Ana Sayfa Blog Sayfa 5162

Paul Henze ve O’nun Çocukları

Milliyet Gazetesinde tesadüf ettiğim bir haber (tklynz)
Türk siyasi tarihine 12 Eylül darbesi ile ilgili “Bizim çocuklar başardı” sözleriyle geçen eski Amerikan İstihbarat Teşkilatı (CIA) ajanı Paul Henze hayatını kaybetti.

Ben bu, “bizim çocuklar” sözünü bilirdim ama söyleyeninden haberim yoktu.

Geçenlerde Nadire Mater‘in “Sokak Güzeldir. 68’de Ne Oldu?” (tklynz) kitabını okumuştum. Kitapta Paul Henze’nin değil bu memleketin çocuklarının hikayeleri vardı. Birbir öldürülen, asılan, hapislere atılan, işkencelerden geçirilen, sürgünlerde ölmelerine göz yumulan bu memleketin çocuklarının.

Peki bir de Paul Henze’nin ve o dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’in çocuklarının durumu nedir acaba?

Wikipedia‘da şunlar yazılı

Tahsin Şahinkaya (tklynz)

Necat Tümer (tklynz)

Sedat Celasun (tklynz)

Nurettin Ersin (tklynz)

Kenan Evren (tklynz)

Peki Henze ve Carter’ın çocukları neyi başardı diye soracak olur iseniz tklynz

Henze’nin büyük oğlunun darbe açıklamasını izlemek için tklynz

Darbenin Sonuçları:

  • 650.000 kişi göz altına alındı.
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
  • 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi -kaçarken- vuruldu.
  • 95 kişi -çatışmada- öldü.
  • 73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildi.
  • 43 kişinin -intihar ettiği- bildirildi.

Son Dakika: Gölbaşı Direnişi, Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda

Geçtiğimiz günlerde sona erdirilen Büyük Anadolu Yürüyüşü Gölbaşı Direnişi, bugün Ankara Kurtuluş Parkı’nda tekrar başladı.

Şu anda 20 kadar direnişçi ve destekçi Kurtuluş Parkı’nda polis ablukası altında bekliyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz!

İsviçre’den de nükleere veda kararı

İsviçre'de bir nükleer karşıtı gösteriden: "Gelecek yenilenebilirde"

Almanya’dan sonra İsviçre de nükleer enerjiden çıkış kararını kesinleştirdi. Almanya’nın tüm nükleer santrallarını 2022’de kapatma kararına karşı İsviçre’nin verdiği son tarih 2034.

İsviçre meclisi, hükümetin nükleer enerji kullanımına son verilmesi planını onayladı. Kamuoyu da nükleer santrallerin kapatılmasını destekliyor.

Parlamentoda yapılan oylamada 101 milletvekili plana destek verirken, 54’ü ise karşı çıktı. Oylamada 36 milletvekili de çekimser kaldı. Nükleerden çıkış planına destek vermeyen partiler ise şirket çevrelerini temsil eden Liberal Demokratlar ve aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi.

Hükümetin planına göre ülkenin enerji üretiminin %40’a yakınını sağlayan 5 nükleer santral 2019 ile 2034 arasında kapatılacak.

Japonya’da Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen kazadan sonra İsviçre’nin nükleer enerjiden vazgeçmesi için son 25 yılın en büyük nükleer karşıtı gösterileri yapılmıştı.

Kamuoyu araştırmaları da İsviçrelilerin çoğunluğunun nükleer santrallerin kapatılmasına destek verdiğini ortaya koyuyor.

The Huffington Post ve Habertürk’ten derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Seçime doğru – cumhuriyet halk partisi ve solu

Seçime artık çok az kaldı. Politika yorgunluğu diye bir psikolojik hastalık varsa, ülkenin bir bölümünde bu hastalığın yaygın şekilde görüldüğü söylenebilir. Baksanıza AKP Genel Başkanı bile Bingöl’de konuşurken, Diyarbakır diye dört kere sesleniyor, Bingöl’e olmayan doğal gazı kendilerinin getirdiğini söylüyor. Promterlar da politika yorgunu olmalı.

