Ana Sayfa Blog Sayfa 5106

Bu sefer Shell: Kuzey Denizi’nde petrol felaketi

Dünyanın en büyük petrol şirketi olan Shell’e ait bir petrol platformundan denize akan petrol, Kuzey Denizi’ni son on yılın en büyük çevre felaketiyle karşı karşıya bıraktı. Şirket “her şey kontrol altında“ dese de sızıntı devam ediyor.

Britanya Enerji ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, İskoçya’nın kuzeydoğusunda bulunan Aberdeen kentine 180 kilometre uzaklıktaki Gannet Alpha Platformu’ndan petrol taşıyan boru hattında yaşanan petrol krliliğinin “önemli bir düzeyde” olduğu belirtildi, ancak sızan ham petrolün doğal akıntılarla dağılacağı vurgulandı. Ancak yetkililer, bugün petrolün platformdan denize akmaya devam ettiğini bildirdi.

Shell’in Avrupa Üretim ve Petrol Arama Müdürü Glen Cayley, “Sızıntının kaynağı aynı yer. İlk sızıntı noktasını durdurmayı başardık. Ama bir başka noktada da sızıntı olduğunu belirledik” dedi.

Bakanlık Sözcüsüyse, sızıntının ABD’nin Meksika Körfezi’nde yaşananla kıyaslandığında küçük olduğunu, ama İngiltere’nin yüzölçümü hesaba katıldığında miktarın önemli boyutlarda olduğunu vurguladı.

Yetkililerin verdiği bilgiye göre, günde yaklaşık beş varil petrol denize akıyor ve geçen haftadan bu yana platformdan sızan toplam 216 ton petrol denizi kirletti. Platformda sızıntıya yol açan hasar geçen Çarşamba günü tespit edilmişti.

İngiliz makamları, Kuzey Denizi’nde meydana gelen sızıntının bölgede son yıllarda yaşanan en büyük çevre felaketi olduğunu söylüyor.

Soruşturma açılmalı

Çevreciler ise Shell firmasına ateş püskürüyor. Firmanın kamuoyunu bilgilendirme politikasını eleştiren Dünya Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden Richard Dixon, Shell’in petrol sızıntısını ne zaman fark ettiği ve ne zaman önlem almaya başladığı gibi soruların yanıtlanabilmesi için soruşturma açılmasını talep etti.

Kuzey Denizi’nde yaşanan felakete Alman Yeşiller Partisi’nden Claudia Roth da tepki gösterdi. Alman hükümeti ve Avrupa Birliği’ni harekete geçmemekle suçlayan Roth, Shell’in çok daha önce uyarılması ve daha önce yol açtığı felaketlerin de iyice incelenmesi gerektiğini vurguladı.

Gannet Alpha Petrol Platformu, bu yıl Ocak-Nisan ayları arasında günde 13 bin 500 varil petrol üretti.

Platform, Shell ve ABD’li petrol devi Exxon’un yan şirketi Esso’ya ait. Ancak işletme Shell’in elinde.

BBC ve Deutsche Welle’den derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Beyoğlu Belediyesi Beyoğlu’nu öldürmeye kararlı

Çift kişilik koltuk yasağı ile başlayıp ardından masa ve sandalyelerin kaldırılması ile devam eden Beyoğlu yasaklarından sokak sanatçıları da nasibini aldı. Sokak sanatçıları belediyeden izin almış olmalarına rağmen zabıta ve polislerin engellemelerine takıldı.

Samsara İstanbul Müzik Grubu tarafından, tüm sokak sanatçıları adına yapılan açıklamada, Beyoğlu’nda çift kişilik koltuk yasağı ile başlayıp ardından masa ve sandalyelerin kaldırılması ile devam eden yasaklara bir yenisinin daha eklendiği duyuruldu: “Sokak sanatçıları sokaklardan sürülüyor.”

Grup yaptığı açıklamada, yıllardır çeşitli engellere, baskılara, tartaklamalara rağmen sokaklardan vazgeçmediğine değinerek, şöyle devam etti:

“Ancak özellikle ramazanla beraber -ki muhtemelen daha az tepki toplamak, hatta kimilerince haklı görülmek amacıyla ramazan seçilmiş olmalı- bu duruma önce zabıta, ardından da polis müdahalesi eklendi. Belediyeden alınmış izinlerimiz olmasına rağmen, kendilerine bu talimatın verilmiş olduğunu ve yapabilecek başka şeylerinin olmadığını, çalmakta ısrar ettiğimizde enstrümanlarımızı, araç gereçlerimizi alacaklarını söyleyen polislerle karşılaşıyoruz artık hergün.

