Ana Sayfa Blog Sayfa 4940

Krize karşı dayanışma ve istikrar için Yeşiller

Avrupa Yeşiller Partisi Kongresi 11-13 Kasım’da Paris’te yapıldı. Kongrede öne çıkan başlıklar Yunanistan krizi ile Fransa’da yaklaşan cumhurbaşkanlık seçimleriydi. Fransız Yeşiller’inin Norveç asıllı adayı Eva Joly, 1. Dünya Savaşı’nın resmen bittiği tarihe denk gelen günde yaptığı konuşmasında Avrupa Birliği’nin savaşları sona erdiren, insanlarına refah ve iyi bir yaşam sağlamayı hedeflemiş bir proje olarak doğduğunun altını çizerken, son yıllardaki gelişmelerden AB adına kaygı duyduğunu gizlemedi. AB projesinin “Merkozy” kafasındaki politikalarla krizden çıkmasının mümkün olmadığını belirten Joly, daha radikal dönüşümlere ve bunları yapacak cesarete ihtiyacın olduğunu belirtti. Kongrenin açıkladığı Paris Deklarasyonu’nun içeriğiyle Yeşiller’in bu cesarete sahip olduğunu kanıtladığının altını çizdi.

Avrupa Yeşiller Partisi’nin açıkladığı Paris Deklarasyonu kısa, orta ve uzun vadede yapılması gereken 12 düzenlemeyi içeriyor. Küresel kumarhane dönüşmüş finansal piyasaların olmaları gereken yere tekrar çekilebilmesi bu noktada öne çıkan düzenlemelerden biri.  Deklarasyon spekülatif finansal akımlara vergi konulmasını, buradan sağlanacak gelirin AB İlkim Değişikliği ve Enerji programına aktarılarak tüm ülkelerin enerji, ulaştırma altyapılarının yeşillendirilmesini öneriyor.  Avro bölgesinin ortak para politikasını başardığını, ancak maliye politikasında bir uyumun söz konusu olmadığının altını çizen deklarasyon, tüm üye ülkelerde ortak asgari bir vergi oranın getirilmesi ve vergi cennetlerinin ortadan kaldırılmasını öneriyor. Tüm bunların ötesinde deklarasyonun en çarpıcı tarafı Avrupa’nın kurucu anlaşmalarının yeniden gözden geçirme çağrısı.

“On bin Kazak”

Kongreye damgasını vuran gelişmelerden bir tanesi de Suriye’den kongreye katılan bir aktivistin anlattıklarıydı. Yaz aylarında tişörtleri ve kısa kollu gömlekleriyle tutuklanıp Suriye’nin gayri-insani hapishanelerine gönderilen 10 bin aydın, öğrenci, aktivistin içini ısıtacak “10 bin kazak” kampanyasını başlattıklarını duyurdu.

(Yeşil Gazete)

“Bursa’nın gelişimi ve göç” tartışıldı

12 Kasım 2011 günü, Yeşiller Partisi öncülüğünde Bursa’da “Bursa’nın gelişimi ve göç” isimli bir panel gerçekleştirildi. Demokratik Halklar Kongresi’nden İkbal Polat, Ziraat Mühendisi Orhan Sarıbal ve Yeşiller Partisi Genel Sekreterlerinden Aytaç Timur’un katılımında gerçekşeşen panelde Bursa’nın yaşadığı gelişim ve göç tartışıldı.

Katılımcılar kısaca şunları söylediler:

Orhan Sarıbal, Tarımın dünü ve bugünü hakkında bilgiler sundu. Sonrasında alternatif tarım ve hayvancılık üzerinde duran Sarıbal, tarım ve hayvancılık ile göç sorunu arasındaki bağı dile getirerek sözlerine son verdi.

Bursa’nın göç tarihi üzerinde duran İkbal Polat ise göç sorununa dair alternatif çözümleri dile getirdi.

Son olarak söz alan Aytaç Timur ise özellikle dış göç ve mültecilik üzerinde durdu. Yeşiller Partisi’nin konu hakkındaki fikirlerini de dile getiren Tümur sözlerine böyle son verdi.

Yaklaşık iki saat süren panel, soru yanıt ile sona erdi.

(Yeşil Gazete, Metin Arslan)

Kalkınma ve demokrasi çelişkisinin girdabında AKP- Ehmed Pelda

AKP’li başbakan veya bakanların demeçlerine bakıldığında Kürt sorununun hâlâ ne olduğu anlaşılmamış. Demeçlerinde Kürt bölgesinin büyük bir kalkınma hamlesine girdiğini, Kürtlerin yeme, içme, okul, kalkınma vb. bütün ihtiyaçlarının karşılandığını belirtmektedirler. Ve buna rağmen halkın tepkili olmasını anlayamadıklarını dile getirmekte, hatta nankörlükle suçlamaktadırlar.