Seçime, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunu katmazsak sol parti olarak 4 parti gidiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokratik Sol Parti, Türkiye Komünist Partisi ve Emek Partisi.

Emek Partisi hem Blokta, hem de bazı noktalarda pusulada var. Sanırım, TRT propagandasından yararlanmak ve aday gösterilmeyen yerlerde de üyelerini “zinde” tutmak için alınmış bir karar bu. Demokratik Sol Parti de bana kalırsa aynı durumda. Evet öyle bir parti var ama neden var, ne için var gerçekten önemli bir soru işareti bana kalırsa. Muğla’da yaptıkları 6 kişilik mitinge bakılırsa sadece benim böyle düşünmediğimi de görebilirsiniz.

Böyle olunca elde iki parti kalıyor: CHP ve TKP. Bir de hiç ismi duyulmayan başka bağımsız adaylar var. Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin desteklediği bağımsız adaylar bu grup içerisinde en çok öne çıkanlar.

Seçim son düzlüğe girmeden önce TKP, seçime girecek dört partiden biri gibi görünüyordu. Yapılan propaganda, her zamanki gibi seçilmiş vurucu sloganlar ve kendi medyasını yaratmak konusunda TKP’den alınacak dersler var. Seçime bir iddiayla giriyor bu parti. “500.000 boyun eğmeyen” sloganıyla yakalamak istedikleri oy oranını da belirtmiş oluyorlar. Belki, propagandaya erken başlamanın verdiği bir yorgunluk olabilir TKP’de. Kalabalık içerisinde görünmeme gibi bir durumu var bu partinin. Seçim öncesi gerçekleşmesi konuşulan TKP-Özgürlük ve Dayanışma Partisi-Emek Partisi-Halk Evleri dörtlü ittifakı eğer gerçekleşseydi daha umutlu konuşmak mümkün olacaktı.

Son olarak, kaderin ideolojik bir cilvesi de denebilir, TRT’de yapılan seçim konuşmalarının iki yıldızı vardı. Bir tanesi Türkiye Komünist Partisi, bir tanesi de Liberal Demokrat Parti.

Solun en büyük temsilcisi bu seçimde yine CHP olacak. Bir taraftan kişiye dayalı propagandayı sürdürürlerken, diğer taraftan da sürekli raporlar açıklıyorlar. Bu önemli bir durum. Tekrar olacak belki ama ne yapıyor diye eleştirildiyse yapmamaya, ne yapmıyor diye eleştirildiyse de yapmaya başladı Cumhuriyet Halk Partisi bu yeni dönemde. Bu değişim döneminde her mantıklı gelenin kabul edilmesi gibi bir sorun da yok değil.

CHP’nin bu seçim yaptığı en başarılı uygulama ise reklamlar ve youtube gibi ağlar üzerinden dağıtılan yarı “korsan” videolar. Gerçekten etkileyiciliği ve hızı ile başarılı uygulamalar bunlar.

Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin bu dönem büyük bir taaruza rağmen, yüksek bir oy oranı alacağı artık kesin gibi. Şu anda tartışılan AKP’nin vekil sayısının hangi barajın altında kalacağı. AKP Genel Başkanı da bir 367 diyor, bir 330 diyor, tabii ki bir de konuşulmayan 276 rakamı var. Bu yüzden, müthiş bir taaruz var muhalefete karşı. Yapılan mitinglere katılanları karşılaştırmak, tarihten örneklerle yaklaşmak ve tabii ki yörünge medyanın yardımıyla bunu yapmak.

Burada iş CHP, AKP, Yeşiller Partisi ya da ÖDP işi değil. Bu durum demokrasi adına sorunlu bir yapıda ilerliyor.