Oysa ki; 2010’da İstanbul’un kültür başkenti seçilmiş olması sebebiyle izin işlemlerini kolaylaştıran hatta izin almaya bile gerek görülmeden ‘sokakta performans’ göstermemize destek görünen belediye, bu durumun ne denli gösteriş olduğunu açık etmiş oldu. Bu durum için eylemler yapılmakta, imza kampanyaları düzenlenmekte hatta kimi zaman bu yasağa rağmen sanatımızı devam ettirmekteyiz. Çünkü sokakların özgür olması gerektiğini, sokağın sanat için en güzel sahne ve aynı zamanda sanatın doğduğu yer olduğunu söylüyoruz.”

Ancak her geçen gün daha zor gelen baskılar ve enstrümanlarını, araç-gereçlerini kaybetmek istemeyen arkadaşlarının sokak sanatçılığına ara vermek durumunda kaldığını belirten Samsara İstanbul Müzik Grubu, her geçen gün bir yenisi eklenerek devam eden yasaklara karşı durabilmek için direnişlerine destek çağrısında bulundu.

(T24)

Mihri Belli hayatını kaybetti

Türkiye sosyalist hareketinin öncülerinden Mihri Belli saat bugün 16.00’da yaşamını yitirdi.

Türkiye sosyalist hareketinin sembol isimlerinden, Yunanistan faşizmine karşı verdiği mücadeleyle bilinen ”Kapetan Kemal” lakaplı Mihri Belli’nin bugün İstanbul Göztepe’deki evinde yaşamını yitirdiği belirtildi. Mihri Belli uzun süredir tedavi görüyordu.

93 yaşındaki Mihri Belli’nin yaşamı, sosyalizm mücadelesiyle yoğrulmuştu. (Radikal)

Ahlaklı olmasa da olur

Futbol Federasyonu’nun kararı çok açık ve net: Öncelik ahlakta değil, endüstrinin çıkarlarında.

TFF Başkanı Mehmet Ali Aydınlar federasyonun kararının gerekçesinde bir yığın hukuki gerekçe sıraladı. Hukukun üstünlüğünden dem vurdu, kutsal savunma hakkından söz etti, tamir edilemeyecek zararların önüne geçme kaygısını dillendirdi ve sanki hiçbir şey olmamış gibi ligin zamanında başlayacağını söyledi.

Göreve gelir gelmez kucağında bulduğu soruna bir cerrah gibi neşter vurmak yerine aspirin önererek sürüncemede bırakan Federasyon Başkanının kararı futbol otoritelerince topu taca atmak şeklinde yorumlandı. Oysa Mehmet Ali Aydınlar’ın hiçbir tarafı tatmin etmeyen açıklaması, futbol terminolojisi içinde konuşursak topu doğrudan kaleye atmak anlamına geliyor, üstelik ofsayt pozisyonda.

Federasyon Başkanı sorumluluklardan bahsetti. Biz de böylece Başkan’ın kimlere karşı ve ne için sorumlu hissettiğini anlamış olduk. Görülen o ki TFF, kendini hisseleri borsada işlem gören şirket / kulüplere, yayıncı kuruluşlara, milyon dolarlık sponsorluk anlaşmalarına karşı sorumlu hissediyor ama milyonlarca futbol izleyicisine karşı sorumlu hissetmiyor. Çünkü başkan futbolun sadece futbol olmadığının,  bir tür “show business” olan bir temaşa endüstrisi olduğunun farkında. Bu dev endüstrinin gazabının ne kadar korkunç olabileceğini yakından biliyor.

