Ana Sayfa Blog Sayfa 5163

Biz Başbakan’dan cevap bekliyoruz, ya siz?

Taksim’de dev bir pankart: “Başbakan’dan cevap bekliyoruz”. Yanındaki sembolde ellerini başının arasına almış gibi görünen bir yarı kurukafa, yarı radyasyon işareti var. İmza ise nukleeristemiyoruz.org.

Başbakan’dan cevap bekleyen aktivistler Cuma gününden bu yana, yani tam beş gündür Taksim meydanını nükleer karşıtı bir eylem alanına dönüştürmüş durumdalar. Arkalarında hem nukleeristemiyoruz.org adresinde Türkiye Nükleer İstemiyor kampanyası için imza veren (şimdilik) 218.508 kişi var, hem de Türkiye nüfusunun bir referandum olsa nükleer santrale hayır diyeceğini bildiğimiz %64’lük çoğunluğu…

Taksim’i çadırları, matları, uyku tulumları ve sarı radyasyon işaretli varilleriyle şenlikli bir eylem alanına çeviren bu aktivistler geçen cuma günü, 3 Haziran sabahı erken saatlerde geldiler. Bu sabah astıkları ve Taksim meydanının ortasını neredeyse boydan boya kateden 25 metrelik pankartlarında hatırlattıkları gibi Başbakan’dan cevap bekledikleri sorunun ne olduğu manifestolarından belli. Başbakan’dan nükleer planlarından vazgeçtiklerini açıklamasını bekliyorlar:

“12 Haziran’da oy vereceğiniz partinin nükleerci olduğunu biliyor muydunuz?

Şu anda meclisteki 4 partinin 3′ü (AKP-CHP-MHP) seçim bildirgelerinde nükleer santral vadediyor.

Fukuşima’da yaşanan felakete rağmen nükleer santral kurmakta ısrar eden Başbakan’dan cevap bekliyoruz:

Halk nükleere “hayır” diyor!

Görmüyor musunuz?”

Taksim meydanını şenlikli bir nükleer karşıtı eylem alanına çeviren bu olağanüstü eylemi yürüten aktivistler, seçimlere giderken, hem siyasi partilerin, hem de nükleer karşıtlarının ezberini bozuyorlar.

Eylemin organizasyonel yükünün büyük kısmını baştan itibaren Greenpeace çekti. Kampın gece ve gündüz, kazasız belasız Taksim meydanında sürmesini Küresel Eylem Grubu (KEG) ve Greenpeace aktivistleri sağlıyor. Yeşiller de bazen aktivist, bazen destekçi olarak her zaman onların yanında.(Zaten alandaki Yeşiller’in bazıları aynı zamanda Greenpeace’in veya benim gibi KEG’in de aktivisti.)

Her gün yüz binlerce insanın gelip geçtiği, Türkiye’nin, hatta dünyanın sayılı meydanlarından birinin ortasında, nükleer santral meselesini net bir mesajla gündemin ön sırasına taşımayı başarıyor bu eylem.

Hem de bütün büyük partilerin nükleerci vaatleri sürdürdüğü, bazı nükleer karşıtlarının da umudu olan CHP liderinin Ankara’da (seçim bildirgesinde) Akkuyu’ya iyisinden bir nükleer santral vaad edip, Silifke’ye gittiğinde kamuoyu tepkisinden çekindiği için karşı oluverdiği bir seçim kampanyasının orta yerinde.

Bu eylemi sırtlarında taşıyan bütün aktivistlere hepimizin teşekkür etmesi, destek olması gerekiyor. Nükleer karşıtları olarak günlerimizi gecelerimizi Taksim’deki bu büyük eyleme de vakfetmeyeceksek, ne zaman edeceğiz?

Bu eylemi nükleer karşıtlığıyla ilgisi olmayan, partizanca gerekçelerle görmezden gelen nükleer karşıtlarına, ara sıra Taksim’deki dev pankarta bakmalarını öneriyorum. Belki Taksim meydanındaki cefakar genç aktivistleri görmemeyi beceriyorlardır bir şekilde, ama o dev pankartı görmemeleri mümkün değil.

Taksim’de 5. gün ve dev pankart: “Başbakan’dan cevap bekliyoruz”

(Güncelleme-9 Haziran 2011): Taksim’deki eylem bugün 7. gününde devam ediyor.

Taksim’deki nükleer karşıtı direniş 5. gününde… Nükleer karşıtı aktivistler Taksim meydanında Cuma gününden beri sürdürdükleri eylemde bugün dev bir pankart asarak Başbakan’dan cevap beklediklerini hatırlattılar.

Aktivistler, Taksim’de metro girişinin arkasındaki iki aydınlatma direğinin arasına Greenpeace aktivisti tırmanışçılar tarafından asılan 25 metrelik pankartla nükleer planlarından vazgeçmesini istedikleri Başbakan’dan cevap beklediklerini daha yüksek bir sesle hatırlatmış oldular.

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan, “Bugün Türkiye’de toplumun büyük bir çoğunluğu nükleer santral istemiyor. Tüm dünya nükleerden vazgeçerken Türkiye’de nükleer santral kurma planları hızlandırılıyor. Bu duruma tepkilerini gösteren insanlar seçimlere 5 gün kala Başbakan’dan bir cevap bekliyor. Başbakan nükleer konusunu görmezden gelerek demokratik bir tavır sergilemiyor. Tüm nesillerin hayatını etkileyecek bu planın seçimlerden önce iptal edildiğinin açıklanmasını talep ediyor ve Başbakan’dan bir cevap bekliyoruz” dedi.

Taksim meydanında çadır kurarak gece gündüz eylem yapmaya başlayan aktivistlerin nükleere karşı direnişi bugün beşinci gününde.

(Yeşil Gazete)

Seçime doğru – emek, demokrasi ve özgürlük bloğu

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu adayları seçime giren bağımsız adaylarlar arasında, üzerinde konuşulan adaylara sahip tek grup. Bunda seçilme ciddiliğine sahip olmaları etkin tabii ki.  Seçim sonrasında mecliste, kendisini solda gören iki parti grubundan biri olacak, bu bloğun oluşturacağı BDP grubu. Bu çeşit bir blok hali, benzer bileşenlerle hemen hemen her seçimde oluşuyor. Geçen seçim Bin Umut adıyla oluşmuştu, daha önce de başka isimlerle. Belediye seçimlerinde de bu tip bir birlik oluşmuştu.

Bu seçim de, her seçim olduğu gibi Blok için zor geçiyor, zor başladı ve zor bitecek. Adayları engellenmeye çalışıldı, Türkiye’nin belli bölgelerinde zaten adayları yok. Adaylarının olduğu bazı şehirlerde de önlerine engeler çıkartılıyor. Zaman zaman adaylar çıkıp anlatıyorlar zaten bu durumları. Demokrasi adına, sadece bu durum bile yeterli. Fakat, barajın, barajdan sonra bağımsız adaylara getirilen çok yüksek aday olma ücretinin BDP’ye karşı konduğunu düşünürsek, demokrasinin durumu daha da ortaya çıkar. Dikkat ederseniz YSK’nın aldığı karar ve daha sonra sokağın o kararı yırtıp atmasına değinmedim bile. BDP ve geleneği  önüne konacak engellerle düzenleniyor siyaset kanunları bir nevi.

Genel olarak bir blok gibi oluşsa da, biliniyor ki bu bloğun temel bileşeni Barış ve Demokrasi Partisi. Kitleselleşebilmeyi başarmış tek parti belki de bu bloğun içerisindeki. Bu da aday belirleme süreçlerinden, her türlü olumlu olumsuz kamuoyu tepkisine kadar yansıyan bir durum. Kimse size bu blok içerisinden bir oluşumu hatırlatmıyor söz bloğa geldiğinde. Bloğun bileşenlerinin çoğu zaten kamuounda çok bilinmeyen yapılar. Açılımları, hangi fraksiyonların devamı olduğunu bilmek için, aralarındaki farkı çözebilmek için bile özel bir uzmanlık bilgisine sahip olmak gerekiyor. Böyle olunca da blok eşitlik üzerinde şekillenmiyor doğal olarak. Dengesizlik çok büyük oluyor. Bloğun en medyatik adaylarının dahi “Bizden aday olmamız istendi” anlamına gelecek cümleler söylemeleri de zaten bunun bir yansıması. Eşitsizlik ve dengesizlik bloğun “doğal” bir hali sanki.

Blok şu üyelerden oluşuyor: Barış ve Demokrasi Partisi, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, Devrimci İşçi Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Emek Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, İşçi Cephesi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Köz, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Toplumsal Özgürlük Platformu, Türkiye Gerçeği, Yeşiller Partisi.

BDP’nin tüm Kürt siyasetini de içine alma çabasıyla birleştirdiğimizde, ortaya çok karışık bir yapı çıkıyor. İslamcısından, milliyetçisine, öncesinde AKP’yi destekleyeninden, ekolojiste, sosyalizmin her türlü fraksiyonuna kadar her şey var neredeyse. Bu bir sorun tabii ki. Örneğin ben Altan Tan’ın, Gani Rüzgar Şavata‘nın ya da sermayedarların  içerisinde olduğu bir bloğa oy verip vermeme konusunda 1 değil 3 kere düşünürüm. Bu tip isimleri çoğaltmak da mümkün. Tabii ki tersi de var. Bir Ertuğrul Kürkçü, bir Sırrı Süreyya Önder, Ayla Akat Ata‘ya ya da Şehbal Şenyurt‘a oy vermek ve onları TBMM’ye yollamak mükemmel bir tercih olacaktır.