Sonuç olarak, CHP, TBMM’de yüzünü sola dönmeli. Zaten yaptığıklarını daha da arttırarak ve arkasında durarak hayata geçirmeli. Türkiye seçim sonuçları ne olursa olsun, önünü açacak, sokağın önünü açacak bir partiye, güçlü ve kitlesel bir partiye ihtiyaç duyacak. BDP ile birlikte ve bundan gücenmeden, Hopa ruhunu Türkiye’de yaşatacak bir CHP her zaman ileriye doğru atılmış bir adım olacaktır.

 

Serinin önceki yazıları:

* Seçime doğru – başlarken…

* Seçime doğru – adalet ve kalkınma partisi (1*)

* Seçime doğru – parlamento dışı sağ

* Seçime doğru – cumhuriyet halk partisi (1*)

* Seçime doğru – adalet ve kalkınma partisi (2)

* Seçime doğru – yeşiller partisi

* Seçime doğru – emek, demokrasi ve özgürlük bloğu

IMF’nin başına Robin Hood

Dominique Strauss-Kahn’ın tecavüz suçlaması nedeniyle görevi bırakmak zorunda kaldığından beri uluslar arası kamuoyunda IMF’nin yeni başkanı kim olacak sorusu gündemde. IMF ve Dünya Bankası (DB) 1944 ‘te Bretton Woods Konferansı’nda kurulduğundan bu yana İngiltere ile ABD arasındaki anlaşmaya uygun olarak IMF başkanı Avrupa ülkelerinden, DB başkanı ise ABD’den seçilmekte. Yaşanan küresel kriz ekonomi yönetimi ve piyasalar hakkında birçok konu gibi bu anlamsız temayülün de sorgulanmasına vesile oldu. İyi de oldu! Tüm dünyayı krize sürükleyen pratiklerin kaynağındaki ülkelerin (AB) hükümet kararıyla önereceği bir ismin dünyayı krizden nasıl çıkaracağı, daha da önemlisi bir daha böylesi yıkımlara yol açmayacak bir finansal sistemi nasıl kuracağı soru işareti. IMF borç verdiği ülkelerden sağladığı faiz geliriyle yaşayan bir kurum, parayı veren fakirler, düdüğü çalan zenginler. Bu pilav artık su kaldırmıyor!

Adaylar kimler?

Konu para olunca tartışma da daha ateşli haliyle. UNESCO’nun başına kim gelecek sorusu bu kadar ilgi uyandırmıyor, ama Wall Street başta olmak üzere finans merkezleri şu an hop oturup hop kalkıyor. Eskisi gibi sözlerinin dinlenmeyeceğini biliyorlar ama tatlı parayı bırakmak da istemiyorlar.  Eleştirileri susturabilmek için “gelişen ekonomiler” den biri olsun diye ödün vermiş görünürlerken aslında amaçları aynı tas aynı hamam devam etmek. Ortaya attıkları isim Meksika’nın Merkez Bankası başkanı  Agustín Carstens. Peki kim bu adam? Meksika gelişmekte olan bir ülke, tamam ancak gelişmekte olan bir ülekeden gelen her adayı koşulsuz şartsız destekleyeceğiz anlamına gelmiyor bu. Kevin Gallagher The Guardian’da 3 Haziran’da yayınlanan yazısında Carstens’in neden aday olamayacağını örneklerle açıklıyor. Bir kere kendisinin yönetiminde olduğu Meksika Merkez Bankası kraldan daha fazla kralcı davranarak ülkenin krizden en kötü etkilenen ülke olmasına yol açmış bir kişi. Ne yapmış da böyle olmuş? Tüm dünya bu tür politikaları terk ederken bizim de çok yakından bildiğimiz yüksek faiz-düşük kur politikası uygulamaya devam etmiş inatla. Reel sektör can çekişirken rantiye kesimi yüksek faiz gelirleri elde etmeye devam etmiş. Aslında bu gibi Chicago Ekol’ünden gelen adamlar açısından son derece rasyonel kararlar bunlar. Kariyerleri buna bağlı, ne yurtiçinde ne de uluslar arası düzeyde halkın yoksulluğuna çare buldu diye kimseye böyle pozisyonları emanet etmezler. Aklıma Türkiye’nin 2001 krizinde BDDK’nın başında bulunan Engin Akçakoca hakkında ileri sürülen suçlamalar geldi. Türk bankacılık sistemi çökerken, birçok banka da kurunun yanında yaş da yanar misali zor zamanlar geçirmekteydi. Sonradan Demirbank’ı ölü eşek fiyatına alan HSBC gibi küresel bankalar için bu durum kaçırılmayacak alım fırsatlarıydı. Ama hangi bankaları? Normalde karlı, kriz olmasa batmayacak bankalar tabii ki. Peki bu bilgi kimde var? Onu denetlemekle yükümlü kurum olan BDDK’da. Günahı boynuna o dönemde banka bilançolarını IMF aracılığıyla bu küresel finans sistemine açan kişi olduğuna dair çok ciddi iddialar ortalıktayken, IMF tarafından yüksek maaşlarla işe alındığını biliyoruz Akçakoca’nın. Bugün IMF’nin başına getirilmek istenen Carstens’ de benzer yolların adamı. Görevini yapmış ödülünü bekliyor.

