Ana Sayfa Blog Sayfa 5175

Banal yeni çağ muhafazakârlığı \ Bülent Somay

Geçen hafta usta bir sihirbaz (ya da sihirbazlar topluluğu) tarafından, “Aman ha, şeriat geliyor!” tehdidiyle başka yöne baktırılırken başımıza banal bir yeni çağ muhafazakârlığının düştüğünü söylemiştim ya, şimdi bunu biraz daha kurcalayayım diyorum.
Son zamanlarda özellikle interneti hedef alan yasakçılığın alıp yürümesi, ne dindarlıktan ne de şeriat özleminden geliyor. İnternet üzerindeki en şiddetli yasakların şeriatçı İran’dan bile daha katı bir biçimde, dindarlıkla hiçbir ilgisi olmayan Çin’de uygulandığı düşünülürse bundan ne kastettiğim kolayca anlaşılır.
Peki ama ‘yeni çağ muhafazakârlığı’ denilen şeyden ne anlamalıyız? İlk olarak şunu: Yeni çağ muhafazakârlığının hiçbir inanç sistemiyle ilgisi yok, tam tersine, sinizmden, inanmayan ama inanıyormuş gibi yapmakta fayda gören, pragmatist bir statükoculuktan kaynaklanıyor. İkinci olarak da bu tür bir muhafazakârlığın arkasında çoğu kez gayet somut bir ekonomik/politik hesap, milyarlarca dolarla (ya da euroyla, yuanla, yenle) ölçülebilen büyük avantalar yatıyor.
Biraz daha açmaya çalışayım: Slavoj Zizek, günümüz kapitalizminin dört çözümsüz açmazından birinin, “özel mülkiyetin ‘entelektüel mülkiyet’ denilen şeyle uyumsuzluğu” olduğunu söyler. Yeni dijital teknoloji çağında, ürünlerin önemli bir bölümü dijital yolla, denetimsiz bir biçimde çoğaltılabilirken bu ürünler üzerinden kârı maksimumda tutmanın yolu ne olabilir?
Bu sorunun doğru cevabı “Böyle bir yol yoktur” olmalı ama ABD ve AB ülkeleri çeşitli yasalarla, önce internet erişimini, daha sonra da o internete eriştiğiniz bilgisayarı, en sonunda da o bilgisayarı bulundurduğunuz evinizi ‘özel hayat’ kapsamından çıkararak sanal ürünlerin çoğaltılmasını engellemeye çalışıyorlar.
Ancak internet aynı zamanda, bu sözümona ‘entelektüel mülkiyeti’ koruyan filtre ve kalkanlarla çelik çomak oynayan bir sürü zeki ve anarşizan gencin de oyun alanı olduğu için, iş bir köşe kapmacaya dönüyor zamanla. Her yeni şifre yeni bir şifre kırma programını, her yeni filtre yeni bir ‘filtrenin çevresinden dolanma’ oyununu, her yeni sansür mekanizması yeni bir gizlenme tekniğini getiriyor.
Onlar o tarafta köşe kapmaca oynayadursun, aynı sorun daha derin bir etik açmazı da su yüzüne çıkarıyor: Bir ürün (diyelim bir film) satın aldım. Bu filmi (seyrettikten sonra) internet üzerinden başkalarına (aslında sonsuz sayıda kişiye) satmaya çalışırsam nasıl bir suç işlemiş olurum? Kapitalist bakış açısından ‘entelektüel mülkiyeti’ ihlal etmiş olacağım için suçluyum ancak özgürlükçü bir etik anlayış ise üretimine katkıda bulunmadığım bir ürün üzerinden kazanç sağladığım için suçlu olacağımı söyler. Dolayısıyla burada bir sorun yok, iki açıdan da suçluyum.
Ancak bu ürünü para karşılığı olmadan, günümüzde torrent sitelerinin yaptığı gibi paylaşıma açarsam ne olur? Kapitalist açıdan gene suçluyum ama özgürlükçü etik, suçlu olmadığımı söyleyecektir. İşte ABD’nin ve AB ülkelerinin çılgınlar gibi yasalar üreterek engellemeye çalıştıkları, tam da bu: Ürünlerin kapitalist değişim ve dolaşım ağına girmeden paylaşılabilir olması, onları çileden çıkarıyor. Bu yüzden ‘demokratçılık’ oynadıkları dönemde kabul edilebilir olmayan her türlü sansür ve yasakçılık, ev basıp bilgisayarlara el koymalar, IP adresleri üzerinden açıkça kişilerin özel alanlarına (çünkü benim bilgisayarımdaki bilgiler benim özel alanımdır) casus gibi dalıp ‘çalıntı ürün’ aramalar meşrulaşıyor.
İşte sözünü ettiğim banal yeni çağ muhafazakârlığı tam da bu yeni oluşturulmaya çalışılan otoriter yapının kamuflajından, meşrulaştırılma çabasından başka bir şey değil. İnternet üzerinden iki-üç porno film indirilmesi, birilerinin birilerine (iki gün sonra unutulacak) küfürler etmesi ya da iftiralar atması kimsenin umurunda değil aslında. Dehşet içinde engellenmeye çalışılan şey, insanların bilginin, kültürün ve sanatın özgür (paradan ve kapitalizmden özgür) paylaşım alanını bulmuş olmaları ve bundan vazgeçmeye de niyetlerinin olmaması.
Başkasının emeğinin üzerinden para kazanmak korsanlıktır, amenna. Bunun engellenmesi için her şeyi yapalım: Mesela internet üzerinden kredi kartı numarası isteyen bütün siteleri sıkı denetime alalım (Ah! İşinize gelmedi değil mi? Serbest ticarete ve serbest piyasa ekonomisine darbe vurur bu!) Ama benim internet üzerinden yoldaşlarımla parayı boşvererek özgürce paylaşmama kimse karışmasın lütfen. “Hadi canım sen de” diyeceksiniz, “senin milyonlarca yoldaşın mı var?” Evet var. Sizin yok mu? Ne yazık!

