Ana Sayfa Blog Sayfa 5069

Yeşil Gerze Çevre Platformu Taksim’e çağırıyor

Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP)  9 Eylül Cuma günü saat 19:30 Taksim Meydanı Tramvay Durakları’nda basın açıklaması yapacak. Açıklamanın ardından Tünel’e kadar yürüyüş düzenlenecek. Yürüyüşe İstanbul’daki Sinoplular dayanışma dernekleri ve bazı çevre örgütleri destek veriyor.Açıklama şu şekilde:

 

BASIN AÇIKLAMASINA VE YÜRÜYÜŞE DAVET

Sinop’un Gerzeilçesine kurulmak istenen Anadolu Grubu’na ait 1200 MW gücündeki termiksantrale yöre halkının ve çevrecilerin itirazları sürüyor. Gerze’nin Yaykılköyünde 8 Ağustos’ta başlayan gerginlik son bir hafta içerisinde köylüler veonlarla dayanışmaya gelenlerin, polis ve jandarmayla karşı karşıya gelmesiyleiyice arttı. Güvenlik kuvvetleri, şirkete ait sondaj ekipleri ve işmakinelerinin köye girişini sağlamak için zor kullanmayı denediler ama başarılıolamadılar. Köylülerden yaralananlar oldu, küçük çaplı yangınlar çıktı.Yaşadıkları bölgeye sahip çıkmak isteyen köylülere karşı biber gazı kullanıldı,tazyikli su sıkıldı ve plastik mermiler havada uçtu.

Kurulmak istenenkömürlü termik santralin küresel ısınmaya etkisi ve yerel ekosistemi olumsuzyönde etkileyeceği biliniyor. Yöre halkı ikna olmamıştır. Buna rağmen şirketgece yarısı izinsiz sondaja gelmiş, tüm Gerze birleşerek iş makinelerinibölgeye sokmamıştır.

Bugün Gerze’deyaşananların Türkiye’de çevre alanında yaşanan talanın bir parçası olduğunainanan bizler, 9 Eylül 2011 Cuma günü İstanbul’da Gerze halkıyla dayanışmakiçin basın açıklaması ve büyük bir yürüyüş düzenliyoruz. Siz değerli halkımızıtaleplerimizin daha güçlü haykırılması için Taksim Tramvay Durağına davet diyoruz.

Askerlikte “disko” kalkıyor

Askere ve askeri öğrencile uygulanan ‘oda hapsi‘ kalkıyor. Kanun değişikliğiyle birlikte askeri jargonda ‘disko‘ olarak bilinen koğuşlar kapatılıyor. Türkiye oda hapsi nedeniyle AİHM‘de mahkumiyet almıştı

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), özellikle askeri öğrencilerin en büyük sıkıntısı olan ‘oda hapsi’ uygulamasının kaldırılması için çalışma başlattı.

Hazırlıkları süren yasal düzenlemeye göre, disiplin amirleri tarafından verilen oda hapsi cezası, komutanların yetkisinden çıkartılacak. Sadece savaş ve seferberlik halinde uygulanabilecek.

Akşam’ın haberine göre; hazırlanan düzenleme Altuğ Duran adlı vatandaşın, Meclis Dilekçe Komisyonu’na başvurmasıyla ortaya çıktı.

Duran, askeri okullardaki disiplin cezaları ile uygulamaların incelenmesini istedi. Komisyon da olayı MSB’ye sordu. MSB’nin cevabi yazısında, Anayasa’nın 38. maddesindeki ‘İdare, kişi hürriyetlerinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetler’in iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir’ hüküm hatırlatıldı.

Askeri öğrencilere de askerlere uygulanan hükümlerin aynen uygulandığı belirtilen yazıda, Askeri Ceza Kanunu’ndaki ‘Askeri öğrenciler, oda hapsi cezalarını belirli hapis odalarında topluca geçirirler’ hükmüne de yer verildi.

Savaş halinde geçerli olacak

MSB’nin cevabında dikkat çeken ise ‘Anayasaya uygun’ denilen uygulamanın AİHM ve AİHS kararlarına aykırılık oluşturduğunun ve değişiklik için çalışma yapıldığının belirtilmesi oldu.

Göz hapsi de listede…

Yazıda AİHM tarafından 2005’te bu konuda Türkiye’nin mahkum edildiği karara atıfta bulunularak, MSB’nin, disiplin amirleri tarafından verilen oda hapsi cezasının kaldırılması için çalışma yaptığı vurgulandı.

Buna göre savaş ve seferberlik dışında oda hapsi disiplin amirlerinin yetkisinden çıkarılacak. ‘Göz hapsi’ cezası da ‘hizmet yerini terk etmeme’ şeklinde uygulanacak. 1994’te ’emre itaatsizlikle’ suçlanan astsubay A.D.’ye yarbay tarafından 21 gün oda hapsi cezası verilmişti. Konu AİHM’e taşındı. AİHM 2005’te ‘mahkeme kararı olmadan özgürlüklerin kısıtlanamayacağından’ hareketle Türkiye’yi 3 bin 500 TL tazminata mahkum etmişti. (CnnTurk)

Şiir Hatları Vapuru 4. seferine hazır

Uluslararası İstanbul Şiir Festivali 13 Eylül Salı günü başlıyor. Bugüne kadar 40 ülkeden 180 şairi ağırlayan festivalin şiirin başkentini yeniden şiirle buluşturacak şairlerle doldurulacak.

