Ana Sayfa Blog Sayfa 4937

Oğlu polis tarafından öldürülen babaya hapis cezası

Oğlu polis tarafından öldürülen Mehmet Tursun‘a 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Ceza ertelenmedi.

Polis tarafından öldürülen Baran Tursun‘un babası Mehmet Tursun hakkında açılan bir davada 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Mehmet Tursun hakkında, oğlunun ölümüne ilişkin açılan davada kullandığı “Baran Tursun davasında sahtekarlıklar yapıldı” sözü nedeniyle Karşıyaka 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı.

Karara bağlanan davada, Mehmet Tursun hakkında TCK’nın 125/1-2 maddesine göre, 11 ay 20 gün hapis cezası verildi. Ertelenmeyen ceza, paraya cezasına da çevrilmedi.

Baran Tursun’un annesi Berrin Tursun ve amcası Süleyman Tursun daha önce de “polise hakaret ettikleri” iddiasıyla 6 ay hapis cezasına çarptırılmışlardı.

25 Kasım 2007 tarihinde Baran Tursun’u öldüren polis Oral Emre Atar hakkında ise 2 yıl 1 ay hapis cezası verilmişti.

İspanyol doktorlar isyanda

0

İspanya’nın Katalunya Bölgesi’nin Barcelona kentinde doktorlar sağlık sisteminde yapılan kesintileri protesto etti.

Bu gidişle birçok hastanenin kapısına kilit vuracağını belirten doktorlar iki günlük genel grev kararı aldı.

İspanya’daki otonom eyaletler, merkez Madrid hükümetinden kriz gerekçesiyle kısıntıya gitmeleri konusunda baskı görüyor.

Protestoları, yer yok diye dört hastaneden de geri çevrilen Maria del Carmen’in hayatını kaybetmesi ateşledi.

Anevrizma geçiren annesi del Carmen’in tedavi görmeden 65 saatten fazla beklediğini söyleyen kızı Natalia, sistemi suçluyor:

“Bu şimdiye kadar çalışan ameliyathaneleri kapatanların suçu. Kesintiye gitmek için servisleri kapattılar, şimdi de bunun acısını halk çekiyor.”

Katalonya’nın sağlık bütçesinde yüzde 10’luk kesinti yapıldığı bildirildi.

Ülkede orta öğretim öğretmenleri de eğitim sezonu başladığından bu yana sekizinci kez protesto gösterilerine katıldı.

(en)

Wall Street’i ‘çadırsız’ işgal et

Kapitalizm ve sosyal adaletsizliğe karşı ‘Wall Street’i işgal et’ eylemini iki aydır sürdüren protestocuların, New York’ta eylemin merkezi konumundaki Zuccotti Parkı’na çadırlarıyla dönüşüne izin çıkmadı.

Dün sabah çadırları sökülen Amerikalı eylemciler, polis zoruyla parktan tahliye edilmişti. Konu mahkemeye taşındı. Davayı görüşen New York mahkemesi çadır kurmamak kaydıyla protesto eyleminin sürebileceğine hükmetti.

Eylemcilerin avukatı ise, ‘Protestocular, dünya genelinde ve ülke içinde çadırlarıyla değil, söyledikleriyle dikkat çekti.’ diyerek, çadır yasağının anlamsız olduğunu savundu.

Bu arada sosyal medya üzerinden organize olan göstericiler, mahkeme kararının ardından parkın içine olmasa da çevresine çadır kurmayı düşünüyor: ‘Bu olsa olsa bizi daha da güçlendirecek ve daha büyük kitlelerin eylemimize katılmasına neden olacak. Zuccotti Parkı’nda kalma hakkımızı sonuna kadar zorlayacağız, aksi takdirde şehrin bir başka yerini işgal edeceğiz.’

Protestocular, Wall Street’teki kamplarının dağıtılması esnasında polisin kendilerine orantısız güç kullandığını iddia etti. 150’ye yakın kişinin gözaltına alındığı operasyon anına ait görüntüler, eylemcilerin bu iddiasını haklı çıkarır gibiydi.