Bu yaklaşım basit gibi görünmesine rağmen dünya tarihi açısından çok uzun ve derinlikli bir konudur. Teorik ve filozofik yaklaşımlara bakıldığında bu basit söylemin arkasında farklı, söyleyenin bile anlayamadığı, işlenmiş bir zihin kodu var.

İlgisi ve önemi açısından iktisadi yaklaşımda bu meseleye el atmıştır. Rutin bir örnek; küçük bir çocuğa önce tatlı bir şeyler verilir, ikna edilir. Sonra çocuk birtakım şeyleri ayırt eder ve seçmeye başlayınca iknası zor olur. Artık para verilir ve tercihini kendinin belirlemesi sağlanır. Yani alacağı şekeri, tatlıyı kendisi seçer.

Zamanla çocuktan kaynaklı problemleri çözmenin kolay yolunun bu olduğu keşfedilir ki, en kötü yöntem budur. Çünkü çocuğun eğitimi, kültürel şekillenmesi, sosyal ilişkileri ve fiziksel gelişimi başlıbaşına bir uğraştır ve paradan öte bir çabayı gerektirir.

Toplumsal meseleler, güncel anlamıyla Kürt sorunu da biraz böyledir. Yatırımlar, iktisadi kalkınma, refah artışı hiçbir zaman temel çözüm aracı değildir. Bu zaten olması gereken bir zorunluluktur ki, gerçekte bu bile gerektiğince icra edilmiyor.

Bir başka saptama da kalkınmanın demokrasi ile özdeş tutulması meselesidir. Yani AKP icraatlarına göre eğer ekonomik kalkınma gerçekleşirse ya da sadaka verilir, refah sağlanırsa tüm sorunlar da çözülür. Konut alanı açmak için ormanları yakmak, gökdelenler için istanbul surlarını, Hasankeyf vb. tarihi yapıları ortadan kaldırmak normaldir. Fabrika için tarımsal alanların yok edilmesi, atıkların deniz ve göllere salınması sorun edilmez. Hatta bazen bununla ters düşen toplumsal siyasal kültürel engeller var ise onları bertaraf etmeyi temel alır. Zaten bu yüzden tüm farklılıklara büyük bir öfkeyle saldırı var. İnsan haklarını savunmak suçtur. Barajların, nükleer yatırımların, kimyasal atıkların çevresel zararlarını dile getirenler ülke kalkınmasının karşıtı ilan edilir. Kürt sorunu gibi etnik, dilsel, siyasal talepler sözkonusu olunca şiddet kaçınılmazdır.

Demokrasi/ileri demokrasi kavramları ise maskedir. Bunu monetarist iktisat ne kadar teorize edip demokrasiyi, iktisadi liberalizmi özdeş saysa da tutarlı olmamıştır. Zaten darbeler geleneği ya da diktatörlerin liberal dünyada destek bulması monetarist iktisatla başladı. Şili, Arjantin, Türkiye, Pakistan’da askeri darbeler, İran’da Humeyni’nin desteklenmesi, Mısır’da Mübarek’in yönetime el koyması, Irak’ta Saddam’ın, Ürdün’de Kral Hüseyin’in elinin rahat bırakılması. Körfez ülkelerinde yönetimdeki şeyhlerle birlik olunması gibi birçok ülkede otoriter sistemlere destek verildi.

Demokrasi ile bağlantı kurulan nokta ise ekonominin liberalize edilmesidir. Yani gümrük engellerinin kaldırılması, dış ticaretin önünün açılması, borsa-banka banka hareketlerinin serbestleştirilmesi, özelleştirme ile devletin ekonomiden çekilmesi demokrasiye geçişle özdeş sayıldı.

Oysa görüldü ki, aşırı kentleşme, gettolaşma, toplumsal, kültürel, siyasal farklılıkların baskılanması, işsizlik haddinin artması, çevresel sorunların tehdit oluşturması sadece demokrasiyi değil, fiziki yaşamı da tehdit eder hale geldi.

Kalkınmacılık ve demokrasi bu anlamıyla hep çelişkili oldu. Şu an reel anlamda kalkınan ülkelerin başında Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin (BRİC) gelmektedir. Türkiye, Güney Afrika, Mısır, Arjantin vd’leri de bunları izlemektedir. Ama bunların hiçbirinde demokrasiden bahsetmek mümkün değil. Aksine otoriterler. Ya da halen demokratik toplumsal işleyiş mekanizmaları oturmamıştır ki kalkınmacılık devam ettiği sürece de devam edecektir. İnsan unusurun yanısıra çevresel zararların da ençok yaşandığı bölgelerdir buralar.

