Ana Sayfa Blog Sayfa 5161

Seçim 2011: Türkiye’nin ilk Süryani milletvekili Erol Dora

Türkiye’nin ilk Süryani milletvekili Mardin’den çıktı. BDP’nin desteklediği Ahmet Türk, KCK tutuklusu Gülser Yıldırım’ın yanında Süryani aday Erol Dora da meclise gitti.

Sandıkların açıklanması ile birlikte BDP seçim bürosunu önünde beklenen kalabalık ilerleyen saatlerinde büroya gelen Bağımsız aday Erol Dora’yı zılgıtlar eşliğinde karşıladı. Erol Dora’yı omuzlarda taşıyan kalabalık daha sonra havai fişekler eşliğinde halay çekmeye başladı. Sonuçların kesinleşmesi ile toplanan kalabalığa bir teşekkür konuşması yapan Erol Dora, “Kimse halkların iradesine ipotek koyamaz. Ana dilde eğitim bir haktır. İşte halk burada. Halkın iradesi sandıklara tecelli etmiştir. Ankara duysun artık barış istiyoruz. Kanın dinmesi için ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Bizler artık ne Kürt analarının ne de Türk analarının ağlamasını istemiyoruz. Bizler hakların kardeşliğine inanıyoruz. Bana destek veren Kürt Halkına, Arap Halkına, Türk Halkına, Süryani Halkına, Mahallemi Halkına teşekkür ediyorum.” dedi.

Yeni döneme girildiğini dikkat çeken Dora, “Artık hakların güneşi Mezopotamya’dan doğmuştur. Bu güneş artık batıya doğru yayılacaktır. Kimse halkaların iradesine iptok koyamaz. Kürt Halkları bunu ispatlamıştır. Biz istiyoruz çatışmalara bitsin hakların kardeşliği bitsin diyoruz.” diye konuştu. (Zaman)

Seçim 2011: AKP 330’un altında

Bugün yapılan genel seçimlerde 19:55 itibariyle sandıklarım %80’i açıldı.

Birinci parti olacağı kesinleşen AKP, şu anda %50’nin üzerinde seyretmekle ve 2007 seçimlerine göre oy oranını arttırmış görünmekle beraber, kazandığı milletvekili sayısı 327 olarak veriliyor. Sandıkları açılmaya başladığından bu yana Batı’daki sandıklar daha geç açıldığı için AKP’nin oy oranı ve kazanacağı MV sayısı düşmeye devam ediyor.

Bu durum değişmezse AKP bu dönemde Meclis’te tek başına yapacağı bir anayasa değişikliğini referanduma götürebilemsi için gereken 330 milletvekilinin altında düşmüş olacak. Seçim sonuçları böyle biterse önümüzdeki dönemde AKP’nin öncülüğünü yapacağı bir yeni anayasa çalışmasının olmama ihtimali ortaya çıkıyor.

2007 seçimlerinde AKP %46,7 oyla 341 milletvekilliği kazanmıştı.

(Yeşil Gazete)

Seçim 2011: Blok’tan 36 milletvekili Meclis’te

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nin sonuçları alınmaya başlandı. Şu an itibariyle AKP tek başına iktidarını sürdürüyor, fakat yeni Anayasa’yı referanduma götürecek çoğunluğu elde edemiyor. CHP, oy ve vekil sayısını arttırsa da, beklentileri karşılayamadı. MHP, barajı aştı.

Bağımsızlar ise şu anda 34 vekil çıkarmış bulunuyor. Son olarak Mersin’den Ertuğrul Kürkçü de Meclis’e girdi.