(en)

Ekoloji ve Kadın temalı 10. Yeşil Diyalog 17-18 Aralık’ta yapılıyor

Yeşiller Partisi tarafından bu yıl onuncusu düzenlenecek Türkiye Yeşil Diyalog Toplantısı, 17-18 Aralık 2011’de İstanbul’daki Taksim Hill Otel’de gerçekleştirilecek.

Yeşil Diyalog bu sene bir kadın etkinliği olarak tasarlandı. Hindistan’da son dönemde süren baraj karşıtı hareketin önde gelen isimlerinden Hintli aktivist Medha Patkar’ın da katılacağı toplantılar dizisinde, ekoloji ve kadın gündemlerinin kesiştiği konularda tartışmalar ve atölye çalışmaları yürütülecek.

Program kapsamında, ekolojik mücadelelerde yer alan kadın aktivistlerin deneyimlerinin paylaşılacağı bir deneyim semineri gerçekleştirilecek. İki gün sürecek etkinlikte ayrıca ekolojik ve feminist bir anayasanın temel prensiplerinin tartışılacağı bir atölye çalışması ve ekofeminizm tartışması da yapılacak.

(Yeşil Gazete)

Tanpınar Müze Kütüphanesi açıldı

Türkiye’deki edebiyat müze kütüphanelerinin dördüncüsü İstanbul’da, “Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi” adıyla açıldı.

Türkiye’deki edebiyat müze kütüphanelerinin dördüncüsü İstanbul’da açıldı. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi’nde bini aşkın yazarın eserlerine ulaşmak mümkün.

Osmanlı sultanlarının alayları seyretmesi için inşa edilen tarihi Alay Köşkü, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye genelinde başlattığı Edebiyat Müzeleri Projesi kapsamında “Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi” olarak yeniden düzenlendi.

Necip Fazıl’dan Nedim’e, Orhan Pamuk’tan Nazım’a

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi’nde, bini aşkın yazarın edebiyat ve edebiyat kuramına ilişkin eseri, 8 binden fazla kitap bulunuyor. Ayrıca Türkiye’de yayımlanan edebiyat ve sanat ile ilgili 107 süreli yayının basılı versiyonlarına erişim olanağı var.

Kütüphanede Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, Nedim, Orhan Pamuk ve Nedim’in hem kendi eserlerinden hem de onlar hakkında yazılmış eserlerden oluşan özel koleksiyonlar bulunuyor.

Müze kütüphanede ayrıca Ahmet Hamdi Tanpınar’ın el yazısıyla dostlarına yazdığı mektuplar da sergileniyor.

İki katlı binanın üst katı kütüphane ve müze olarak, giriş katı ise edebiyatçılar kahvesi olarak hizmet veriyor. Binada, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayımladığı kitapların satış bölümü de yer alıyor.

Yazar, yayımcı, okuyucu, eleştirmen, çevirmen gibi edebiyatla ilgili toplulukların iletişiminin gerçekleşeceği bir mekan olması hedeflenen edebiyat müze kütüphanesi, hafta içi her gün açık ve ücretsiz.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın katıldığı bir törenle hizmete açılan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi ve Kütüphanesi, Türkiye’deki müze kütüphanelerinin dördüncüsü.

Müze kütüphanelerin ilki Ankara’da Mehmet Akif Ersoy Edebiyat Müze Kütüphanesi” adıyla, ikincisi 27 Mart 2011’de Adana’da “Karacaoğlan Edebiyat Müze Kütüphanesi” adıyla, üçüncüsü 1 Haziran 2011’de Diyarbakır’da “Ahmet Arif Edebiyat Müze Kütüphanesi” adıyla açılmıştı.

Çeçen şair Ahtahanov öldürüldü

0

 

Ruslan Ahtahanov

58 yaşındaki Çeçen şair Ruslan Ahtahanov, dün gece Moskova’nın kuzeybatısında bulunan evi önünde otomobilinden çıktığı anda kimliği belirlenemeyen kişilerin saldırısına uğradı.

