayhan Bilgen

Başbakan’ın öncelikle gündem değiştirmeye yönelik kanal açma yöntemlerini çok iyi bildiğini kabul ederek değerlendirmeye başlamalıyız.

En can yakıcı gündemlerden gündem değiştirerek kurtulmak gerçekten çılgınlıktır.

Gündemi yönetmeyi gözünüz kesmediğinde ortaya gündem değiştirme gücü birkaç günlük de olsa çılgınca projelerle çıkmak ancak çılgın siyasetçilerin işi olabilir.

Türkiye toplumuna yönelik muhalefet edebilme becerisi olan bir siyasal hareketin bu çılgın projeye aynı çılgınlıkla cevap vermesi gerekir.

Nasıl mı?

Mesela bu projeyi, Rusların tarihi sıcak denizlere inme emeline hizmet edecek bir girişim olarak tarif ederek.

Şaka gibi mi geldi?

Ortadoğu kaynarken, Türkiye’nin bir bölgesi ateş topuna dönmüşken Karadeniz ile Marmara’yı buluşturacak kanal açmayı gündemin baş sırasına taşımak, şaka olmuyor da bizim bunu tanımlama çabalarımız mı şaka olacak?

Dağları delmek çılgınlıksa çılgınlık kanımızda.

Mecnun için Leyla’ya ulaşmak ne anlam ifade ediyorsa Başbakanımız için Başkanlık makamına oturmak da aynı aşka dayanıyor.

12 Haziran seçimlerinden güçlü çıkmak için ne gerekiyorsa o yapılacak.

Yapılamasa bile lafı konuşulacak.

Kanallar açılacak, denizler taşınacak, aklınıza, hayalinize sığmayacak projelere imza atılacak, hatta mümkünse açılış törenleri yapılacak.

Çadırlar yıkılacak, siyasetçiler tutuklanacak, gerekirse taş üstünde taş, beden üstünde düşünen, konuşan bir baş kalmayıncaya kadar operasyon yapılacak.

Toplumun birlikte yaşama iradesini güçlendirecek kanallar açmaya gücünüz yetmese de bunları yapmaya gücümüz yeter elbette.

Türkiye’nin Suriye’ye yönelik çağrılarına “sen kendine bak” demenin anlamı gün geçtikçe kayboluyor.

Zira Türkiye, tam da kendine bakarak “önleyici müdahale” niteliğinde operasyonlar yapmayı bilinçli olarak tercih ediyor.

Suriye yönetimine reformları hayata geçirmeyi tavsiye ederken, kendi içinde baskı politikalarını artırmayı tercih etmesi gayet akıllıca(!) gözüken politikayı yansıtıyor.

Yılanın başını küçükken ezeceksin(!)

Direnecek bir toplumsal muhalefet bırakmaz, halkta sokağa çıkma cesaretini erkenden bastırırsan kafana göre takılır, canının istediği kadar demokrasi oyunu oynayabilirsin.

Kendini her şeye rağmen halkın tek teveccüh odağı, dolayısı ile dünyanın yegane muhatabı, biricik güçlü ortağı olarak görürsen sen, elini kim tutabilir ki?

Taş atan çocuklar mı, cuma günleri saf tutan ihtiyarlar ya da çadırlarda nöbet tutan analar mı?

Karşınızdakinin hangi çılgınlıkları yapabilmeyi göze aldığını bilmezseniz kendinizi çılgınlık yapıyor sanırsınız.

Çılgınlıkta sınır tanımayacak noktaya gelmiş bir halkla “çılgın projeler” yapma oyunu oynarsanız hevesiniz kursağınızda, oyuncağınız kucağınızda kalır.

“Çılgın Türkler” iktidarda dedirtme hevesi, Kürtlerin de hangi çılgınlıkları göze alabileceğini test etme macerasına dönüşüyor.

Bizden söylemesi.

Ayhan Bilgen

1 Mayıs her türlü sömürüye karşı emek ve dayanışma günüdür

Sanayileşmenin 18. yüzyılda ortaya çıkışı üretim biçimini değiştirirken, eski feodal düzenin yerine modern toplumun gelişimini de tetiklemiş oldu. Yeni toplumsal düzene geçiş birey hak ve hürriyetleri gibi yepyeni kavramları beraberinde getirirken, kapitalist iktisadi düzen, eski kölelikten pek de farklı olmayacak formasyonlarla yeni (modern) sömürü aracı olarak insanlığın karsısına cıktı. İnsan emeğinin sömürüldüğü kapitalist düzende, emekçilerin 19.yüzyılın ortalarında yeni sömürü biçimine tepkilerinden 1 Mayıs İşçi Bayramı doğdu.

Dünyanın her bir kösesinde kutlandığı için bir bakıma tek evrensel bayram olan 1 Mayıs, emek sermaye karşıtlığından doğmuş olmasına rağmen, bu gün sadece emek cephesinde mücadele eden emekçilerin değil, meslek dayanışmasının, demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren halkların, ezilenlerin, kadınların, cinsel tercihlerinden ötürü ayrımcılığa uğrayanların, yoksulların, ekoloji ve cevre hareketlerinin bütününü kapsayan politik mücadele hattını simgeliyor. Bütün dünyada ‘’emekçilerin bayramı’’ olarak 1 Mayıs’a değer atfedilirken, Türkiye’de ise emek, demokrasi ve özgürlük adına ödenmiş ağır bedeller, çok daha derin ve farklı anlam yükleyerek sahiplenmemize neden olmaktadır.