Fakat adaylık tekil düzeyinde olduğu için oy verip vermemekte de bağımsız seçmenler. Tabii ki bu oyları düşürecek bir uygulama. Örneğin Ankara adaylarının seçilmesi görece zor. Bu bilindiği için seçilmeleri daha da zorlaşıyor. Çünkü insanlar, parti barajı aşacak diye düşünmediği için oy da vermeyebiliyorlar. Parti olarak girilen seçimde, bir seçmenin oyu hem Kürkçü’yü hem de Sırrı Süreyya Önder’i etkileyebilecekken, bağımsız durumda bu mümkün değil. Bu nedenle de kimin seçilip, kimin seçilemeyeceği hemen hemen belli gibi.

Yapılan hesaplara göre, 30, 35 vekil çıkartabileceği konuşuluyor Bloğun. Geçen seçimden daha cesur davranılan bazı iller var. Diyarbakır’da 4 yerine 6 aday göstermek bu cesaretin göstergesi. Bu yüzden, aynı oy sayısında bile vekil sayısını arttıracak Blok.  Seçilenlerden herhangi bir partiye girme yasağı olanları ve belki kendi partilerine dönecekleri çıkardığımızda da BDP’nin rahatça grup kurabileceği anlaşılıyor. Emek, demokrasi ve özgürlük kelimeleri ile bloğu sınamak için ise artık çok geç. Parti olarak girilmeyen bir seçimden de pek fazla bir bütünlük beklemek doğru olmayabilir zaten.

Serinin önceki yazıları:

* Seçime doğru – başlarken…

* Seçime doğru – adalet ve kalkınma partisi (1*)

* Seçime doğru – parlamento dışı sağ

* Seçime doğru – cumhuriyet halk partisi (1*)

* Seçime doğru – adalet ve kalkınma partisi (2)

* Seçime doğru – yeşiller partisi

 

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Yunanistan’daki Alev

2009 krizinden beri, aylardır Yunanistan konuşuluyor. Tüm gazetelerin dış haberlerinde en az bir defa bahsi geçiyor, hep Yunanistan’ın ekonomisinin ne kadar kötü olduğundan dem vuruyor. Ha battı, ha batacak… Ekonomik kriz yüzünden, yunan adaları satılığa çıkarıldı… IMF özelleştirmeyi kredi için şart koştu…

Yunanistan bir çok açıdan bize benziyor. Kültürü, yemekleri, yaşam biçimleri ve ne yazık ki yolsuzluğa bulaşmış olan ana akım politikacıları. Yunanistan sadece halkını değil Avrupa Birliği’ni de kandıran bir politik ahlaksızlıkla yüz yüze. (bunun en güzel örneği aslında 2001’de Euro’ya geçmek için, Maastricht kriterlerine uyum için, kendi rakamları ile oynayan bir hükümete sahipti)

Yunanistan’ın ekonomisi gündemimizde geri planda da olsa yer buluyorken, ülkede asıl yaşanan sosyal patlama kimsenin dikkatini çekmiyor. Aslında Yunanistan’da yaşanan; yolsuzluklardan, iki yüzlülüklerden bıkan, krizin sorumluluğunu halka yüklemeye çalışan hükümetlere karşı gençlerin başını çektiği bir isyan durumu.

Aylardır Atina’nın taksimi olan Sintagma meydanı protestocu gençler ile taşıp duruyor. Kalabalıklar meydanlarda toplanıyor ve kendi adlarına, onları dahil etmeden alınan kararlara karşı sivil itaatsizlik gösteriyorlar.

Sorunların gerçek demokrasi ile çözülebileceğini, gerçek demokrasinin ancak halkların katılımıyla gerçekleşebileceğini bilen gençler, her Atinalı’yı, işçiyi, işsizi Sintagma’ya davet ediyorlar.

Hep beraber karar alalım diyorlar; hep beraber geleceğimizi şekillendirelim, hayatlarımızı ellerimize alalım diyorlar.

Yolsuzluklar yüzünden düşülen borç batağını kabul etmiyorlar.

Bu borç bizim değil!

Gerçek demokrasi şimdi!

Eşitlik – Adalet – Onur

En başarısız mücadele verilmemiş bir mücadeledir.

Bir de internet sitesi kurmuşlar: http://www.real-democracy.gr/ siteyi bizler onlara destek olalım diye Türkçenin de dahil olduğu, bir çok dile çevirmeye çalışıyorlar.

Kim mi bu insanlar, kendi dillerinden dinleyelim:

Normal insanlarız. Sizin gibiyiz: her sabah üniversiteye, işe veya iş aramaya giden insanlarız. Ailemiz ve arkadaşlarımız da var. Her gün ömrümüz ve geleceğimiz için güçlülükle çalışan insanlarız.

Bazılarımız ilerici, bazılarımız da muhafazakardır. Bazılarımızın belirli bir ideolojisi var, bazılarımızın yok. Bazılarımız politik, bazılarımız apolitik. Fakat hepimiz çevremizdeki sosyal olaylardan dolayı kaygılı ve kızgınız. Siyasetçilerin, işadamların ve bankacıların çürümüşlüğünden ve normal insanların ise çaresizliğinden dolayı kaygılı ve kızgınız.

Bu hal her gün hepimizi üzmektedir. Eğer hep beraber birleşirsek bu durumu değiştirebiliriz. Daha iyi bir toplumu yaratmamızın zamanı geldi.

Biliyorum, gündemimiz seçim, seçim ile yatıp seçim ile kalkıyoruz, ancak Yunanistan halkının desteğimize ihtiyacı var.  Yunanistan’da onurlu bir mücadele devam ediyor. 2001’de yolsuzluklar ile bankaların tuzağına düşen, sonra da IMF ve onun neoliberal politikalarının kucağına oturan bir ülke olarak, Yunanistan Halkını en iyi biz anlayabiliriz.

Ben ufak da olsa da yardım etmeye çalışıyorum, sitenin Türkçeye çevrilmesine destek olmaya çalışıyorum ancak yetmez, hemen hep beraber tartışmalı,  Yunan halkına el uzatmak ve ülkedeki alevi söndürmek için neler yapabileceğimizi konuşmalıyız. Halkların dostluğu bunu gerektirir.

 

Seçim 2011: Meydanda 6 kişi, dilde barajı aştık

Masum Türker’in Muğla Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlediği mini mitinge 7 gazeteci, 12 polis ve 6 partili katıldı.

Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Masum Türker’in Muğla Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlediği mini mitinge 7 gazeteci, 12 polis ve 6 partili katıldı. Konuşmasında iktidara yüklenen DSP lideri Türker, “DSP’nin çok şükür baraj sorunu yok. Biz yüzde 10 barajını aştık” dedi.

12 Haziran seçimlerine sayılı günler kala siyasi partilerin genel başkanları seçim çalışmalarına hız verdi. Türker, seçim çalışmaları kapsamında partisinin düzenlediği açık hava toplantısı için Muğla’ya geldi. Muğla’nın Milas ilçesinde vatandaşlar ile biraraya gelen Türker, vatandaşlardan oy istedi. Öğle saatlerinde kadar Milas’ta bulunan Türker, daha sonra seçim otobüsü ile Muğla kent merkezine doğru hareket etti. Kent merkezine gelen DSP Genel Başkanı Türker, Cumhuriyet Meydanı’nda mini bir miting gerçekleştirdi. Cumhuriyet meydanındaki mitinge vatandaşlar ilgi göstermeyence ilginç görüntüler ortaya çıktı. Türker’in mitingine 7 gazeteci,12 polis memurunun yanı sıra 6 partili katıldı.

YİNE DE KONUŞTU
Vatandaşların ilgi göstermemesine rağmen mikrofonu eline alarak konuşmaya başlayan DSP lideri Türker, iktidara ve ana muhalefet partisi CHP’ye yüklenerek, “Ülkede bir seçim anketi sonucu almış başını gidiyor. Bunların hiç birisine inanmıyoruz. DSP’nin çok şükür baraj sorunu yok. Biz yüzde 10 barajını aştık. Partimizin rahmetli Genel Başkanı Bülent Ecevit’in hastalanmasına ve ölmesine neden olanlar bugün CHP’den milletvekili adayı oldu. İnsanların bunu çok iyi düşünmesi lazım. Bizim adımız DSP, yani? Doğruları Söyleyen Partidir” dedi. Türker kısa konuşmasının ardından Köyceğiz’e doğru yola çıktı. (Ajanslar)

Kadınlar Dilşat Aktaş’a ve Nuray Mert’e sahip çıktı

0

Kadınlar, Başbakan Erdoğan’ın, hakkında “O kadın mıdır, kız mıdır” dediği Dilşat Aktaş ve “namert” olmakla suçladığı gazeteci Nuray Mert’e destek için sokaktaydı. İstanbul ve Ankara’da düzenlenen eylemlerde “Bu kadın düşmanı yüz yabancımız değil” diyen kadınlar, özgürlükleri için mücadeleyi sürdüreceklerini söyledi.

“Cinsiyetçi başbakan istemiyoruz”
İstanbul’daki eylem, Galatsaray Meydanı’ndaydı. “Her yer Hopa, Hepimiz kadınız”, “Cinsiyetçi başbakan istemiyoruz”, “Derenin başında, panzerin üstünde, kadınlar her yerde”, “Hepimiz Dilşat’ız hepimiz kadınız” sloganları atan kadınlar, Aktaş’ın panzerin üstündeyken çekilmiş fotoğraflarını taşıdı.

