Ana Sayfa Blog Sayfa 5062

Büyükelçi, ne büyükelçi ne bürokrat

Türkiye yardım elini uzattığı Somali‘ye ilk büyükelçisini atadı. Ancak atanan isim ne bir büyükelçi ne de bürokrat. Yeryüzü Doktorları Derneği‘nin İngiltere Ofisi Yönetim Kurulu Başkanı Cemalettin Kani Torun, Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye’nin ilk Somali Büyükelçisi oldu.

Dışişleri Bakanlığı’na ait bazı atama kararları Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. Karara göre, Yemen Büyükelçisi Mehmet Dönmez merkeze alınırken, Birleşmiş Milletler Türkiye Daimi Temsilci Yardımcısı Fazlı Çorman Yemen Büyükelçisi olarak görevlendirildi. Ali Kemal Aydın ise Libya’nın Türkiye Büyükelçisi oldu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ağustos ayında Somali’ye yaptığı ziyaret sırasında Türk Büyükelçiliği açılacağını açıklamıştı. Bu çerçevede Bakanlar Kurulu kararıyla Yeryüzü Doktorları Derneği’nin İngiltere Ofisi Yönetim Kurulu Başkanı Cemalettin Kani Torun Somali’nin ilk Türkiye Büyükelçisi oldu.

İlk kez bir büyükelçi veya bürokrat dışında özel bir derneğin yönetim kurulu üyesi elçi olarak görevlendirilirken bu ismin Somali’nin ilk büyükelçisi olması dikkat çekti. Yeryüzü Doktorları Derneği’nin İngiltere Ofisi Yönetim Kurulu Başkanı Cemalettin Kani Torun İngiltere’de yaşıyor, mesleği ise doktorluk. Ancak Torun’un 10 yıldır doktorluk yerine insani yardım faaliyetleriyle ilgilendiği öğrenildi.

İnternet sitesinde yer alan bilgiye göre Yeryüzü Doktorları Derneği, “yurtdışında yaşayan bir grup Müslüman doktor ve sağlık elemanı” tarafından İngiltere’de kuruldu.

(Cumhuriyet)

Füze kalkanının yeri belli oldu

NATO füze radarları sisteminin, MalatyaMuş hattında, yerleşimden uzak bir bölgeye kurulacağı ifade edildi; sistemde füze fırlatacak savaş gemileri de yer alıyor.

Türkiye’ye kurulacak Kuzey Atlantik Paktı (NATO) füze savunma sisteminin yeriyle ilgili Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile prensipte anlaşıldığı ve sistemin Malatya’ya yakın bir araziye kurulabileceği açıklandı.

Hürriyet gazetesinin haberine göre, bu yerin seçilmesinin nedeni, Doğu Akdeniz’deki gemilerle Türkiye’nin doğusunu aynı anda görebilme şartını sağlaması.

Radar üniteleri için, Muş-Malatya eksenine karar verilmeden önce, Adana-İncirlik, Diyarbakır-Pirinçlik-Batman ve İskenderun-Hatay havzaları da değerlendirilmişti.

Görüşmelerde gündeme gelen bir konu da radarların yerleşim merkezine belli bir mesafeden kurulması zorunluluğu oldu. NATO görüşme heyeti, müzakerelerde, radarların tehdit algılamasına yanıt verecek AEGIS sistemi donanımlı füze fırlatacak savaş gemilerinin de sistemde bulunacağını Türk tarafına bildirdi.

Harekât merkezleri ve radarların kurulacağı tesislerde, Türkiyeli bir general komutasında Türkiye’den askeri personel de yer alacak. NATO askerlerinin Türkiye’de kaç kişi ve ne kadar süre için bulunacağına ve ileride füze savunma sisteminin hangi aşamalarla nasıl yürüyeceğine dair karar mekanizmalarında Türkiye’nin de yer alacağı ileri sürüldü. Test çalışmalarının en geç Aralık ayı ortasına kadar başlayacağı belirtiliyor.

(Bia)

Kabil’de şiddetli çatışmalar

0

Taliban militanları, Kabil‘in merkezinde ABD Büyükelçiliği ile ISAF karargahının bulunduğu bölgeyi hedef alan eşgüdümlü saldırılar düzenliyor.

Büyükelçilikler semtini hedef alan saldırının, bölgede hala inşaat halinde olan yüksek bir binadan yönetildiği belirtiliyor.

Albdül Hak meydanını hedef alan saldırı sırasında altı büyük patlama ve sürekli olarak makineli tüfek ateşi işitildi.

Taliban örgütünün bir sözcüsü istihbarat servisiyle bir bakanlığı hedef aldıklarını bildirdi.