Şiir Festivali bu sene de diğer senelerde olduğu şiirle, şairle ve şehirle, dolu. Tüm etkinlikler her sene olduğu gibi bu sene de ücretsiz.

 

Festival açılışını Pera Müzesi‘nde gerçekleştiriyor. Festival mekanları ise Yerebatan Sarnıcı, Muammer Karaca Tiyatrosu, Fransız Kültür Merkezi , Kızlarağası Medresesi, Mephisto Kitabevi, İtalyan Kültür Merkezi, Caferağa Medresesi, Beyoğlu Gençlik Merkezi.

Şiir Hatları Vapuru


Festivalin olmazsa olmazlarından Şiir Hatları Vapuru bu sene 4. kez sefere çıkacak. Şiir hatları vapuru 17 Eylül Cumartesi günü 10:30’da Kabataş’tan hareket edecek. Şiir severler ile tüm festival katılımcısı şairleri ücretsiz olarak İstanbul Boğazında bir araya getiren bu etkinlik önümüzdeki yıllarda vapur yolcuları arasından da yeni şairler çıkarırsa hiç şaşırmamak gerekiyor. Bu etkinlikte geleneksel olarak festivale katılan şairler yol boyunca şiirlerini kendi dillerinde okuyorlar ardından şiirlerin türkçe tercümesi okunuyor. Şiirini farklı lisanda dinleyen bir şairi gözlemlemek benzersiz bir deneyim. Bizden söylemesi. 

Gözleriniz İstanbul


Festival programı da açıklandı. Bu sene ilgi çeken etkinliklerden birisi de modern şiirimizin ustalarından tematik olarak seçilmiş İstanbul şiirleri ile son dönem İstanbul şarkıları yalın bir sahne anlayışı çerçevesinde sergilenecek olması. Türk müziğine unutulmaz besteler kazandıran Vedat Sakman ile usta tiyatrocu Hakan Gerçek‘in sahneleyeceği “Gözleriniz İstanbul” adlı etkinlik şiirseverlere doyumsuz bir ziyafet yaşatacak.

Festival tüm şiirseverleri, İstanbul’da yaşamanın aslında bir şiir içinde yaşamak olduğunu bilen herkesi bekliyor

Festival ile ilgili ayrıntılı bilgi festivalin resmi internet sitesinde edinilebilir.

(Yeşil Gazete)

LGBT’ler barış için yürümeye çağırıyor

Ülkede derecesi iyice artan şiddet ve düşmanlık ortamına karşı lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireyler de dikkat çekiyor. Bu amaçla,11 Eylül Pazar günü İstanbul’da bir yürüyüş gerçekleştirilecek.

Şevval Kılıç

İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nden Şevval Kılıç yürüyüşe LGBTT olsun olmasın herkesi beklediklerini söyledi. Kılıç: “11 Eylül pazar günü saat 6’da Taksim Meydanı’nda buluşuyoruz. LGBT’ler olarak bu süregiden savaşa karşı biz de sözümüzü söylemek istedik. Bunun içinde sadece LGBT örgütlerinin değil tüm duyarlı kesimlerin de desteğiyle beraber bir yürüyüş yapmayı planladık. Duyarlı herkesi “Barış” için gökkuşağının altına bekliyoruz.” dedi.

Yürüyüş Saat 18’de Taksim Tramvay Durağı’nda başlayacak.

İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği’nin çağrısı şöyle:

“Biz Türkiye’li LGBT bireyler olarak biliyoruz ki şu an içinde bulunduğumuz çatışma ortamı ve yaratılan toplumsal iklim, savaştan rant kazanmak isteyen güçlerin kendi hoyrat kararları doğrultusunda oluşmuştur. Şiddet ortamının bir an önce bitmesi, toplumsal uzlaşma sağlanıp, halkların barış içinde yaşayabilmesi adına biz LGBT bireyler olarak 11 Eylül Pazar günü saat 17.00 de Taksim meydanında toplanıp Tünele kadar hep birlikte yürüyoruz. Sesimizin daha gür çıkması ve daha çok insana ulaşabilmek için LGBT olan, olmayan herkesi barış ortamı inşaa edebilmek amacıyla gökkuşağı bayrağının altında buluşmaya davet ediyoruz.”

(Yeşil Gazete, Kaos GL)

 

 

Şiddet mağduru kadına yeni kimlik

0

 

Kadına yönelik saldırılar, sığınmaevlerindeki sorunları da gündeme getirdi. Sığınmaevlerinin yeniden düzenlenmesi için düğmeye basan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, bu konuda sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini topluyor.

KADER, dün görüştüğü Bakan Şahin’den sığınmaevlerindeki kadınların kimliklerinin gizlenerek, yeni nüfus cüzdanı verilmesi önerisini gündeme getirdi. Öneriyi ciddiye alan Bakan Şahin, Müsteşar Yardımcısı Hakim Hatice Kara‘yı konunun hukuki altyapısını araştırması için görevlendirdi ve sığınmaevlerindeki kadınlara şiddet uygulayan kocalarının erişememesi için yapılacakların da irdelenmesini talep etti. Akşam’ın haberine göre; Şahin, sığınmaevlerine başvuran kadınların Şiddet Yasası çıkana kadar isim isim takip edilerek, polis korumasına alınmasını da istedi.