AKP: %50.58 Vekil Sayısı: 327

CHP: %25.65 Vekil Sayısı: 136

MHP: %13.21 Vekil Sayısı: 53

Bağımsızlar: %6.24 Vekil Sayısı: 35

Şu anda seçilmiş olan bağımsızlar şöyle:

1 – İstanbul 1. Bölge     B: SEBAHAT TUNCEL (BDP)

2 – İstanbul 2. Bölge     B: SIRRI SÜREYYA ÖNDER (BDP)

3 – İstanbul 3. Bölge     B: ABDULLAH LEVENT TÜZEL (BDP)

4 – Adana         B: MURAT BOZLAK (BDP)

5 – Ağrı         B: HALİL AKSOY (BDP)

6 – Bingöl         B: İDRİS BALUKEN (BDP)

7 – Bitlis         B: HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (BDP)

8 – Diyarbakır         B: LEYLA ZANA (BDP)

9 – Diyarbakır         B: HATİP DİCLE (BDP)

10 – Diyarbakır     B: NURSEL AYDOĞAN (BDP)

11 – Diyarbakır     B: EMİNE AYNA (BDP)

12 – Diyarbakır     B: ALTAN TAN (BDP)

13 – Diyarbakır    B: ŞERAFETTİN ELÇİ

14 – Hakkari         B: ESAT CANAN (BDP)

15 – Hakkari         B: SELAHATTİN DEMİRTAŞ (BDP)

16 – Hakkari         B: ADİL KURT (BDP)

17 – Mardin         B: GÜLSEREN YILDIRIM (BDP)

18 – Mardin         B: EROL DORA (BDP)

19 – Mardin         B: AHMET TÜRK (BDP)

20- Muş         B: DEMİR ÇELİK (BDP)

21- Muş         B: SIRRI SAKIK (BDP)

22 – Siirt         B: GÜLTAN KIŞANAK (BDP)

23 – Şanlıurfa         B: İBRAHİM AYHAN (BDP)

24- Şanlıurfa          B: İBRAHİM BİNİCİ (BDP)

25 – Van         B: AYSEL TUĞLUK (BDP)

26 – Van         B: KEMAL AKTAŞ (BDP)

27 – Van         B: NAZMİ GÜR (BDP)

28 – Van         B: ÖZDAL ÜÇER (BDP)

29 – Batman         B: BENGİ YILDIZ (BDP)

30 – Batman         B: AYLA AKAT ATA (BDP)

31- Şırnak         B: HASİP KAPLAN (BDP)

32- Şırnak         B: FAYSAL SARIYILDIZ (BDP)

33 – Şırnak         B: SELMA IRMAK (BDP)

34 – Iğdır         B: PERVİN BULDAN (BDP)

35- Mersin      B: ERTUĞRUL KÜRKÇÜ (BDP)

36- Kars           B: MÜLKİYE BİRTANE (BDP)

 


31
İl Adı Oy Oranı Toplam Oy
1 – İstanbul 1. Bölge B: SEBAHAT TUNCEL (BDP) % 3.33 63,169
2 – İstanbul 2. Bölge B: SIRRI SÜREYYA ÖNDER (BDP) % 4.75 102,878
3 – İstanbul 3. Bölge B: ABDULLAH LEVENT TÜZEL (BDP) % 5.09 85,243
4 – Adana B: MURAT BOZLAK (BDP) % 6.72 63,868
5 – Ağrı B: HALİL AKSOY (BDP) % 39.65 71,786
6 – Bingöl B: İDRİS BALUKEN (BDP) % 23.97 28,650
7 – Bitlis B: HÜSAMETTİN ZENDERLİOĞLU (BDP) % 25.66 36,324
8 – Diyarbakır B: LEYLA ZANA (BDP) % 16.41 66,947
9 – Diyarbakır B: HATİP DİCLE (BDP) % 11.02 44,938
10 – Diyarbakır B: NURSEL AYDOĞAN (BDP) % 5.47 22,315
11 – Diyarbakır B: EMİNE AYNA (BDP) % 11.43 46,622
12 – Diyarbakır B: ALTAN TAN (BDP) % 10.62 43,340
13 – Hakkari B: ESAT CANAN (BDP) % 21.47 16,971
14 – Hakkari B: SELAHATTİN DEMİRTAŞ (BDP) % 36.25 28,654
15 – Hakkari B: ADİL KURT (BDP) % 24.33 19,231
16 – Mardin B: GÜLSEREN YILDIRIM (BDP) % 18.13 51,920
17 – Mardin B: EROL DORA (BDP) % 16.23 46,483
18 – Mardin B: AHMET TÜRK (BDP) % 18.32 52,480
19 – Muş B: DEMİR ÇELİK (BDP) % 22.17 24,189
20 – Siirt B: GÜLTAN KIŞANAK (BDP) % 42.38 45,206
21 – Şanlıurfa B: İBRAHİM AYHAN (BDP) % 11.39 73,018
22 – Van B: AYSEL TUĞLUK (BDP) % 12.96 44,643
23 – Van B: KEMAL AKTAŞ (BDP) % 11.70 40,323
24 – Van B: NAZMİ GÜR (BDP) % 9.70 33,429
25 – Van B: ÖZDAL ÜÇER (BDP) % 11.19 38,549
26 – Batman B: BENGİ YILDIZ (BDP) % 19.67 33,486
27 – Batman B: AYLA AKAT ATA (BDP) % 30.99 52,754
28 – Şırnak B: HASİP KAPLAN (BDP) % 18.58 22,794
29 – Şırnak B: FAYSAL SARIYILDIZ (BDP) % 34.24 41,999
30 – Şırnak B: SELMA IRMAK (BDP) % 20.80 25,518
31 – Iğdır B: PERVİN BULDAN (BDP) % 29.56 19,749