Radikal

16 ton \ Ümit Kıvanç

“İnsanlık, iPhone ve obezite çağına kolay ulaşmadı. Enerji içecekleri ve fitness salonlarına sahip olabilmek için çok meşakkat çekti… Kimilerine göre, bütün acıların sorumlusu, kendisinden daha barışçıl olan Neandertal insanını kafa göz yararak tarih sa…hnesinden silen Homo Sapiens Sapiens’ti. Ya da ortada kabahat yoktu; doğa hükmünü yürütmüştü… Kimilerine göreyse tanrı sorumluydu. Daha sonra cezalandırabilmek için, insanın içine gerekli miktarda kötülük koymuştu… Tanrıyı dünya işlerine karıştırmaktan yana olmayanlar, bilimi icat etti. Böylece ileride mutfak robotu ve nükleer bomba yapabileceklerdi…”
Film böyle başlıyor. Dünyanın gördüğü en büyük mezalime “Keşifler Çağı” denmesine; insanın, içinde yaşadığı düzenleri bir türlü kavrayamayışına takılıyor, “ilerleme” diye bir şeyin icat edilmesinden sonra, serbest piyasanın hangi serbestlikler ortamında oluştuğuna varıyor. Birkaç ana meselemiz var. İlkin, ancak silah zoruyla sürdürülebilen bir sisteme nasıl olup da ısrar ve inatla “serbest piyasa” diyebildiğimiz. İkincisi, silah zorunun yanında varolan başka “zor”lar. İnsanları ucunda ölüm olan işlere mecbur ve mahkûm etme “kabiliyeti” olmaksızın, içinde yaşadığımız sistem varolabilir miydi? Sürdürülebilir mi? Ve bütün bunların cisimleştiği, sembolleştiği mevzu: Madencilik diye bir şey olur mu, kardeşim! Madenciliğin Türkiye’deki tarihine, Uzun Mehmet efsanesinin bir Cumhuriyet projesi olarak yaratılışına ve bugün artık pek kimse hatırlamasa, bilmese de, Türkiye işçi hareketi tarihinin en büyük destanlarından 1965 direnişine de uzak kalmıyoruz tabiî.
1980’lerde, Cumhuriyet gazetesinde çalışırken, maden işçilerinin onar yirmişer (ellişer, yüzer!) öldüğü birtakım kazalardan sonra “maden havzası”na gitmiştim. (“Maden havzası”, başka geçinme-yaşama şansı bırakmadığınız için insanların mecburen madene girdiği yöreye verilen addır. Kaldı ki, Türkiye’de, onyıllarca, onbinlerce insan basbayağı devlet zoruyla madenlere sokulmuştur.) ‘80’den önce, erişebildiğimiz ölçüde, işçilere faşizm konulu dia gösterileri yapmaya gitmiş, madencilerle ilk defa bu vesileyle karşılaşmıştım. Hiçbir güvencesi olmayan, ne idüğü belirsiz solcu gençler olarak, o dönemde, etrafta rahatça dolaşma, fotoğraf çekme şansımız yoktu haliyle. Cumhuriyet adına gittiğimdeyse, bol bol fotoğraf çekmiştim. Geçen yılın başında, aradan geçen onca zamana rağmen, bu fotoğrafları bir şekilde değerlendirme amacıyla, madencilerle ilgili bir kısa, deneysel film yapmaya giriştim. Kısa süre sonra, kendimi insanlık tarihiyle, serbest piyasayla filan uğraşırken buldum. Aylarca süren internet taramalarıyla, hem pek çok bilgiye ulaştım hem pek çok fotoğraf, resim, desen ve gravüre. “Madencinin kaderi” denen meselenin tam da, içinde yaşadığımız düzenin aslî insanî foyasını meydana çıkaran mevzu olduğundan zaten şüphem yoktu; yaklaşık bir buçuk yıla yayılan bu çalışma sonucunda bunu anlatabilme imkânlarına da kavuştum. Temelde hareketsiz görüntülerin birtakım tekniklerle hareketlendirilmesine dayanan, ironik bir insanlık tarihi özetiyle madenciliğin aslında ne olduğuna dair vicdanî yargımın birleştiği, tuhaf bir film yaptım. Tuhaf, çünkü vicdan, serbest piyasa, madencilik falan derken, “halkla ilişkiler” tarihine, “piar”ın hayatımızdaki rolü konusuna da girip çıkıyor. Bu sırada, dünyanın çeşitli yerlerinden insanlarla yazışıp tanıştım, internet dayanışmasının güzel örneklerini de yaşadık.
Bundan burada size bahsedişim, şüphesiz, “aman ne marifet yaptım” çeşitlemesi değil. “16 Ton” filmine koyduğum alt başlık (“vicdan ve serbest piyasaya dair bir film”) meramımı özetliyor gerçi; ama bu filmin, vicdan diye bir meselesi olanların ve yeryüzünde adalet için mücadele edenlerin hem eline çok yaraşacak hem de elini güçlendirecek bir ürün olduğuna inanıyorum. Çünkü bugün dünyada hüküm süren hayatın, kabul edilebilir bir hayat olduğunu, hele insanlığın nihayet vardığı muhteşem aşama olduğunu utanıp sıkılmadan iddia edenlerin lafını ağzına tıkamak vicdan sahibi herkesin boynunun borcudur. Benimki de bir çeşit borç ödemek.
Filmin adı niye “16 Ton”? Çünkü bu bir zamanların büyük hit parçalarından biri. Üstelik, madencilerin kaderine dair gayet sert sözleri olmasına rağmen. Dünyada bu şarkıyı söylemedik pek kimse kalmamış neredeyse. Filmde birçok versiyonu da yer alıyor. Beni en çok çarpan, nakaratındaki şu sözler oldu (mealen): “Bana hiç gelme Azrail, ruhumu sana veremem, çünkü şirkette rehin.”
Filmi esas olarak, internette seyredilsin, yayılsın diye yaptım. Vimeo’da, 16 Ton “kanalına” girerek (vimeo.com/channels/16ton) tamamını ya da bölüm bölüm izleyebilirsiniz. Ama önerim, film için hazırladığım siteye göz atmanız. “Riya Tabirleri” adını verdiğim sitede (www.riyatabirleri.net), filmde yer alan görsel malzemelere ilişkin açıklamalar, ek bilgiler, filmde yeralmayan ama ilgili birçok konuda fotoğraflar, bilgiler bulunuyor. Filmi oradan da, isterseniz külliyen, isterseniz bölüm bölüm izleyebilirsiniz. Yoksunluk, yoksulluk, emekçi hakları, eşitsizlik, sosyal adalet, özgürlük ve elbette vicdanla sahiden ilişkisi olanlara “iftiharla sunar”ım.
TARAF

İsveç Yeşilleri gençleşiyor

0

İsveç Yeşiller Partisi’nin senelik Genel Kurulu bu haftasonu toplandı. Genel Kurul’da partinin yeni eşsözcüleri, genel sekreteri ve diğer organlarının üyeleri seçildi.