Rusya Soruşturma Komisyonunca yapılan açıklamada Ahtahanov’un iki el ateşle, bacağından ve başından vurulduğu kaydedildi. Rus polisi şairin kiralık katillerce öldürüldüğüne inanıyor.

Şairin geceyarısı saldırıya uğradığı; katilin birkaç blok ötede bulunan bir otomobille olay yerinden kaçtığı belirtildi. Otomobilde susturucu takılmış bir tabanca bulundu.

Ahtahanov, Çeçenistan ayrılıkçı hareketine karşı çıkıyor; Çeçenistan’ın Rusya’nın parçası olarak kalması gerektiğini savunuyordu.
Moskova’daki Modern Hümaniter Akademi’de öğretim üyesi olan Ruslan Ahtahanov, 2009 yılında yayımlanan “Kahramanlar yaratan Çeçenistan’dan gurur duyuyorum” adlı şiir kitabıyla özel gazetecilik ödülü kazanmıştı.

Ahtahanov, internet sitesinde kendisini bir eğitimci olarak tanıtıyor ve Çeçenistan’ın Rusya içinde kalmasının savuculuğunu yaptığını belirtiyor.

Rusya yönetimi, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Kuzey Kafkaslar’daki isyancı güçlerle mücadele ediyor. Moskova, 1995-96 ve 1999-2000 yıllarında Çeçenistan’daki isyancı güçlerle iki savaşa girmişti.

(BBC Türkçe)

Cihan Kırmızıgül’e yine tahliye yok

Poşu taktığı gerekçesiyle gözaltına alınan ve 21 aydır tutuklu bulunan Cihan Kırmızıgül’ün 6. duruşmasında da tahliye kararı çıkmadı.

Beşiktaş’taki İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tanık polisler dinlendi. Savcı tanık polislerin çelişkili ifadelerine rağmen Kırmızıgül hakkında 11 yıla varan ceza istedi. Avukatlar ve Cihan Kırmızıgül’ün tahliye talebi kabul edilmedi. Duruşma 9 Aralık’a ertelendi.

Cihan Kırmızıgül’ün yargılandığı 6. duruşmada, Kırmızıgül gözaltına alındıktan sonra tutanağı hazırlayan polisler Halil Kuloğlu, Erkan Güneş, Günay Altun, Soner Ergezer tanık olarak dinlendi.

Tanık polis Erkan Güneş, olayın üzerinden uzun zaman geçtiği için sanığı teşhis edemediğini söyledi. Kırmızıgül’ün avukatlarının, “Gizli tanığının ifadesinin alınması ve teşhisi konusunda sözlü olarak sanığı tarif etmesini istediğiniz mi” şeklindeki sorusunu polis Güneş, uzun zaman geçtiği için hatırlamadığı şeklinde yanıtladı. Avukatlar, tutanaktan böyle bir yöntemin uygulanmadığının anlaşıldığını belirterek, bunun usule aykırı olduğunu söyledi.

Polis Günay Altun, Kağıthane Emniyet Müdürlüğü’nde Terör ve Güvenlik Büro Amiri olarak görev yaptığını söyledi. O tarihte BİM’lere saldırılar düzenlendiğini, kendi bölgelerinde de önlem amacıyla sivil polisleri pusu amacıyla bazı noktalara yerleştirdiklerini söyledi. Olay günü kendisine gelen telefonla molotoflu eylem düzenlendiği bilgisinin verildiğini söyleyen polis Altun, kendisiyle iletişim halinde olan polisin iki kişiyi takip ettiklerini söylediklerini ifade etti. Olay yerine gittiğinde şahsın yakalandığını ve kendisinin de arabaya bindirdiğini belirtti.

Polis Soner Ergezer de, olay günü BİM önünde pusuda olduklarını söyledi. Caddede BİM’e molotof atıldığını gördüklerini sayıca yetersiz oldukları için olaya müdahale etmediklerini kaydetti. Molotof atan şahısları takip etmeye başladıklarını savunan Ergezer, molotof atan kişinin yakalanan Cihan Kırmızıgül olduğunu iddia etti.