NTV’nin cenaze namazı

Gazetecilik ölüyor. Anaakım medya yerlerde sürünüyor, rezil ediyor kendini.

Devletle iş yapan holdinglerin bünyesindeki basın kuruluşları (ki bu anaakım medyanın tamamı anlamına geliyor) gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan birer propaganda aracına dönüşmüş durumda. Hayır, eskiden beri böyle bu iş de, eskiden nispeten çaktırmadan yapılırdı “gazetecilik” etiketli propaganda. Gizliden gizliye, usul usul, kendini belli etmeden. Bu seçim döneminde ise, iktidar partisinin kapıldığı telaş ve korkunun bir sonucu olarak belki de, açık açık, gözümüze soka soka “A partisi ne güzel, B’cilerden cacık olmaz, C saçmaladı, D lafı koydu, A partisi ne güzel” muhabbetleri döndürüldü umarsızca. Gazetecinin de bir siyasi görüşü var ve olmalı evet, kendi yorumunu da katıyor ve katmalı, evet. Ancak şurası bir gerçek, tanık olduğumuz süreç düpedüz bir bilerek (ve bazen de isteyerek) “yalan söyleme” sürecidir, farklı yorumlama falan değil.

Bazı yayın organlarıyla iktidar partisi arasındaki göbek bağını zaten biliyoruz, o noktada beklenmedik bir şey yok pek. Bu seçim döneminde ise esas darbeyi NTV’den yedik. “Tarafsız habercilik” umuduyla yüzümüzü NTV’ye dönmüş olmamız başlı başına acıklı bir durum gerçi. Yurtdışında olduğumdan kelli, 3 defa denk geldim NTV haberciliğine bu sene. Birincisinde ODTÜ girişinde protesto yapan göstericilere saldıran robokopların ne kadar müthiş, öğrencilerin de ne kadar bozguncu olduğunu anlatıyordu anlamsız bir muhabir. İkincisinde sansüre karşı yürüyen 200.000 protestocunun haberini internet sitesinde “teknoloji” başlığı altında ve 4,5 puntoyla, yanında “İnternet trolünün profili” temalı anlamsız bir haberle geçiştiriyordu.