Seçimin ardından Gustav Fridolin (28) ve Asa Romson (39) partinin eşsözcülüklerine getirildi. Partinin yeni genel sekreteri de 27 yaşında.

Gustav Fridolin aynı zamanda İsveç tarihindeki en genç parlamenter ü

nvanını da taşıyor. Fridolin 2002 yılında henüz 19 yaşındayken milletvekili olmuştu. 2006’da yapılan seçimlerden yeniden aday olmayan Fridolin 4 sene boyunca gazetecilik yapmış, 2010 sonunda yapılan seçimlerde ise gençlerin sorunlarına odaklanan bir seçim kampanyasıyla yeniden milletvekili adayı olmuş ve seçilmişti. Fridolin eşsözcülüğü döneminde partinin sanayi politikalarından sorumlu olacak.

1972 doğumlu olan Asa Ramson da Stockholm Üniversitesi’nde çevre hukuku konusunda doktora öğrencisi. 2010 seçimlerinde parlamentoya giren Asa, partinin çevre politikalarından sorumlu olacak.

İsveç Yeşiller partisi 2010 seçimlerinden beri ülkenin 3. en büyük partisi. İktidardaki Moderaterna (Merkez Parti) ve ana muhalefet konumundaki Sosyal Demokratların ardından en

büyük parti olan Yeşiller 19 Eylül’de yapılan 2010 genel seçimlerinde oyların yaklaşık %7.5’ını almıştı.

(Yeşil Gazete, Stockholm News)

Bremen’de gözler Yeşiller’de

0

Almanya’da ilk kez bir eyalet seçiminde 16 ve 17 yaşındakiler de sandık başına gidiyor. Sosyal Demokratlar’ın kalesi Bremen’deki seçimlerde gözler siyasetin yükselen yıldızı Yeşiller’de.

Bremen, yeni eyalet parlamentosu ve hükümeti belirlemek üzere sandık başına gitti.Eyalette ilk kez 16 ve 17 yaşındakiler de seçmen olarak oy kullanıyor.

Bremen eyaletinde seçmen yaşının 16’ya düşürülmesinin seçim sonuçlarına nasıl yansıyacağı, seçimlere katılım oranını yükseltip yükseltmeyeceği merakla bekleniyor. Almanya’da Bremen dışındaki diğer eyaletlerde ve federal seçimlerde seçmen yaşı 18. Bazı eyaletlerde de yalnızca belediye seçimlerinde 16 yaş ve üzerindekiler oy kullanabiliyor. Bremen’de 2007 yılında yapılan eyalet seçimlerine katılım oranı yüzde 57,5 ile son 60 yılın en düşük seviyesine gerilemişti.

Almanya’nın en küçük eyaleti olan Bremen’deki seçimler, Berlin’de de yakından izleniyor. Kamuoyu anketleri, federal düzeyde muhalefette olan Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’in, Bremen’de oy oranlarını artırarak, yeniden hükümeti kuracaklarını gösteriyor.

Yeşiller’in yükselişi sürüyor

Nükleer enerji karşıtı politikaları ile dikkat çeken Yeşiller, Almanya’da bu yıl içinde yapılan dört eyalet seçiminde de büyük başarı yakalamış, Baden-Württemberg eyaletindeki seçim zaferiyle ilk kez bir eyalette Başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Bu sonuçlarla Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hrıstiyan Demokratlar, 58 yıldır iktidarda oldukları Baden-Württemberg’de ilk kez muhalefete düşmüştü.

Kamuoyu anketleri Bremen eyaletinde Sosyal Demokratların yüzde 36’lık oy oranıyla ilk sırada olduğunu, yükselişteki Yeşiller’in de yüzde 24’lük oy oranına ulaşarak ikinci parti haline geldiğini gösteriyor. Hrıstiyan Demokrat Birlik (CDU) ise yüzde 20’lik oy oranıyla üçüncü sıraya gerilemiş durumda.

Federal düzeyde CDU’nun koalisyon ortağı olan liberal Hür Demokrat Parti’de (FDP) ise kan kaybı sürüyor. Kamuoyu anketleri halen Bremen eyalet parlamentosunda 4 sandalyeye sahip olan FDP’nin yüzde 5 seçim barajını aşamayabileceğini ve parlamento dışında kalabileceğini gösteriyor.

65 yıldır Bremen eyaletinde iktidarda olan SPD’nin seçimler sonrasında Yeşiller partisi ile koalisyonunu sürdürmesi bekleniyor. 2007 yılında yapılan seçimlerde birlikte yüzde 53’lük çoğunluk elde eden iki partinin bu kez yüzde 60’lara ulaşması bekleniyor. SPD ve Yeşiller, Baden-Württemberg eyaletinde Mart ayında yapılan seçimlerin ardından da birlikte koalisyon hükümetini kurmuş, Yeşiller’den Winfried Kretschmann, Başbakan olmuştu.

Karmaşık seçim sistemi

Bremen eyaletinde her seçmen, kendisine verilen 5 oy hakkını, farklı adaylar ve partiler arasında bölüştürebiliyor. Karmaşık bir seçim sisteminin uygulandığı ve yaklaşık 500 bin seçmenin bulunduğu Bremen’de ilk sonuçların akşam geç saatlerde açıklanması, kesin resmi sonuçların ise ancak Çarşamba günü netleşmesi bekleniyor.