İçişleri Bakanlığı kanalıyla bilgilendirilen valilere de ‘Bu yetkiniz var, gerekeni yapın’ hatırlatmasında bulunuldu. Bakan Şahin, sığınmaevlerinin yeniden yapılandırılması ve belediyelerin bu konudaki sorumluluklarının netleştirilmesi için de harekete geçti. 21 Eylül’de bu konuda çalışma kurultayı düzenleyen Şahin, kadın sivil toplum kuruluşları, belediyeler ve konunun uzmanları ile bir araya gelecek.

Şahin, şiddete uğrayan kadınların kullanacağı ‘özel bir butona basılması’ ve ‘evden uzaklaştırılan dayakçı kocaya elektronik kelepçe takılması’nı öngören yeni Şiddetle Mücadele Yasa taslağına da son şeklini veriyor. Bu ay içinde baro başkanları, aile mahkemesi başkanları, kadın sivil toplum kuruluşlarıyla son kez toplanacak olan Şahin, 1 Ekim’de yasal altyapısını tamamladığı taslağı Bakanlar Kurulu’na sunacak.

Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı üyesi Emine Bozkurt, dün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’i makamında ziyaret etti. Raportör olarak Ocak 2012’de Genel Kurul’da oylanmak üzere AP’nin raporunu hazırlayacağını belirten Bozkurt, kadın haklarının insan hakkı konusu olduğunu belirtti ve ve AB için önemine dikkat çekti. Bozkurt, hükümetin kadına şiddet konuşundaki mücadeleyi ciddiye almasından mutluluk duyduğunu belirterek şunları söyledi:

‘Devlet korumasına alınsa bile bir sürü kadın kocası tarafından her gün rahatsız ediliyor. Adam; kadını dövüyor, ertesi gün serbest kalıyor. Bazen ‘barışın, bitsin’ deniyor. Ama bu öneri çok kötü sonuçlanabilir. Kadına şiddet uygulayan erkek, bir defa yakalanırsa ceza alsın, ama ikinci, üçüncü, dördüncüde cezası ağırlaşsın.’

Bakan Şahin de her aileye bir sosyal destek uzmanı verilmesi için çalışma başlattıklarını, bu çerçevede 4 bin uzman görevlendireceklerini de açıkladı. Devletin, olay olmadan sorunları çözmeye çalışacağını kaydetti ve ‘Amaç aileyi güçlendirmek’ diye konuştu.

(Uçansüpürge)

Bedensel Engelliler Türkiye Yüzme Şampiyonası başlıyor

0

TBESF (Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu) tarafından düzenlenen bedensel engelliler yüzme şampiyonası bugün ve yarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Fatih Spor kompleksi  Yüzme Havuzu’nda 10 – 11 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek.

 

 

IPC SWIMMING ( Uluslararası Parolimpik Yüzme Komitesi)  kurallarına ve klasifikasyonlarına ( S Grubuna ) göre yapılacak turnuvada S Grubuna göre, 8-14 yaş küçükler ve 15+ yaş büyükler olmak üzere iki yaş gurubunda katılım olacak.

Katılımcılarn  yavaş seriden hızlı seriye doğru yüzdürüleceği turnuvada sporcuların kıyafetlerinin IPC Swimming kuralarına uygun olması gerektiği aksi taktirde uygun kıyafeti olmayan  sporcuların yarıştan diskalifiye edileceği TBESF tarafından belirtildi.

Katılım koşulları TBESF’nin sitesinden incelenebilir

 

Aslolan edeptir… Bunu unutma Fazıl Say! – Tayfun Atay

Fazıl Say’ın Burgazada vukuatını öğrenince bayağı şaşırdım. Ben onu tası-tarağı topladı, çoktan memleketi terk etti sanıyordum. O değil miydi 2007 seçimlerinde AKP’nin (seçim öncesindeki yoğun ‘laikçi’ çıkışlara ve çıkışmalara rağmen) yüzde 47 oy alması karşısında, “Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslâmcılar zaten kazandı. Biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum” diyen?..

Ben o zaman Birgün gazetesinde Say’ın bu hezeyan derecesindeki endişeli modernliği karşısında, onun kaygılarına referans oluşturan anket temelli istatistiksel araştırma sonuçlarını, hayatını niteliksel araştırmaya vakfetmiş biri olarak sorgulayan bir yazı yazmıştım (“‘Frekans’ Say Fazıl Kaç”, Birgün, 15.12.2007). Hakkı Devrim ‘üstat’ da kaleme aldığı Fazıl Say savunusunda diğer bazı yazarlarla birlikte beni de ‘ayıplayan’ şu lafları etmişti: “Birgün’de Tayfun Atay ‘anketlerde örtünenlerin oranı yüzde 70’e çıkmış görünce Fazıl da galiba gemiyi terk etmeyi düşündü herhalde’ demekte sakınca görmedi” ( Radikal, 19.12.2007).

Benim sözlerim harfi harfine böyle değildi ama Devrim, kendi lisanınca ve (kuvvetle muhtemel ki beni ‘tedib’e yönelik) ‘sakınca görmedi’ diye bitirmek için bu şekilde tercüme etmiş. Ben merak ediyorum, acaba bir kaç gündür Fazıl Say’ın vukuat haberini, hele hele onun kendi cephesinden açıklama adına kaleme aldığı hem ifade özürlü hem de özrü kabahatinden büyük metni okuyup, savunduğu şahsiyet adına hicap duyuyor ve onu ayıplama yolunda kalem oynatmayı düşünüyor mu?!