Peki yeni IMF başkanı kim olmalı, nasıl seçilmeli? Bir görüş Nobel Ekonomi ödülü almış Krugman, Stiglitz gibi iktisatçıların bunu yapması. Krugman IMF’nin eski başkan yardımcısı Stanley Fischer’i öneriyor. Hatırlamakta fayda var, 2001 krizi sırasında Fischer IMF’de çalışmaktaydı ve hükümetin sürdürdüğü istikrar programının en ateşli savunucusuydu. Öyle ki Ocak ayında krizden 2 hafta önce Türkiye’de hiçbir sorun olamdığını, programın başarıyla devam ettiğini söyleme öngörüsünü gösterebilmişti. Geçin bir kalemde. Stiglitz ise Fransa Maliye bakanı Lagarde’ ı öneriyor. Onun finansal piyasaları düzenleme gibi konulardaki cesaretinden dolayı kutluyor. Yine hatırlatalım, Wall Street firmaları çatırdarken Sarkozy Fransız halkı içinde CEO’lara ödenen bonuslara yönelik tepkileri kendine oy olarak tahvil edebilmek adına Stiglitz’e kocaman bir rapor sipariş etmişti. Yayınlanan rapor sermaye kontrolleri, ödemelerin sınırlandırılması gibi o güne kadar kimsenin cesaret edemeyeceği konuları ön plana çıkarmış, iyi de etmişti. Bu da onun bir diyeti olsa gerek.

Imfboss.org adresinde ise ilginç bir anket devam etmekte. Listedeki adaylar ölmüş kişiler, Rosa Luxemburg’dan Hayek’e, Schumpeter’den Marx’a, Indira Gandhi’den Robin Hood’a kadar uzayan bir liste. Oy verdiğinizde kullanılan oyların dağılımını da görebiliyorsunuz. Ben oyumu verdiğimde Robin Hood %35’le birinci, Keynes %24’le ikinci, Marx %12 ile üçüncüydü.  Bu da durumu pek güzel açıklıyor doğrusu.

Yeşiller ayın partisi!

0

Avrupa Yeşil Partisi, Türkiye Yeşiller Partisi’ni Avrupa’da ayın partisi ilan etti.

Türkiye Yeşiller Partisi’nin 2005’ten beri gözlemci üyesi olduğu ve geçtiğimiz aylarda tam üyelik içn başvurduğu Avrupa Yeşil Partisi, Türkiye Yeşilleri’ni Haziran ayının partisi olarak gösterdi. Avrupa Yeşil Partisi’nin ana sayfasında da yer alan “ayın partisi” açıklamaları 2011 başından beri yapılıyor.