Deutsche Welle Türkçe

Şampiyon bu akşam belli oluyor

0

Şampiyonluk yarışında son haftaya aynı puanla giren Fenerbahçe ile Trabzonspor’un, bugün yapacakları maçlarda alacakları sonuçlar, 2010-2011 sezonunun şampiyonunu belirleyecek. Fenerbahçe’nin ikili averajda Trabzonspor’a üstünlüğü bulunuyor.

Spor Toto Süper Lig’de şampiyonluk düğümü, yarışı haftalardır başa baş götüren Fenerbahçe ile Trabzonspor’un ligin son haftasında alacakları sonuçlarla çözülecek.

Şampiyonluk yarışında Fenerbahçe’nin Trabzonspor’a ikili averajda üstünlüğü bulunuyor. Ligin 2. haftasında Trabzon’da oynanan maçı bordo-mavili ekip 3-2 kazanırken, ikinci yarıda 19. haftadaki mücadelede sarı-lacivertli ekip Trabzonspor’a karşı 2-0’lık galibiyet aldı.

ŞAMPİYONLUK FORMÜLÜ
İki ekibin de son hafta maçlarını kayıpsız geçmesi durumunda ikili averajda üstünlüğü bulunan Fenerbahçe, aynı puana sahip rakibinin önünde yer alarak şampiyonluğa ulaşacak.

Fenerbahçe’nin Sivasspor deplasmanında her türlü puan kaybında Trabzonspor’a, Kardemir Karabükspor önünde alacağı galibiyet şampiyonluğu getirecek. Sarı-lacivertli ekip kazanır, Trabzonspor puan yitirirse Fenerbahçe averaj üstünlüğüne bakılmadan puan farkıyla gülen taraf olacak.

İki ekibin taraftarlarının gözleri takımlarının maçlarında, kulaklar ise rakiplerin mücadelelerinde olacak.

Yorum: Beşiktaş ligi gençlerle bitirdi

Ligin son maçı olmasına rağmen, kesinlikle gerçek futbolseverler için ilgi çekici bir maç bu. Gaziantep ile Bursaspor arasındaki ederi milyon liralar olan üçüncülük yarışını bir kenara bırakarak baktığımızda Beşiktaş’ın kadrosunu görürüz. İsmail Köybaşı (22), Necip Uysal (20), Onur Bayramoğlu (21), Rıdvan Şimşek (20) ve Atınç Nukan (18) ilk 11’de. Yabancılarını tatile göndermiş Beşiktaş. Toplamış gençleri gelmiş Antep’e. Yedeklerde durum daha da net. Rüştü’yü bir kenara bırakırsak, Cumali Bişi (18), Mertcan Demirer (18), Doğukan Pala (19), Oğuz Ceylan (21), Furkan Şeker (19) ve Volkan Ekici (20) yedekleri oluşturuyor. Bir kaç abi dışında tamamen gençler neredeyse. Bobo’yu, Hilbert’i de abi sayabileceğimiz bir kadro bu.

Bu yüzden heyecan verici ve ilgi çekici bir durum bu. Ne yapacaklar? Neler yapabilirler? Gelecek seneye kim kalır? Yoksa bir daha bu oyuncuları görmemiz için 365 gün geçmesi mi gerekir? Necip’in ve İsmail’in bir anlamda “yırttığı” kesin. Onur ve Rıdvan ise şu an tam ortada, Atınç ise ümit vaadediyor. Yedekleri açıkçası pek kimse bilmiyor.

Maça dönersek, kim üçüncü olacak sorusunu hakem hemen yanıtlayabilirdi. Gaziantepsporlu Wagner’in Necip’in göğsüne attığı tekme ve gelecek kırmızı kart ile maç kolaylanabilirdi ama son maç rehavetine hakem de katılmış olabilir. Buna rağmen genç Beşiktaş’ın, hırslı Gaziantep karşısında iyi direnip, oyunu ortada tutabildiğini gördük ilk yarım saatte. Net bir üstünlük kuramaması ve ilerde çoğalamaması ise bana kalırsa kadronun yaşından değil; kadronun yapısından ortaya çıkan bir durum. Oyunculara baktığımızda topu ileri taşıyacak, Bobo ile gole götürecek net olarak sadece Onur’u görebiliyoruz. Böyleyken, genç ya da tecrübeli, gol atmak zor olacaktır. Buna bir de Hilbert’in pek iyi oynamaması da eklenince iş iyice zorlaşıyor. Biraz daha formunda bir Hilbert, Beşiktaş’ı öne geçirebilecek üç pozisyondan bir tanesini en azından gol yapabilirdi.

İlk yarı da ikinci yarı gibi golsüz bitti. Hatta şöyle ki, ikinci yarı, ilk yarıdan daha pozisyonsuz ve zevksizdi diyebilirim. Bunda, Bursaspor’un ilk yarıda öne geçmesi de etkili olabilir tabii ki. Beşiktaş, ikinci yarı üç genç oyuncuyu oyuna soktu. Onlar da yazı belli bir motivasyonla geçireceklerdir. Bu maça onlar açısından baktığımda şunu görüyorum ben: Beşiktaş, tatilden yabancılarını getirip, gençleriyle kaynaştırırsa bu yeterli olacaktır. Gaziantepspor, bu sene ligin son haftasına kadar üçüncülük kovalamış bir takım ve gençler bu takım karşısında ezilmedi.

Sonuç olarak sezon bitti, Beşiktaş kupa ve hayal kırıklığı ile tamamladı. Kötü geçen bir sezonu bile kupa ile tamamlamak ise olumlu bir durum. Seneye, Avrupa’da ve ligde iddialı bir Beşiktaş olacaktır. Olmalı da çünkü göründüğü kadarıyla seneye Galatasaray da geliyor.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Gençler İspanya’da yasağa rağmen başkaldırıyor

İspanya’da hükümet karşıtı protestolar yasağa rağmen sürüyor.

Binlerce protestocu, gösteri yasağına rağmen geceyi başkent Madrid’in büyük meydanlarından birinde geçirdi.