Alınan bilgiye göre ABD Büyükelçiliğinin roket saldırısına hedef olduğunu ve eşgüdümlü birkaç intihar saldırısı birden düzenlendiğini aktarıyor.

Bölgede yolların ulaşıma yapatıldığı, polisin barikatlar kurduğu bildiriliyor. Afgan polisi yörede yaşayanların pencerelerden uzak durmasını istedi.

2011, Afganistan’da ABD önderliğindeki güçlerin Taliban yönetimini devirdiği 2001 yılından bu yanaki en kanlı yılı oldu.

(BBC)

Yenilenebilir enerji geleceği Almanya ve tüm Avrupa’da kuvvetleniyor

0

Almanya Şansölyesi Angela Merkel yenilenebilir enerji politikası oluşturmak ve devre dışı bırakılmasına karar verilen nükleer enerji santrallerinin geleceğini belirlemek amacıyla ilgili kurum ve kişilerle başbakanlıkta bir zirve yapacak.  Merkel, 15 Eylül’de enerji sektöründe önde gelen kurum ve kuruluşlar ile sendika temsilcileriyle bir araya gelecek.

Fukuşima sonrası nükler yanlısı enerji politikası Almanya halkının tepkisiyle iflas eden Hristiyan Demokrat şansölye’nin açıkladığı amaç ise ‘enerji alanında ortak bir toplumsal uzlaşı’ yaratılması. Gönderilen davetiyelerde, Fukushima’da yaşanan olaylardan sonra yenilenebilir enerjiye geçerken izlenecek yol hakkında ortak bir çerçeve oluşturulmasının arzulandığı belirtildi. Yenilenebilir enerjiye sorunsuz bir şekilde geçişin sağlanabilmesi için Çevre, Ekonomi ve Ulaştırma bakanlıklarının da katıldığı zirvede, alınan kararların nasıl uygulanacağı konusunda öneriler geliştirilecek.

Fukuşima sonrası süreçte yenilenebilir enerjilere gerçek bir geçiş ve bununla beraber Yeşil Yeni Düzen ekonomik programıyla yeni işler ve daha yaygın ve adil bir refah vaadeden Yeşiller’e zaten artmakta olan halk desteği büyük bir  artış görmüştü. Bunun ardından nükleerden çıkışı tartışmaya açan Merkel’in, daha sonra kapalı kapılar ardında sanayi temsilcileriyle bunun gerçekçi olmadığını tartıştığı ortaya çıkmıştı. Eyalet seçimlerinde Yeşiller çok yerde büyük başarı yaşadı ve Baden-Württemberg eyaletinde başbakanlığı almıştı.

Muhalefet ve toplumsal baskılar nedeniyle Merkel hükümeti, daha önce ertelediği nükleer santrallerinin kapatılma sürelerini 2023 yılına çekmişti. Hükümet ilk etapta ise geçici olarak kapatılan eski santralin bir daha açılmaması kararını verdi. Alman Yeşiller Partisi kurultayında yoğun tartışmaların ardından, hükümetin bu yetersiz kararına destek çıkmıştı. Yeşiller 2017’ye kadar tüm santrallerin şartsız olarak devre dışı bırakılmasını istiyor. Şimdi ise hükümet yenilenebilir enerji üretimine geçişte nasıl yol izleneceğini belirlemeye çalışıyor.

Alman Enerji ve Su Sanayicileri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada Almanya’da 2011 yılının ilk altı aylık döneminde yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektriğin toplam elektrik üretimindeki payının ilk defa yüzde 20 seviyesinin üzerine çıkarak bu anlamda rekor kırdığı belirtildi.

Birlik tarafından yapılan açıklamada Almanya’da 2011 yılının ilk altı ayında rüzgar, güneş, biyomas ve hidroelektrik enerjisi santrallerinde toplam 57 milyar kilovat saat elektrik üretiminin gerçekleştiği bunun ülkenin bu dönemki elektrik üretiminde yüzde 20.8’lik pay anlamına geldiği ifade edildi.

2010 yılının aynı döneminde bu oran 50.4 milyar kilovat saatlik üretim ile yüzde 18.3 olarak gerçekleşmişti.

Açıklamadaki verilere göre bu dönemde ülkenin toplam elektrik üretiminde rüzgar enerjisinden elde edilen elektrik yüzde 7.5, güneş enerjisinden üretilen elektrik yüzde 3.5, hidroelektrik’ten elde edilen elektrik ise yüzde 3.3 oranında pay sahibi oldu.