Üçüncüsündeyse, yani geçtiğimiz cuma günü, seçimlere 2 kala başbakanı bir padişah koltuğuna oturtmuş, ötesine Oğuz Haksever’i “başbakana anlamlı herhangi bir soru sorulmasını engellemek” ve “başbakanın söylediği herşeyi sırıtarak dinleme” görevleriyle montelemiş, berisine de aralarında Ruşen Çakır’ın da bulunduğu 3 gazeteciyi “haydi bakalım, başbakana pas atın, muz orta açın” pışpışlamasıyla kondurmuş seçim programında izledik NTV’yi. Çok açık ve net yazıyorum, böylesi bir program herhangi bir demokratik ülkede yayınlansa o kanal önlenemez bir düşüşe geçer, ülke aylarca “skandal!” diye çalkalanır, o stüdyodaki gazetecilerin kariyerleri sona erer. “Ağırlanan” politikacının kim olduğunun da bir önemi yok, Recep Tayyip Erdoğan’a yapılan muamele Kılıçdaroğlu’na veya Yüksel Selek’e ya da Filiz Koçali’ye yapılmış olsaydı da tepkim aynı olurdu.

Bir politikacıyla, özellikle de iktidardaki bir politikacıyla mülakat yapmak zor zanaat, orası kesin. Bir defa “lider” ve “kurt” politikacıların neredeyse tamamının deneyimlerinin yanısıra aldığı özel eğitimler var. Laf nasıl çevrilir, kendisini sıkıştırmak amaçlı sorulan sorudan nasıl kendini yüceltici bir cevap vererek sıyrılınır, konuşma tonu ne zaman sertleştirilir, iş ne zaman şakaya vurulur, gibi. Mülakatı yapan gazetecinin hayat hikayesi de önceden araştırılır, gelebilecek sorular ve sırası önceden tahmin edilmeye çalışılır, falan filan. Bu konuda (Watergate skandalı sonrası Nixon’la ilk röportajı yapan Mehmet Ali Erbil benzeri bir şovmenin hikayesi) hem keyifli, hem de son derece zihin açıcı bir film de var, meraklısına ısrarla tavsiye ederim: Frost/Nixon .

Cuma günkü programa geri dönelim. Usta mülakatçı Tim Sebastian’ın bugün Radikal’de yayınlanan röportajında da anlattığı gibi, izledimiz NTV “mülakat”ının kabul edilebilir hiç bir yanı yok. Oturma düzeninden konuşma aralıklarına, moderatörün rolünden mülakatçıların hitabına kadar hepsi skandal, tamamı rezalet. BBC’de yaşansa mesela böylesi, kanal yönetimi o gazetecileri hemen işten atar, ardından da toptan istifa eder “böylesi bir skandala izin verdik, affedin” diyerek. Yetmez, kamuoyunda BBC hakkında derin bir tartışma başlar, nasıl oldu da işler bu raddeye geld diye. NTV’de yaşanan mülakat rezaleti böylesi bir skandal işte. Gazetecilerin korka korka ve el pençe yönelttikleri “Efendim, bazıları diyor ki, ııhh hani belki demokrasi noktasında bazı eksiklikler olabilir diyorlar yani, ıııh, bazı kesimler bunu diyor, siz ne diyorsunuz?” sorularını duydukça ben utandım orada oturanlar adına. Başbakan “Ağrı’da OHAL’i kaldırdık” dedikçe “Nasıl olur, Ağrı’da OHAL hiç uygulanmadı ki?” diyemeyişlerine ben kahroldum. Çok üzüldüm, çünkü o insanların hayatlarının geri kalanı imza attıkları rezaletin ezikliği altında geçecek, kalpleri sıkışacak her daim iflah olmaz bir demirden pençeyle.

Karşılarında oturan liderin isminin hiçbir önemi yok dediğim gibi, ha Ecevit olmuş ha Demirel, ha Kılıçdaroğlu olmuş ha Kışanak olmuş. Bu arada Kışanak demişken, kendisiyle gerçekleştirilen “başarılı” bir mülakat örneği şurada izlenebilir. Demek ki isteyince, “desteklenince” oluyormuş.