Avrupa Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Monica Frassoni, Genel Sekreteri Jacqueline Cremers ve Doğu-Batı Diyalog Grubu Koordinatörü Anne de Boer’den oluşan bir heyet Mayıs Ayında Türkiye Yeşiller Partisi’ne uzun süreli bir ziyarette bulunmuş, bu süre boyunca hem Yeşiller’in tam üyelik başvurusu değerlendirilmiş hem de Türkiye’de gelişmeler hakkında fikir alışverişi gerçekleşmişti.

Heyet üyeleri ziyaretlerinin ardından hazırladıkları raporda önemli noktalara değinmişti. AKP hükümeti tarafından sürdürülen yıkıcı ve fosil yakıtların kullanımına dayanan kalkınma politikalarının çok yanlış olduğunu, Türkiye’nin sürdürülebilir bir kalkınma için gerekli yenilenebilir enerji kaynaklarına fazlasıyla sahip olduğunu belirten raporda Türkiye Yeşilleri’nin son derece anti-demokratik bir Siyasi Partiler Yasası, çok yüksek bir seçim barajı ve engellenen hazine yardımlarına rağmen yeşil mücadeleyi büyük bir başarıyla verdiklerinin altı çizilmişti. Yeşiller’in 2011 Genel Seçimleri’ndeki pozisyonunu da demokrasi ve ekoloji hareketleri açısından son derece ilkeli ve doğru olarak değerlendiren raporda Türkiye Yeşilleri’nin çevre ve ekoloji mücadelesinin yanısıra işsizlik, fakirlik, sosyal adalet ve ayrımcılık gibi çok önemli konularda da son derece yetkin politikalarının olduğunun altı çizildi.

Avrupa Yeşil Partisi’ne gözlemci ve tam üye olan toplam 45 parti bulunuyor. Yeşil hareketin Avrupa’da bir çatı partisi olarak kuruluan AYP, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de uluslararası kampanyalar düzenliyor. Avrupa’da ulusal parlamentolarda toplam 182 Yeşil milletvekili bulunurken en son 2009’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu’nda ise toplam 55 Yeşil milletvekili var. Yeşiller Grubu Avrupa Parlamentosu’ndaki en düşük yaş ortalamasına sahip ve en büyük 4. grup olmakla birlikte kadın vekil sayısı (29) erkek vekil sayısından (26) yüksek olan da tek grup.

(Yeşil Gazete)

Taiz muhalefetin elinde, Yemen birliği çatırdıyor

0
Yemen’de Devlet Başkanı Salih’in ülkeden ayrılmasından sonra hassas dengeler üzerine kurulu Yemen birliği çatırdamaya başladı. Zencibar’dan sonra ülkenin ikinci büyük şehri Taiz de dün silahlı güçlerin eline geçti. Merkezi otoritenin tamamen çökmesinin kabilelerin etki alanlarını kontrol altında tutabilmek için silaha sarılmasına neden olacağından endişe ediliyor.

İki hafta önce El Kaide’nin kontrolüne girdiği öne sürülen Zencibar kentinden sonra dün de Salih karşıtı en sert gösterilerin gerçekleştirildiği Taiz kentinin aşiretlerin kontrolüne girdiği belirtiliyor. Taiz’in aşiret lideri Şeyh Hamud Said El Mahlefi, devlet başkanlığı sarayı yakınında askerlerle çıkan çatışmadan sonra silahlı muhaliflerin ülkenin ikinci büyük kenti Taiz’in kontrolünü ele geçirdiğini belirtti. Dünkü çatışmalarda kentte 4 kişinin hayatını kaybettiği açıklandı.