Hükümetin ekonomi politikalarını protesto eden göstericiler meydanı geçtiğimiz hafta boyunca işgal etti.

Madrid’deki Puerto del Sol Meydanı’nı kamp alanına çevirenler, İl Seçim Kurulu’nun aldığı yasak kararına rağmen meydandan ayrılmıyor.

Kurul 22 Mayıs Pazar günü yapılacak yerel seçim öncesinde meydanın boşaltılmasını istemişti.

Ancak protestocular, yerel seçimlerle bağlantılı olarak cumartesi günü tüm ülkede uygulanacak olan, propaganda yasağı çerçevesinde alınan karara karşı çıktı.

Gece 12’de yasağın işlerlik kazanmasını rağmen meydanı boşaltmayan göstericiler, saat 12’yi tezahüratla karşılarken, polis meydanı boşaltmak için müdahele etmedi.

Ülkenin birçok kentinde devam eden gösterilerde, siyasi ve ekonomik sistemde değişiklik isteyen protestocular, yasağa rağmen bugün de gösteri yapma kararı aldı.

Başta başkent Madrid ve Barcelona olmak üzere çok sayıda İspanyol kentinde 15 Mayıs’tan bu yana meydanlarda barışçıl gösteriler yapılıyor.

Gösteriler genç nüfus arasında işsizliğin yüzde 45’e ulaşmasını protesto eden bir grubun, Madrid’in Puerto del Sol meydanında yaptığı oturma eylemiyle başladı.

Sonraki günlerde eyleme katılım arttı ve protestolar diğer kentlere de yayıldı.

Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı ve hükümet sözcüsü Alfredo Perez Rubalcaba meydanındakileri dağıtmak için polisin güç kullanıp kullanmayacağıyla ilgili sorulara net cevap vermekten kaçındı.

Bakan “Güvenlik güçleri, bir sorunun olduğu yerde ikinci veya üçüncü sorunu yaratacak değildir” dedi.

Rubalcaba, “Polis, yasaları uygulamak için yapması gerekeni biliyor. Yasalar, şiddet olmadığı sürece güvenlik güçlerinin güç kullanmasını önler” değerlendirmesinde bulundu.

Rubalcaba gösterilerin, “barışçıl” olduğunu ve bunun “iyi ve rahatlatıcı bir etki yarattığını” kaydetti.

İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero da, “Bu cumartesi neler olacağını bekleyip, gelişmeleri göreceğiz. İçişleri Bakanlığı, kurallara uygun, akıllı ve tüm hakların garanti edildiği bir şekilde hareket edecektir” dedi.

Öte yandan “Hemen gerçek demokrasi” adlı sivil toplum örgütünün kurduğu www.tomalaplaza.net adlı internet sitesi, sosyal ve siyasi sistemde değişiklik isteyenlerin yayınladığı manifestonun altına yaklaşık 29 bin 600 kişinin imza attığını duyurdu.

“Bankacıların ve siyasetçilerin ellerindeki bir mal değiliz” denilen manifestoda “Farklı ideolojilere sahip olsalar da olmasalar da sıradan kişilerin hepsi, sosyal, ekonomik ve siyasi manzaradan dolayı endişeli veya kızgınlar” ifadesi kullanıldı.

Herkesin birlik içinde olması halinde “mevcut durumun değişeceğini, sağlıklı ve mutlu bir hayat için gerekli olan refahın sağlanacağını, sağlık, eğitim, iş, konut gibi toplumun temel haklarının korunacağını” savunan manifestoda, “Daha iyi bir toplum inşa etmek için harekete geçme zamanı geldi” denildi. (BBC)

Yeşiller Partisi: “İstanbul, İstanbul olalı böyle eziyet görmedi”

Yeşiller Partisi basın bürosundan yapılan açıklamada Çılgın Proje olarak sunulan kanal projesi ve onunla beraber yapılması planlanan 2 yeni şehir ile İstanbulun çevresindeki ormanların yok edileceği vurgulandı. Basın açıklaması şöyle:

Son arkeolojik bulgulara göre, neolitik çağdan itibaren insan yerleşimlerine ev sahipliği yapmış ve birçok kültürün izlerini taşıdığı için insanlığın ortak mirası sayılan 10 000 yıllık İstanbul, titizlikle korunması gerekirken, şimdi de AKP’nin çılgın projeleriyle büyük bir yıkımın esiğine getirilmek istenmektedir. İstanbul, tarihinin insan eliyle yapılmış en büyük felaketinin eşiğindedir.

Bu projelerin basında gelen 3. Köprü projesi sadece bir ulaşım projesi değildir. Ekonomik büyüme için yeni rant alanlarının açılmasını amaçladığı bizzat Başbakan ve ilgili birçok Bakan tarafından açıkça dillendirilmiştir. İstanbul’un, son yeşil alanlarını ve su havzalarını barındıran kuzey kısımlarının yerleşime açılmasının zamanla ekolojik yıkıma neden olacağını ortaya koymaktadır. 3. köprü projesinin kent nüfusunu artıracağını ve kentin sorunlarını daha da kaotik hale dönüştüreceğini, defalarca vurguladık. İstanbul gibi bir mega kentin ulaşım sorunu ancak ve ancak toplu taşımayla çözülebilir, yoksa trafiği gidermek için daha fazla karayolu ya da otoyol yapmak, şişmanlıkla başa çıkmak için sürekli kemer gevşetmeye benzer. Yani ne kadar karayolu ya da otoyol yapılırsa yapılsın, çözüm olamayacağı gibi kentin son sınırlarına kadar şişmesi ve orta vadede daha büyük bir trafik yani ulaşım sorunuyla tekrar karsı karsıya kalınmasını beraberinde getirecektir.