Madem öyle cuma günü yaşanan rezaletin olası nedenlerine bakalım. İki temel ihtimal var ortada:

1) Programı hazırlayanlar, (ara sıra moderatörlük yapan biri olarak utanıyorum bunu yazmaya ama) “moderatör”  Oğuz Haksever ve oraya çıkartılan mülakatçıların bi’ 3-5 sene temel iletişim ve gazetecilik eğitimi almaları gerekiyor, ardından kariyerlerine en baştan başlayabilirler belki.

2) Programı hazırlayanlar, moderatör ve mülakatçılara ciddi ödül ve/veya sopa gösterilmiş birileri tarafından, ısmarlama bir propaganda programı hazırlanmış.

Birbirinden beter iki ihtimal de. İki ihtimalin aynı anda-beraber geçerli olması ihtimali ise, ki korkarım durum bu biraz da, en kötüsü. Ama şurası kesin ki o stüdyoda bulunan “gazetecilerin” alınlarına ve vicdanlarına hayatları boyunca çıkmayacak şekilde basılmış bir utanç damgası var artık. Oğuz Haksever’i örneğin, bir ekşisözlük yazarının da belirttiği gibi, bundan 20 sene sonra belgesellerde “O zamanlar çok tehdit vardı, n’apayım ben de, ailemi düşündüm,cebimi düşündüm, mecburen öyle bir program yaptık işte…” minvalinde açıklamalar yaparken izleyeceğiz muhtemelen. Ruşen Çakır’ın bütün program boyunca sıkıntılı ve vicdanıyla hesaplaşır görüntüsünün program sonunda çaresiz ve kırık bir sesle “Ama öldü efendim” diye yansıması karşısında “Ben bilmem” diyen başbakanın hemen ardından “Evet” diyen telaşlı ve korkak adam olarak hatırlayacağız Oğuz Haksever’i. Son 2 senedir zaten ayyuka çıkan iktidar yandaşlığını bile unutacağız belki ama o rezil rüsva “Evet” i hiç ama hiç unutmayacağız. Yüzünü her gördüğümüzde, adını her duyduğumuzda “evet” diye fısıldayacak içimizde bir ses.

Bu yazıyı okurken twitter’dan “Banu Güven Leyla Zana’yı konuk ettiği, Ruşen Çakır başbakana soru sorduğu, Can Dündar da NTV saçmalığından bıktığı için kenara kondu kanal yönetimi tarafından” haberleri geliyor bir yandan. Doğru mu bilmiyorum, ama şaşırmadığımı farkediyorum. Şaşırmamak! En kötüsü bu sanırım… Yazının başlığımn “NTV’nin cenaze namazı” olarak değiştiriyorum. Başımız sağolsun, Allah geride bıraktığı gerçek habercilere sabır ve güç versin.

Bu durumun güzel bir yanı da var ama. Toplum, anaakım medyanın içindeki kirli güç ve çıkar ilişkilerinin sonuçlarını gördükçe internet sayesinde geniş kitlelere ulaşabilen bağımsız gazetecilik oluşumlarına meylediyor. Bu yeni ve haber alma özgürlüğü açısından son derece önemli bir gelişme. Yeşil Gazete olarak da bir parçası olmaktan büyük gurur duyduğumuz bu oluşumların önemli bir özelliği de var: Toplumsal hareketlerin içinde ve parçası olan gruplar tarafından yayınlanmalarına rağmen son derece yüksek bir tarafsızlığa da sahipler aynı zamanda. Yeşil Gazete’nin yanısıra jiyan, redhaber, marksist, bianet gibi haber siteleri aklıma gelen ilk örnekler, atladığım ya da bilmediğim oluşumlara peşinen özürlerimi sunarım. Bunların dışında bir çok kaliteli ve ama haber anlamında kapsama alanları biraz daha dar olabilen haber siteleri de var. Eh tabi, karşı atak olarak geliştirilen son derece kolpa ve anlamsız basın siteleri de var, medyagundem gibi. Ne yaparsın, hayat zor.