Olayı biliyorsunuz. Bırakın 2007 seçimlerindeki yüzde 47 oyunu, AKP’nin yüzde 50’lik son seçim zaferinden sonra dahi memleketi terk etmeyip Burgazada’da demirlemiş olan Fazıl Say, bir restoranda gece sefası yaparken oraya gelip yakınına oturan NTV program yapımcısı Nedim Hazar ve  Alman Yeşiller Partisi üyesi eşine hem küfür etmiş hem de ‘kovmuş’! Mesele, siyasi fikir ayrılığı… Olay sonrası alelacele kaleme aldığı ‘facebook’ iletisinde, onların siyasi eleştirilere başladıklarını parantez içine ‘2. Cumhuriyetçiler’ ibaresini ekleyerek belirttikten sonra, “gidin dedik gitmediler”, “kovduk”, “sinirlendik” diyor. Pet şişe fırlattığını yazıyor ve nihayet “onlarla hesaplaşacağım” diye tehdit savuruyor (“Fazıl Say şişe atıp, küfür etti”, T24).

Orada söylemekten kaçındığı, ama olayın diğer cephesi mağdur çift tarafından ifşa edilince (muhtemelen mecburiyetten) bilahare yaptığı açıklamada ettiği küfrü de kabul ederken kendini savunma yoluna da gidiyor (“Fazıl Say’dan pet şişe açıklaması”, T24). Metin, biraz önce söylediğim gibi özrü kabahatinden büyük dedirtecek cinsten… Ayrıca satır araları dikkatle okunduğunda söylenenler kadar söylenmeyenleri de tespit etmek mümkün. Metnin ‘yapısöküm’üne (dekonstrüksiyonuna) birazdan yöneleceğim. Ama ondan önce bir noktayı daha not etmek istiyorum.

Çalmada on, yazmada sıfır, konuşmada sıfır altı

Dünyaya malolmuş bir sanatçının böylesi vasat, incelikten, özenden, kaliteden ve yer yer asgari dilbilgisi kurallarından yoksun bir metin kaleme alabilmiş olması karşısında hayretler içinde olduğumu ifade etmek ve onu, ‘dil yâreleri’ni sarmak üzere Hakkı Devrim’e sevketmek isterim! Müziğin dilini bu kadar mükemmel konuşan/konuşturan bir şahsiyetin yazı ve konuşma dilinin bu kadar berbat olması sanırım literatüre geçecek mahiyette bir durumdur. Üstelik Say, babadan miras bir entelektüelizmle ülkenin siyasi meselelerine doğrudan (damardan) girme konusunda da hayli arzulu. Zaten hadiseyi yaratan da siyasi anlaşmazlık (karşılıklı açıklamalardan anlıyoruz ki Say, ‘2. Cumhuriyetçilik’le yaftaladığı bu insanlarla CHP, Soner Yalçın, Mustafa Balbay polemiklerine girmiş)… Hâl böyleyken Türkçe’yi bu kadar vukufsuzca kullanmak olur mu? Taaccüp doğrusu!..

Tarihe geçecek vahametteki metne gelecek olursak, Fazıl Say, kendisiyle tartışan, görüşlerini ve babasını eleştirdiğini söylediği, ‘provakatif’ (provokatif olacak) ve tahrik edici cümleler kurduğunu, kendisini küçük düşürmeyi amaçladığını belirttiği adam için, “Bunun üzerine çok sinirlendim ve adama yüksek sesle gitmelerini ‘s….r git’ diyerek tekrar ettim” diyor. Bununla da kalmayıp nasıl daha da ileri gittiğini şöyle anlatıyor: “Çiftin kalkmamasına sinirlendiğim için, elimdeki whiskey bardağını adama boca ettim”. Evet, aynen, mizahî tınılı “boca ettim” ifadesi yer alıyor Say’ın açıklamasında…

Kafasına ‘whiskey’ (Say, ‘viski’yi Türkçe yazamamış!) boca edilen adam, karısını alıp giderken ‘kahramanımız’ onların arkasından bakar ve kadının restoran sahibiyle tartıştığını fark edip yıldırım hızıyla onların yanına gider. Kadın, yaptığı açıklamada Say’ın kendisine saldıracağını düşündüğünü ifade ettiği için, savunma metninde o, saldırmaya değil, “Türkiyeyi anlamadıklarını söylemeye gitti”ğini kaydediyor. Çünkü o, kimseye vuramazmış. Neden mi? Şundan: “Ben kimseye hayatımda vurmadım, vuramam da zaten, çünkü aynı ellerle ertesi günü konser verecek olan yine benim, salt mesleki açıdan yumruğumu kaldıramam, bu mümkün değildir, hayatımda yumruğumu kullanmadım kullanamam”…
Anlıyor musunuz?! Bay Say, ‘whiskey’sinden aldığı cesaretle akıldan, izandan itidalden alabildiğine uzaklaşıp, ‘sinkâf’lı hakaret sözleri sarf edip, insanların kafasından aşağı içki boşaltırken, pet şişe fırlatırken, iş yumruk savurma noktasına geldiğinde birden ‘rasyonalite’ye dönüş yapıyor ve kendisini frenliyor. “İnsanlara vurmaya, yumruk atmaya vicdanım el vermez” demiyor; “sanatçı ruhuna ve duyarlılığına sahip bir insandan bunu nasıl beklersiniz” diye sitem etmiyor; (hadi beklenti eşiğimizi iyice düşürelim) “piyano tuşlarına dokunan, ‘Macar Dansları’nı, ‘Dört Mevsim’i, ‘Mavi Tuna’yı icra eden parmaklarımla, ‘insanın güzele varma çabası’na hasrettiğim ellerimle insan canı yakmamı nasıl beklersiniz” diye de yakınmıyor… Diyor ki “yarın aynı ellerle konser verecek olan benim; salt mesleki açıdan yumruğumu kaldıramam”… Ne demeli, helâl olsun senin gibi ‘sanatçı’ya!..