Show business’ın herkesçe malum altın bir kuralı vardır : “Show must go on!”, yani oyun devam etmeli. Oyunun devam etmesi için gerekirse bir takım ahlaki ilkelerden fedakarlık yapılabilir. TFF de kararını oyunun devamından yana kullandı. Ortada dolanan itiraflara,  ayyuka çıkmış onca iddiaya rağmen sorumlulukları çerçevesinde ligin zamanında başlatılacağını açıkladı. Ligi üzerindeki şaibeden temizlenene kadar, gerekirse bir sezon boyu ertelemeyi göze alamadı. Futbol dünyasına yapışan şaibenin endüstrinin çıkarlarında önemli olmadığını gösterdi. Sporcunun zeki ve çevik olmasının yeterli olduğunu, ahlaklı olmasının gerekli olmadığını ifade etti.

Şimdi önceden belirlendiği gibi ligler zamanında başladığında bizlerin de hiçbir şey olmamış gibi tribünlerde veya televizyon karşısında takımlarımızı desteklememiz, ardından TV ekranlarında yorumcuların görüşlerine itibar etmemiz mi bekleniyor?

Milyonlarca futbol izleyicisinin temiz futbol beklentilerini sorumlukları arasında görmeyen bir federasyonun yönettiği bir endüstrinin parçası olmamayı tercih ederim.

Benim için bu sezon oynanacak tüm maçlar yok hükmündedir. Tuttuğum takımın kazandığı zaman sevinmem, kaybettiği zaman kederlenmem için federasyonun kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu söylemesini, futbolun üzerindeki şaibeyi kaldırmasını bekliyor olacağım.

Meydan ne işe yarar? – Korhan Gümüş

Bugünlerde yolum sık sık Karaköy Meydanı’na düşüyor. Kentin tarihi merkezindeki bu meydanın sürprizler ve heyecan yaratıcı detaylarla dolu bir yer olduğunu söyleyebilirim. Tabii eğer yayaysanız.
Kendi deneyimimden birkaç örnek vereyim: Kemeraltı Caddesi’nden meydana geldiğinizde kaldırım aniden bitiveriyor. Kendinizi ana caddede buluyorsunuz. Bundan sonraki karar size bırakılmış: İster hızla arkanızdan gelen araçlarla birlikte asfaltta koşarak, ister birkaç metre yükseklikteki duvara çekirge gibi zıplayarak parkuru tamamlamanız mümkün.
Ancak burada hemen söylemek gerekir ki asfaltı tercih eden yayaların (otomobillerinki gibi) dikiz aynalarının olmaması önemli bir eksiklik. Acaba yayaların da kendilerini sollayan araçları görmeleri için cadde kenarındaki duvara belli aralıklarla birer ayna monte edilemez mi? Ayrıca kaldırımın bittiği noktaya “dikkat yola yaya çıkabilir” levhası konabilir. Acaba burada bir gün içinde kaç kaza oluyor? Yetkililer istatistikleri dikkate alıyorlardır, mutlaka. 

Kaldırım otoparkları
Karaköy Meydanı’na detaylar değil, “konsept” üzerinden yaklaşmak da mümkün. İlk bakışta meydanı tasarlayan Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin yayaları kaldırımda tutmayı arzuladıkları belli oluyor. Bunu önümüze çıkan ferforje taklidi, lale-cami kombinasyonlu sivri uçlarla süslü, “kentin alameti farikası” haline gelen siyah parmaklıklardan anlıyoruz. Demek ki caddeleri bonkörce yayalara sunan, hatta kaldırımlara dev çöp konteynerleri gibi engeller koyarak kullanmalarını teşvik eden yetkililer, meydanda “konsept” değiştiriyorlar. Yayaların caddeyi değil, yeraltı geçidini kullanmasını istiyorlar. (Kiraların yüksekliğinden şikayet eden yeraltı çarşısı esnafının beklentileri de bu yönde olmalı.) Ama hayır. Çok geçmeden yanıldığınızı anlıyorsunuz. Bu süslü parmaklıkların (başta İETT’nin makam araçları olmak üzere) kaldırıma park eden otomobiller için yapılmış.
Ana caddelerin kesişme noktasındaki kaldırım otoparkı girişi, buna bir örnek. Sürme kapı biçiminde tasarlanmış bu süslü parmaklıklar kaldırıma çıkacak araçlar için açılıyor. Zaten kaldırımlar ne işe yarar diye sorarsanız, bu sorunun birinci yanıtı “araç park etmeye” olmalı. Çünkü bu parmaklıklar yayaların kaldırıma erişimi engelleniyor. Bu noktada yetkililere şöyle bir önerim olabilir: Acaba yayaları (araçlar gibi) da içeri almak için açılır parmaklıklar tasarlanamaz mı? Çünkü araçların kaldırımda, yayaların caddede olması turistler için iyi bir görüntü oluşturmuyor. Bu görüntü kentin imajı açısından da hoş değil. 