Kadınlar adına basın açıklamasını Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol okudu; “Kadın düşmanlarına karşı sokaktayız, Dilşat’a sahip çıkıyoruz” dedi:

“Bu kadın düşmanı yüz bizim için yabancı değil. Günde beş kadının öldürüldüğü ve son yedi yılda kadına yönelik şiddetin yüzde 1400 arttığı bir ülkede ‘Medya olayları abartıyor’ diyen, ‘Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum’ diyen bir başbakanın ve aynı zihniyeti paylaşan kadın düşmanlarının, en ufak bir karşı çıkışta halka saldırırken kadınları hedef göstermesinden, kendi ikiyüzlü ahlak anlayışlarını topluma dikte etmeye çalışmasından daha doğal bir şey olamaz.”

Birol’un ardından Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Başkanı Döndü Taka Çınar söz aldı. Çınar, Başbakan Erdoğan’ın “Duble yolları, Dersim’de olduğu gibi kolay harekat yapılsın diye inşa ediyormuşuz. Bu mertlik değil namertliktir” diyerek eleştirdiği gazeteci Nuray Mert’e de destek verdi.

ÖDP’li kadınlar adına konuşan Deniz Özlem Bilgili ise kadınların kadın düşmanlarına karşın sokaklarda olmayı sürdüreceklerini söyledi.

Başbakan Erdoğan’ı “en cinsiyetçi” olarak nitelendiren Sosyalist Feminist Kolektif açıklamasında ise, “O konuştukça bize yönelik şiddet artıyor. Dilşat’a geçmiş olsun diyoruz ve başbakan konuştukça hepimizin başına Dilşat’ın başına gelenlerin geleceğini biliyoruz” denildi.

“Bedenimiz bizimdir”
Ankara’daki eylem ise Yüksel Caddesi’ndeydi. “‘Kız mıdır kadın mıdır’ diyemezsin, bedenimiz bizimdir. Erkek devlet şiddetine son” yazılı pankart açan kadınlar, Aktaş’ın resimlerinin de bulunduğu dövizler taşıdı; “Hepimiz Dilşat’ız”, “Tayip elini bedenimden çek” sloganları attı.

Basın açıklamasını okuyan Sakine Yılmaz, Başbakan Erdoğan’ın seçim meydanlarında ayrımcılığı, gericiliği ve kadın düşmanlığını körüklediğini, derelerine ve çayına sahip çıkan Hopa halkını hedef gösterdiğini söyledi.

Erdoğan ne demişti?
Başbakan Erdoğan, Konya mitinginde, Aktaş’ı kast ederek “Bu sabah bakıyorum bir televizyon kanalında Ankara’da bir polis panzerine tırmanan bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem. Ve oradan, panzer yetmiyormuş, oradan hızını alamıyor, kalkanla yerinde duran polisimize elindeki sopayla saldırıyor, vuruyor, polis yerinde sabrediyor. Gelecek polisin kalkanına vuracak, panzerine saldıracak ne işe yarıyor bunlar, ne yapmaya gidiyor? Bunların görevi ne? Neymiş Hopa’nın hesabını sormaya geliyorlarmış. Bu ülkenin meydanları boş değil” demişti.

Yeşil Gazete – bianet

Yarın Değil, Hemen Şimdi – Ömer Madra

“Toutatis adına!” Goscinny’nin yazıp Uderzo’nun çizdiği o artık klasikleşmiş Asteriks çizgi-roman serüveninde Roma lejyonlarının istilasına azimle direnen Galya köyünün korkusuz kahramanlarının, dara düştüklerinde kabilenin koruyucu tanrısını şaka yollu yardıma çağırmak için arada patlattıkları nâra bu. Şaka yollu, çünkü hepimizin bildiği gibi Asteriks ve arkadaşlarının deve gücü tazı hızı şerbetiyle pekişen özgüçleri kendilerine yeter aslında, dış yardıma pek ihtiyaçları yoktur. Gelgelelim, artık durum farklı. Bayağı farklı. Köyün şefi yenilmez yiğit Toptoriks, zaman içinde küçük bir yolculuk yaparak, iki nöbetçinin kendisini sürekli taşıdığı tahtırevan-kalkanın üstünde bugünlerde başını şöyle azıcık yukarı kaldırıp Yeni Dünya taraflarına bakacak olursa, ömründe ilk kez yüreği daralabilir. ABD’nin Ortabatı’sında karpuz büyüklüğünde dolu tanelerinin insanların kafasına düştüğünü görünce, hayattaki tek korkulu rüyasının gerçekleşmekte olduğunu idrak edip şöyle nâralanabilir: “Toutatis adına, gökyüzü başımıza yıkılıyor!”

Dünya başımıza yıkılıyor

Evet öyle oluyor. Dünya başımıza yıkılıyor. Hem de şefin hep ümit ettiği gibi “yarın” filan değil, hemen şimdi! Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’ın, bundan iki sene önce yayımladığı Torunlarımın Fırtınaları (Storms of my Grandchildren) adlı kitapta anlattığı bütün o tropik fırtınalar, hortumlar, kasırgalar Toptoriks’i ve onun aynı derecede korkusuz arkadaşları Asteriks’le Hopdediks’i bile afallatacak bir isabetle neredeyse birebir gerçekleşiyor. (Hansen: 2009, BloomsburyUSA, s. 274 vd.) Yeryüzü, insanlığın kibrine, daha doğrusu ihtirastan gözü dönmüş bir avuç şirketin kendisine karşı giriştiği akıl almaz küstahlıktaki tasalluta beklenen karşılığı vermeye başlıyor artık. “Acayip havalar” her yerde: Missouri ve Alabama eyaletlerindeki kasabaların üstünden dümdüz geçiyor, mezuniyet diplomasını yeni almış mutlu mesut evine dönen delikanlıyı arabanın tepe penceresinden çekip uçmağa gönderiyor, âcil yardım kuyruğuna girmiş genç kız, “aileniz kaç kişi?” sorusunu cevaplamakta zorlanıyor, “Ee, şey, artık üç kişiyiz … galiba…” Galiba, evet, babadan haber yok çünkü – adamcağız hortumla beraber kuş olup yuvadan uçmuş gitmiş.

ABD’nin başka eyaletlerini, benzeri daha önce görülmemiş yangınlar cehenneme çevirirken, yüce Amazon nehri ve ormanlarında ancak yüzyılda bir görülen boyutta kuraklık, sadece 5 yıl sonra ikinci kez o korkunç çirkin başını gösteriyor; Çin’de –artık nasıl hesapladılarsa– en az 1873’ten beri misli görülmemiş kuraklık 1,1 milyondan fazla insanı susuz –ve dolayısıyla aç– bırakıyor; Avrupa’nın kuzeyindeki tarihî kuruma dünya hububat ve yiyecek fiyatlarını tavana fırlatırken, mesela Fransa ordusunu yardıma çağırıyor –tankların, füzelerin filan ne yapacağını umuyorsa. Bunlarla eşzamanlı olarak Avustralya, Yeni Zelanda, Çin, Pakistan, Sri Lanka, Vietnam, Filipinler, Brezilya ve Kolombiya’da sellerden yer gök suya kesiyor; Kuzey Amerika’nın batısındaki muazzam çam ormanlarını böcekler kırt kırt kemirip bitiriyor; kuzeye ve güneye şaşı bakmaktan şaşırmış bilim insanlarının faltaşı gibi açılmış gözleri önünde Kuzey Buz Denizi buzları da, Grönland buzulları da, Güney Kutbu buz örtüsü de bütün tahminlerin ötesine geçen bir hızla eriyip gidiyor. Kısacası herşey, bilim dünyasının giderek artan dozlarda yaptığı uyarılara –ve nâçiz yazarlarınızın da bu uyarılara uyarak radyonun mikrofonlarından ve işbu web sitesiden attığı nâralara– neredeyse tıpatıp uygun şekilde cereyan ediyor…

Güvenilir enerji mi? O Artık “Hoş bir Ütopya!”

İşin kötüsü, buraya kadarı iyi haber bile sayılır! Örneğin Dr. Hansen, tarif ettiği bu fırtınaların ve aşırı iklim olaylarının “daha başlangıç” olduğunu da kitabına eklemeyi ihmal etmemişti doğrusu. Daha kötüsü mü? Olmaz olmaz dememeliyiz. Bakın neler oldu? Türkiye’de medyanın “amiral gemisi” sayılan gazete, dünyada başarılı olmuş Türkleri, mühendisleri, mucitleri, işadamlarını, işkadınlarını, modacıları, hakimleri, hekimleri filan, bütün bunların hepsini ânında bulup gün be gün manşete çıkarma konusunda rekor üstüne rekor kırar iken, gün geldi, en büyük Türk’ün dünyayı sarsacak önemdeki açıklamasını atlayıverdi nedense.

Gazete, atmosfere saçılarak iklimi değiştiren zehirli “sera gazları” konusunda yeryüzünün en önde gelen uzmanlarından biri sayılan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) baş ekonomisti Fatih Birol’un bütün dünyada gerçekten bomba etkisi yaratabilecek “şok” açıklamasına nedense “Fransız kaldı”. Birol’a göre, hesap âyan beyan ortadaydı. Geçen yıl sera gazı salımları tarihteki en yüksek karbon seviyesine ulaşarak rekor kırmış, küresel ısınmanın güvenli seviyelerde kontrol altında tutulabilmesi hedefi, “hoş bir Ütopya” olarak geride kalmıştı. Üstelik 80 yıldır görülmüş en büyük mali krizin –ve ardından gelen resesyonun– karbon emisyonlarını aşağı çeken etkisine rağmen! (“Gazetem nerdesin nerdesin…/Bir Türk ağlasa titrersin!”)