Yetenek hiçbir şeydir, terbiye her şey…

Metnin ‘yapısöküm’üne giriştik, devam edelim: Say, kavga ettiği çiftin kendi oturduğu masanın yanına yerleşmesini şöyle değerlendiriyor: “Yaklaşık 30 masası olan restoranda, sadece 2 masada müşteri kalmıştı, gece 02.00 civarıydı. Bu çift gelip tam yanıma oturdular, benim bitişik masama, tam yanımdaki sandalyeye ve sağ çaprazıma”…

Tabii mağdur tarafın bu noktadaki açıklaması hayli farklı (“Orada masalar uzundur. Fazıl Say’ın oturduğu masanın ucuna iliştik” diyorlar), ama onu yok farz edelim. Her ne olursa olsun kamuya açık bir yerde insanların tercihlerini sorgulamak kimsenin haddi olamaz. Otobüste, dolmuşta boş koltuk varken yanınıza oturan insanlara “Gidin boş yerlere oturun” deme hakkınız nasıl yoksa burada da aynı durum söz konusu. Ayrıca Hazar, Say’la 2004 yılında bir belgesel çekimi sırasında tanıştığını, karısının da onu tanıdığını belirtiyor. Kimbilir, belki de nezaket icabı yakın bir yere oturdular? Ama Say, hem bu insanları tanımadığını beyan ediyor hem de yanıbaşına oturmalarından duyduğu rahatsızlığı ima ediyor.

Demek ki Bay Say, ‘sterilizasyon’ istiyor. Yazdıklarından bunu çıkarmak mümkün. Zahir, ayrıcalık, itibar ve iltifata mazhar olmak da istiyor. Şu ifadede de bu istek zımnen yer alıyor: “Bu Alman kadın, Yeşiller Partisi üyesi, Almanya da olsa, herhangi bir dünya sanatçısının yanına oturup sırf onu kızdıracak şeyler diyebilir mi sizce? Niye? Sebep?”
İfadedeki yazım ve anlatım kusurlarını kenara bırakalım da bir insanın kendi kendisini ‘dünya sanatçısı’ şeklinde tanımlamasındaki rahatlığa dikkat yöneltelim! “Ben bir ‘dünya sanatçısı’yım, benden uzak durun, yanıma oturmayın, beni kızdırmayın” demeye getiriyor Say… Kendi dışına, etrafına bu derece asimetrik bakan ve bunu hoyratça dışa vuran şişik bir ‘sanatçı’ egosu… Tespit budur.

Kurduğu insan ilişkilerine belli ki alabildiğine nüfuz etmiş bu ‘asimetri’, Fazıl Say’ın açıklamalarında bariz olduğu kadar, kimin kusurlu olduğunu anlama açısından da ipuçları sunuyor. Say, söze sözle karşılık vermenin ötesine geçip tahammülsüzce küfrediyor; insanlara ‘s….r git’ demek yerine taşıdığı kamusal-küresel sanatçı kimliğinin gereği olarak kibar ve zarif bir şekilde mekânı kendisi terk etmeyi düşünmüyor (yukarıdaki ifadesinde yer alan ‘herhangi bir dünya sanatçısı’ büyük olasılıkla öyle yapardı). Kendisini tahrik eden sözlerin ne olduğunu bilemiyoruz, yazmıyor. Ama başka ‘yazmadıkları’ndan hareketle esas kabahatin onda olduğunu iyice anlıyoruz. Mesela muhatabının sözleri arasında hiçbir küfür yer almadığından emin olabilirsiniz. Çünkü, eğer öyle olsaydı, kendi ‘sinkâf’ını itiraf ettiği gibi onu da ifşa ederdi! Özetle anlıyoruz ki ‘dünya sanatçısı’ Fazıl Say geceyarısı bir restoranda yanıbaşına oturmalarını hazmedemediği, kendisinin tanımadığı, ama kendisiyle tanışık olduğunu düşünen insanlara bir siyasi tartışma akışında küfredip onları ‘whiskey’le darp etmiş ve kovmuş.

Bu vakadan çıkarılabilecek ‘ontolojik’ sonuç şu: Tüm yeteneği hiçe saydıracak ölçüde devasa bir narsizm; tartışma olgunluğu, inceliği ve zarafetinden uzak bir ergen kişilik; nihayet sanatçı hassasiyeti ile bir araya getirilmesi imkânsız bir ‘maşizm’…

O halde sanat âlemi bağrında bir ‘Truva Atı’ barındıyor da haberi yokmuş!..

Tayfun Atay- www.t24.com.tr

Türkiye’nin vicdani ret hakkını tanımama politikası tamamen çöktü

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Serkan Köybaşı

Bütün Türkiye bir kez daha bedelli askerliği tartışırken, hükümet ve ana akım medya Türkiye devletinin de artık vicdanî reddi bir insan hakkı olarak tanımak zorunda olduğunu hala ağzına almıyor. Oysa İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM – ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM) kısa bir süre önce aldığı Bayatyan kararıyla Türkiye’nin de vicdanî ret hakkını tanıması gereğini bir kez daha ortaya koymuştu.