Teller ve parmaklıklar
Bu küçük eleştiriyi getirdikten sonra, yetkililerin kaldırım otoparkı girişi yanında yayalar için küçük bir geçit bıraktıklarını belirtmek lazım. Ne de olsa burada bir de Tünel girişi var. Ama söylemek zorundayım, caddenin karşı tarafında bu hoşgörüden eser yok. Buradaki boşluk paslı tellerle “örümcek ağı” gibi örülerek, kapatılmış. Böylece yaya olarak otobüs durağına ve tramvaya kaldırımdan değil, parmaklıkların dışından, caddeden yürüyerek ulaşabiliyorsunuz!
Zaten meydandaki kaldırımların, parmaklıkların, tellerin, engellerin bir işlevinin olmadığını fark ediyorsunuz. Çünkü meydandaki yaya akımının ana kaynağı olan otobüs ve tramvay durakları buraya yerleştirilmiş. Öyleyse yayaları kim tutacak? Nitekim bu açıklıklardan yayalar caddelere, araçlar da kaldırımlara doğru sürekli hareket halinde. Özellikle (bütün gün) otobüs durağının arkasına park eden araç sahipleri, kendilerine küçük de olsa zorluk çıkaran engellerle baş etmenin yollarını bulmuşlar. Gene de bu parmaklıklar işlevsiz (yalnızca dekor niyetine yapılmış) değil. Meydanın vazgeçilmezlerinden biri de günün değişik saatlerinde caddeye doğru genişleyen (ve kokan) çöp dökme alanları. Çöp alanları, otobüs duraklarına bitişik olarak yerleştirilmiş. Bu alanlar da yetersiz kalınca çöplerin meydan boyunca bu parmaklıkların lale-camili sivri bölümlerine asıldığı görülüyor. Çok pratik bir buluş! Sivri demirlerin üzerinde flamalar gibi sallanan poşetler, hem meydana ayrı bir hava veriyor hem de çöp döküntülerinin caddeyi ve durağı kapatmasını engelliyor. Bu arada (mutat olduğu üzere) meydanda inşaat çalışmaları sürüyor. Bankalar Caddesi’nin girişi molozlarla kapatılmış. Gene konsepte uygun olarak, tarihi binaların tonozlarından, duvarlarından kalan yıkıntı parçaları özenle korunarak, cephelerde dekor olarak kullanılmış. 

Savaş alanı gibi
Yetkililer Karaköy’ü yayalarla araçların aynı anda kullandığı “nostaljik” bir köy meydanı tarzında tasarlamak istemiş olabilirler. Nitekim kaldırımdaki park eden araçların yanında tarım makineleri, ziraat aletleri de sergileniyor. Boşlukları değerlendirmekte esnaf, seyyar satıcılar, kimlik kaplamacılar, hıyarcılar, sıkma portakalcılar ve burayı kendi özel otoparkı olarak kullanan resmi kuruluşlar, araç sahipleri, herkes ustalaşmış. Örneğin meydanın deniz tarafındaki boşluğa bile bir elektrik trafosu yerleştirilmiş. Meydanın her köşesinde çoğulcu bir yaklaşım göze çarpıyor: Meydanı sınırlandıran ögelerin kimi yerde demir, kimi yerde alüminyum boru, kimi yerde beton, kimi yerde zincir, kimi yerde ahşap, kimi yerde pleksiden yapıldığı görülüyor. Yer döşemesi derseniz, çeşit çeşit: Kimi yerde beton, kimi yerde asfalt, kimi yerde granit, kimi yerde parke, kimi yerde mermer, kimi yerde toprak ve çamur… Bunlara bir de “savaş geçirmiş gibi” duran binaları, kaldırımları, basamakları, beton dubaları eklediğinizde manzara tamamlanmış oluyor. Deniz manzaralı otoparkları, suya uzanan kanalizasyon borularını da hesaba katınca bu meydanın kentin bir aynası olduğunu söylemek mümkün.
“Karaköy de bir şey mi? Sen gel de bir Eminönü Meydanı’nın haline bak” diyorsanız, benim korktuğum da bu. Çünkü Eminönü, Kadıköy, Beyazıt gibi kentin önemli meydanları yıllarca uğraşılarak bu hale getirildi. (Karşılaştırmaya kalkınca “bırakın böyle kalsın” demek mümkün.) Yeri gelmişken soralım: Bu müstesna kamusal alanı, Karaköy Meydanı’nı en son olarak kim tasarlamış? Bir hatırlayan var mı?