“Çok endişeliyim,” diyordu baş ekonomist. “Karbon salımları konusunda şimdiye kadar duyduğumuz en kötü haber bu. Gelecek için umut ve beklentilerimiz gittikçe kararıyor. Maalesef, rakamların gösterdiği budur.” (http://www.guardian.co.uk/environment/2011/may/29/carbon-emissions-nuclearpower)

Keltçeden Türkçeye çevirmenlik yapmamıza izin verirseniz eğer, hemen söyleyelim ki enerji uzmanımız Fatih bey, önce eğilip rakamları okuyor, hurufiler gibi, ardından da gözlerini gökyüzüne doğru belertip patlatıyor nârayı: “Toutatis adına! Başımıza Yıkılıyor Yahu!”

Küresel Isınmanın “Kendisi Kadar Kötü” İkizi

Şimdi de Sicilya’ya doğru uzanalım ve gözlerimizi göklerden denizlere çevirelim isterseniz: Cehennemî ismini –bütün diğer yanardağlar gibi– Romalıların ateş tanrısı Vulcan’dan alan Vulcano Adası’nın sahil sularında “canlı laboratuvar” ortamında nicedir yürütülmekte olan bilimsel araştırmaların ürkütücü sonuçları birden patlıyor önümüzde: Okyanuslar aside kesmekte! Fabrikalardan, elektrik ve enerji santrallerinden, arabalardan, kamyonlardan, uçaklardan saçılan karbon diyoksit vb sera gazlarını emen/soğuran denizler, görülmemiş bir hızla asitleşiyor! Bu ne demek? Özetle, beslenme zincirinin kopması ve yakın gelecekte dünya okyanuslarındaki deniz canlılarının büyük ölçüde sonunun gelmesi demek. Okyanusların asitlenmesi, yeryüzüne başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri. Konunun önde gelen uzmanlarından deniz biyologu Dr. Jason Hall-Spencer, Vulcano adası nasıl kendi sahil sularına karbon diyoksit pompalıyorsa, insanlığın da atmosfere giderek artan oranlarda karbondiyoksit pompaladığını belirtiyor. Geçen yüzyıla göre yüzde 30 daha asitli olmuş denizler, bu yüzyıl bitene kadar da yüzde 150 daha asitli olacağı hesaplanmış! Buna da can dayanmıyor tabiî: İstiridyeler, mercan kayalıkları, pteropod denen –ve beslenme zincirinin temel halkalarından birini oluşturan– küçük kabuklular yolcu, anlayacağımız. Bilim insanları, ürpertici bir metaforla, denizlerin asitlenmesini, küresel ısınmanın “aynı derecede habis ikizi” diye de adlandırıyorlar.

“Çok endişeli olmalıyız,” demiş deniz biyologu. Ve eklemiş: “Bu sorun, üstümüze doğru gelen bir tren!” (www.guardian.co.uk/environment/…/global-warming-threat-to-oceans)

Tercümesine gerek yok herhalde. “Par Toutatis!”

Peki “rakamların gösterdiği” bu inanılmaz gerçekler karşısında muktedirler ve siyasi liderler ne yapıyor, dersiniz? ABD’de Başkan, Amerikan hazine arazisinden muazzam bir parçayı kömür madenciliğine açma kararına imza atıyor. Yaklaşık 750 milyon ton yakılabilir kömür. Eşittir 300 yepyeni kömür yakıtlı termik santral. O da eşittir, 44 ülkenin bir yılda uçaklardan, fabrikalardan, santrallardan vb. çıkarttığı toplam karbon kirlenmesi. O da eşittir, hesaplanamayacak kadar ilave karbondiyoksitin atmosfere boca edilmesi. ABD Başkanı, Kanada Başbakanı’nın resmî kayıtlardan kaçırarak bütün dünyadan gizlediği korkunç salım artışlarına yol açan Alberta kumul/bitumen petrollerini ABD’nin Ortabatısına taşıyacak yeni boru hattı anlaşmasını imzaladığı gibi, ayrıca 2,500 kilometrelik bir başka dev boru hattını da ülkenin ta kalbine döşemeye hazırlanıyor. (http://www.tomdispatch.com/archive/175399/)

Cree yerlilerinin kendilerine atalarından miras kalan topraklarından fışkırıp Sioux ve Lacota kabilelerinin koyduğu adla Oglala (veya Ogallala) yeraltı su depolarını delip geçerek Meksika Körfezi’nin bağrına saplanan bir “mızrak” yani bu boru. Toutatis adına!

Kızıl Çin’den AKP Türkiyesi’ne “Büyük Çılgın Atılım”lar

Sezar döneminde Roma imparatorluğu lejyonlarının işgaline yiğitçe direnen küçük Galya köyünde başlayan maceramızı, dört kıtayı hızla boydan boya aştıktan sonra Anadolu’da eski bir şehrin geçit vermeyen kapıları önünde tamamlayabiliriz artık. Ama önce, çok eski bir yerde kısaca durakladıktan sonra. İnsanlığın en eski medeniyetlerine beşiklik etmiş Mezopotamya’da Dicle nehri kıyılarında insanların yeryüzünde kesintisiz yaşadığı en kadim yerleşimlerinden biri var. Bugün Hasankeyf diye adlandırılan bu yerleşimi Tunç devrine kadar geri götürebiliyoruz. Burası Mezopotamya’nın tüm medeniyetlerine evsahipliği etmiş. Asurluları, Romalıları, Bizansıları, Arapları, Moğolları ve Osmanlıları görmüş. Sayısız krallığın ve imparatorluğun yükselişine ve çöküşüne, kuraklıklara, sellere, ölümcül savaşlara da… Ama galiba şimdiki gibisini hiç görmemiş. Yapımına yakında girişilecek muazzam Ilısu barajının suları, beş bin yıllık insan ve medeniyet izlerini sonsuza kadar silecek. Dev iş makinelerinin paletlerinden yükselen toz bulutunu gösteren Hasankeyfli dükkâncı, “Diri diri gömülmek gibi birşey bu,” diyor. “Yapabildiğimiz tek şey, oturup mezarlarımızı kazarken onları seyretmek.” (www.guardian.co.uk/world/…/turkish-dam-threatens-town-bronze-age)

İş Ilısu ile bitse, gene iyiydi. Ama, kazın ayağı öyle değildi maalesef. Hemen ardından, onu iyice sollayacak büyüklükte Beyhan barajı projesi geliyor bu sefer, Fıratın sularını “zapt-u rapt” altına alacak. Munzur barajları var sonra. “Hızır olsa bunu yaptırmazdı,” diye kadınları ağlatan; “siz de susuz kalasınız!” diye beddua ettiren. Yüzlerce şirkete ihale edilmiş 4 bin küsur hidroelektrik santral var daha yapılmakta ve yapılacak olan. Yeryüzünün en faal sismik bölgelerinden birinde, neredeyse fay hattı üzerinde kurulacak 3 nükleer santral var. 3. Köprü var İstanbul Boğazı’na, 3 İstanbul var İstanbul’a, Kanal İstanbul var 70 kilometrelik, 2 Ankara, 22 şehir projesi var, 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılına yetiştirilsin diye tutturulan. AKP iktidarının, Guardian yazarları Fiachra Gibbons’la Lucas Moore’un ifadesiyle Mısır firavunlarının mücessem piramit projelerini ya da bir zamanların Kızıl Çin’inde Başkan Mao’nun aynı derecede çılgınca bir güdüyle ittirdiği “İleriye Doğru Büyük Atılım”ını akla getiren hamlesi bu, sözkonusu olan. (www.guardian.co.uk/…/turkey-nuclear-hydro-power-development)

Ülkenin neredeyse bütün ırmak, dere ve nehirleri üzerinde kurulacak santrallar, Asur-Roma-Bizans-Osmanlı medeniyetlerinden kalma “çanak çömleği” kırıp dökerek, silip süpürerek inşa edilecek barajlar, reaktörler, kentler, uydu kentler, suni adalar, adakentler, denizlerin kenarına limanlar, üstüne köprüler, altına tüpler, dibine tüneller, havalara açılan limanlar, göklere uzanan gökdelenler, binbir şekle giren binalar, bunların hepsini birbirine bağlayan duble yollar… Ekonomik kalkınma dininin yüce göklerdeki tapınağına çıkıp orada ilahlara kurban kesip adak adamak üzere döşenmiş binbir basamaklı merdiven-yollar. Bütün bunların hepsi ve çok daha fazlası… Milyonlarca insanın yerini yurdunu terketmesine, küçük çiftçilerin ve köylülerin hayat tarzlarının bir daha geri dönmemek üzere değişmesine, hatta belki toptan tasfiye edilmesine, akarsuların geri dönüşsüz biçimde kuruyup gitmesine yol açacağı muhakkak olan, eşi menendi görülmemiş bir kalkınma, büyüme ve refah hamlesi. Dev hastalığı yani. Jigantizm. Ya da infantilojigantizm. Hani Birleşmiş Milletler’de dünyanın binbir milletinin temsilcisi toprak ananın hakları evrensel bildirgesi çerçevesinde (Bkz.: Pablo Solon’la söyleşi, Açık Gazete) vazgeçilmez, devredilmez, temel bir hak olarak “nehirlerin özgürce akma hakkı”nı tanıyalım artık, yoksa halimiz harap diye tartışırken tam, “nehirler boşuna mı aksın denizlere?” diye soran bir Başbakan.