Ama olsun, yeni medya internette ve amatör ya da yarı-zamanlı gazeteciler tarafından hızla inşa ediliyor. İletişim ve gazetecilik bölümlerinden mezun olanlar için 2 kuruş maaşa saçma sapan bir iş aramaktansa zaman ve emeğini yeni veya varolan bir haber portalına yatırmak çok daha anlamlı bir seçenek haline geliyor. Sosyal medya kanalları güçlendikçe elimiz güçleniyor, daha geniş kitlelere haber servisi yapabiliyoruz. İşimiz hala zor, evet. Ve ama bir o kadar da keyifli, önemli ve tatmin edici. Başbakanla mülakat yapma şerefine hiçbir zaman nail olamayacağız muhtemelen gerçi, ama o da eksik kalsın.

Okuyucu-haberci ayrımını azaltmak, haber alma ve haber verme özgürlüğü için çok önemli. Sen de ucundan tut bu muhabbetin, anaakım medyayı at bir kenara, olan-biteni bağımsız-küçük-yarı zamanlı habercilik oluşumlarından al. Dahil ol ve hatta, sen de yarı zamanlı bir gazeteci oluver. Böyle böyle, yavaş yavaş kaldıralım NTV gibilerin cenaze namazını. Yazık zira, ruhu ölmüş bir medyanın cesedini ortada çürümeye bırakmak yakışmaz vicdanı olanlara.

İsrail Yüksek Mahkemesi: “Su, temel bir insan hakkıdır.”

Karar, Negev’deki tanınmamış topluluklarda yaşayan altı bedevinin Mekorot su şirketinin ana su borusuna bağlanma talebine karşı su işleri mahkemesinin 2006 senesinde verdiği ret kararının iptali istemiyle açılan davada verildi.

Haaretz’in haberine göre İsrail Yüksek Mahkemesi, 5 Haziran 2011 tarihinde verdiği kararda anayasal bir hak olan insan onuru ışığında suya erişim hakkının anayasal korumayı hak eden temel bir insan hakkı olduğu sonucuna vardı.

Negev’deki tanınmamış topluluklardan altı bedevinin başvurusu üzerine yakın zamanda emekliye ayrılan Yargıç Ayala Procaccia ile yargıçlar Edna Arbel ve Joseph Alon’un verdiği karar 5 Haziran’da yayınlandı. Başvurucular, Mekorot su şirketinin ana borusuna bağlanma taleplerinin su işleri mahkemesi tarafından 2006 senesinde reddedilmesi kararının iptalini istemişti.

Mahkeme kararını, yasadışı yerleşimlere su tesisatı bağlamaya izin verme yetkisine sahip bir komitenin tavsiye kararına dayandırdı.

Buna karşın, kararı okuyan Procaccia, nerede yaşayacaklarına karar verirken hukuku eline geçiren insanlar nedeniyle Negev’in her yerindeki yasadışı bedevi topluluklarının hayatın her alanında kapsamlı sonuçlar doğuracak denli büyük ulusal bir sorun haline geldiğini belirtti.

Bu nedenle kararda, kamu kurumlarının, yasadışı bir toplulukta yaşayan kişilerin evlerine su bağlatma talepleri karşısında söz konusu yerleşimlerin yasadışı olduğunu göz önünde bulundurabilecekleri de ifade edildi.

Tanınmamış topluluklar olarak da bilinen yasadışı topluluklarda yaşayan kişiler sularını ya merkezî bir yerden satın alıp harcamalarını kendileri yaparak evlerine taşıyor ya da su komitesinden izin alıyor. Komite, insancıl nedenlerle olmaksızın, bir evin ana su borusuna bağlanması emrini verme yetkisine sahip.

Mahkeme, başvuruculardan ikisinin suya makul erişimi olduğu sonucuna vardı. Üçüncü başvurucunun olayında ise evinin ana su borusuna bağlanması gerektiğine hükmetti.