Korhan Gümüş – Radikal 2

Can Yücel tohum şenliği!

Datça’da Türk Edebiyatı’nın usta şairi Can Yücel, 12’inci ölüm yıldönümünde, vasiyeti olan ‘Tohum Bankası‘ projesiyle anıldı.

Datça İlçesi’nde usta şair Can Yücel ölümünün 12’inci yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anıldı. Datça Belediyesi ve Edebiyatçılar Derneği’nin işbirliğinde düzenlenen 3’üncü Datça Edebiyat Günleri kapsamında, Can Yücel Kahvesi’nde gerçekleştirilen ’Bir Şair, Bir Can, Bir vasiyet; Tohumculuk’ adlı panel, yüzlerce kişi tarafından büyük bir ilgiyle izlendi.

Doğal ve Kültürel Çevre için Yaşam Girişimi sözcüsü Tuncay Karaçorlu tarafından yönetilen ’Bir Şair, Bir Can, Bir Vasiyet; Tohumculuk’ panelinde, Can Yücel’in kızı Güzel Yücel, Seferihisar Belediye Başkanı CHP’li Tunç Soyer ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya birer konuşma yaptı.

Prof. Dr. Tayfun Özkaya, Can Yücel’in, ’Tohum Bankası’ fikrini yaklaşık 20 yıl önce ortaya attığına dikkat çekerek başladığı konuşmasında, “20 yıl önce ziraatçılar da, ben de yerel tohumculuğun bir gün önemli olacağını düşünmüyorduk. Bunu 20 yıl önce bir edebiyatçının görmüş olması, çok gurur vericidir” dedi. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra kanunlarını değiştirdiğini dile getiren Prof. Dr. Özkaya, “İşgal altındaki bir ülke için bu normal. Fakat ne yazık ki 2006 yılında TBMM, işgal altında olmayan bir ülkede tohumculuk kanunu yaptı. Mecliste direniş oldu ama AB yasaları içine konularak hızlı bir şekilde geçirildi. Tohumculuk Yasası, büyük tohum şirketlerinin çıkarlarını koruyor. Bu yasayla hiçbir şekilde üreticiler tohumlarını veya bunlardan ürettikleri fidelerini satamazlar. Biz bunu söylediğimiz zaman kimse inanmıyor. Çünkü bu kanunu henüz tam olarak uygulamıyorlar. Bazı örnekler var. Üretici yerel tohumdan fide üretiyor, bir görevli geliyor bunu makasla keserek öldürüyor. Fakat yaygın bir şekilde bunu uygulamıyorlar. Eğer bu yaygın olarak uygulanırsa, toplum birden bilinçlenecek, o nedenle yavaş yavaş yapıyorlar. Bu bir zulümdür. Köylüye yerel tohumu ve ondan yapılan fideyi sattırmıyorlar. Buna tepki göstermek gerekmez mi?” diye sordu.

Uluslararası tohum şirketleri ile ilaç firmalarının bir çoğunun aynı kişilere ait olduğunu ileri süren Prof. Dr. Özkaya, “Türkiye’de ekonomik işgal var. Yasaları çıkarıyorlar ve şirketlere hegemonya veriyorlar. Sana yasak getiriyorlar. Bu aslında liberalizme bile ters. Uluslararası tohum şirketleriyle ilaç şirketlerinin çoğu aynı. Onların tohumlarının, ilaçsız ve kimyasal gübresiz yetiştirilmesi mümkün değil. Yoğun bir şekilde ilaç kullanmanız gerekiyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, yerel tohumlar binlerce yıldır o bölgeye uyum gösterdikleri için ilaçsız ve kimyasal gübresiz yetiştirilebiliyor. Ekonomik işgale karşı ilk kurşun Torbalı’da, ikinci kurşun Seferihisar’da, üçüncü kurşun Bayramiç’te atıldı. Bunlar yetmez. Tohum Bankaları veya tohum ağları kurulması gerekiyor. Ve bunlar birbirleriyle dayanışma içinde olmalıdırlar. Küresel ısınma nedeniyle bir süre sonra, şirket tohumları havlu atacaktır. Bunu göreceksiniz” dedi.