 

Eh be, Toutatis adına!

 

Veyahut: “Fesüphanü men tahayyere ve fîsun-ûl ukûl!”

Tarih, Menteşelerinden Sökülürken

Gazeteci, yazar ve aktivist Johann Hari, bir yazısında insanlık tarihinde bazı dönüm noktalarına (tarihin menteşelerine) raslandığını yazıyor. Cinnete inen yokuştan aşağıya doğru güle oynaya koşuşturma ile, aklıbaşında bir çıkış yolunu dile getiren sakin, ölçülü bir sese kulak vermek arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz anları kastederek. Bu “menteşe”leri genellikle bir tarihî mesafeden bakınca ancak görebileceğimizi söyledikten sonra da örnekler veriyor: Örneğin, 1793 senesinde büyük demokrat Thomas Paine, Fransız devriminin kendi ilkelerine ihanet edip Kral’ı öldürmemesi gerektiğini, yoksa herkesin bunun tetikleyeceği bir kan banyosunda boğulacağını söylemişti. Tom Paine’i hapse attılar. (Kellesini giyotinden tesadüfen kurtardı.) 1919’da büyük ekonomist John Maynard Keynes, Avrupa devletlerinin Almanya’yı küçük düşürüp onun gururunu kırmamak gerektiğini, yoksa bunun aşırı milliyetçiliği tetikleyerek yeni bir savaşa yol açacağını söylemişti. Keynes’i kaale almadılar. 1953’te, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın danışmanlarından birkaçı ona İran demokrasisini yıkmamasını, Başbakanını da rehin almamasını özellikle tavsiye etmişler, yoksa bunun tepkilerinin onyıllar boyunca dalga dalga yayılacağını söyleşmişlerdi. Eisenhower onları dinlemedi.

Hari, işte şimdi de böyle bir “hakikat ânı”nda olduğumuzu belirtiyor. Küçük ve yoksul Latin Amerika ülkesi Ekvador, olanca yoksulluğuna rağmen, ülkenin olanca zengin biyolojik çeşitlilikteki yağmur ormanlarını kesip biçerek, toprağın altındaki petrol yataklarını işletmemesi ve yağmur ormanını koruması karşılığında, ülkeye bu kaynağın değerinin hiç olmazsa yarısının uluslararası ortaklaşa yardım olarak verilmesini öneriyor. Yoksa ormanın mahvedilerek petrolün çıkarılıp satılacağını, bunun tetikleyeceği küresel iklim değişikliğinin ise herkesi mahvedebileceğini söylüyor. Hari, bir yağmur ormanının gözümüze küçük görünebileceğini belirtiyor yazısında. Ama, devrik bir Fransız kralının kellesinin de, yenilmiş ve yıkılmış bir ülkenin cezalandırılmasının da, seçilmiş bir İran başbakanının devrilmesinin de vakti zamanında önemsiz göründüğünü hatırlatmadan geçmiyor. (www.mixcloud.com/TheIndependent/the-johann-hari-podcast-episode-18-a-turning-point-we-cant-afford-to-ignore/)

Efendim? Duyamadım. Ne dediniz? Yoksa, bu sefer Hopdediks’i taklit edip, onun gibi “Deli bu Romalılar valla!” mı demeliyiz, işaret parmağımızı tok tok kafamıza vurarak? Bilemedik.

Yerel, Yavaş ve Yatay…

Evet hanımlar ve beyler, Galyalı çizgi roman kahramanı dostlarımızın muhtemelen haykıracağı gibi: Gökler başımıza yıkılıyor. Hem de şimdi. Tek kurtuluşumuz, kâr hırsından başı dönmüş fosil yakıt ve enerji endüstrisinin ve bir de, onunla karanlık bir işbirliği halinde çalışarak sıradan insanların ve kitlelerin hayatını karartmakta kararlı siyasetçilerin, artık bir tık beklemeden durdurulması ile mümkün olabilir ancak. Chris Hedges’in geçenlerde yazdığı gibi, “halk içinde direniş hareketleri inşa edip, sürekli sivil itaatsizlik eylemleri yürütmediğimiz sürece, yarım akıllı Fareli Köy Kavalcıları ve hepten akılsız birtakım insanların peşlerine takılmış olarak toplu intihar eylemine sürükleneceğimiz” kesin gibi görünüyor. (www.truthdig.com/report/…/the_sky_really_is_falling_20110530/?ln)

Öte yandan, karamsarlığa kapılmak gayet gereksiz ve yersiz. Aksine, umutlu olmak için birçok sebep var ortada: Etrafımıza şöyle bir bakmamız yeter: Önce İzlanda’nın isyanı, sonra Arap Baharı, ardından Wisconsin, onun ardından İspanya’da Tam Demokrasi Hemen Şimdi hareketi, derken Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerindeki uzantıları, ve burada, bağrımızda, Büyük Anadolu Yürüyüşü… “Kapalı Şehir” haline dönüşmüş Ankara”nın feodal bir site devleti gibi, asma köprülerini kaldırıp “su dolu hendeğin” öte yanında “dışarıda” tuttuğu “serfler” Gölbaşı’nda direniyor. Toprak ananın haklarını ve dolayısıyla kendi varolma haklarını almadan geri dönmemeye kararlı “ortaçağ köylüleri” ve aktivistler. Her daim, derde deva olarak görülen “daha daha büyüme”ye izin vermemekte kararlı görünüyorlar. Gayet net bir şekilde görüldüğü gibi gezegen harekete geçti artık; bu böyle sürer gider. Daha fazla büyüyecek olan birşey varsa, o da ekonomi değil halkın direniş hareketleri.

(Bu konuda bkz.: Mahir Ilgaz, “Yol Yürüdükçe Yol Olur”,

Geçen sene, 350.org öncülüğünde dünyanın neredeyse bütün ülkeleriyle eşzamanlı olarak milyonlarca insanla dirsek teması kurarak gerçekleştirdiğimiz 10/10/10 eylemcesinden hemen önce yazdığımız gibi, yaratıcı çözümler işte: “Yerel, yavaş, yatay. Yerel: yani küçük, ama evrensel ve dayanıklı direniş odakları; Yavaş, yani usulca ama hemen ve hızla yürütülen eylemler; Yatay, yani asla bir merkezden değil, web’i de kullanarak fotoğraflarla, fıkra ve hikâyelerle, videolarla, müziklerle, kol kola, omuz omuza, diz dize bir örgütlenme biçimi…”

Fosil yakıt endüstrisini ve emirindeki Kongre üyelerini durdurmak için onlarla aşık atacak paramız olamayacağına göre, biz de başka bir “para birimi”ni tedavüle sokmak zorundayız, diyor Bill McKibben (www.democracynow.org/…/bill_mckibben_from_storms_to_droughts).

Ve ekliyor: “Bu, para olamaz. Bu, insanların kendi bedenleri, yaratıcılıkları ve ruhları olacaktır.”

Davayı kazanmak için elimizdeki “silahlar” bunlar işte. Fazlasıyla yeterliler. Ama bir de şu var tabiî: Kazanacaksak, hemen kazanmalıyız. Zaman epey daraldı çünkü.

Vay canına! Toutatis adına! Ils sont fous, ces romains!

 

Ömer Madra, Açık Radyo web sitesi, 4 Haziran 2011


Yarın Değil, Hemen Şimdi
Fotoğraf: AFP
04/06/2011

“Toutatis adına!” Goscinny’nin yazıp Uderzo’nun çizdiği o artık klasikleşmiş Asteriks çizgi-roman serüveninde Roma lejyonlarının istilasına azimle direnen Galya köyünün korkusuz kahramanlarının, dara düştüklerinde kabilenin koruyucu tanrısını şaka yollu yardıma çağırmak için arada patlattıkları nâra bu. Şaka yollu, çünkü hepimizin bildiği gibi Asteriks ve arkadaşlarının deve gücü tazı hızı şerbetiyle pekişen özgüçleri kendilerine yeter aslında, dış yardıma pek ihtiyaçları yoktur. Gelgelelim, artık durum farklı. Bayağı farklı. Köyün şefi yenilmez yiğit Toptoriks, zaman içinde küçük bir yolculuk yaparak, iki nöbetçinin kendisini sürekli taşıdığı tahtırevan-kalkanın üstünde bugünlerde başını şöyle azıcık yukarı kaldırıp Yeni Dünya taraflarına bakacak olursa, ömründe ilk kez yüreği daralabilir. ABD’nin Ortabatı’sında karpuz büyüklüğünde dolu tanelerinin insanların kafasına düştüğünü görünce, hayattaki tek korkulu rüyasının gerçekleşmekte olduğunu idrak edip şöyle nâralanabilir: “Toutatis adına, gökyüzü başımıza yıkılıyor!”