Aynı şekilde iki hafta önce El Kaide’nin kontrolüne girdiği iddia edilen stratejik Zencibar kentinde de yoğun çatışmalar yaşanıyor. Yerel aşiretlerin de destek verdiği hükümet güçleriyle El Kaide mensupları arasındaki çatışmalarda dün en az 45 kişi hayatını kaybetti. Çatışmalardan dolayı 50 bin nüfuslu kentin hayalet şehre dönüştüğü ifade ediliyor. Muhalefetin ağırlıklı olarak aşiretlerden oluşması, cumartesi günü ülkeyi terk ederek Suudi Arabistan’a tedavi olmaya giden Yemen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e vekalet eden yardımcısı Abdrabbu Mansur Hadi’nin sürdürdüğü barış görüşmelerinin başarıya ulaşma şansını da zayıflatıyor.

Merkezi otoritenin tamamen çökmesinden sonra kabilelerin bölgelerini genişletmek ya da kontrol altında tutabilmek için silaha sarılmasından endişe ediliyor.

Bu arada çatışmaların içine çekilmesinden endişe edilen Suudi Arabistan, Yemenli liderlerle sürdürdüğü barış görüşmelerinden başarı elde edemezken, dün 3 Suudi sınır muhafızının sınırı geçen bir Yemenli tarafından öldürülmesi, tehlikenin giderek büyüdüğü şeklinde yorumlanıyor. Suudi hava kuvvetleri daha önce Husi isyancılarına karşı Yemen hükümetine yardım ederek Saade bölgesini bombalamış, bu da Yemen’deki istikrarın Suudi Arabistan için ne kadar önemli olduğunun işareti şeklinde değerlendirilmişti.

Öte yandan Yemenli yetkililer Suudi Arabistan’da tedavi olan vücudunun yüzde 40’ının yandığı belirtilen Salih’in durumunun giderek düzeldiğini belirtirken Yemen liderinin tekrar ülkesine dönmek istediğini de ifade ediyor. Ancak Batılı ülkelerin yanı sıra Suudi yönetiminin ülkesine dönmek istese dahi Salih’e izin vermeyeceği öne sürülüyor. Politik belirsizliğin yanı sıra ülke ekonomisinin çökmüş olması, gelir kaynaklarının tüketilmesi, işsizliğin geldiği korkutucu boyutlar, Yemen’in geleceği için diğer endişe verici sebepler olarak gösteriliyor.

(Cumali Önali, Kahire – Zaman)

Büyük Anadolu Yürüyüşü sona erdi, direniş vadilerde sürecek

Büyük Anadolu Yürüyüşü gönüllüleri 17. gününde Gölbaşı direnişini sonlandırma kararı aldı.

Bu konuda yapılan basın açıklamasında şöyle denildi: “Anadolu’yu Vermeyeceğiz sloganıyla, 2 Nisan’da Artvin’de başlayan, binlerce kilometre yolu, 50 günde yürüyen Büyük Anadolu Yürüyüşü, 21 Mayıs’ta Gölbaşı’nda polis tarafından durduruldu. Ankara’ya birkaç adım kala hukuk dışı bir uygulama ile durdurulan Büyük Anadolu Yürüyüşü 21 Mayıs itibariyle Gölbaşı Direnişi’ne dönüştü. Bu hukuk dışı uygulama, Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri tarafından yargıya intikal ettirildi.

Bu direnişi başlatan ve 17 gün boyunca devam ettiren bizler, 6 Haziran 2011 tarihi itibariyle, Gölbaşı’ndaki Direnişi, tüm yurda yaymaya karar verdik. Var olan yargı sistemi içinde ne zaman sonuçlanacağını bilmediğimiz mahkeme kararını beklemek, sistemin çarkları arasında sıkışmak ve işlevsizleşmek yerine, direnişi tüm Anadolu’ya yaymaya karar veren bizler, bugün itibariyle Trabzon Solaklı Vadisi’ne hareket etme kararı aldık.