Ermenistanlı bir vicdanî retçi olan Vahan Bayatyan’ın başvurusu üzerine süren yargılamadaki kararını Temmuz ayında açıklayan İHAM,  Ermenistan’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  düşünce, vicdan ve inanç hürriyetini düzenleyen 9. maddesini ihlal ettiğine karar vermişti. (Konuyla ilgili olarak Oğuz Sönmez ile yaptığımız röportaj için TIKLAYIN)

Bedelli askerliğin gündeme gelmesi nedeniyle Bayatyan kararının Türkiye’nin vicdanî ret hakkını inkar eden konumunu nasıl etkileyeceğini bir kez daha ele almak istedik ve konu hakkında yakın zamanda akademik bir makale yazan bir hukukçuyla, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Serkan Köybaşı’yla konuştuk.

İlk merak ettiğimiz konu Bayatyan kararı Türkiye’nin vicdanî reddi tanımama politikasında değişikliğe yol açabilir mi sorusunun yanıtıydı. Serkan Köybaşı bu soruya net bir yanıt veriyor:

“Kesinlikle açması lazım. Hatta kanımca, devletin iradesi dışında gelişen bu süreç sonucunda şu anda Türkiye’de vicdanî ret hakkı vardır. Neden? Çok basit bir mantığı var bunun:

1- İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) kararları İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin (İHAS) parçasıdır. Bu hem İHAS’ın 46. maddesinden kaynaklanır, hem de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararların yerine getirilmesini takip etmesinden.

2- İHAS, 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca kanunlarımızdan üstün konumdadır. Dolayısıyla İHAM kararları da kanunlarımızdan üstündür.

3- Sonuç: İHAM’ın Bayatyan kararı Askerlik Kanunu’ndan üstündür.

Bayatyan kararında İHAM ne dedi? Vicdanî ret hakkı İHAS’ın 9. maddesinin içinde -açıkça yazılmamış olsa da- vardır. Bu mantık çerçevesinde artık önüne vicdanî ret davası gelen hakimin, Anayasa’nın 90. maddesi gereğince şu tetkiki yapması gerekir: ‘Davalı kişi zorunlu askerlik yerine kamu hizmeti yapma hakkı olduğunu iddia ediyor. Askerlik Kanunu’na göre böyle bir hakkı yok. Ama İHAM’ın Bayatyan kararından sonra İHAS’ta vicdanî ret hakkı tanınmış. İHAS, Askerlik Kanunu’ndan üstün olduğuna göre İHAS’ı doğrudan uygularım, Askerlik Kanunu’nun İHAS’la çatışan kısmını görmezden gelirim. Davalının zorunlu askerlik hizmetini reddetme hakkı vardır. Cezalandırılamaz.’

Benim görüşüm, Türkiye’nin vicdanî ret hakkını tanımama politikası tamamen çökmüştür. Şu anda Türkiye’de, mahkemeler önünde doğrudan iddia edilebilecek şekilde vicdanî ret hakkı vardır. Eğer hükümet ve yargı eski düzeni devam ettirmek isterse artık bir hakkı tanımamış olmayacak, bir hakkı ihlal ediyor olacak.

“Ermenistan’daki durum Türkiye’ye benziyor”

Peki Ermenistan’daki durum Türkiye’ye benziyor mu? Bazı yorumlarda iki durumun birbirinden farklı olduğu iddia ediliyordu. Oysa Serkan Köybaşı Ermenistan’da dava sırasındaki durumun çok az farkla Türkiye’ye benzediğini ve ironik bir durum ortaya çıktığını söylüyor:

“Bayatyan’ın vicdanî reddinden dolayı hapis cezası aldığı dönemde Ermenistan Avrupa Konseyi’ne üyelik başvurusu yapmıştı ve Konsey’in üyeliğe kabul şartları arasında Ermenistan’ın üç yıl içerisinde vicdanî ret hakkını tanıması zorunluluğu vardı. Yani vicdanî ret hakkını tanımak artık Konsey’e üyelik için bir ön şart oldu. Nitekim Ermenistan hükümeti de bu şartı kabul etmişti. Kamu hizmetiyle ilgili bir kanunun hazırlıkları içerisindeydi, bu sırada tüm vicdanî retçiler için af çıkartıldı, vs. Ama Bayatyan’ın mahkumiyeti sırasında hâlâ alternatif kamu hizmetine dair bir düzenleme bulunmuyordu. Zaten hapis cezası da buna istinaden verildi. Tabi Ermeni hâkim ve savcıların devletçi, dar bakış açılı ve güncel durumu göz önünde bulundurmayan yaklaşımı da bu cezada etkili oldu. Ancak bu devletçi yaklaşım daha sonra devletin İHAM’da mahkumiyetine sebep oldu, ironik bir durum.”

Türkiye sürekli yalan söyleyen bir devlet haline geldi

Köybaşı’na göre Bayatyan kararı kesinlikle bağlayıcı. Ancak Türkiye hâlâ Osman Murat Ülke davasında mahkum olmasının sonuçlarını bile yerine getirmiş değil. Serkan Köybaşı Türkiye’nin sürekli yalan söyleyen bir devlet haline geldiği yorumunu yapıyor:

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin her insan hakları toplantısına “askerlik hizmetinde reform hazırlıkları devam ediyor” diye mesaj gönderiliyor. Nasıl bir hazırlıksa 2006’dan bu yana bir türlü bitmedi! Burada çok açıkça hükümetin bir oyalaması ve vicdanî ret hakkını tanımama konusunda ısrarıyla karşı karşıyayız. Ve sürekli yalan söyleyen bir devlet haline geliyoruz.