Dünya başımıza yıkılıyor

Evet öyle oluyor. Dünya başımıza yıkılıyor. Hem de şefin hep ümit ettiği gibi “yarın” filan değil, hemen şimdi! Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’ın, bundan iki sene önce yayımladığı Torunlarımın Fırtınaları (Storms of my Grandchildren) adlı kitapta anlattığı bütün o tropik fırtınalar, hortumlar, kasırgalar Toptoriks’i ve onun aynı derecede korkusuz arkadaşları Asteriks’le Hopdediks’i bile afallatacak bir isabetle neredeyse birebir gerçekleşiyor. (Hansen: 2009, BloomsburyUSA, s. 274 vd.) Yeryüzü, insanlığın kibrine, daha doğrusu ihtirastan gözü dönmüş bir avuç şirketin kendisine karşı giriştiği akıl almaz küstahlıktaki tasalluta beklenen karşılığı vermeye başlıyor artık. “Acayip havalar” her yerde: Missouri ve Alabama eyaletlerindeki kasabaların üstünden dümdüz geçiyor, mezuniyet diplomasını yeni almış mutlu mesut evine dönen delikanlıyı arabanın tepe penceresinden çekip uçmağa gönderiyor, âcil yardım kuyruğuna girmiş genç kız, “aileniz kaç kişi?” sorusunu cevaplamakta zorlanıyor, “Ee, şey, artık üç kişiyiz … galiba…” Galiba, evet, babadan haber yok çünkü – adamcağız hortumla beraber kuş olup yuvadan uçmuş gitmiş.

ABD’nin başka eyaletlerini, benzeri daha önce görülmemiş yangınlar cehenneme çevirirken, yüce Amazon nehri ve ormanlarında ancak yüzyılda bir görülen boyutta kuraklık, sadece 5 yıl sonra ikinci kez o korkunç çirkin başını gösteriyor; Çin’de –artık nasıl hesapladılarsa– en az 1873’ten beri misli görülmemiş kuraklık 1,1 milyondan fazla insanı susuz –ve dolayısıyla aç– bırakıyor; Avrupa’nın kuzeyindeki tarihî kuruma dünya hububat ve yiyecek fiyatlarını tavana fırlatırken, mesela Fransa ordusunu yardıma çağırıyor –tankların, füzelerin filan ne yapacağını umuyorsa. Bunlarla eşzamanlı olarak Avustralya, Yeni Zelanda, Çin, Pakistan, Sri Lanka, Vietnam, Filipinler, Brezilya ve Kolombiya’da sellerden yer gök suya kesiyor; Kuzey Amerika’nın batısındaki muazzam çam ormanlarını böcekler kırt kırt kemirip bitiriyor; kuzeye ve güneye şaşı bakmaktan şaşırmış bilim insanlarının faltaşı gibi açılmış gözleri önünde Kuzey Buz Denizi buzları da, Grönland buzulları da, Güney Kutbu buz örtüsü de bütün tahminlerin ötesine geçen bir hızla eriyip gidiyor. Kısacası herşey, bilim dünyasının giderek artan dozlarda yaptığı uyarılara –ve nâçiz yazarlarınızın da bu uyarılara uyarak radyonun mikrofonlarından ve işbu web sitesiden attığı nâralara– neredeyse tıpatıp uygun şekilde cereyan ediyor…

Güvenilir enerji mi? O Artık “Hoş bir Ütopya!”

İşin kötüsü, buraya kadarı iyi haber bile sayılır! Örneğin Dr. Hansen, tarif ettiği bu fırtınaların ve aşırı iklim olaylarının “daha başlangıç” olduğunu da kitabına eklemeyi ihmal etmemişti doğrusu. Daha kötüsü mü? Olmaz olmaz dememeliyiz. Bakın neler oldu? Türkiye’de medyanın “amiral gemisi” sayılan gazete, dünyada başarılı olmuş Türkleri, mühendisleri, mucitleri, işadamlarını, işkadınlarını, modacıları, hakimleri, hekimleri filan, bütün bunların hepsini ânında bulup gün be gün manşete çıkarma konusunda rekor üstüne rekor kırar iken, gün geldi, en büyük Türk’ün dünyayı sarsacak önemdeki açıklamasını atlayıverdi nedense.

Gazete, atmosfere saçılarak iklimi değiştiren zehirli “sera gazları” konusunda yeryüzünün en önde gelen uzmanlarından biri sayılan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) baş ekonomisti Fatih Birol’un bütün dünyada gerçekten bomba etkisi yaratabilecek “şok” açıklamasına nedense “Fransız kaldı”. Birol’a göre, hesap âyan beyan ortadaydı. Geçen yıl sera gazı salımları tarihteki en yüksek karbon seviyesine ulaşarak rekor kırmış, küresel ısınmanın güvenli seviyelerde kontrol altında tutulabilmesi hedefi, “hoş bir Ütopya” olarak geride kalmıştı. Üstelik 80 yıldır görülmüş en büyük mali krizin –ve ardından gelen resesyonun– karbon emisyonlarını aşağı çeken etkisine rağmen! (“Gazetem nerdesin nerdesin…/Bir Türk ağlasa titrersin!”)

“Çok endişeliyim,” diyordu baş ekonomist. “Karbon salımları konusunda şimdiye kadar duyduğumuz en kötü haber bu. Gelecek için umut ve beklentilerimiz gittikçe kararıyor. Maalesef, rakamların gösterdiği budur.” (http://www.guardian.co.uk/environment/2011/may/29/carbon-emissions-nuclearpower)

Keltçeden Türkçeye çevirmenlik yapmamıza izin verirseniz eğer, hemen söyleyelim ki enerji uzmanımız Fatih bey, önce eğilip rakamları okuyor, hurufiler gibi, ardından da gözlerini gökyüzüne doğru belertip patlatıyor nârayı: “Toutatis adına! Başımıza Yıkılıyor Yahu!”

Küresel Isınmanın “Kendisi Kadar Kötü” İkizi

Şimdi de Sicilya’ya doğru uzanalım ve gözlerimizi göklerden denizlere çevirelim isterseniz: Cehennemî ismini –bütün diğer yanardağlar gibi– Romalıların ateş tanrısı Vulcan’dan alan Vulcano Adası’nın sahil sularında “canlı laboratuvar” ortamında nicedir yürütülmekte olan bilimsel araştırmaların ürkütücü sonuçları birden patlıyor önümüzde: Okyanuslar aside kesmekte! Fabrikalardan, elektrik ve enerji santrallerinden, arabalardan, kamyonlardan, uçaklardan saçılan karbon diyoksit vb sera gazlarını emen/soğuran denizler, görülmemiş bir hızla asitleşiyor! Bu ne demek? Özetle, beslenme zincirinin kopması ve yakın gelecekte dünya okyanuslarındaki deniz canlılarının büyük ölçüde sonunun gelmesi demek. Okyanusların asitlenmesi, yeryüzüne başına gelebilecek en büyük tehditlerden biri. Konunun önde gelen uzmanlarından deniz biyologu Dr. Jason Hall-Spencer, Vulcano adası nasıl kendi sahil sularına karbon diyoksit pompalıyorsa, insanlığın da atmosfere giderek artan oranlarda karbondiyoksit pompaladığını belirtiyor. Geçen yüzyıla göre yüzde 30 daha asitli olmuş denizler, bu yüzyıl bitene kadar da yüzde 150 daha asitli olacağı hesaplanmış! Buna da can dayanmıyor tabiî: İstiridyeler, mercan kayalıkları, pteropod denen –ve beslenme zincirinin temel halkalarından birini oluşturan– küçük kabuklular yolcu, anlayacağımız. Bilim insanları, ürpertici bir metaforla, denizlerin asitlenmesini, küresel ısınmanın “aynı derecede habis ikizi” diye de adlandırıyorlar.

“Çok endişeli olmalıyız,” demiş deniz biyologu. Ve eklemiş: “Bu sorun, üstümüze doğru gelen bir tren!” (www.guardian.co.uk/environment/…/global-warming-threat-to-oceans)

Tercümesine gerek yok herhalde. “Par Toutatis!”

Peki “rakamların gösterdiği” bu inanılmaz gerçekler karşısında muktedirler ve siyasi liderler ne yapıyor, dersiniz? ABD’de Başkan, Amerikan hazine arazisinden muazzam bir parçayı kömür madenciliğine açma kararına imza atıyor. Yaklaşık 750 milyon ton yakılabilir kömür. Eşittir 300 yepyeni kömür yakıtlı termik santral. O da eşittir, 44 ülkenin bir yılda uçaklardan, fabrikalardan, santrallardan vb. çıkarttığı toplam karbon kirlenmesi. O da eşittir, hesaplanamayacak kadar ilave karbondiyoksitin atmosfere boca edilmesi. ABD Başkanı, Kanada Başbakanı’nın resmî kayıtlardan kaçırarak bütün dünyadan gizlediği korkunç salım artışlarına yol açan Alberta kumul/bitumen petrollerini ABD’nin Ortabatısına taşıyacak yeni boru hattı anlaşmasını imzaladığı gibi, ayrıca 2,500 kilometrelik bir başka dev boru hattını da ülkenin ta kalbine döşemeye hazırlanıyor. (http://www.tomdispatch.com/archive/175399/)

Cree yerlilerinin kendilerine atalarından miras kalan topraklarından fışkırıp Sioux ve Lacota kabilelerinin koyduğu adla Oglala (veya Ogallala) yeraltı su depolarını delip geçerek Meksika Körfezi’nin bağrına saplanan bir “mızrak” yani bu boru. Toutatis adına!