Güzel Yücel konuşmasında babası Can Yücel ile ilgili anılarını anlatırken, “tohum bankası’ fikrinin nasıl ortaya çıktığından söz etti. Babasının hiçbir zaman çalışma odası olmadığını belirten Yücel, “Evde mutfakta yazardı. Veya gelir kahvede ya da meyhanede yazardı. Kahvede köylüyle oturup sohbet ederdi. Tarımdan, politikadan, sanattan konuşurdu. Sonra topladıklarıyla şiirlerini yazardı. İthal tohum furyasında çiftçilerin yakınmasını dinlerdi. O ara bankalar hortumlanıyordu. Bankalar kapanıyordu. İşte o günlerde babam, “paranın bankası var da, tohum bankası niye yok? Bir tohum işine el atsak, bir tohum bankası kursak’ diye bizimle dertleşti. Geç de olsa bu vasiyetinin gerçekleşmesi için ilk adımın atılması bizi mutlu ediyor” dedi.

Seferihisar Belediye Başkanı CHP’li Tunç Soyer ise konuşmasında, Türkiye’de yerel tohumların satışının yasaklandığını hatırlatarak, “Yerel tohum satışı yasaklanmış ama tohum takası yasaklanmamış. Biz de bir tohum takası yapmaya karar verdik. Ev ev dolaştık 100 yaşındaki nineler çeyiz sandıklarındaki tohumları getirdiler. Onları topladık, tasnif ettik. Ondan sonra sera oluşturduk. Tohumları çimlendirdik. Şu an 84 tür tohumumuz var, 21 bin fide ürettik. Bu tohumların kimyasal olmaksızın nasıl sağlıklı biçimde üretilebileceğini gösterdik” diye konuştu.

Tohum piyasası inanılmaz bir tekel olduğuna değinen Başkan Soyer şunları söyledi: “Dünya tohum ticaret piyasasının yüzde 57’sini sadece 10 şirket elinde tutuyor. Bu 10 şirket aynı zamanda, kimyasal üreticisidir. Büyük bölümü kanser ilacı üretmekte. Öylesine bir zincir kurulmuş ki, size tohumu veriyor, ondan sonra o tohum büyüsün diye kimyasal almak zorunda kalıyorsunuz. Kimyasal veriyorsunuz, bu kez kanser hastası oluyorsunuz. Yine gidip ondan kanser ilacı alıyorsunuz. Böylesine dramatik bir hegemonyada biz küçücük Seferihisar olarak, bu çemberi deldik. Şimdi büyük bir mutlulukla Can Baba’nın vasiyetini de yerine getirmiş olduğumuzu görüyoruz. Duyduk ki, burada bir tohum bankası kurulacakmış. Biz de Seferihisar olarak o tohum bankasının bir şubesini, “Can Yücel Tohum Bankası’ olarak devam edeceğimizin müjdesini sizlere vermek istiyorum.”

(Ajanslar)

Atletizm milli takımı açıklandı

0

Güney Kore’nin Daegu kentinde 27 Ağustos-4 Eylül tarihlerinde düzenlenecek 13. Dünya Atletizm Şampiyonası‘nda yarışacak Türk Milli Takımı‘nın listesi açıklandı.

Şampiyonada mücadele edecek toplam 21 Türk sporcu arasında 26. Dünya Üniversite Yaz Oyunları’nda yarışan Fatih Avan, Meliz Redif, Pınar Saka, Merve Aydın, Binnaz Uslu, Nevin Yanıt, Sema Apak, Nagihan Karadere ve Aslı Çakır Alptekin yarışmaların yapılacağı Daegu kentine 23 Ağustos tarihinde geçecek. Diğer sporcular ise kendi yarışma ve antrenman programına göre Güney Kore’ye gidecek.