Bunun haricinde, Almanya’nın Yunanistan’dan temiz enerji ithal etme isteği öne çıkıyor. AFP’nin haberine göre Yunanistan başbakanı Yorgos Papandreou Pazar günü bunu teyid eder mahiyette konuştu ve konuyu görüşmek üzere bu ay içinde Almanya’ya gideceğini söyledi. Almanlara 10,000-15,000 MW arasında güneş enerjisiyle üretilmiş elektrik sağlayabiliriz diyen Papandreou, Yunanistan’ın geçmişte bazı yatırımları uzaklaştıran yolsuzluk ve bürokrasiyle mücadele etmesi gerektiğini de ekledi.

Geçtiğimiz aylarda Alman yetkililerin Yunanistan’ın krizdeki ekonomisini kurtarmak için ne yapılabileceğine dair bir ziyaret sırasında Alman Çevre Bakanlığı Yunanistan’da Almanya’ya ihraç için 20,000 hektara fotovoltaik sistemler kurulacak bir projeyle ilgilendiklerini söylemişti. Yunan güneş tanrısı adına Hellios şeklinde isimlendirilen projenin 30 ila 60 bin yeni iş yaratması bekleniyor.

(AFP, Hürriyet,Yeşilekonomi.com, Yeşil Gazete)

Hepimiz suçluyuz! *

Hepimiz suçluyuz ya da eninde sonunda olacağız! Çünkü bu bizim içimizde var. Eğer ben bu yazıyı yazıyorsam ve eğer siz bir yerlerden bu yazıya ulaşabiliyor ve okuyorsanız bu ihtimal bizim için de çok yüksek. Çünkü, ucundan kıyısından bir muhalifliğe bulaşmışız demektir.

Suçumuz, muhalif olmak ve(ya) muhalif olabilme ihtimali. Cezamızı net olarak belki hiç öğrenemeyeceğiz, çünkü iddianameler yazılamayacak, mahkemeler başlamayacak, tutukluluk süremiz uzadıkça uzayacak. Böyle olunca suçumuz da kesinleşmeyecek ama cezamızı çekeceğiz. Bu biraz hayali gelebilir belki şimdi, ama o kadar çok örnek, artan bir sıklıkla karşımıza gelmeye başladı ki! İnanılır gibi değil.

Muhalif olmanın üzerinde, hiçbir kurala dayanmayan bir baskının sonucu bu yaşananlar. Yani belli kurallar olur, o kuralları çiğnediğinizde bilirsiniz ki, artık devletin suç kapsamına girecek bazı hareketler yapıyorsunuz. Devam edersiniz ya da etmezsiniz. Fakat şu durumda bunu söylemek mümkün mü sizce?

“Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül, otobüs beklerken gözaltına alındı, 18 aydır tutuklu. Bu süre içerisinde okuluna devam edemedi. Tutuklanmasına kanıt olarak boynuna taktığı “puşi” gösteriliyor.

Şubat 2010’da İstanbul’un Çağlayan semtinde bir grup, boş bir markete molotof kokteyli atarak kaçtı. Görgü tanıkları, gruptaki kişilerin puşi taktığını söyledi.

Aynı saatlerde arkadaşının evinden çıkan Kırmızıgül de olaydan habersiz, durakta otobüs bekliyordu. Boynunda puşi takılı olan Kırmızıgül “eyleme katılmış olabileceği” gerekçesiyle gözaltına alındı.”

Şimdi burada bir olay yaşanmış. O olaya katılanlar da herhalde suç işlediklerini biliyorlar. Fakat kim tutuklanıyor? Boynunda, muhalif bir simge olan, olayla alakası kurulamayan bir kişi. Tutuklanmak dediysem hafife almayın, 18 aydır F Tipi hapishanede bu kişi. Türkiye’de zaten suçlu olabilecekken, bu potansiyelini gerçekleştiriyor gibi bir durum söz konusu.

Bir başka örnek, yine İstanbul’dan. Muhammed Cihad Saatçioğlu adlı kişi, bir yürüyüşe katılıyor. Bu yürüyüşte gözaltına alınıyor. Ne var ki, Saatçioğlu daha önce de benzer yürüyüşlere katılmış ve bir yürüyüşte fotoğrafı çekilmiş. Kendisi legal bir örgüte üyeyken, bir anda bu fotoğraf sayesinde illegal bir örgüt üyesi oluyor ve tutuklanıyor. Saatçioğlu’nun dindar bir muhalif olması, üyesi olduğu örgütün ise hükümet ile arası en sıcak muhalif örgüt olması da durumu değiştirmiyor. En ufak bir karşı çıkış, hükümetin (artık devletin, bu ikisi birlikte veya birbiri yerine  kullanılabilir rahatlıkla) sözüne ya da davranışına karşı durma sizi suçlu ilan etmeye yetiyor. Bunun delili olarak da bir fotoğraf yetiyor. Bazen ona bile gerek duyulmuyor. Zaten insanların beyni o kadar güzel programlanmış ki, bir yürüyüş ya da bir etkinlikte, birbirini çekiştirerek oradan uzaklaşmaya çalışan insanlar görürsünüz. Hep aynı şeyi söylerler: “Gel bir fotoğrafımızı çekecekler ya da TV’ye çıkacağız, başımız belaya girecek.” Bu ülkede hak talep etmek ya da protesto gösterisinde bulunmak insanların aklına “bela” diye kazındı çünkü. Dün yıldönümü olan 12 Eylül’ü de buradan anmak gerek tabii ki bu durum için.