Avukat Sait Tanrıverdi, Cihan’ı yakaladığını söyleyen Okan Yılmaz adlı polisin daha önce verdiği tanık beyanında, canlı takip olayının gerçekleşmediğinin ifade edildiğini hatırlattı. Mahkemede ifade veren tanık polislerle polis Okan Yılmaz’ın ifadelerinin çeliştiğine dikkat çekti.

İddia makamı olan savcı ise esas hakkındaki mütaalanın değiştirilmesini istedi. Bir önceki duruşmada görevli savcı yeterli delil bulunmadığı için Cihan Kırmızıgül’ün tahliyesini isterken, bu duruşmada görev alan savcı, Kırmızıgül’ün polislere mukavemet ettiğine dair herhangi bir kanaatin oluşmadığından kaynaklı, bu suçtan beraatine, ancak eylemi gerçekleştiren kişi olduğuna kanaat getirildiğinden dolayı cezalandırılmasını istedi.

Kırmızıgül’ün avukatı Suat Eren, müvekkilin mütaalaya göre cezalandırılması halinde 11 yıla yakın ceza alacağına olduğuna dikkat çekti. Eylemi gerçekleştiren kişinin Cihan Kırmızıgül olduğuna dair somut bir delil bulunmadığına dikkat çeken Suat Eren, polislerin tanıklıklarının baz alınarak ceza istenmesinin usullere aykırı olduğunu kaydetti. Müvekkili Cihan Kırmızıgül’ün öğrenci olduğunu söyleyen avukat Suat Eren, tutukluluğun eğitim-öğretim hayatını etkileyeceğine dikkat çekti, tutuksuz yargılanmasını ve tahliyesini talep etti.

Talepleri değerlendiren İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Cihan Kırmızıgül’ün tutukluluğunun devamına karar verdi.

(Ajanslar)

BDP’liler kendilerini ihbar etti

Barış ve Demokrasi Partisi Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Filiz Koçali ile İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, partilerinin KCK operasyonlarını protesto etmek amacıyla başlattığı “kendimi ihbar ediyorum” kampanyasına destek vererek kendilerini ihbar etti.

Barış ve Demokrasi Partisi Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş, Koçali ve Tuncel, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na sundukları dilekçede, “Anılan faaliyetler suç olarak kabul ediliyor ise ben de aynı suçları işledim. Kendimi ihbar ediyorum” dedi.

Demirtaş: “1 Mart’a kadar kampanyamız devam edecek”

Adliye çıkışında bir açıklama yapan Selahattin Demirtaş, “İlk etapta 20 yönetici arkadaşımızla birlikte dilekçelerimizi, avukatımız aracılığıyla savcılığa teslim ettik. Savcılık işlem yapar mı ne yapar bundan sonra adli süreç nasıl işler kendilerini bekleyeceğiz. Eğer dilekçelerimizde ifade ettiğimiz şeyleri detaylı olarak bizden talep eder, davetiye çıkarırsa savcılıklara gider detaylı beyanlarda bulunabiliriz” diye konuştu.

Savcının bundan sonraki işlemlerine göre hareket edeceklerini belirten Demirtaş, “Biz kampanyamızı başlattık. 1 Mart’a kadar da bütün il, ilçe teşkilatlarımızı, bizimle dayanışma içinde olan herkesi biz bu kampanyaya davet ediyoruz. Bu sadece BDP’ye sahip çıkma kampanyası değil, hukukun üstünlüğüne, adil yargılanma hakkına, demokratik siyaset hakkına sahip çıkma kampanyasıdır. Bunun bu şekilde anlaşılması gerekir” diye konuştu.