Demokrasi’nin anavatanı Avrupa veya ABD’de de benzeri eğilimler öne çıkıyor. Şu an yaşadıkları krizler sadece ekonomiyle açıklanacak değildir. Daha çok sistemle ilgilidir. Örneğin; merkezi devletle eyaletlerin/kantonların/federal bölgelerin güç paylaşımı hızlı karar alma ve uygulama konusunda sorun olarak görülmektedir. AB Sistemi şu an bu yönüyle eleştiriye maruz kalmakta ve eğilim merkezi/ ulusal devletlerin güçlendirilmesine yönelmektedir.

Sosyal hakların budanması, ücretlerin düşürülmesi, sivil toplum haklarının budanması, eğitimin öğretime indirgenmesi ve tüm enerjinin ekonomiye yönlendirilmesiyle krizlerin aşılabileceği öngörülmektedir.

Haliyle gezegenimizde günümüz itibariyle insanlık ekonomik çıkarlar ile insani hakları arasında sıkışmış durumdır ve bu kalkınmacılığın temel çelişkisi olarak en uç noktadadır.

Ehmed Pelda – Özgür Gündem

“Cihan Kırmızıgül’ün yanındayız”

Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül, yirmi bir aya yakın bir süredir Tekirdağ F Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu. Kağıthane’de bir markete molotof kokteyli atılmasından iki saat kadar sonra, olay yerine yakın bir durakta otobüs beklemekte olan Cihan, boynunda taşıdığı poşu dışında, kendisini olayla ilişkilendirecek en ufak bir şüphe nedeni bulunmaksızın gözaltına alındı ve ardından “gizli tanık” sıfatı taşıyan bir kişinin ifadesine dayanılarak tutuklandı. Kovuşturma süreci zarfında söz konusu gizli tanığın olay yerinde Cihan Kırmızıgül’ü görmediğini açıkça beyan etmesine, dava dosyasına başkaca delil eklenmemesine ve bizzat iddia makamının tahliye ve beraat yönünde mütalaa vermesine karşın mahkeme heyeti, tutukluluğun devamında ısrar etti. Tutukluluk nedeniyle infaz kurumunda geçirdiği bu iki yıllık süre boyunca Cihan yalnızca özgürlüğünden değil, yüksek öğrenim hakkından da yoksun bırakıldı.

Galatasaray Üniversitesi çalışanları; öğrencileri Cihan’a uygulanan tutuklama tedbirinin başından beri hukuka aykırı ve orantısız olduğunu savunuyor, süreler uzadıkça da giderek telafisi imkansız bir mağduriyete dönüştüğüne inanıyorlar…

Aşağıda imzası olan akademisyenler,16 Kasım 2011 tarihli duruşmada tutuklamanın devamının hangi somut gerekçe ya da olgulara dayandırıldığının artık açıklanmasını ya da Kırmızıgül’ün salıverilmesini istiyorlar.