1 Mayıs Türkiye’de neredeyse tüm cumhuriyet tarihi boyunca yasaklı kalmış ya da bahar bayramı olarak anlamından saptırılarak kutlanmaya çalışılmıştır. Türkiye’nin yakın tarihinde, özellikle 70’li yıllarda yükselen sol hareketler ve gelişen sendikal örgütlenmeler 1976’da Taksim’de ilk defa 300 bin kişiyi bir araya getirdi. Kanlı 1 Mayıs olarak adlandırılan 1977’de 500 bin kişi kutlamalara katılırken, kontrgerilla tarafından yapılan saldırılarda 34 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. 1978’de ise 1 milyon kişi emek bayramını kutlamak için bir araya geldi. En önemli amacı bu yükselen örgütlülüğün önünü kesmek olan 12 Eylül darbesinden sonra 1 Mayıs kutlamaları yine yasaklandı. İlk defa 1987’de öğrenciler tarafından kutlanmaya başlandı ki bu süreçlerde de Mehmet Akif Dalcı gibi pek çok insanın hayatına mal oldu.

Taksim Meydanı isçilere, emekçilere, solculara yasaklanırken, başka türlü faaliyetlerin, yılbaşı kutlamalarının, dini ya da milliyetçi mitinglerin kullanımına ise müsaade edildi. Bu nedenle 1 Mayıs’ın bizler için görkemi ve anlamı, Taksim Meydan’ında kutlanmayla eşdeğer hale geldi. Emekçilerin, demokrasi güçlerinin, devrimcilerin, Kürtlerin ve Yeşillerin uzun yıllar süren kararlı direnişi sonucu, devlet gecen yıl Taksim Meydanı’nı kutlamalara açmak zorunda kalmıştır.

Bu gün emek sömürüsünün yanı sıra, doğanın sömürülmesi de insanlığın bilincinde sorgulanmayı gerektiriyor. Çünkü gezegenin kendini yenileyebilme sınırlarını zorlayan üretim ve tüketim biçimimiz, doğayı da sömürü nesnesi haline getirmiş ve matematiksel olarak bu koşullarda yaşamı sürdürülebilir olmaktan çıkarmaya başlamıştır. Emek ve doğa sömürüsü kapitalist iktisadın bir birinden ayrı düşünülmemesi gereken yıkıcı sonuçlarıdır. Kapitalizmin ölçüsüz kalkınma, büyüme ve ilerleme kavramları, sadece karların sürdürülmesini sağlayan, yoksulları daha da yoksullaştıran, yaşamımızı borçlu olduğumuz toprağı, suyu, havayı, bitkileri birer kar aracı olarak gören aldatıcı paradigmalardır.

İnsan onurunun, emeğin, doğanın haklarının gözetildiği; daha yaşanılabilir; sürdürülebilir; adil; paylaşımcı; sömürüsüz ‘’başka bir dünya’’ mümkündür.

Yaşasın 1 Mayıs,

Yaşasın işçilerin, emekçilerin bayramı.

Hüseyin Güngör

Polis sınavında da skandal: 40 yapan başpolis, 60 yapan dışarıda

9 bin 750 başpolis kadrosu için açılan sınava 50 bin aday katıldı. Bir ilde ’40 net’ yapan sınavı kazandı, başka bir ilden 60 nete imza atan başarısız sayıldı.

KPSS, YGS, ALES derken bir sınav tartışması da Emniyet’te yaşanıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü, ara kademe amir açığını kapatmak için geçen yıl başpolislik uygulamasına geçme kararı aldı.

Maliye Bakanlığı da 9 bin 750 kadro verdi. Emniyet, kadroyu personel sayısına göre tüm iller arasında paylaştırdı. Başpolisliğe terfi edecek kişileri belirlemek sınav açıldı. Milli Eğitim’in 5 Mart’ta yaptığı merkezi sınava, 50 binden fazla polis girdi.

Kazanan sayısının 9 bin 750 kişilik kadrodan eksik-fazla olmaması için puan barajı konmadı. Böylece adaylar ilk 9 bin 750’ye girebilmek için ter döktü.

Akşam gazetesinin haberine göre, emniyet ‘merkezi sınavın’ sonuçlarını değerlendirirken ‘genel’ değil, ‘yerel kontenjan’ı esas aldı. Gerekçe olarak genel kontenjan halinde sınavı bazı illerde yerel kontenjandan fazla, bazı illerde az polisin kazanabileceği gösterildi. İlk 9 bin 750’ye giren polislerin terfi ettirilmesi gerekirken, sınav sonuçları her il için ayrı değerlendirildi. Her ilde o ile ayrılan kontenjan sayısı kadar polis sınavı kazanmış oldu.

Örneğin yerel kontenjan sayısı 100 olan bir ilde sınava giren bin polis aldığı puana göre sıralandıktan sonra ilk yüze girenler başpolisliğe terfi ettirildi. Ancak illerin başarı düzeyi birbirinden farklı olduğu için ortaya yeni bir ‘sınav garabeti’ çıktı. Mesela başarı düzeyi düşük illerde 40-45 net yapan başpolisliğe terfi ederken başarı düzeyi yüksek illerde 55-60 net yapan polisler terfi edemedi.

ADAYLAR YARGIYA KOŞTU
Sınavı kazanıp başpolisliğe terfi edenlere, geçen hafta rütbeleri törenle takıldı. Yerel kontenjan mağduru polisler ise sınavın iptali için idari yargıya birbiri ardında dava açmaya başladılar. Dava sayısının şimdiden 400’ü geçtiği öğrenildi. (Akşam)