Kızıl Çin’den AKP Türkiyesi’ne “Büyük Çılgın Atılım”lar

Sezar döneminde Roma imparatorluğu lejyonlarının işgaline yiğitçe direnen küçük Galya köyünde başlayan maceramızı, dört kıtayı hızla boydan boya aştıktan sonra Anadolu’da eski bir şehrin geçit vermeyen kapıları önünde tamamlayabiliriz artık. Ama önce, çok eski bir yerde kısaca durakladıktan sonra. İnsanlığın en eski medeniyetlerine beşiklik etmiş Mezopotamya’da Dicle nehri kıyılarında insanların yeryüzünde kesintisiz yaşadığı en kadim yerleşimlerinden biri var. Bugün Hasankeyf diye adlandırılan bu yerleşimi Tunç devrine kadar geri götürebiliyoruz. Burası Mezopotamya’nın tüm medeniyetlerine evsahipliği etmiş. Asurluları, Romalıları, Bizansıları, Arapları, Moğolları ve Osmanlıları görmüş. Sayısız krallığın ve imparatorluğun yükselişine ve çöküşüne, kuraklıklara, sellere, ölümcül savaşlara da… Ama galiba şimdiki gibisini hiç görmemiş. Yapımına yakında girişilecek muazzam Ilısu barajının suları, beş bin yıllık insan ve medeniyet izlerini sonsuza kadar silecek. Dev iş makinelerinin paletlerinden yükselen toz bulutunu gösteren Hasankeyfli dükkâncı, “Diri diri gömülmek gibi birşey bu,” diyor. “Yapabildiğimiz tek şey, oturup mezarlarımızı kazarken onları seyretmek.” (www.guardian.co.uk/world/…/turkish-dam-threatens-town-bronze-age)

İş Ilısu ile bitse, gene iyiydi. Ama, kazın ayağı öyle değildi maalesef. Hemen ardından, onu iyice sollayacak büyüklükte Beyhan barajı projesi geliyor bu sefer, Fıratın sularını “zapt-u rapt” altına alacak. Munzur barajları var sonra. “Hızır olsa bunu yaptırmazdı,” diye kadınları ağlatan; “siz de susuz kalasınız!” diye beddua ettiren. Yüzlerce şirkete ihale edilmiş 4 bin küsur hidroelektrik santral var daha yapılmakta ve yapılacak olan. Yeryüzünün en faal sismik bölgelerinden birinde, neredeyse fay hattı üzerinde kurulacak 3 nükleer santral var. 3. Köprü var İstanbul Boğazı’na, 3 İstanbul var İstanbul’a, Kanal İstanbul var 70 kilometrelik, 2 Ankara, 22 şehir projesi var, 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılına yetiştirilsin diye tutturulan. AKP iktidarının, Guardian yazarları Fiachra Gibbons’la Lucas Moore’un ifadesiyle Mısır firavunlarının mücessem piramit projelerini ya da bir zamanların Kızıl Çin’inde Başkan Mao’nun aynı derecede çılgınca bir güdüyle ittirdiği “İleriye Doğru Büyük Atılım”ını akla getiren hamlesi bu, sözkonusu olan. (www.guardian.co.uk/…/turkey-nuclear-hydro-power-development)

Ülkenin neredeyse bütün ırmak, dere ve nehirleri üzerinde kurulacak santrallar, Asur-Roma-Bizans-Osmanlı medeniyetlerinden kalma “çanak çömleği” kırıp dökerek, silip süpürerek inşa edilecek barajlar, reaktörler, kentler, uydu kentler, suni adalar, adakentler, denizlerin kenarına limanlar, üstüne köprüler, altına tüpler, dibine tüneller, havalara açılan limanlar, göklere uzanan gökdelenler, binbir şekle giren binalar, bunların hepsini birbirine bağlayan duble yollar… Ekonomik kalkınma dininin yüce göklerdeki tapınağına çıkıp orada ilahlara kurban kesip adak adamak üzere döşenmiş binbir basamaklı merdiven-yollar. Bütün bunların hepsi ve çok daha fazlası… Milyonlarca insanın yerini yurdunu terketmesine, küçük çiftçilerin ve köylülerin hayat tarzlarının bir daha geri dönmemek üzere değişmesine, hatta belki toptan tasfiye edilmesine, akarsuların geri dönüşsüz biçimde kuruyup gitmesine yol açacağı muhakkak olan, eşi menendi görülmemiş bir kalkınma, büyüme ve refah hamlesi. Dev hastalığı yani. Jigantizm. Ya da infantilojigantizm. Hani Birleşmiş Milletler’de dünyanın binbir milletinin temsilcisi toprak ananın hakları evrensel bildirgesi çerçevesinde (Bkz.: Pablo Solon’la söyleşi, Açık Gazete) vazgeçilmez, devredilmez, temel bir hak olarak “nehirlerin özgürce akma hakkı”nı tanıyalım artık, yoksa halimiz harap diye tartışırken tam, “nehirler boşuna mı aksın denizlere?” diye soran bir Başbakan.

 

Eh be, Toutatis adına!

 

Veyahut: “Fesüphanü men tahayyere ve fîsun-ûl ukûl!”

Tarih, Menteşelerinden Sökülürken

Gazeteci, yazar ve aktivist Johann Hari, bir yazısında insanlık tarihinde bazı dönüm noktalarına (tarihin menteşelerine) raslandığını yazıyor. Cinnete inen yokuştan aşağıya doğru güle oynaya koşuşturma ile, aklıbaşında bir çıkış yolunu dile getiren sakin, ölçülü bir sese kulak vermek arasında seçim yapmak zorunda olduğumuz anları kastederek. Bu “menteşe”leri genellikle bir tarihî mesafeden bakınca ancak görebileceğimizi söyledikten sonra da örnekler veriyor: Örneğin, 1793 senesinde büyük demokrat Thomas Paine, Fransız devriminin kendi ilkelerine ihanet edip Kral’ı öldürmemesi gerektiğini, yoksa herkesin bunun tetikleyeceği bir kan banyosunda boğulacağını söylemişti. Tom Paine’i hapse attılar. (Kellesini giyotinden tesadüfen kurtardı.) 1919’da büyük ekonomist John Maynard Keynes, Avrupa devletlerinin Almanya’yı küçük düşürüp onun gururunu kırmamak gerektiğini, yoksa bunun aşırı milliyetçiliği tetikleyerek yeni bir savaşa yol açacağını söylemişti. Keynes’i kaale almadılar. 1953’te, ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın danışmanlarından birkaçı ona İran demokrasisini yıkmamasını, Başbakanını da rehin almamasını özellikle tavsiye etmişler, yoksa bunun tepkilerinin onyıllar boyunca dalga dalga yayılacağını söyleşmişlerdi. Eisenhower onları dinlemedi.

Hari, işte şimdi de böyle bir “hakikat ânı”nda olduğumuzu belirtiyor. Küçük ve yoksul Latin Amerika ülkesi Ekvador, olanca yoksulluğuna rağmen, ülkenin olanca zengin biyolojik çeşitlilikteki yağmur ormanlarını kesip biçerek, toprağın altındaki petrol yataklarını işletmemesi ve yağmur ormanını koruması karşılığında, ülkeye bu kaynağın değerinin hiç olmazsa yarısının uluslararası ortaklaşa yardım olarak verilmesini öneriyor. Yoksa ormanın mahvedilerek petrolün çıkarılıp satılacağını, bunun tetikleyeceği küresel iklim değişikliğinin ise herkesi mahvedebileceğini söylüyor. Hari, bir yağmur ormanının gözümüze küçük görünebileceğini belirtiyor yazısında. Ama, devrik bir Fransız kralının kellesinin de, yenilmiş ve yıkılmış bir ülkenin cezalandırılmasının da, seçilmiş bir İran başbakanının devrilmesinin de vakti zamanında önemsiz göründüğünü hatırlatmadan geçmiyor. (www.mixcloud.com/TheIndependent/the-johann-hari-podcast-episode-18-a-turning-point-we-cant-afford-to-ignore/)

Efendim? Duyamadım. Ne dediniz? Yoksa, bu sefer Hopdediks’i taklit edip, onun gibi “Deli bu Romalılar valla!” mı demeliyiz, işaret parmağımızı tok tok kafamıza vurarak? Bilemedik.

Yerel, Yavaş ve Yatay…

Evet hanımlar ve beyler, Galyalı çizgi roman kahramanı dostlarımızın muhtemelen haykıracağı gibi: Gökler başımıza yıkılıyor. Hem de şimdi. Tek kurtuluşumuz, kâr hırsından başı dönmüş fosil yakıt ve enerji endüstrisinin ve bir de, onunla karanlık bir işbirliği halinde çalışarak sıradan insanların ve kitlelerin hayatını karartmakta kararlı siyasetçilerin, artık bir tık beklemeden durdurulması ile mümkün olabilir ancak. Chris Hedges’in geçenlerde yazdığı gibi, “halk içinde direniş hareketleri inşa edip, sürekli sivil itaatsizlik eylemleri yürütmediğimiz sürece, yarım akıllı Fareli Köy Kavalcıları ve hepten akılsız birtakım insanların peşlerine takılmış olarak toplu intihar eylemine sürükleneceğimiz” kesin gibi görünüyor. (www.truthdig.com/report/…/the_sky_really_is_falling_20110530/?ln)

Öte yandan, karamsarlığa kapılmak gayet gereksiz ve yersiz. Aksine, umutlu olmak için birçok sebep var ortada: Etrafımıza şöyle bir bakmamız yeter: Önce İzlanda’nın isyanı, sonra Arap Baharı, ardından Wisconsin, onun ardından İspanya’da Tam Demokrasi Hemen Şimdi hareketi, derken Yunanistan ve diğer Avrupa ülkelerindeki uzantıları, ve burada, bağrımızda, Büyük Anadolu Yürüyüşü… “Kapalı Şehir” haline dönüşmüş Ankara”nın feodal bir site devleti gibi, asma köprülerini kaldırıp “su dolu hendeğin” öte yanında “dışarıda” tuttuğu “serfler” Gölbaşı’nda direniyor. Toprak ananın haklarını ve dolayısıyla kendi varolma haklarını almadan geri dönmemeye kararlı “ortaçağ köylüleri” ve aktivistler. Her daim, derde deva olarak görülen “daha daha büyüme”ye izin vermemekte kararlı görünüyorlar. Gayet net bir şekilde görüldüğü gibi gezegen harekete geçti artık; bu böyle sürer gider. Daha fazla büyüyecek olan birşey varsa, o da ekonomi değil halkın direniş hareketleri.