Peki Türkiye’den bir vicdani redçi İHAM’a dava açarsa ne olur? Serkan Köybaşı’na göre Türkiye tazminat öder:

“Bayatyan kararı Ermenistan’a karşı verilmiş bir karar ancak kararlar ‘Avrupa kamu düzenini’ oluşturduğu için tüm Avrupa Konseyi üyesi ülkeler için bağlayıcı. Bugünden sonra Türkiye’deki vicdanî retçiler, mahkemede, İHAS’ın düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesinin kapsamında vicdanî ret hakkının da olduğunu, İHAM’ın kararının zorunlu askerlikten başka bir düzenleme öngörmeyen kanunlarımızdan üstün olduğunu, hükümetin zorunlu askerlik hizmeti yerine bir alternatif kamu hizmeti düzenlememiş olmasının kendi sorumlulukları dahilinde olmadığını iddia edebilir ve bu hukuken geçerli bir iddia olur.

Hakim, hukuku biliyorsa ve Anayasa’nın 90. maddesini uygulamaktan korkmazsa vicdanî retçiyi serbest bırakacaktır. Bu kişiler, daha sonra düzenlenecek bir kamu hizmetine çağırılabilir. Hükümet zorunlu bir kamu hizmeti düzenlemezse bu kişiler ne askere gider, ne de kamu hizmeti yapar.

“Önemli olan iyi niyet ve biraz akılcılık”

Serkan Köybaşı Türkiye’nin bu inkar ve oyalama politikası nedeniyle mahkum olacağını da sözlerine ekliyor:

“Eğer tüm bunlara rağmen vicdanî retçileri hapse atmaya ve hapistekileri serbest bırakmaya yanaşmazsa Türkiye bunların hepsinden teker teker mahkum olur ve tazminat öder. Tabii bu tazminatı biz hukuku ve hakları savunanlar, hükümeti doğruyu gösterenler kendi cebimizden verdiğimiz vergilerle öderiz, o çok sinir edici bir durum. Mahkum olur ve tazminat ödemek zorunda kalırsak hükümet muhtemelen tazminatı öder ve yine “kamu hizmeti kanunu hazırlıyorum, merak etmeyin” diye mesaj gönderir Avrupa Konseyi’ne.

Ama bu sefer, hatta böyle bir mahkumiyete bile gerek yok kanımca, gerçekten bir vicdanî ret kanunu hazırlanacaktır. Nitekim AKP’den “zorunlu askerliği tartışalım” mesajları gelmeye başladı. Aynı şeyi CHP zaten seçim öncesinde seçim bildirgesine yazmıştı. Tabii şu anda tartışma aşamasını çoktan geçtik aslında. Vicdanî ret hakkı şu anda var. Önemli olan bu hakkın, hem vicdanî retçileri, hem toplum vicdanını, hem de toplum yararını en iyi şekilde sağlayacak şekilde düzenlenmesi. Almanya gibi başarılı örnek var önümüzde. Vicdanî retçileri sağlık sektöründe istihdam edip hem toplumsal, hem de ekonomik fayda sağlıyorlar. Vicdanî retçilere yönelik toplumsal hoşnutsuzluk da zamanla benimsemeye dönüşmüş durumda. Almanya gibi askerî tarihi hayli kabarık olan bir toplum bunu başardıysa, biz neden başarmayalım. Önemli olan iyi niyet ve biraz akılcılık.”

Serkan Köybaşı’nın Bayatyan kararına ilişkin hazırladığı ayrıntılı bir makale yakında Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kazancı Hakemli Hukuk Dergisi’nde yayınlanacak.

Yani konuyu iyi bilen bir hukukçunun yorumuna göre Türkiye’nin vicdani ret hakkını inkar etmekteki bu ısrarı artık tamamen hukuka aykırı bir hale gelmiş durumda. Ve bugün hala bir vicani retçi, İnan Suver, cezaevinde işkence altında mahkum olarak tutulmaya devam ediliyor. Çok sayıda vicdani retçi de aynı tehditle karşı karşıya.

Uluslararası vicdan şampiyonluğu yapmaya çalışan Türkiye devleti için trajik bir durum değil mi?

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Göçmenlerin sembolik seçiminden SPD ve Yeşiller çıktı

18 Eylül’de Berlin’de eyalet ve ilçe belediye seçimleri yapılacak. Nüfusu 3,5 milyona ulaşan kentte, yaklaşık 475 bin göçmen, Alman vatandaşı olmadığı için eyalet seçimlerinde oy kullanamıyor. Alman vatandaşı olmayan göçmenlere eyalet ve yerel seçimlerde oy hakkı talep eden Her Oy (Jede Stimme) ve Avrupa için Vatandaşlar (Cizitens for Europe) adlı derneklerin başlattığı bir kampanya ile Berlin’de sembolik seçim sandıkları kuruldu.

Oy hakkı bulunmayan göçmenlerin 29 Ağustos ile 4 Eylül tarihleri arasında sandık başına gittiği seçimlerden oyların yaklaşık yüzde 38’ini alan Sosyal Demokrat Parti (SPD) birinci çıktı. Sosyal Demokratları, yüzde 26 ile Yeşiller ve yüzde 12 ile Sol Parti izledi. Berlin’de muhalefette yer alan Başbakan Angela Merkel’in partisi Hrıstiyan Demokrat Birlik (CDU) oyların yüzde 8’ini, Hür Demokrat Parti (FDP) ise yüzde 2’sini aldı. Almanya’da göçmenler tarafından kurulan Yenilik ve Adalet İttifakı (BIG) ise oyların yüzde 6’sını topladı. Berlin’in çeşitli yerlerinde kurulan toplam 75 seçim sandığında yaklaşık 2 bin göçmen oy kullandı.