Hopa fezlekesi fotoğrafı

Son bir örnek ise, herkesin suçlu olabileceğine, biraz daha farklı bir yönde. Burada şans eseri bir durum yok. Binlerce kişinin katıldığı bir durumdan tek kişinin çekilmesinin ya da alakasız bir olayda üzerinizdeki bir simgeden alınmasının aksine, burada herkes suçlu! Uğraşmadan, herkesi potansiyeline ulaştırmışlar yani. Yer Hopa! Bilinen olaylar. Fezleke fotoğrafını gördünüz mü? Siyah beyaz bir fotoğraf ve herkes suçlu! İşte o “bela” gelmiş başlarına! Orada olmak suçlu olmaya yetmiş çünkü. Ne demek AKP mitingini bir ilçe olarak protesto etmek. Gerçi suçlu olduğu söylenen kişilerin adına hareket ettikleri örgüt artık olmayan bir örgüt ama olsun. Hopa’ya dokunan herkes suçlu. Orada olanlar suçlu, orada öldürülen suçlu, öldürülen kişinin cenazesine giden suçlu, ölümü protesto eden suçlu.

Kısacası başa geldik. Hepimiz suçluyuz! Şu anda değilse bile, içimizde bu potansiyeli taşıyoruz. Bir gün bir haksızlık olacak, ona karşı ses çıkartacağız ya da daha iyiyi, daha güzeli talep edeceğiz ve suçlu olacağız! Bu örnekler asla istisnai örnekler değil. Her ay böyle örnekler üzerine böyle yazılar çıkartılabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu bu baskı halinde, demokrasi içerisinde mücadele etmek bile insanı suçlu durumuna düşmekten korumuyor çünkü. Çözüm? Belki de bu duruma düşmekten korkmamalıyız. Demokrasi ve özgürlük mutlaka bu karanlık tünelin sonunda bizi beklemekte!

* Alternatif başlık: Bir gün herkes terör suçlamasını tadacaktır – 2

 

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Su testisi değil İnsan hayatı

Hıncal Uluç, Defne Joy’a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında açılan davayı kaybetti ve tazminat ödemeye mahkum oldu. Uçan Süpürge sitesinden Selen Doğan‘ın haberini aynen alıntılıyoruz.

Uluç’un nefret söylemiyle ayaklanan bir avuç yurttaş ‘Defne Devrimi’ni başlatmıştı. Medyanın köşe başlarını tutmuş erkeklerin artık koltuklarını etlerinden kazımaları gerekiyor. Onlar orada atıp tutmaya devam ettikçe, sektörde iyi bir şeyler yapmaya çalışan, hakkaniyeti önceleyen ve o lanet dili dönüştürmeye gönüllü gazeteciler de iyice görünmez olacak.

Televizyon yıldızı Defne Joy Foster’ın ölümünün ardından yazdığı çirkin yazılardan dolayı yargılanan Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç davayı kaybetti ve tazminata mahkum oldu.

Geçen şubat ayında İstanbul Kadıköy’de bir arkadaşının evinde ölen Defne Joy Foster’ın ardından medyada tartışmalar başlamış, kesin ölüm nedeni anlaşılmadan önce de Foster hakkında yağmalayıcı yorumlar yapılmıştı. Medyada kadınlara karşı ayrımcı ve cinsiyetçi dilin daimi temsilcilerinden Hıncal Uluç, Sabah’taki köşesinde Defne Joy Foster hakkında “Su testisi su yolunda kırılır” diye yazmış ve aklı başında olan herkesin tepkisini almıştı.

Üzüntülü aile, ileri geri konuşma hakkını nereden aldığını anlayamadığı Uluç hakkında 100 bin liralık manevi tazminat davası açmıştı. Dava sonuçlandı; Hıncal Uluç sorumsuzca sarf ettiği sözler için tazminat ödeyecek.