(Bu konuda bkz.: Mahir Ilgaz, “Yol Yürüdükçe Yol Olur”,

Geçen sene, 350.org öncülüğünde dünyanın neredeyse bütün ülkeleriyle eşzamanlı olarak milyonlarca insanla dirsek teması kurarak gerçekleştirdiğimiz 10/10/10 eylemcesinden hemen önce yazdığımız gibi, yaratıcı çözümler işte: “Yerel, yavaş, yatay. Yerel: yani küçük, ama evrensel ve dayanıklı direniş odakları; Yavaş, yani usulca ama hemen ve hızla yürütülen eylemler; Yatay, yani asla bir merkezden değil, web’i de kullanarak fotoğraflarla, fıkra ve hikâyelerle, videolarla, müziklerle, kol kola, omuz omuza, diz dize bir örgütlenme biçimi…”

Fosil yakıt endüstrisini ve emirindeki Kongre üyelerini durdurmak için onlarla aşık atacak paramız olamayacağına göre, biz de başka bir “para birimi”ni tedavüle sokmak zorundayız, diyor Bill McKibben (www.democracynow.org/…/bill_mckibben_from_storms_to_droughts).

Ve ekliyor: “Bu, para olamaz. Bu, insanların kendi bedenleri, yaratıcılıkları ve ruhları olacaktır.”

Davayı kazanmak için elimizdeki “silahlar” bunlar işte. Fazlasıyla yeterliler. Ama bir de şu var tabiî: Kazanacaksak, hemen kazanmalıyız. Zaman epey daraldı çünkü.

Vay canına! Toutatis adına! Ils sont fous, ces romains!

Helene Flautre: “Türkiye’nin nükleer tercihi karşısında dona kaldım”

0

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu üyesi ve Türkiye-AP Karma Parlementerler Grubu Eşbaşkanı Helen Flautre Milliyet gazetesinde bugün Güven Özalp’e verdiği röportajda Türkiye’nin nükleer planları karşısında dona kaldığını söyledi.

Milliyet gazetesinde yayınlanan röportaj şöyle:

Genelde Ankara’yla ilgili siyasi içerikli yorumlarıyla dikkat çeken Avrupa Birliği-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Helene Flautre’la bu kez “Yeşiller üyesi bir parlamenter” sıfatıyla konuşup Türkiye’nin nükleer enerji ve çevre politikalarını masaya yatırdık.
– Avrupa’da nükleer enerji ciddi şekilde sorgulanırken Türkiye rotasını nükleere çevirdi. Bu doğru yönde bir adım mı?
Nükleere sahip olmamak aslında büyük şans ve sahip olma yönünde adım atmak da çok yazık. Nükleer, gelecek nesiller açısından çevresel, demokratik ve etik anlamda çok büyük sorun yaratıyor. Yenilenebilir ve etkin enerji politikaları üretecek ülkeler geleceğe yön verecek ülkeler olacak. Türkiye gibi yüksek düzeyde rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesine sahip büyük bir ülkenin nükleere yönelmesi büyük talihsizlik. Tercihini yarından yana değil dünden yana yapıyor. Açıkçası ben bu tercih karşısında dona kaldım.
– Türk yetkililere göre sismik riskler de dahil olmak üzere güvenlik açısından endişe edecek bir şey yok…
Güvenlik sağlandı ve risk yüzde sıfıra yakın denilse bile her zaman bir felaket ihtimali vardır. O ihtimal nükleere sahip ülkelerin kafasının üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanır durur.
– Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından nükleere geçiş gerçekten kaçınılmaz mı?
Ben de enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinden yanayım ama nükleere varana kadar bu çeşitliliği sağlamanın 20-25 yolu var.
– Nükleer konusunda iktidarlar halkı pek dinlemiyor gibi…
Sadece Türkiye’deki değil Fransa’daki ve nükleeri savunan her iktidarın söylemleri hep aynı ve bunların elle tutulacak yanı yok. Tartışmadan kaçıyorlar. Kolaysa Fransa ya da Türkiye’de nükleer konusunda bir referandum düzenleyin. Görün bakalım ne sonuç çıkıyor.
– Hükümetin hidroelektrik santrallerde “seri üretime” geçme kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her hidroelektrik santrale hayır demek doğru değil ama bu konuda sistematik ve tüm nehirlerin kullanılması bazlı bir politika izlenmesi de doğru değil. Bu tür bir yaklaşım eko-sistemi altüst eden bir etki de yaratır. Biyolojik çeşitlilik Türkiye’nin önemli bir kozu. Türkiye sürekli dört nala koşan, doğal çevreyi yutan, sürekli tüketen, Çinvari bir büyümeyi tercih etmek yerine geleceği düşünerek adım atmalı.
– Bu yorumunuzu dinlerken nedense aklıma Kanal İstanbul Projesi geldi…
Toprağın, çevrenin ve suyun istenildiği kadar kullanılabileceğini varsayan projeler bunlar. Bu tür bir gelişme modelinin bizi duvara toslatacak nitelikte olduğunu bilecek konumdayız.
Güven Özalp – Milliyet
(Yeşil Gazete)

Seçim 2011: Mersin’de Ertuğrul Kürkçü’ye coşkulu destek

Pazar günü Mersin Metropol miting alanını hınca hınç dolduran 50 bin kişi Emek, Demokrasi Özgürlük Bloğu bağımsız milletvekili adayı Ertuğrul Kürkçü’yü meclise göndermek istediğini gösterdi. Erken saatlerden itibaren alanı dolduran kalabalık bir şenlik havası içinde geçen mitingde Ertuğrul Kürkçü’ye tam destek verdiler.

Seçim kamapanyasını yürüten gönüllüler bağımsız milletvekili seçilebilmek için 65 bin civarında oyun gerekli olduğunu, ancak Mersin’de en az 100 bin oy hedeflediklerini belirttiler.

Bilindiği gibi Mersin olaylar sonucu en fazla Kürt nüfusun göçüne sahne olan vilayetlerin başında geliyor. Ertuğrul Kürkçü  sadece Kürtlerin değil, kentteki sol grupların da geniş desteğini sağlamış görünüyor.

 

Yeşiller’den destek

Aralarında Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin’in de aralarında olduğu çok sayıda Blok destekçisi siyasetçi, yazar ve aktivist de mitinge destek amacıyla katıldı. Ertuğrul Kürkçü’nün 68 kuşağına mensup eylemci arkadaşlarının da destekçiler arasında bulunması mitinge nostaljik bir hava kattı.

Özellikle Filistinli eylemci Leyla Halid’in Mahir Çayan’a, Deniz Gezmiş’e, Mazlum Doğan’a ve Filistin davası için savaşan Türkiye’li dostlarına selam göndererek başladığı konuşma büyük ilgi gördü ve kalabalıklar tarafından coşkuyla alkışlandı.

Çok sayıda grubun Türkçe, Kürtçe ve Arapça söylediği şarkılarla renklenen miting alanını dolduran 50 bin kişi Taner Öngür ve Serap Yağız’ın Akkuyu nükleer santraliyle ilgili söyledikleri şarkının ardından hep bir ağızdan Mersin’de nükleer santral istemediklerini haykırdılar.

Türkiye’de 68 kuşağının en önemli liderlerinden biri olan bağımsız milletvekili adayı Ertuğrul Kürkçü konuşmasında barış için cesaretli adımların atılması gerektiğinin altını çizdi. Miting BDP eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın konuşmasıyla sona erdi.

 

(Yeşil Gazete)

Fotoğraflar: Mahmut Boynudelik – Yeşil Gazete

Peru’yla Latin Amerika’da sola dönüş tamamlanmak üzere

Peru’da dün yapılan devlet başkanlığı seçiminde solcu aday Ollanta Humala zaferini ilan etti. Böylece Latin Amerika’da Küba, Venezuela, Bolivya, Ekvator gibi daha radikal sol ve Nikaragua, Brezilya, Arjantin ve Şili gibi daha sosyal liberal-sol hükümetlerden sonra Peru’da da yönetim solcu bir başkana geçmiş olacak.

Seçimler sonucunda oyların yüzde 84’ünün sayıldığı ve Humala’nın oyların yüzde 50.7’sini aldığı açıklandı. Humala’nın sağcı rakibi, eski devlet başkanı Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori ile arasında sadece yüzde 1,8 oranında fark olduğu, ancak farkın giderek açıldığı bildiriliyor.

Resmileşmemekle birlikte Humala’nın oyların yarısından fazlasını alacağı bu nedenle de ikinci tur seçimlere gerek kalmayacağı belirtiliyor. Sandık çıkışı yoklamaları da Humala’yı açık farkla önde gösteriyordu.

(NTVMSNBC, The Telegraph, Yeşil Gazete)