Şampiyona ve Türk sporcuların performanslarıyla ilgili olarak AA muhabirine açıklamalarda bulunan Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi, Güney Kore’den başarılı sonuçlarla dönmek istediklerini söyledi.

Türk sporcuların son yıllarda dünya şampiyonalarında önemli dereceler elde ettiğini hatırlatan Terzi, ”Karin Melis Mey, Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen 2009 Dünya Şampiyonası’nda uzun atlamada bronz madalya kazanarak, büyük bir başarıya imza atmıştı. Ben bu şampiyonada diğer organizasyonlara oranla daha fazla sporcumuzun finalde yarışacağını düşünüyorum. Türk sporcuların yarı final ve final koşması bizler için çok değerli. Şampiyonadan madalyalarla ayrılmak da bizler için ayrı bir başarı olur” dedi.

Terzi, Türk atletizminin artık Avrupa seviyesinde olduğunu belirterek, ”Bu düzeyimizin ilerleyen yıllarda daha önemli noktalara ulaşacağını düşünüyorum. Katıldığımız dünya şampiyonlarında ve olimpiyatlarda final koşmanın yanı sıra artık madalyalar da alacağımıza inanıyorum. Türk atletizmde son dönemde önemli gelişmeler yaşanıyor. İzmir’de düzenlediğimiz Avrupa Takımlar Atletizm Şampiyonası 1. Lig yarışmalarını birinci sırada bitirerek süper lige yükseldik. Bunun yanı sıra çeşitli yaş kategorilerindeki dünya ve Avrupa şampiyonalarında Türk atletler çok önemli derecelere imza atıyor. Bu gibi gelişmeler federasyon olarak bizleri mutlu ediyor” diye konuştu.

Avrupa Şampiyonu Nevin Yanıt’ın performansını da değerlendiren Terzi, şunları söyledi: ”Nevin’in antrenmanlarda koştuğu dereceleri teknik ekip ve bizler takip ediyoruz. Antrenmanlarda iyi ancak psikolojik olarak na yapması gerektiği konusunda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Sporcumuz da iyi olma adına gayret gösteriyor. Bu sene performansı biraz düştü. Umarım Dünya Şampiyonası’nda şu an koştuğu derecelerden çok daha iyisine imza atar. Buna inanıyoruz. Nevin, şu anda 26. Dünya Üniversite Yaz Oyunları için Çin’de bulunuyor. Umarım orada da iyi derecelere imza atar ve şampiyonaya hazır şekilde gelir.”

Güney Kore’nin Daegu kentinde düzenlenecek Dünya Atletizm Şampiyonası’nda, yarışacak Türk sporcular ise şöyle:
Bekir Karayel: Maraton
Eşref Apak: Çekiç atma
Fatih Eryıldırım: Çekiç atma
Ercüment Olgundeniz: Disk atma
Fatih Avan: Cirit atma
Recep Çelik: 20 km yürüyüş
Pınar Saka 400m, 4x400m
Merve Aydın: 800m, 4x400m
Aslı Çakır Alptekin: 1500m
Tuğba Karakaya 1500m
Almitu Bekele Degfa: 5000m
Bahar Doğan: Maraton
Gülcan Mıngır: 3000m engel
Binnaz Uslu: 3000m engel
Nevin Yanıt 100m engel
Nagihan Karadere: 400m engel, 4x400m
Birsen Engin: 400m engel, 4x400m
Karin Melis Mey: Uzun atlama
Semiha Mutlu: 20km yürüyüş
Meliz Redif: 4x400m
Sema Apak: 4x400m

Köle pazarı gibi seçmece gelin alışverişi!

Çorum, Amasya, Yozgat, Çankırı ve Tokat gibi İç Anadolu kentlerinde evlenemeyen veya dul kalan erkekler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan çocuk yaştaki kız çocuklarını eş olarak ‘satın alıyor’! Adıyaman’da ailesi tarafından 2 yıl önce zorla evlendirilen bir kız çocuğu, kendisini görmeye gelenlerin hangisinin damat olduğunu dahi bilmeden evlendirildiğini, kısa sürede hamile kaldığını ve bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini anlattı.

Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre; Çorum, Amasya, Yozgat, Çankırı ve Tokat gibi İç Anadolu kentlerinde evlenemeyen veya dul kalan erkekler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden çocuk yaştaki kız çocuklarını eş olarak “satın alıyor”. Kız çocukları, 1000 ile 5 bin lira arasında “satılıyor”. Bu yolla binlerce kız çocuğu evlendiriliyor.

Şanlıurfa’da 13 yaşında anne olan N.Ç’nin dramı, Çorum’da ailesi tarafından önce 4 inek karşılığı, daha sonra da 10 bin lira başlık parası karşılığı evlendirilen 14 yaşındaki K.A’nın durumu yürekleri burktu ancak yetkililer küçük yaşta evlendirilen ve anne olan kız çocukları konusunda hâlâ önlem almadı.

Daha çocuk yaştaki kızların, Çorum, Amasya, Yozgat, Çankırı ve Tokat gibi İç Anadolu kentlerinde evlenemeyen veya dul kalan erkeklere 1000 ile 5 bin lira arasında satıldığı belirtildi. Amasya, Yozgat, Çankırı, Çorum ve Tokat gibi İç Anadolu kentlerinde binlerce kişinin bu yolla küçük yaştaki kızlarla evlendiği belirtildi.

Bu yolla evlenen, adının açıklanmasını istemeyen bir kişi şunları anlatıyor:

“Yaşadığımız ilde Güneydoğu’yu bilen kişiler var. Bunlarla bir kente gidiyorsun ve burada bu işleri ticaret gibi gören kişiler var. Onlar hangi evde nasıl kız var biliyor. Mesela köye gidiyorsun tüm köy kızları sıraya diziliyor. Sen içlerinden birini seçiyorsun. Sonra kızlar gidiyor. Bu kişiler size soruyor, hangisini beğendin diye. Sen de karar veriyorsun. Sonra fiyatları söyleniyor. Fiyatlar ise 1 ile 5 bin TL arasında değişiyor. Uygun olanı alıp geliyorsun. Kızların itiraz etme şansı hiç yok. Kimi zaman ailesi de sizinle geliyor.”

Savcılığa göre ÖDP ve ESP “örgüt”

Hopa‘da yaşananlarla ilgili soruşturmayı yürüten Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı ÖDP ve ESP‘yi “örgüt”, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş‘ın konuşmasını ise “örgütsel konuşma” olarak niteledi.

Hopa’da süregiden devlet terörünün yargı ayağını yürütmekte olan Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, gözaltına alınanlarla ilgili “terör örgütü” üyeliğinden verdiği takipsizlik kararında skandal ifadeler kullandı.

Kararda Metin Lokumcu’nun cenaze töreni anlatılırken “…cenaze töreninde konuşma yapılmadan önce grup sol ellerini yumruk yaparak havaya kaldırarak 1 dakika saygı duruşunda bulundu. Ardından da ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ve ESP’nin desteklediği bağımsız milletvekili adayı Birsen Kaya örgütsel konuşma yaptılar” denildi.

Hukuk dilinde ÖDP ve ESP’nin siyasi parti olarak nitelenmesi gerekiyor. Örgüt ifadesi ise, hemen her zaman “yasadışı örgüt”ü ima ediyor. (Ajanslar)

İHAM, Nedim Şener’in davasını öncelikli görüşecek

168 gündür cezaevinde bulunan gazeteci Nedim Şener‘in, “işkence yasağı”, “kişi özgürlük hakkı” ve “ifade özgürlüğü hakkı”nın ihlal edildiği gerekçesiyle İHAM’a yaptığı başvurunun “öncelikle değerlendirilmesi” talebi mahkeme tarafından kabul edildi.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, henüz Şener’in başvurusunu kabul etmedi. Ancak Şener’in avukatlarının talebi üzerine, başvurunun öncelikle değerlendirilmesi kararı verdi.

İHAM’a verilen dilekçede, mahkemenin öncelik ve tedbir kararı vermemesi durumunda Şener’in haksız muameleye maruz kalabileceği ifade edilmişti.

3 Mart günü gözaltına alınan gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık, terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle 6 Mart’tan bu yana cezaevindeler.

Şener ve Şık hakkında henüz bir iddianame hazırlanmadı.

(Ajanslar)