Yard. Doç. Dr. Özgür ADADAĞ
Öğr. Gör. Tuba AKINCILAR
Ar. Gör. Dr. Özge AKSOYLU
Ar. Gör. Dr. Güçlü AKYÜREK
Prof. Dr. Mehmet ARDA
Ar. Gör. Zeynep ARIKANLI
Öğr. Gör. Esra ATUK
Yard. Doç. Dr. Ömer AYGÜN
Ar. Gör. Gözde AYTEMUR
Yard. Doç. Dr. Nazlı ÜLBAY AYTUNA
Doç. Dr. Şebnem GÖKÇEOĞLU BALCI
Ar. Gör. İlke BEREKETLİ
Ar. Gör Dr. Savaş BİÇER
Ar. Gör. Tolga BİLENER
Prof. Dr. Özden CANKAYA
Doç. Dr. Birol CAYMAZ
Ar. Gör. Ayşe YILMAZ CEYLAN
Ar. Gör. Dr. Burak ÇELİK
Ar. Gör. Dr. Tolga ÇEVİKEL
Yard. Doç. Dr. Didem DANIŞ
Ar. Gör. Başak DEMİR
Yard. Doç. Dr. Hüseyin Murat DEVELİOĞLU
Prof. Dr. Zeynep DİREK
Ar. Gör. Seçil DOĞUÇ
Ar. Gör. Gaye ÇANKAYA EKSEN
Doç. Dr. Yeşeren ELİÇİN
Doç. Dr. Murat ENGİN
Ar. Gör. Osman ERGÜL
Yard. Doç. Dr. Vesile Sonay EVİK
Ar. Gör. Dr. H. Deniz Ege GÖKTUNA
Yard. Doç. Dr. Bilge ÖZTÜRK GÖKTUNA
Öğr. Gör. Nazlı ÖKTEN GÜLSOY
Doç. Dr. Serhat GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Zeynep GÜNEY
Ar. Gör. Dr. Birden GÜNGÖREN
Ar. Gör. Dr. Ayça AKARÇAY GÜRBÜZ
Doç. Dr. Burak GÜRBÜZ
Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU
Prof. Dr. Ahmet İNSEL
Yard. Doç. Dr. Verda İRTİŞ
Doç. Dr. Saadet İYİDOĞAN
Ar. Gör. Barış KARA
Ar. Gör. Dr. Mehmet KARLI
Ar. Gör. Ayşecan KARTAL
Ar. Gör. Belgin KAYGAN
Ar. Gör. Dr. Sedef KOÇ
Doç. Dr. Ahmet KUYAŞ
Doç. Dr. Haluk LEVENT
Ar. Gör. Dr. Pınar MEMİŞ
Ar. Gör. Dr. Özgür MUMCU
Ar. Gör. Alber Erol NAHUM
Ar. Gör. Dr. Cem ÖZATALAY
Öğr. Gör. Füsun ÖZBİLGEN
Ar. Gör. Özgürol ÖZTÜRK
Ar. Gör. Selin PELEK
Ar. Gör. Dr. Sezgin POLAT
Doç. Dr. Kerem RIZVANOĞLU
Ar. Gör. Menent SAVAŞ
Ar. Gör. Zeynep SAVAŞÇIN
Yard. Doç. Dr. Selcan SERDAROĞLU
Ar. Gör. Dr. Seçkin SERTDEMİR
Ar. Gör. Dr. Ceren SÖZERİ
Ar. Gör. İdil ENGİNDENİZ ŞAHAN
Ar. Gör. Mutlucan ŞAHAN
Doç. Dr. Hülya UĞUR TANRIÖVER
Öğr. Gör. Beyza TEKİN
Öğr. Gör. Dr. Ayşe TOY
Yard. Doç. Dr. Ruhi TUNCER
Doç. Dr. Nilgün TUTAL
Ar. Gör. Merve TİRYAKİOĞLU TÜMERK
Ar. Gör. Dr. Özgür TÜRESAY
Doç. Dr. Buket TÜRKMEN
Yard. Doç. Dr. Ayşegül ULUS
Yard. Doç. Dr. Mustafa ULUS
Ar. Gör. Dr. Özen ÜLGEN
Prof. Dr. Dilruba ÇATALBAŞ ÜRPER
Prof. Dr. Füsun ÜSTEL
Ar. Gör. Ece VİTRİNEL
Prof. Dr. Duygun YARSUVAT
Ar. Gör. Yusuf YILDIRIM
Ar. Gör. Cemil YILDIZCAN
Ar. Gör. Dr. Gülşah KURT YÜCEKUL
Yard. Doç. Dr.Hakan YÜCEL
Ar. Gör. Dr. İrem ZEYNELOĞLU

Wall Street’te mücadele şimdi başlıyor

“Arap Baharı”na destek veren ABD, iki aydır bir parkta ABD’deki mali sistemi protesto eden gençlere polisle müdahalede bulundu. ABD’nin baharı olarak dillendirilen “Wall Street’i İşgal Et” eylemcilerine şafak vakti operasyon düzenleyen polis, 70 kişiyi gözaltına aldı.

New York Emniyet Müdürlüğü sözcülerinden Paul Brown, parkın boşaltıldığını ve parktan çıkmayı reddeden 70 protestocunun gözaltına alındığını söyledi.

17 Eylül’den beri kaldıkları Zucutti Parkı’nda gözaltına alınan protestocular arasında parkın ortasına oturup birbirlerine kenetlenen bir grubun da olduğu belirtildi. Sözcü Brown, bir kişinin nefes darlığından hastaneye götürüldüğünü de açıkladı.

Polis sözcüsü Brown ise, park temizlendikten sonra protestocuların parka geri dönebileceğini ama eşya ve çadır getiremeyeceklerini, buna izin verilmeyeceğini söyledi.

Polisin zor kullanarak boşaltığı park, çok sayıda temizlik görevlisi tarafından temizlendi. Protestocular, eşyalarının polis ve temizlik görevlileri tarafından çöpe atıldığını söylerken polis eşyaların daha sonra sahiplerine verilmek üzere bir yerde muhafaza edileceğini açıkladı. Buna rağmen çadır ve eşyalardan bazılarının çöp kamyonlarına konulması dikkati çekti.

Bazı protestocular Foley Meydanı’na giderek polisi protesto edip parka geri dönerken, basın mensupları da parkın güneyinde tutuluyor.

Polis, parkın sahibi Brookfield şirketinin bu gece protestoculardan temizlik için parkı boşaltmalarını talep eden broşürler dağıttıklarını açıklamıştı.

(Ajanslar)

Medyanın “ö” hali (1)

Hem çoktandır yaşanan; hem de belli bir seviyeyi geçtiğinde kafalara “dank” ettiren bir durumdu medyanın hal değiştirmesi. Artık o belli seviyeyi geçtiğimiz için şimdi kafalara dank ediyor. Fakat kaçınılmazdı bir yandan baktığımızda da. Çünkü bu durum çoktandır hem özel olarak hem de genel olarak iki koldan başlamıştı ve yaşanıyordu. Sadece sonuca ulaşmasını bekleniyordu. Ulaştı. Medya hal değiştirdi.