Seçim süreciyle birlikte AKP tarafından çılgın projeler birbiri ardına ilan edilmeye başlandı. Kanal İstanbul ve iki yeni şehir projeleri İstanbul’un kurtuluşuymuş gibi lanse ediliyor. Anlaşılıyor ki 3. Köprünün rantı yağmacılara yetmeyecek. Kanal İstanbul projesi, şehrin her iki yakasına yapılacak olan yeni şehir projelerinin, 3. Köprü projesiyle bağlantılı projeler olarak tasarlandığı görülüyor. 3. Köprü projesinin ormanlık alanları yok edeceğini söyleyen İstanbullulara yapılan; “yeni hiçbir yerleşime izin vermeyeceğiz” açıklamasının da kocaman bir yalan olduğu, birer milyonluk iki yeni şehir projesi ile yeniden ortaya cıkmıştır.

Secim dönemi ile birlikte AKP tarafından İstanbul’un çeşitli yerlerinde asılan “İstikrar Sürsün İstanbul Büyüsün”  afisleri, hükümetin İstanbul’u anlamak konusundaki yetersizliğinin itirafı niteliğindedir. İstanbul tarihi, kültürel, inançsal ve doğal varlıkları bir arada barındıran, değerli bir kimlik ve kişiliğe sahip dünyanın az sayıda ki önemli kentlerinden biridir. Bu nedenle İstanbul’un, AKP’nin popülist secim propagandalarına ve her şeyi ‘’para’’ya indirgeyen zihniyetine terk edilmesine izin vermeyeceğiz.

İstanbul’un şimdi her zamankinden daha fazla bize yani İstanbullulara ihtiyacı var. Halkımızın da orta ve uzun vadede gökdelen, bina, otomobil yığını ve egzoz dumanıyla kuşatmaya alınmış bir kent olmaması ve kötü bir miras olarak sonraki nesillere bırakmamak için bu yıkım projelerine karşı gelmesi gerekmektedir. Bu çılgın projelerin geri dönüşü olanaksız ekolojik bir felaketle sonuçlanacağı kesindir.

Biz 2 Milyon İstanbullu Kampanyası olarak sürdürülebilir, adil, ekolojik yaşam için ‘’Çılgın kentler değil, yaşanılabilir kentler’’ diyoruz. Bu amaç doğrultusunda mücadelemize her koşulda devam ettireceğimizi açıkça deklare ediyoruz. İstanbul’a sahip çıktığımızı ve bu gelişmeleri takip ettiğimizi bir kez daha duyurmak istiyoruz.

2 MILYON ISTANBULLU KAMPANYASI

İletişim:

http://www.2milyonistanbullu.com

[email protected]

 

Yeni anayasada ekolojik hak anlayışı – Sonuç bildirgesi

Bir süredir Türkiye’nin çeşitli illerinde devam eden Ekolojik Anayasa girişimi, İstanbul’da konferans toplayarak bir sonuç bildirgesi ortaya çıkardı. Bildirge şu şekilde:

Ekolojik Anayasa  Konferansı  / 15 Mayıs 2011

Sonuç Bildirgesi

Doğayı Bir Hak Öznesi Olarak Tanımlamak!

Türkiye halkı ilk kez kendi anayasasını yapmaya hazırlanıyor.

Tüm farklılıklarıyla toplumsal kesimler, topluluklar, bireyler Anayasa Platformlarında bir araya geliyor, bu ülkede nasıl yaşamak istediklerini enine boyuna tartışıyorlar. Yeni Anayasanın sivil, demokratik, özgürlükçü, sosyal bir anayasa olması ve barışçı bir dille yazılması konusunda şimdiden geniş bir mutabakat var.

Ve Türkiye ilk kez, Ekolojik Anayasa ihtiyacını tartışıyor.

Ekolojik Anayasa Girişimi, Yeryüzü’nün / Doğa’nın haklarını tanımlayan, tanıyan ve güvence altına alan bir anayasa için çalışma başlattı.

Girişim düzenlediği oturumlarda, ağır bir ekolojik krizin etkisi altında bulunan dünyamızda, iklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın önlenemeyen tahribine karşı hangi anayasal önlemler alınabilir; Doğa’yla uyumlu bir var oluş nasıl sağlanabilir;  sadece bugün yaşamakta olanların değil, gelecek kuşakların da yeryüzünün bütünlüğü ve sürekliliği içinde var olma hakkı nasıl korunabilir, sorularına yanıtlar aradı.

Mutabakat sağlanan görüşler:

  • Yeni Anayasa insan merkezli (antroposentrik) değil, ekoloji merkezli, bütünleşik bir hak anlayışını tercih eden,  Ekolojik bir Anayasa olmalı.
  • Türleri açısından ve içinde var oldukları sistemlerdeki rolleri bakımından özgün olan tüm canlı-cansız varlıkların da hakları olduğu yeni Anayasada belirtilmelidir.
  • İnsan dâhil, tabiatın parçası olan her varlığın hakları, canlı / cansız öteki varlıkların (ekosistemler, eko-bölgeler, biyo-bölgeler) haklarıyla sınırlıdır; bu varlıkların hakları arasındaki çelişkiler Doğa’nın bütünlüğü, dengesi ve sağlığı temelinde çözülmelidir.
  • Doğanın, yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma; bütünlüğünü, ilişkide olduğu diğer varlıklarla birlikte sürdürme hakkı vardır.
  • Hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalı, hayvanlara yönelik suçlar ceza yasası kapsamında değerlendirilmeli, türlerin devamlılığı ve yavru canlıların anneleri ile serbest ve doğal bir gelişim sağlama hakkı gözetilmelidir. Devlet, insan ve tüm canlıların doğayla iç içe özgürce var olma, tecrübe etme, düşünme ve hissetme hakkını korumalı ve gözetmelidir.
  • Vatandaşlık, doğaya zarar vermemek ve gelecek kuşaklar adına onun emanetçisi olmak anlayışına uygun olarak, ekolojik sorumluluk çerçevesinde tanımlanmalıdır.
  • Doğayla etkileşim içinde olan her türlü faaliyet hem bugünkü hem de gelecek kuşaklar düşünülerek ve yaşamın devamlılığı anlayışıyla yürütülmelidir.
  • Yeryüzü / Doğa;  insan faaliyetleri nedeniyle, her türlü kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan zarar görmekten; yaşamsal bütünlüğünü, sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısında bozulmalardan korunma hakkına sahiptir.
  • Anayasada insan, çıkarları ve geleceği Doğa’dan ayrı ve bağımsız bir varlıkmış gibi tanımlanmamalı; anayasa insanı içinde var olduğu bütünün, tabiatın bir parçası olarak görmeli. İnsana saygı, çevreyi metalaştırma hakkını vermez.