Defne Joy Foster’ın erken ölümünün ardından çıkan haberler medya dünyasında faydalı girişimlere de sebep oldu. Kadınların yaşamları, bedenleri, seçimleri nedeniyle veya sadece kadın oldukları için maruz bırakıldıkları ayrımcılık ve şiddetin en göz önündeki taşıyıcısı, medya sektörü. Gazete haberinden reklama, tv dizisinden ‘reality show’a kadar kadınları ikincilleştiren, aşağılayan, yok sayan, yok eden veya birbiriyle yarıştıran, eril kurallarla rekabet ettiren egemen medya sisteminin ilk hedefinde kadınlar var.

Joy Foster’ın ölümünden sonra gazeteci Vivet Kanetti’nin öncülüğünde başlatılan ‘Defne Devrimi’ medyanın hak ve özgürlükleri düşüncesizce ve haksızca öğüten değirmenlerine bir meydan okumaydı. Devrim beklemek pek gerçekçi olmasa da, hiç değilse medyanın köşe başlarını tutmuş erkeklerin artık koltuklarını etlerinden kazımaları gerekiyor. Onlar orada atıp tutmaya devam ettikçe, sektörde iyi bir şeyler yapmaya çalışan, hakkaniyeti önceleyen ve o lanet dili dönüştürmeye gönüllü gazeteciler de iyice görünmez olacak.

Defne Devrimi’nin manifestosunu hatırlayalım:

BAŞKA BİR MEDYA HAKKIMIZ

Her şey değişirken, niçin basın kıpırdamıyor? Niçin hep aynı infazları, ezberleri, dil tiklerini, aşağılamaları, kavram yoksunluğunu ve bir modernist feodalizmi inatla her nesilde önümüze sürüyor? Niçin demokratikleşemiyor? Basın, toplumun ve dünyanın hep gerisinde, bizleri hırpalama hakkını kimden ve nereden alıyor? Sosyal medya, her yerde olduğu gibi, ülkemizde de bir oksijen penceresi açtı ve farklı ufuklardan kişilere birlikte düşünüp hareket etme imkânı tanıdı. Bu kişi ve gruplar, Defne Joy Foster’ın ölümü ardından basında ayyuka çıkan erkek egemen, duyarlıksız, bireye saygısız söylemin bardağı taşıran son damla olduğu kanısındalar. Dipten yükselen bir arzu ve bilinçle, gazeteleri, televizyonları açtığımızda artık şunları duymak, görmek istemediğimize eminiz:

“Nataşalar… Hürremler…”
“Sen gay misin, normal mi?”
“Bu da tekneyle gelen arkadaşlardan mı?”
“Dink dank etmedi mi?”
“Mayın demokrasiyse, yumruk niye faşizm?”
“Türbanlılar Papermoon’da”
“Tekvandoda misyoner tuzağı”
“Bir kadına ofsaytı anlatmak…”
“Ermeni kırması Kürtçü”
“Su testisi su yolunda kırılır!”
“Hayattan elendi”
“Hastalığa karşı verdiği mücadelede yenik düştü”
“Erkeklerin gözdesiydi, şimdi o da yaşlandı!”
“Selülitlerini gizlemek için verdiği mücadeleyi kaybetti”

Hayatın hiçbir alanını boş bırakmayan bu hoyrat dile son! Özel hayatlara saygının hiçe sayılmasına son! Gazete köşelerinin yüzde doksanının erkeklerce işgal edilmesine son! Kadınların Pygmalionlarca belirlenmiş rollere sıkıştırılmasına son! Medyadaki tüm ayrımcı, cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlar ortadan kalksın; değişime ayak uydurmak istemeyenler çekilsin! Bir haftadır bu taleplerimize Defne Devrimi adını veriyor, tweetlerimizin sonuna #defnejoy yazıyoruz. Sayımız şimdiden binlere ulaştı. İmzalarımızla daha da çoğalabiliriz.

Başka bir medya hakkımız, bu hakkı birlikte alacağız!

(Uçan Süpürge)

 

 

“Kara harekat”ı geliyor

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Irak‘a yönelik kara harekatı konusunda konuştu.

Şahin, “Irak ile görüşmelere bağlı olarak kara harekatı her an yapılabilir.” dedi.

Osman Hamdi Bey Pera Müzesi’nde

Pera Müzesi Eylül ve Ekim aylarındaki 2 ayrı sergide çağdaş türk müzeciliğinin kurucusu ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey‘in eserlerine yer verecek.

Müzeden yapılan açıklamaya göre, “Yeni Oryantalist Resim Sergisi“ni bu ay içinde sanatseverlerle buluşturacak Pera Müzesi, bir taraftan da 15 Ekim 2011’de açacağı “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar:Arkeoloji, Diplomasi, Sanat” sergisine hazırlanıyor.