Kollardan bir tanesini şöyle anlatmak gerekli. Kuvvetler ayrılığının klasik tanımının yanına, medyanın da dördüncü kuvvet olarak eklenmesi içinde bulunduğumuz dönemin olgusu değil. Medyanın etkileyici gücü, kamuoyu üzerinde kurduğu hakimiyet de yeni değil. Bunun yanında Türkiye’nin içinden geçtiği süreç ise kısmen daha yeni. Nedir bu? Bir hakim gücün, kuvvetler ayrılığı ilkesinde belirtilen tüm yapılara hakim olma çabası ve olması! 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ile de klasik kuvvetler ayrılığı bitti denilebilir Türkiye’de. Bir bölüm insana bu durum, 12 Eylül 2010’dan çok sonra “dank” etti. Yapacak bir şey yok. Basra harap olduktan sonra amacın demokratikleşme değil, her yönde yaşanacak bir tekleşme olduğunu anladı bir bölüm insan. Bu gidişin, yani her yönde yaşanan tekleşmenin gelip dayanacağı yerin dördüncü kuvvet olan medyada gerçekleşecek mutlak bir hakimiyet olacağı da açıktı. Üç kuvvet tekleşmişken zaten bu tekliğin dışında durmak bir cesaret ister. Dik duruş ister. Medyanın bu sıfatlar konusunda nasıl bir sınav vereceği belli gibiydi. Sınavı geçenlerin başları ise yavaş yavaş kopartıldı. Bu tepeden bakıldığında gerçekleştiğini gördüğümüz genel kol.

Özel kol için ise, doğrudan medyaya bakmak gerekli. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra bir kavram olan “yandaş medya” ya da benim kullanmayı tercih ettiğim şekliyle AKP yörüngesindeki medya, yavaş yavaş hayatımıza girdi. Zaten her siyasi yapının bir gazetesi, bir medyası varken, yaşadığımız daha farklı olaylar zincirine işaret ediyordu. Şu anda geldiğimiz noktaya bakarsak zaten bunu net olarak görebiliriz. Artık, AKP’ye muhalefet eden değil, AKP’nin istemediğini yazabilen, söyleyebilen bir ana akım yayın organı yok. Karşı tarafta olması gerekmiyor, tarafsız olabilen bir yayın organı yok. Köşe yazarları içerisinde olsa bile onlar da hem tek tük, hem de kendi gazetelerinin haberleriyle sürekli yalanlanıyorlar. Bu durum yandaştan daha fazlasını, yörüngesinde olmaktan daha yakınlığı ifade ediyor. Sabah Gazetesi ya da ATV gibi zaten “çok umrumuzda” olmayan yayın organlarında bu gerçekleştiğinde pek önemsenmedi bu durum. Fakat Radikal Gazetesi’nin içinde bulunduğu acıklı durum ya da NTV‘nin artık bir TRT kıvamına gelmesi (TRT’nin durumundan bahsetmek bile anlamsız. Muhalif sesler duyulur diye Meclis TV’yi kapatan, yürütme ve yargının el birliğiyle gerçekleştirdiği “operasyonlara” medya hizmeti veren bir yer artık TRT) “dank” ettirdi. En ufaktan, en tepe noktaya kadar her anlamda hissediliyor bu yeni “hal”. Canlı yayın mesela, konuşmacı AKP diyor. NTV alta yazıyor Ak Parti! Yeni hallerine o kadar alışmışlar ve rahatsızlık vermek istemiyorlar ki!

Bu durum iktidarın yaratmak istediği tekliğe büyük bir hizmet bir kere. Türkiye’de halkın bilgiyle ilişkisini kurduğu en büyük araç televizyon. Bunun sonrasında gazete geliyor. İçerisinde bulunduğumuz ve tartıştığımız internet ise çok gerilerde de olsa, tehlikesini hissettiriyor. Zaten bu yüzden internet medyası düzenlemesi de çok yakında geliyor. Ana akım araçlar kontrol altına alınmışken, internetten bir kaç kendini bilmezin bazı gerçekleri insanlara duyurmaya çalışmaları tehlikeli bir durum olarak görülüyor. Oto sansür ve sansür mekanizmaları orada da devreye sokulmak isteniyor. Ana akım medya araçlarında var olan, basınla yapılan ama basına kapalı toplantılarda dikte ettirilen sansür ve oto sansür internet medyasına da yaşatılmak isteniyor. Televizyona ve gazetelere dönersek bu sansür ve otosansür, 2001 sonrası sahiplik yapısı değişen ve yeni açılan medya organlarında zaten güzel güzel işliyor. Uzun uzun isim yazmaya gerek yok. Kalan, kendisine ana akım diyenler ise hizaya 20 Ekim 2011’de gerçekleşen genel yayın yönetmenleri ve medya sahipleri ile Başbakan’ın yaptığı toplantıda çekildi. O tarihten sonrasına dair iki örnek olanları anlamaya yeter.