Burada yaktığımız Direniş Ateşi’ni, “Yaşam İçin Direniş İnisiyatifi” adıyla tüm yurda yayacağız.  Doğayı rant uğruna sömüren kapitalist sisteme karşı, yaşam hakkımızı korumak için, mücadele edenler neredeyse “Yaşam İçin Direniş İnisiyatifi” orada olacaktır. Direniş asıl şimdi başlıyor.” (Bianet)

Eylem meydanında panel

Taksim’de altıncı gününe giren nükleer karşıtı direnişte bu akşam nükleer santrallar konulu bir panel yapılacak.

Taksim meydanındaki nükleer karşıtı kampta akşam saat 19:00’da başlayacak olan panele İstanbul milletvekili Ufuk Uras, Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, Greenpeace Enerji Kampanyası sorumlusu Pınar Aksoğan ve Küresel eylem Grubu’ndan Nuran Yüce konuşmacı olarak katılacak.

Başbakan’dan nükleer santral eylem planlarından vazgeçtiğini açıklamasını talep eden eylem 3 Haziran günü başlamıştı.

(Yeşil Gazete)

LGBT yurttaşlar yeni anayasada da eşitlik talep ediyor

Genel seçimler sonucunda oluşacak yeni meclisin en önemli meselelerinden biri de 1982 Anayasası’nın değiştirilmesi olacak gibi görünüyor. “Yeni anayasa” toplumun tüm kesimlerince konuşuluyor, tartışılıyor. Toplumsal yapının pek çok farklı bileşeni, kendilerince tanımladıkları “eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve sivil” bir anayasa istediklerini söylüyor.

LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve trans) örgütleri de 2007 yılından beri anayasanın “eşitlik” maddesine “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesi konusunda mücadele veriyorlar. Bu mücadele kapsamında Türkiye’deki LGBT örgütlerinin ortaklaşa oluşturduğu LGBT Hakları Platformu, 2010 Mayıs’ında “Yogyakarta İlkeleri ışığında 1982 Anayasası” adlı kitapçığı yayınladı. Bu çalışmada, 2006’da BM öncülüğünde toplanan insan hakları alanında uzman kişilerin kaleme aldığı Yogyakarta İlkeleri* ışığında 1982 Anayasası incelenmişti.

Avukat Fırat Söyle

10 Haziran 2011 Cuma günü, İstanbul Barosu Kültür Merkezi’nde önemli bir toplantı gerçekleştirilecek. Yeni anayasada LGBT bireylerin taleplerinin nasıl yanıt bulacağının tartışılacağı toplantı saat 16:30’da başlıyor. Toplantıda Yogyakarta İlkeleri’nin mimarlarından, Londra’daki King’s College Üniversitesi’nde insan hakları hukuku profesörü olan Robert Wintemute ve yukarıda anılan “Yogyakarta İlkeleri Işığında 1982 Anayasası” adlı çalışmayı hazırlayan kişilerden Avukat Fırat Söyle görüş paylaşımında bulunacaklar.

LGBT bireylerin eşitlik ve ayrımcılığa uğramama hakkının yeni anayasada nasıl hayat bulacağını konuşmak ve tartışmak için duyarlı herkes toplantıya katılabilir.

Prof. Robert Wintemute

* Yogyakarta İlkeleri hakkında daha fazla bilgi için:

http://www.rightsagenda.org/index.php?option=com_content&view=article&id=479%3Ataslakjogjacarta-yogyagarta-lkeler&catid=54%3Atakmauluslararasivebolgeselinsanhaklaribelgeleri&Itemid=93

Tarih: 10 Haziran 2011 Cuma

Yer: İstanbul Barosu Kültür Merkezi Konferans Salonu – Galip Dede Caddesi Balkon Çıkmazı Sokak. No: 6 Tünel – Beyoğlu / İstanbul

Saat: 16:30

Düzenleyen: Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği

Facebook sayfası

http://www.facebook.com/home.php#!/event.php?eid=157649980968668&notif_t=event_invite

 

(Yeşil Gazete)