Diğer üç başvurucu için ise Mahkeme, devlet tarafından kendisine verilen bilgiler doğrultusunda evlerinin su ana borusuna bağlı olmadığı durumda başvurucuların suya makul şekilde erişim imkanlarının olup olmadığının anlaşılamadığını belirtti. Mahkeme, su komitesinin evleri yeniden ziyaret etmesine karar verdi.

Kararda “Yasadışı toplulukları ana su borusuna bağlayarak olmasa da, her halükarda, su kaynaklarına makul erişim asgari düzeyde sağlanmalıdır.” denildi. İnsan hakları örgütü Adalah’ın sosyo-ekonomik haklar birimi başkanı ve başvurucuların avukatı Avukat Sausan Zahar’a göre ise, Yüksek Mahkeme kararı, özellikle bu statüdeki kişilerin haklarını tamamen görmezden gelen önceki kararlarının ışığında ilkesel olarak önemli olmakla birlikte, Yüksek Mahkeme’nin tanınmamış topluluk mensuplarının da diğer İsrail vatandaşlarıya eşit şartlarda su hakkı olduğuna karar vermemiş olması bir talihsizlik.

Zahar “Bunun yerine Mahkeme, başvurucuların ‘su kaynaklarına asgarî bir erişim’ hakkı olduğu sonucuna vardı.” şeklinde konuştu. “Mahkeme, kararında, çoğu yerleşimci işgalci olmamasına ve bu insanların statülerindeki düzensizlik nedeniyle onların değil, mevcut ve önceki hükümetlerin suçlanması gerekmesine karşın köylerin tanınmamış olmasına gereksiz bir önem atfetti.”

http://anayasagundemi.com

“Ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz”

AKP Genel Başkanı Erdoğan, NTV’de katıldığı “Seçime Doğru” programında yöneltilen soruları yanıtladı.

Erdoğan’ın dün akşamki, “Ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz kalmadı” sözleri ise tartışma konusu oldu.

Özgürlüklerle ilgili kendilerine yöneltilen eleştirilerle ilgili bir soru üzerine Erdoğan, gazete manşetlerine işaret ederek, kendisine ağır hakaretlere varan ifadeler kullanıldığını söyledi.

Erdoğan, kendisi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili çok sayıda kitap bulunduğunu da ifade ederek, “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı. Düşünebiliyor musunuz? Adam şu anda içerden cayır cayır kitap yazıyor. Ne yapacaksınız bu adamları? Tek yolu var, yargı. Başka yolunuz var mı?” diye konuştu.

Son Dakika: Direnişçiler serbest

Bugün gece yarısı saat 01.35’te gözaltına alınan Gölbaşı Direnişçileri az önce serbest bırakıldı.

Geceyi gözaltında geçiren direnişçilerin eylemlerine devam edip etmeyecekleri ise yapacakları toplantı sonunda belli olacak.

Güncelleme: 03.45 – Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne gözaltı

Bugün saat 15.00’ten beri Ankara’da eylem yapan Büyük Anadolu Yürüyüşü Direnişçileri ve destekçileri gece yarısı saat 01.35’te gözaltına alındılar.

17 gün süren Gölbaşı Direnişi’nden sonra bugün Ankara’da eyleme başlayan ve Kurtuluş Parkı’na giderek orada çadır kurmak isteyen Büyük Anadolu Yürüyüşü Direnişçileri Cumartesi’nin ilk saatlerinde gözaltına alındı.

Güncelleme:

Son aldığımız bilgilere göre, gözaltına alınan eylemciler Cebeci Karakolu’na götürülmüş durumda. Şu anda kimlik kontrolü yapılan Büyük Anadolu Yürüyüşü Direnişçileri’nin yarım saat içerisinde Adli Tıp’a çıkarılması bekleniyor. Buradan da Güvenlik Şube’ye gönderilecekler.

Polis çadırlara izin vermiyor, oturma eylemi başladı

Bugün saat 15.00’te Kızılay Yüksel Caddesi’nde bir eylem yaptıktan sonra Kurtuluş Parkı’na gelen Büyük Anadolu Yürüyüşü Direnişçileri parkta çadır kurmak istediler.