Kampanyanın hedefi

Her Oy adlı derneğin başkan yardımcısı Raed Saleh, bu kampanya ile hedeflerinin göçmenlere oy hakkı konusunda bir tartışma başlatmak olduğunu söylüyor. “Alman vatandaşı olmasa da, yıllardır Berlin’de yaşayan yaklaşık 475 bin kişi seçimlere katılamadığına” dikkat çeken Saleh, yaşamlarını burada sürdüren her yaştan insanın, günlük hayatta kendilerini ilgilendiren, eyalet ve yerel düzeyde alınan en basit kararlarda bile söz hakkına sahip olmadığını belirtiyor. Saleh, Her Oy derneği olarak, bu konunun tartışılmasına önayak olmak istediklerini vurguluyor.

“Vatandaşlığa geçiş kolaylaştırılsın”

Almanya’da uzun yıllardır yaşayan göçmenlere yerel seçimlerde oy hakkı tanınmasıyla ilgili tartışmalar geçmiş yıllarda da yaşanmıştı. Göçmenlere seçme hakkı verilmesine karşı çıkan partilerin başında iktidardaki Hrıstiyan Birlik (CDU/CSU) geliyor. Muhafazakar Hrıstiyan Birlik partileri, göçmenlere yerel seçim hakkı verilmesi yerine göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçmelerini istiyor. Böylelikle, göçmenlerin seçme ve seçilme hakkından yararlanabileceğini savunuluyor.

Berlin Eyalet Parlementosunun Sosyal Demokrat Partili üyesi Raed Saleh bunun için, Alman vatandaşlığına geçişin de kolaylaştırılmasını talep ettiklerini belirtiyor. Dar gelirli göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçemediğini hatırlatan Saleh, belirli bir süreden beri burada yaşayan göçmenlere gelirlerine bakılmaksızın Alman vatandaşlığına geçme hakkının tanınması gerektiğini söylüyor. Saleh, yürüttükleri tartışmalarda, herkese seçme hakkı verilmesinin yanı sıra vatandaşlığa geçişin de kolaylaştırılması gerektiğini dile getirdiklerini belirtiyor.

Yerel seçimlerde çifte standart

Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Sol Parti ise göçmenlere yerel seçim hakkı verilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak Sosyal Demokrat Parti ile Sol Parti’nin iktidarda olduğu Berlin’de, Yeşiller’in göçmenlere oy hakkı talep eden önergesi geçtiğimiz haziran ayında reddedildi. Saleh, Berlin bu konuda anayasa değişikliği kararı alsa bile, Federal Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı bozabileceğini belirtiyor. Bu nedenle de, göçmenlere yerel seçim hakkı verilebilmesi için federal düzeyde bir kararın çıkması gerektiğine işaret ediyor.

Kampanyaya katılan Berlin Brandenburg Türkiye Toplumu (TBB) adlı derneğin yönetim kurulu üyesi Nalan Arkat ise siyasetçilerden  öncelikle yerel seçim konusundaki “çifte standarda” son vermelerini talep ettiklerini belirtiyor. “Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin vatandaşlarının, Berlin’de yaşamaya başladıktan üç ay sonra yerel seçimlerde oy hakkı verildiğini” hatırlatan Arkat, “halbuki yerel seçimlerin amacı, o yörede yaşayan insanların temsiliyetlerini sağlamak” diyor. Arkat, o yörede üç aydır yaşayan insanların o bölgeyle ilgili vereceği kararla, yıllardır orada yaşayan, o bölgenin bir parçası olmuş, o bölgenin karakterini belirlemiş insanların vereceği kararın karşılaştırılamayacağını söyledi. Arkat, yıllardır Berlin’de yaşayan, burada çalışan, vergi ödeyen göçmenlere yerel seçim hakkı verilmesinin toplumsal yaşama katılım açısından önem taşıdığını ifade etti. (DW)

TkMM Ankara’da yıllık toplantısını yapıyor

2008 Haziran ayında 5 ilde deneme toplantıları yapılan ve Ekim ayında TBMM açıldıktan sonra sürekli toplantılarına başlayan Türkiye küçük Millet Meclisleri, giderek yaygınlaştı ve 30 ile ulaştı. 2012 yılında hedef 41 il (Türkiye’nin yarısı) ve bir yıl sonra da tüm iller. Ama sayının artmasından daha önemli olan şey, başlayan illerin sürekliliği, katılımın niteliği ve toplumsal diyalogun gerçekten sağlanabilmesi.

10 ve 11 Eylül 2011 günleri, tüm illerden gelen girişimcilerle birlikte yıllık TkMM semineri Ankara Kızılay ETAP MOLA otelinde yapılacak. Bu seminere TBMM’deki siyasi partileri temsilen konuklar da çağırdık. Katılacak milletvekilleri şöyle:

10 Eylül 2011 Cumartesi (ETAP MOLA Oteli – Kızılay)

AKP Mahir Ünal (Grup Başkan Vekili)

CHP Ayten Kayalı (Gen. Bşk. Yrd.- Halkla İlişkiler)

BDP Hasip Kaplan (Grup Başkan Vekili)

MHP Mehmet Günal (Antalya Milletvekili)