Van Depremi. Deprem gerçekleşmiş. Devlet de enkaz altında. İnsanlar organize olmaya çalışıyorlar. Aradan günler geçiyor, Başbakan Van’da. AKP’lilere miting yapıyor. Dişinizi sıkın diyor, yazın evleriniz hazır olacak. Başbakan konuşurken, çadır verilmeyen, bu yüzden çöp torbası inceliğinde plastiklerle kendisine bir barınak yapan bir aileden 6 yaşında bir çocuk soğuktan ölüyor. Çocuk Başbakan’ı dinlemiyor işte. Sıkamıyor dişini ve ölüyor. Medyada tık yok. Herhalde biz emirleri uygulamamazlık edemezken, bir çocuk nasıl bunu yapar diye düşünüyorlar. Ancak iki gün sonra haber oluyor bu. Habertürk Gazetesi bu olayı şöyle haberleştiriyor: “Deniz, naylon çadırda üşüdü, hastane yolunda öldü.” Üşüdü ve öldü. Bu kadar basit işte.

İkinci örnek ise son deniz otobüsü kaçırma eyleminden sonra yazılan bir yazı. Yazan, Cüneyt Özdemir. Bu kişi, 13 Kasım’da yazdığı yazıda, haber kanallarının, olaylarla ilgili “Son Dakikaları” nasıl kaldırdığını, yani halka haber vermekten nasıl vazgeçtiğini uzun uzun, bir kahramanlık öyküsü gibi anlatıyor. Kendisi yazıda başka bahaneler üretiyor ama daha o gün, Yiğit Bulut bu son dakikaların kaldırılmasının açıkça istendiğini ağzından kaçırıverdiği için tüm bahaneleri havada kalıyor bu iliştirilmiş gazetecinin.

İşte medyanın yeni hali bu. Kendisine bağımsız sosu dökenin de, muhalif sosu dökenin de hali bu. Yandaş halden, Ö haline, Özdeş haline geçtiler ve tüm ülkenin, milyonlar insanın gerçekle olan ilişkisini yamultmak üzerine çalışıyorlar.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Ailenin Korunmasına Dair Kanun, Bakan Şahin ile tartışılacak

İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi, Aile Mahkemesi hâkimlerinin, savcıların ve avukatların Ailenin Korunmasına Dair Kanun’u nasıl algıladıklarını ve nasıl uyguladıklarını anlamaya yönelik olarak bir araştırma gerçekleştirdi. Araştırma bulguları, “4320 Sayılı Aile nin Korunmasına Dair Kanun Kimi ve Neyi Koruyor? Hâkim, Savcı, Avukat Anlatıları” adıyla yayımlandı.

Araştırma bulguları, 17 Kasım Perşembe günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü Mahkeme Salonu’nda* saat 14-16 arasında kamuoyuyla paylaşılacak. Toplantıda, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı’nın son halini anlatacak, Avukat Habibe Yılmaz Kayar da kadın örgütlerinin söz konusu yasal düzenlemeye ilişkin görüşlerini ve kadın örgütlerinin hazırladığı metne ilişkin ayrıntıları dile getirecek.

Ayrıntılı Bilgi İçin: Gökçeçiçek Ayata – [email protected] – 0 212 311 53 51

* Kurtuluş Deresi Cad. Yahya Köprüsü Sok. No: 1 Dolapdere 34440 Beyoğlu İstanbul

 

(Yeşil Gazete)

 

 

Engelli Kadın Derneği, üye alımlarına başladı

Engelli Kadın Derneği,  kuruluşunu kamuoyu ile paylaştı. Tüm gerçek ve tüzel kişilerin üyeliğine açık olan dernek, özellikle farklı engel gruplarından kadınları bir araya getirebilmeyi, hak temelli mücadele vermeyi ve anti hiyerarşik bir çerçevede örgütlenmeyi hedefliyor.

Çalışmalarını iki senedir inisiyatif şeklinde sürdüren ekibin kurduğu dernek şu an Kadın Dayanışma Vakfı’nın Sabancı Vakfı desteğiyle yürüttüğü “Kadın Örgütlerinin Engelli Kadınlarla İlgili Farkındalıklarının Arttırılması” adlı projeye ortak olmuş. Ayrıca GÖZDER tarafından yürütülen ve yine Sabancı Vakfı’nca desteklenen “Engelli Ayrımcılığını Önleme ve Mücadele Platformu” adlı projeye katılmakta. Derneğin katıldığı bir diğer proje ise yine GÖZDER tarafından yürütülen “Merkezi Finans”projesi.

Dernekle ilgili detaylı bilgiye yakında yapımı tamamlanacak www.engellikadindernegi.org adresinden ulaşabilirsiniz. Site tamamlanana kadar [email protected] e-mail adresini kullanabilirsiniz.