Polisin çadır kurmaya izin vermemesi üzerine oturma eylemi başladı.  Oturma eylemi gelen desteklerle birlikte büyüyerek devam ediyor.

 

21. Yüzyılın özgürlük manifestosu Türkçe’de

94 yaşındaki sıradışı yazar Stéphane Hessel‘in, Fransa’da 2 milyon satan, aylarca listebaşı olan ve 25 dile çevrilen Öfkelenin (Indignez-vous) adlı kitabı İsmail Yerguz‘un çevirisiyle Cumhuriyet Kitapları/ Aydınlanma Kitaplığı içinde yayımlandı.

Fransız edebiyat dünyasını derinden sarsan ve insanlık onuru için bir 21. yüzyıl manifestosu niteliğindeki 30 sayfalık kitapçığında Hessel, özellikle gençleri, uygar bireyleri, haksızlık ve sorunlara kayıtsız kalmayarak neo-liberal masallara kanmamaya, çevreye duyarlı olmaya, sosyal adaletsizliğe, tekelci sermayenin diktatörlüğüne karşı çıkarak, öfkelerini barışçıl yollarla dile getirmeye çağırıyor.

Fransa’da geçtiğimiz Ekim ayında Montpellier merkezli küçük bir şirket olan İndigene tarafından yayımlanan kitap belki de 3 avro gibi bir fiyata satıldığından eşi görülmemiş satış rakamlarına ulaşmış ve hatta Michel Houellebecq‘un ödüllü Harita ve Toprak (La carte et le territoire) romanını sollayarak beş hafta boyunca çok satan listelerinin bir numarasında kalmış.

Kitabının gelirini uluslararası alanda mücadele veren sivil toplum kuruluşlarına bırakan ve aynı zamanda 2011 Nobel Barış Ödülü‘ne de aday gösterilen Stéphane Hessel, 94 yaşının baharını süren genç yürekli bir bilge. Aynı zamanda pilot, diplomat, arabulucu, danışman, eğitimci, filozof ve sosyalist olan Hessel; İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş Hareketi’ne katılmış, nazizme karşı mücadele etmiş, faşistler tarafından işkenceye uğramış, toplama kamplarında asılmanın eşiğinden dönmüş, savaşın sonlanmasıyla Birleşmiş Milletler bünyesinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin yazılması çalışmalarına katılmış, Cezayir’in bağımsızlığını savunmuş, diplomatik pasaporta sahip bir arabulucu olarak Filistinlilere destek vermiş, Aydınlanma’nın değerlerini savunan bir yazar.

Fransız halkına: “Bu, genç ve yaşlı bütün vatandaşlara yapılan bir çağrıdır, sorumluluk alma zamanı geldi. Her biriniz öfkelenmek için kendi gerekçelerinizi bulmalısınız. Öfke değerlidir.” diye seslenen Hessel’in öfkesinin gerekçeleri ise zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun inanılmaz boyutlara ulaşması, Fransa’nın yasadışı göçmenlere yaptığı muamele, Filistin meselesi ve basın özgürlüğünün ortadan kalkması. Le Monde muhabirlerinden Sylvie Crossman, Hessel’in klitabını Charles de Gaulle‘ün 18 Haziran 1940’ta Londra’dan yaptığı direnişe katılma çağrısına benzetti. Kitaptaki çağrıların bir tatlısu entellektüelinden değil de gerçek bir savaşçıdan gelmesi ise bu büyük başarının altında yatan nedenlerden biri olarak görülüyor.

Kitabın Künyesi

Stephane Hessel

Yayın Yönetmeni: Zeynep Atayman

Grafik Tasarım: Ahmet Sungur, Müge Kaygusuz

Dizi Editörü: Mustafa Bayka

Çeviri: İsmail Yerguz

Cumhuriyet Kitapları/Aydınlanma Kitaplığı

İstanbul, Mayıs 2011, 1. basım

56 sayfa

Yeşil Gazete

Kaynak:insanokur.org