Elçiler ve ressamlar konulu yeni oryantalist resim sergisinin gerçekleştirileceği Pera Müzesi Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi’nin bir bölümü ise Osman Hamdi Bey’e ve sanatçının Suna ve İnan Kıraç Vakfı koleksiyonundaki eserlerine ayrılacak.

Pera Müzesi’nin Osman Hamdi Bey’i selamlayan bir diğer etkinliği, 15 Ekim’de açılacak “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar: Arkeoloji, Diplomasi, Sanat” sergisi olacak.

Osman Hamdi Bey’i, ressamlığının yanı sıra müzeci ve arkeolog kimlikleriyle ele alan sergi, Amerikalı arkeologların Osmanlı topraklarındaki Assos ve Nippur’daki ilk kazılarına ve 2 ülkenin 19. yüzyıldaki diplomatik ilişkilerine ışık tutacak.

Sergide, Osman Hamdi Bey’in az bilinen resimlerinin dışında Almanya’dan ve Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’nden gelen Türkiye’deki sanatseverlerle ilk kez buluşacak resimleri de yer alacak.

Özgürlük yolcusu 13 kişi – Oral Çalışlar

 

13 barışçı bir araya geldi. Bir otobüse binip ABD’de ırkçılığın güçlü olduğu Güney eyaletlerine doğru yola çıktılar.

Amerika’da 13 barışçı ve ırkçılık karşıtı genç bir araya geldi.. Siyah-beyaz karışık renklerdeydiler. Yıl 1961, aylardan mayıstı. Irk ayrımcılığı bütün şiddetiyle sürüyordu. Siyahların beyazlarla aynı otobüse binmeleri, aynı sınıfın sıralarında oturmaları, hatta aynı tuvalete girmeleri birçok Güney eyaletinde yasaktı, bazı eyaletlerde ise resmi yasak olmasa da ırkçı beyazlar siyahları buralara sokmuyorlardı. Bir otobüse binip ırkçılığın güçlü olduğu Güney eyaletlerine doğru yola çıktılar. Hedefleri ırkçı yasaları çiğnemek ve toplumda yeni bir farkındalık yaratmaktı. Saldırıya uğrayacaklarını biliyorlardı. Ölümü göze almışlardı. Neyle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar hiçbir şekilde şiddete başvurmayacaklardı. Pasif bir direnişle hedeflerine ulaşmayı amaçlıyorlardı. ABD’nin ünlü TV programcısı Oprah Winfrey önceki gece bir TV kanalında bu ‘Özgürlük Yürüyüşçüleri’ni konuk etti. İlk olarak 13 kişi başlamışlar, ama değişik etaplarda başka insanlar da yolculuğa katılmıştı. Yolculuğun ilk durağı olan Alabama’da büyük bir saldırıya uğradılar. Otobüsleri ırkçı Ku Klux Klan örgütünün üyeleri tarafından ateşe verildi. Canlarını zor kurtardılar. O noktadan sonra yürüyüşün devam etmesi mümkün görünmüyordu.

Hayati tehlike

O sırada üniversite öğrencisi bir genç kadın olan Diane Nash sahneye çıktı ve yürüyüşü kaldığı yerden devam ettirmek amacıyla bir çağrıda bulundu. Çok sayıda genç, ABD’nin dört bir yanından yürüyüşe destek amacıyla Alabama’ya geldi.

İkinci hedef Mississippi’ydi. O eyalette ırkçı yasalar vardı. ABD Başkanı John Kennedy’nin kardeşi Adalet Bakanı Robert Kennedy, yürüyüşçüleri ‘hayati tehlike’ nedeniyle vazgeçirmek istediyse de başarılı olamadı. 400 yürüyüşçü Mississippi’de tutuklandı. Hücrelere konuldular.

Eylemciler, defalarca saldırıya uğramalarına rağmen hiç karşılık vermediler ve yollarına bütün olanlara ve tehditlere rağmen devam ettiler. Oprah Winfrey’in programına çıkan 50 yıl Öncesinin gençleri arasında bugün Temsilciler Meclisi üyeliğine seçilmiş olanlar da vardı. Bunlardan birisi John Lewis’ti. Lewis ve beyaz bir arkadaşı Güney Carolina’da otobüs terminalinde sadece beyazların girebildiği bekleme salonuna girdikleri için saldırıya uğramışlardı: “Bir grup genç beyaz erkeğin saldırısına uğradık ve yerde kanlar içinde bırakıldık. Polis gelip davacı olup olmadığımızı sordu. Biz de davacı olmadığımızı, barış, sevgi ve şiddetsizlikten yana olduğumuzu söyledik.”

Saldırganların ilk hedefi çoğu zaman beyaz eylemciler oluyordu. Jim Zwerg de saldırıya uğrayarak hastaneye kaldırılmıştı: “Bir çatırtı duydum, yüzüstü düştüm ve sırtımın üstüne döndüğümde biri suratıma tekme attı. Bayılmışım.”