 

  • Savaşlar, canlı cansız doğanın, insanın, sosyal hayatın düşmanıdır; doğal ve sosyal tüm sistemlere telafisi mümkün olmayan zararlar veren, insan eliyle yaratılmış felaketler olarak görülmeli ve önlenmelidir. Yaşamın korunması adına savaşlara karşı çıkmak tüm bireylerin, toplulukların hakkıdır.
  • İnsanlar dahil tüm Doğa, savaş ve barış hâllerinde kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlarının varlığından, tehdidinden ve tahribatından korunma hakkına sahiptir. Savaş veya güvenlik gerekçesiyle ekolojik dengeyi bozacak faaliyetler ve canlı veya ekosistem katliamı kabul edilmez.
  • Su, tohum ve diğer doğal varlıkların kaynak olarak değil, Doğa’nın bir parçası ve onlara bağlı yaşayan tüm canlılara ait olarak görülmesi, Doğa’nın bir hak öznesi olarak tanımlanmasında önemli bir kavramsal açılım olacaktır. Bunlar mülkiyete tabi olmamalı, kendileri veya genetik bilgileri hiç bir şekilde patentlenememeli ve kamusal kullanımları ekolojik dengeler öncelikli tutularak güvence altına alınmalıdır.
  • Özel mülkiyet, hakların korunması gözetilerek, kamu yararı yanı sıra çevrenin korunması amacıyla da kısıtlanabilir.
  • Doğal felâketlerin oluşmasına karşı önlemler ve bunlara karşın adaptasyon tedbirleri almak da devletin görevleri arasında sayılmalıdır.
  • Bütünleşik ekoloji anlayışı gereği, Doğa emanetçiliği ulusal sınırlarla belirlenemez ve yeryüzünün tamamına karşı yükümlülükleri kapsar. Doğa’nın hakları çerçevesinde, çevre sorunlarının ve bozulmasının ulusal sınırlarla sınırlandırılamayacağı, küresel bir anlayışın zorunlu olduğu kabul edilmelidir.
  • Dilsel ve kültürel çeşitliliğin biyolojik çeşitliliğin algısı ve yaşatılmasındaki rolü dikkate alınarak farklı dillerin ve kültürlerin korunması ve kendini gerçekleştirme ve geliştirme hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır.
  • Anayasada kültürel, tarihi, arkeolojik ve estetik değerler ile doğal peyzajın korunması hüküm altına alınmalıdır.
  • Anayasada, devletin, özel sektörün, her türlü sosyal kurumun, sivil toplum örgütlerinin, bilim insanlarının, bireylerin Doğa’nın haklarının korunmasıyla ilgili hak ve sorumlulukları net ve açık bir şekilde tanımlanmalıdır.

Ekolojik Anayasada Kamu Yönetimi ilkeleri:

  • Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun çevre konularında bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yönetimi Doğa’yı, biyo-çeşitliliği, insan dışı varlıklarda yerel düzeydeki genetik farklılıkları, insanlarda kültürel çeşitliliği, ırkçı yaklaşımlara mahal vermeyecek şekilde, korumak ve geliştirmekle yükümlü kılınmalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yönetimi, çevrenin ve doğal varlıkların kullanımında, yönetiminde ve muhafazasında doğal dengenin gözetilmesinden yükümlü olmalıdır.
  • Yeni Anayasada kamu yararı, üstün kamu yararı ilkeleri ekoloji merkezli bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalıdır.
  • Doğa’nın kalıcı zararlı etkilere maruz kaldığı durumlarda, kamu yönetimi, yenilenmeyi sağlamak için en etkili mekanizmaları oluşturmak ve zararlı çevresel sonuçları ortadan kaldırmak veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü olmalıdır.
  • Ekosisteme kalıcı olarak zarar vermiş olan uygulamaların oluşturduğu doğal ve sosyal tahribatın belgelenmesi ve tazmini için tedbirler bir kamu sorumluluğudur.
  • İklim değişikliği, çevre kirliliği ve Doğa’nın korunması ile ilgili tüm uluslararası anlaşmalara taraf olunmalı; konulan çekinceler kaldırılmalı ve anlaşma hükümleri iç hukuka aktarılmalıdır. Bunlara uygulama ve işlerlik kazandırılabilmesi amacıyla gerekli tüm altyapının oluşturulması için çözümler üretmek öncelikli politika haline getirilmelidir.
  • Ulusal hukuk ekolojik açıdan uluslararası hukuki tüm düzenlemelerle uyumlaştırılmalı; yasal ve düzenleyici diğer önlemler bu anlayışla tekrar gözden geçirilmeli ve bu kapsamda açık, tutarlı bir çerçeve oluşturulmalıdır.
  • Sürdürülebilir Kalkınma ilkesinin doğa-korumacıları değil doğayı tahrip eden şirket ve yönetimlerin elinde her kapıyı açan sihirli bir anahtar hâline geldiği ve uygulamada her zaman “kalkınma” lehine kullanıldığı, bu kavramın hukuksal değil, ideolojik bir kavram olduğu dikkate alınmalıdır. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma kavramının yeni Anayasada yer almasının önüne geçilmesi gerekir.
  • Çevrenin ve doğal dengelerin korunması için kabul edilmiş olan uluslararası hukuki düzenlemeler temel insan haklarının güvence altına alınması bakımından önemlidir. Bu uluslararası anlaşmalardan doğan hakları kullanabilmek için bireylerin bilgiye erişim hakkına sahip olmaları, çevre konularında karar verme süreçlerine katılım prosedürleri hakkında bilgilendirilmeleri gereklidir. Yeni Anayasa bireylerin ve sivil toplumun  “yaşam alanlarıyla ilgili her konuda” bilgi ve belge edinme, karar mekanizmalarına katılma ve yargıya erişim haklarını garanti altına almalıdır.
  • Bu hakların ve bilgilerin kullanılabilmesi yoluyla vatandaşların, sivil toplum örgütlerinin ve özel sektörün çevreyi korumada ve yaşamın sürdürülebilirliği temelinde oynayabilecekleri rollerin önemi dikkate alınarak Kamu yönetiminde her düzeyde şeffaflık ve hesap verebilirlik Anayasal güvence altına alınmalıdır.
  • Yaşam alanlarıyla ilgili olarak halkın, yerel karar alma mekanizmalarına katılımının güçlendirilmesi için Yeni Anayasa ademi merkeziyetçi bir yönetim anlayışını düzenlemelidir ve yurttaşların karar alma mekanizmalarına doğrudan ve etkin katılımını sağlayacak yöntemler / kurumlar geliştirilmelidir.
  • Yerel yönetimler katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir olmalı, gerekli durumlarda seçilmişlerin geri çağrılmasını sağlayacak mekanizmalar, yerel arabuluculuk gibi çözümler oluşturulmalıdır.
  • Tabiatın dengesi anlayışının, çevre ve bilincinin gelişmesi için eğitim ve öğrenim kamu yönetimi tarafından yaygın olarak desteklenmeli, bu alanda çalışan çevre korumacı ve ekolojist girişim ve örgütler teşvik edilmelidir.
  • Doğal, kültürel ve tarihi değerler ile doğrudan ilgili veya dolaylı olarak bu değerlerin bekasını etkileyecek olan kamusal kararları denetleyecek bir özerk kamu denetçisi mekanizması yeni anayasada yer almalıdır.
  • Toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla ekolojik olarak sürdürülebilir, sosyal olarak adil bir ekonomik sistem geliştirilmeli; ekonomik öncelikler ve faaliyetlerin doğal sistemlerin kendini var etme ve yenileme yetisine zarar vermeden, Doğa’yla uyum içinde ve yerel düzeyin olabildiğince teşvik edildiği bir var oluş sağlamak üzere değiştirilmesi hedeflenmelidir. Bu bağlamda toplumun ve bireylerin sağlık ve refahının sürdürülebilir kalkınma dahil maddi varlığı çoğaltmak ve kalkınmanın herhangi bir türüyle değil, toplumsal adalet ve doğayla uyumlu sürdürülebilir bir yaşam geleneğinden geçtiği her türlü hukuki içtihatta temel bir kabul olarak benimsenmelidir.
  • Yapılan tüm ekonomik faaliyetler Doğa’nın kendini yenileme kapasitesini zorlamayacak biçimde yapılmalıdır. Her türlü ekonomik girişimin oluşturabileceği zararları önlemeye ve en aza indirmeyi amaçlayan ve insanların ve Doğa’nın olası zararlardan korunması için kullanılan ihtiyatlılık ilkesine anayasal bir içerik kazandırılmalıdır. Bu bağlamda, kişi ve girişimlere ekolojiye sadece menfi etki hâli değil ayni zamanda bunun ihtimali olan faaliyetlere karşı yürütmeyi durdurmak için başvurma hakkı verilmelidir.

 

Ekolojik Anayasa Girişimi çağrıcıları ve Ekolojik Anayasa Konferansı Katılımcıları bu ilkeler doğrultusunda tartışmaların tüm illerde mümkün olan en geniş katılım ile sürdürülmesi, katkılarla zenginleştirilmesi ve yeni anayasanın yazımında ekolojik ilkelerin sürece dahil edilmesi konusundaki kararlılıklarını ilan ederler.

 

Bilgi : www.ekolojikanayasa.org İrtibat : [email protected]

 

 

Anadoluyu Ankara’ya sokmadılar. Bekleme sürüyor

Anadolu’nun ayrı noktalarından çıkan ve Ankara’ya yürüyen Büyük Anadolu Yürüyüşü (BAY) kervanları dün itibariyle Ankara’nın Gölbaşı ilçesine ulaşmıştı. Bugün, sabah saat 06.00’da yola çıkacak kervanlar yürüyerek Ankara’ya girecek ve saat 11.00’de Kurtuluş Parkı’nda bir basın açıklaması yapılacak, manifesto ilan edilecekti.

Bu sabah itibariyle yola çıkmak isteyen kervanlar, polis engeliyle karşılaştı. 300 kadar BAY katılımcısının ve 2 devenin karşısına çıkan polis kervanların yürümesine izin vermedi. Burada bekleyen katılımcılar, Ankara’dan gelen destekçilerle birlikte saat 12.00 itibariyle basın açıklaması yapıldı, manifesto ilan edildi ve her kervan temsilcisi kendi yöresiyle ilgili açıklamalarda bulundu. (Manifestoyu okumak için tıklayın )

( Tüm günün fotoğraflarına ulaşmak için tıklayın )Bundan sonra yürüyüşe geçen kervanların önü çok geçmeden polis tarafından tekrar kesildi. Saat 12.30’dan itibaren tarlalarda oturma eylemi yapan katılımcılar halen bulundukları yerde bekliyor. Oldukları yerden geri adım atmamak isteyen göstericiler, bulundukları tarlaya çadırlar kurarak, Ankara’ya gitme isteğinde direniyor.

Olanlar hakkında görüşünü aldığımız Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin şunları söyledi: “Bugün burada Anadolu halkının, doğasını ve yaşamını koruma kararlılığına tanık olduk. Artık bu noktadan geriye dönüş olmayacaktır. Yerel hareketler, son derece haklı taleplerle ve ekolojist bir dille ayağa kalktılar. Bu doğa yıkımı durana kadar susmayacaklarını ve hareketin güçlü bir ekoloji siyasetinin habercisi olduğuna inanıyorum.”

Polis Ankara’dan gelen katılımcıları da Ankara’ya doğrudan göndermedi. Gölbaşı’na kadar gelen otobüsleri, Gölbaşı’ndan göndermeyen polis katılımcılara seyahat özgürlüğünü bireysel olarak kullandırıyor.

(Yeşil Gazete)