Derneğin geçici yönetim kurulu tarafından yapılan açıklamada ayrıca şu ifadeler yer alıyor:

Engellilerin İnsan Haklarına Dair Birleşmiş Milletler sözleşmesi, sözleşmeye taraf devletlerin göz önünde bulunduracağı hususlar arasında kadın ve çocuk engellilere dair hususlara özel bir yer vermektedir. Bu sözleşmede yer alan “Engelli kadınların hem ev içinde hem de ev dışında şiddete uğramaya, yaralanmaya veya istismara, ihmale, ihmalkar muameleye, kötü muameleye veya sömürüye karşı daha büyük bir risk altında oldukları” ifadesi ve sözleşmenin altıncı maddesi engelli kadınların konumunun hem engellilik hem de kadın konularından farklı bir biçimde el alınması gerektiğini göstermektedir. Türkiye’de engelli kadın çalışmaları bazı engelli derneklerinin kadın kolları veya bazı kadın derneklerinin engelli kolları aracılığıyla süregelmiştir. Ancak yalnızca bu konuda çalışan, bu konuda uzmanlaşan bir dernek veya başka bir sivil toplum örgütü olmaması nedeniyle alanda bir boşluk olduğu görülmektedir. Bu gereklilikler ışığında, yaklaşık 2 iki yıldır faaliyetlerini bir insiyatif olarak sürdüren ekibimiz 2011 yılı Eylül ayında “Engelli Kadın Derneği” adıyla dernekleşmiştir.

Kısa adı ENG-KAD olan derneğimiz;

1) Engelli kadınların mevcut durum ve problemlerini tespit ederek, onların; evrensel insan hakları, adalet ve hukukun üstünlüğü ilkesi çerçevesinde siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik varlıklarını geliştirecek teorik ve pratik çözümler üretmek.

2) Kadınlar arası diyalog, iletişim, dayanışma ve yardımlaşmayı sağlamak, toplumun her kesiminden engelli ve engelsiz kadınlarla onurlu bir yaşam ortak paydasında bir araya gelip, yasalara uygun çeşitli faaliyetler ve çalışmalar yapmak.

3) Farklı engel gruplarından olan ve engelli olmayan kadınların iş birliği ile toplumda ve özellikle kadınlar arasında fikir birliğini, dostluk ve yardımlaşmayı sağlayarak kadının özellikle de engelli kadının konumunu güçlendirmek

4) Engelli kadınların, sosyal ve ekonomik alanda fırsat eşitliği ilkesi gözetilerek gelişmesine yardımcı olmak ve bu alanlardaki faaliyetlere katılımlarını teşvik etmek.

5) Engelli kadınların çağdaş koşullar altında ve ayrımcılıktan uzak bir biçimde eğitim almalarına katkıda bulunmak ve yaşam boyu eğitime destek vermek.

6) Ulusal ve uluslararası düzeyde engelli kadınları en iyi şekilde temsil etmek

7) Engelli kadınların güçlü yanları ve sorunları hakkında toplumda farkındalık uyandırmak ve bu amaçla etkinlikler düzenlemek

amacı ile kurulmuştur.

ENG-KAD adına dernek geçici yönetim kurulu

(Yeşil Gazete, www.stgm.org.tr)

İstifa etme erdemi – Ahmet İnsel

Demokrasilerde yönetici konumda olmak, kasıt olmadan yapılan hataların sorumluluğunu üzerine almayı da gerektirir. Yönetici, sadece şahsen yaptığı işlerden değil, yönettiği kurumun toplu işleyişinden de sorumludur. Demokrasi ahlakı, hatanın türüne göre, yöneticinin istifa etmesini şart koşar.

Yapılanın doğrudan sorumlusu olmayanın istifa etmesi, yapılana engel olamama sorumluluğunu üzerine almaktır. İstifa etmek, erdemli bir davranıştır.
Türkiye’de ne siyasal ne toplumsal alanda böyle bir erdem var. Yöneticinin sadece başarıları kendi hanesine yazması, ‘ben’ diye konuşması, ‘memurum, işçim, vatandaşım’ türü ifadelerle kendini üstün konuma yerleştirmesi doğal karşılanıyor. Buna karşılık sorumluluğu üzerine alıp istifa etmek, bizim toplumun erkek egemen ahlakında yer almıyor. Yasalara göre suç olduğu bariz olan işlemler söz konusu olduğunda bile, sabık RTÜK Başkanı’nın yaptığı gibi koltuğa yapışmakta bir beis görülmüyor.