Alabama’da bombalı saldırıda otobüs yandığında orada olan eylemci Hank Thomas yaşadığı korkuyu şöyle anlattı:

“Otobüs yanarken bir karar vermek zorundaydık. Otobüsten inip bizi dayaktan öldüreceklerini bildiğimiz halkın arasına mı karışmalıydık? Zor bir karardı.” (Mecburen dışarı kaçmışlar ve ölesiye dayak yemişlerdi.)

Sonsuza kadar dost

Saldırıyı yapanlardan birisi, dönemin Ku Klux Klan üyelerinden ELvvin VVilson’dı. İki yıl Önce saldırdığı Temsilciler Meclisi üyesi John Lewis’i aramış ve saldırganlardan birisi olduğunu itiraf etmiş, özür dilemişti. Oprah Winfrey’in programına ikisi de katıldılar. Wilson, saldırı sonrası Lewis’in kendilerine hiç karşılık vermemesinden ve şikâyetçi olmamasından çok etkilenmişti.

John Lewis, eski saldırganına programda sarıldı; ilk kez birisinin, yaptıkları için kendisinden özür dilediğini söyledi ve Wilson’la sonsuza kadar dost kalacağını ifade etti.

Özgürlük Yolcuları’nın çabaları sonuçsuz kalmadı. 1961 yılında Amerikan hükümeti eyaletler arası yolculuklarda siyah-beyaz ayrımını yasakladı. Şimdi belgeseli çekilen bu öykünün birçoğumuza değişik perspektifler katabileceğini düşünüyorum. O tarihlerde Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinin acıları yaşanıyordu. Başbakan ve iki bakan idam sehpasına doğru götürülmekteydi. Köylerin adları değiştiriliyor, Kürtlerin önde gelen aileleri sürgünlere gönderiliyordu. Oprah Winfrey’in programının sonunda eski saldırgan ve mağduru el ele tutuştular. Yeni bir yolculuk, yeni bir tarih başlıyordu.

 Oral Çalışlar- Radikal

Taçsız Kral olmadan geçen 20 sene

0

13 Eylül 1991 – 13 Eylül 2011. Metin Oktay’ı aramızdan ayıran Boğaziçi köprüsündeki trafik kazasının üzerinden 20 sene geçmiş. Türk futbolu 20 yıldır Kral’ından mahrum.

Galatasaray Spor Kulübünün resmi sitesi www.galatasaray.org Metin Oktay’ın jubile maçından sonra Yıldırım Gürses tarafından seslendirilen “Metin sana elveda” şarkısı ile unutulmaz 10 numarasını andı. Şarkının klibine buradan ulaşabilirsiniz.

Metin Sana Elveda” şarkısının sözleri

Bir devri sen yaşattın
Bir devir senle dolu
Emsalsiz goller attın
Sana aşık Türk Futbolu

Sana gönülden sevgi
Sana krallar feda
Bu son maç son hatıra
Metin sana elveda

Toplar pek mahsun kaldı
Boynu bükük sahalar
Bir kral taht bıraktı
Yırtılmayacak ağlar

Sana gönülden sevgi
Sana krallar feda
Bu son maç son hatıra
Metin sana elveda”

Metin Oktay’ın türk futbolunda unutulmaz izler bırakan hayatından kısa bir kesit.

Taçsız Kral Metin Oktay (1936-1991)

Metin Oktay, 2 Şubat 1936’da İzmir’de (Karşıyaka-Çiftefırınlar) doğdu. Karşıyaka Soğukkuyu İlkokulu, Alsancak İlkokulu, İnönü Lisesi ve Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsü’nde (Mobilya bölümü) okudu. 15 yaşında Damlacık Kulübü’nde 8 numaralı formayı –8 numara çok sevdiği Sait Altınordu’nun forma numarasıydı- giyerek futbola başladı. Adnan Suvari’nin futbolcu-antrenör olarak görev yaptığı Yün Mensucat’a transfer oldu ve yeni forması altında 14 gol attı ve Genç Milli Takım aday kadrosuna çağrıldı.

11 Nisan 1954’te Belçika’ya karşı ilk kez milli oldu ve 4-0 kazanılan maçın 2 golünü attı. Aynı yıl İzmirspor’a transferi gerçekleşti ve bu forma altında 17 gol atarak gol kralı oldu. İzmirspor da Mahalli Lig’i şampiyon bitirdi.

1955 yılında Gündüz KılıçMetin Oktay’ı 5 yıllık sözleşme karşılığında Chevrolet marka bir otomobil vererek sarı kırmızılı renklere bağladı. Galatasaray formasıyla ilk kez (28 Ağustos 1955) Beyoğluspor’a karşı oynadı ve ilk golünü attı. 1956 yılının Şubat ayında A Milli Takım’ın,  Macaristan’ı 3-1 yendiği maçta, 2 golü Lefter, bir golü Metin Oktay ağlara gönderiyordu.

29 Ocak 1959’da İzmir’de Oya Sarı ile evlendi. 10 Haziran 1959’da Fenerbahçe ile oynanan Türkiye Ligi Finali’nin ilk maçının 37. dakikasında rakip kaleye ünlü “ağları yırtan gol”ünü attı. Transfer döneminde İzmirspor’un o gün için büyük bir tutar olan 30 bin liralık transfer teklifini reddederek çok sevdiği kulübünde kaldı ve bu nedenle eşinden ayrıldı.

18 Aralık 1960’da İnönü Stadı’nda oynanan maçta Galatasaray-Fenerbahçe’yi 5-0 yenerken, 4 golün sahibi Metin Oktay oluyordu. Temmuz 1961’de İtalya’nın Palermokulübüne transfer oldu. İtalya’ya alışmakta zorluk çeken Metin Oktay, İtalya Ligi’nde çıktığı 12 maçta 3 gol attı. Haziran 1962’de yeniden Galatasaray’a döndü ve tekrarGalatasaray’ın 10 numralı formasını taşımaya başladı.12 Mayıs 1965’te İstanbul’daServet Kardıçalı ile evlendi. Aynı yıl Gönül Yazar ileTaçsız Kral” filminde başrol oynadı. 1969’da Galatasaray şampiyon, kendiside gol kralı olduktan sonra, İstanbul ve İzmir’de yapılan jübilelerle futbolu bıraktı.

Metin Oktay, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biridir. 1969 yılında takımı şampiyon ve kendisi de gol kralı olarak futbolu bırakan Metin Oktay’a başka hiçbir futbolcuya nasip olmayan jübile yapılmış, bu unutulmaz futbolcunun uğurlanması İstanbul ve İzmir’deki karşılaşmalarla, gerçekleşmiştir.

İstanbul’da yapılan jübile maçında Galatasaray – Fenerbahçe 1-1 berabere kalmış, İzmir’de ise Göztepe, Galatasaray’ı 1-0 yenmiştir. İstanbul’daki jübilenin en ilginç yanını ise Metin Oktay’ın kısa bir süre Fenerbahçe, Can Bartu’nun da Galatasaray formalarını giymesi oluşturmuştur.

Metin Oktay, 4’ü Genç Milli Takım olmak üzere 40 kez milli oldu. A Milli Takım’da 7 kez kaptanlık yaptı ve toplam 17 gol attı.

Metin Oktay, futbol hayatı boyunca 6 kez gol kralı oldu ve lig tarihinde 217 gollük bir rekora imza attı. Bu rekor 1988 yılında Tanju Çolak tarafından kırıldı. Ayrıca, 1962-63 sezonunda 26 maçta attığı 38 golle bir sezonda en fazla gol rekorunu kırdı. Bu rekor da 1987-88 sezonunda 39 golle yine bir başka Galatasaraylı, Tanju Çolak tarafından kırıldı.Metin Oktay, 26 maçta attığı 38 golle, maç başına 1.4 gol ortalaması yakalamış ve bu rekor günümüzde henüz kırılamamıştır. Metin Oktay derbi maçlarının da büyük golcüsüydü. Fenerbahçe’ye tam 18 gol atan Metin Oktay, Beşiktaş’a da 13 gol attı.

Futbolu bıraktıktan sonra yine futbolla ilgili çeşitli işler yaptı. 1974-1975 sezonunda kısa bir süre Doğan Koloğlu ile birlikte Galatasaray’da teknik direktörlük görevinde bulundu. Son olarak Milliyet Gazetesi’nde spor yazarlığı yapan Metin Oktay, 1991 yılında elim trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı.

Galatasaraylılığını, “Sarı-kırmızılı renklere küçükten beri hayrandım. Galatasaray İzmir’e geldiğinde okuldan kaçar, maça giderdim. Bence Galatasaraylılık din gibi, mezhep gibi yerleşmiş, köklü bir inançtır. Galatasaray’ı işte bunun için tercih eder ve Galatasaraylılığımla her zaman gurur duyarım”  sözleriyle ifade eden Metin Oktay, ayrıca 1957 yılında dönemin Fenerbahçe yöneticisi Müslüm Bağcılar’ın dönemin koşullarına göre astronomik olan transfer teklifini “Bizi sevenleri üzmeyelim baba…” cümlesi ile geri çevirmiştir.”