Örneğin, Van’da bazı hükümet üyeleri ve devlet görevlilerinin suç olmayan ama son derece büyük bir sorumsuzluk ve basiretsizlik örneği olan söz ve davranışları, demokrasi ahlakının yerleşik olduğu bir toplumda bu kişilerin kendiliğinden istifalarını sunmalarına yol açardı. Hele Çevre ve Şehircilik Bakanlığı koltuğunu işgal eden kişinin birinci deprem sonrası söylediklerinin, ikinci deprem sırasında yaşanan bazı ölümlerde payının olduğu bir durumda, o kişi yapmasa bile, hükümetin başının bu istifayı talep etmesi beklenirdi.

Bakanlık koltuğunu işgal eden bu zatın 29 Ekim günü söylediklerini bir kez daha hatırlatalım: “Büyük depremin olduğu yerde bir daha deprem olmaz. Dünyada bunun bir örneği görülmemiştir. Bugün itibariyle diyebilirim ki deprem açısından en güvenilir yer, Van ve Erciş’tir.” Bunun ardından bu zat insanlara basiretsizlik abidesi şu öğütte bulundu: “Yıkılmış evlere yaklaşmayın, ağır hasarlı evlere girmeyin, onun dışında az hasarlı evlere girebilirsiniz.” Bu sözlerden birkaç gün sonra gerçekleşen ve kimsenin burnunun kanamasını gerektirmeyecek şiddetteki ikinci depremde, başta Bayram Otel olmak üzere, ‘az hasarlı’ görünen binaların altında kalarak canlarını kaybedenlerin sorumluları arasında bu zat en ön sırada yer almıyor mu? Suçlu mudur? Hayır. Sorumlu mudur? Kesin olarak, evet!

Bu sorumluluğun yaptırımı istifadır. İstifa etme etik davranışını gösteremeyenin ise istifası istenir, olmazsa görevden alınır. Aksi takdirde, onu görevden almayan hükümetin başı bu sorumluluğa ortak olur. Demokrasi, gücü elinde bulunduranın afra tafrayla ortalıkta dolaşması, esip gürlemesiyle değil, sorumluluk ahlakının etkili biçimde işlemesiyle beslenir.

Türkiye’nin son derece dar bir demokrasi toplumu olduğunun yegâne işareti, bu sorumsuz yetkili bakan örneği değildir. Burnundan kıl aldırmamayı, afet ortamında bile belediye başkanı ile işbirliği içinde çalışmamayı devlet adamlığı sanan Van Valisi de normal bir demokraside hemen görevden alınır. İstifa eder demiyorum, çünkü belli ki bu kişi istifa etme gereğinin bilincinde olma aşamasından daha çok uzakta. Yoksa bariz basiretsizliğini protesto eden, canı yanmış, yaşam endişesi taşıyan yurttaşlara cop ve biber gazıyla yanıt verdirme densizliğini göstermezdi. Bu durumda o valiyi görevde bırakan İçişleri Bakanı sorumludur. Söz konusu İçişleri Bakanı da Van Valisi’nden demokrasi etiği konusunda bir parmak daha ileride olmadığını her fırsatta sergilediğine göre, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş demekten başka bir söz insanın aklına gelmiyor.

Tekrar edelim. Burada söz konusu olan suç değil, sorumluluktur. Dolaylı biçimde insan hayatına da mal olabilen bir sorumluluktur. O yıkılan binaların müteahhitleri, kaçak binalara göz yuman belediyeler, mülki yöneticiler, teknik denetim sorumluları hakkında açılması gereken ceza davalarından farklı bir şeydir bu. Temel bir etik ilkedir. Bu ilkeyi uygulamayanlara yasal olarak bir şey yapılamaz. Ancak toplumun vicdanında sorumsuzluk ve erdemsizlik abideleri olarak yerlerini alırlar. Bu kişilerin şahsında, kifayetsiz ve basiretsiz muktedirlik nişaneleri iktidarın göğsüne nakşolunur. Hükümetin başı olarak Başbakan’ın göğsünde bu nişanların yansıması parlar. Ve ne kadar esip gürlense de o demokratik erdem eksiğinin üzeri örtülemez.

Ahmet İnsel – Radikal

Yeşil Gazete ve Alternatif Medya Şenliği Açık Radyo’daydı

16 Ekim 2011’de Yeşil Gazete’nin çağrısıyla gerçekleştirilen Alternatif Medya Şenliği, Açık Radyo‘da her salı 16:30 – 17:00 saatleri arasında yayınlanan Balık Gözü programında gazetemizin mutfağındaki arkadaşlarımızın da katılımıyla ele alındı.

Seçil Türkkan‘ın hazırlayıp sunduğu Balık Gözü’nde her hafta medyadaki nefret söylemi ile ilgili haberler konunun uzmanlarının da katılımı ile değerlendiriliyor.

Balık Gözü’nün 8 Kasım tarihli programında Yeşil Gazete’den sırası ile Durukan Dudu, Koray Doğan Urbarlı ve Murat Köylü ile Alternatif Medya Şenliği sırasında yapılan röportajlar yayınlandı.

Programın kaydını aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz.

Balık Gözü