“Görüntülerde terslik yok”

Gazetecilerin “Öldürülen terörist Mensur Güzel’in kardeşi Şeyma Güzel’in, Milletvekili Sebahat Tuncel’in yanında gözaltına alınmasına dair görüntüleri” sorması üzerine Demirtaş şu açıklamaları yaptı:

“Görüntülerde bir tuhaflık yok. Bir milletvekilimiz, bir parti çalışanımızı, gençlik meclisi üyemizi, aynı zamanda aktif bir çalışanımızı, resmi üyemizi kendi aracıyla havaalanına bırakıyor. Yaklaşık 1 yıl önce gerçekleşmiş bir olay bu. O sırada aranıyor olduğu için de polis tarafından havaalanında gözaltına alınıyor. Bunda bir tuhaflık yok. Tuhaflık şu ki, bir yıl önceki bir olayla ilgili görüntüyü polis bir yıl sonra başka bir olay vesilesiyle medyaya servis ediyor ve bir milletvekilimizi partimizi siyasi linçe tabi tutmaya çalışıyor. Sorgulanması gereken budur. Acaba havaalanında güvenlik kameralarının görüntüleri ekmek peynir gibi dağıtılıyor mu böyle? Güvenlik kamera görüntülerini isteyen bütün basın mensupları alıp izleyebiliyor mu? Nasıl sızdırılıyor, nasıl veriliyor, nasıl manipüle ediliyor? Orada bir tuhaflık yok, orda bir terslik yok. Terslik işleyişle ilgilidir, terslik bu manipülasyonla ilgilidir”

(Cumhuriyet)

Kürt sorununda paradigma değişikliği – Fuat Keyman

Geldiğimiz noktada, Kürt sorununu tartışırken artık şu gerçekleri görmeliyiz. Birincisi: PKK silahı ve şiddeti bırakmak, diğer bir deyişle, siyaset yapmak istemiyor. Türkiye’nin PKK’nın silah bırakması ve artık siyaset yaparak varlığını sürdürmesi için en uygun ortama geldiği son dönemde bile, PKK saldırılarının artması ve bu saldırıların artık sivilleri içermesi, PKK’nın uygun ortam olsa bile silah ve şiddeti bırakmak istemediğini açıkça gösteriyor. 12 Haziran 2011 seçimleri sonrası artan şiddet ortamını, güvenlik ve çatışma dilinin giderek güçlenmesini, sadece Türkiye devletinin yaptığı ya da sürdürdüğü operasyonlara gönderimle açıklayamayız: PKK, hem kendisiyle müzakerelerin yapıldığı hem de BDP’nin seçimlerden başarıyla çıktığı bir ortamda, silah ve şiddet tercihini devam ettirdi, siyaset yapmaktan çekindi. Bu nedenle de, Kürt sorununa demokratik ve barışçıl çözümü tartışırken, PKK’nın silahı ve şiddeti, uygun ortam oluşsa bile, bırakmak istemediği verisini kabul etmeliyiz.
İkincisi: “Kürt siyasi hareketi” kavramı altında PKK, KCK, DTK ve BDP’yi aynı “siyasi aktör” şemsiyesi altına alan, yorumlarını bu yolla yapan ve PKK’nın silahı ve şiddeti bırakarak siyasallaşmak istediği verisini doğru kabul eden yaklaşımın, artık söylemsel ya da siyasi bir geçerliliği kalmadı. PKK’nın silah bırakmak ve siyasallaşmak isteyen bir aktör olduğu varsayımı, PKK’nın seçim sonrası dönemde sivilleri de içeren şiddet eylemleriyle yanlışlandı. Dahası, PKK ve KCK’ya, şiddeti ikinci plana atarak yaklaşmak ve böylece PKK, KCK, DTK ve BDP’nin hepsine siyasal aktör olma genellemesi içinde yaklaşmak da, yaşadığımız şiddetle yanlışlandı. Kürt siyasi hareketi kavramı, söylemsel ve siyasi olarak tutarsız bir genelleme. Maalesef, Kürt siyasi hareketi genellemesi, Silvan’dan başlayarak evlenme törenlerinin basılmasına, patlayan mayınların öldürdüğü çocuklara ve çocuklarını korumak için canlı bombanın üzerine atlayıp ölen Hatice Belgin’e kadar uzanan şiddet eylemlerine karşı, PKK ve KCK’yı odak noktasına alan ve net olarak eleştiren bir tavrı ya da imza kampanyasını bugüne kadar ortaya koyamadı. Bu hata, bugün, demokrat ve sol kesimlerin ikiye ayrılmasına neden oldu. KCK operasyonlarında haksız ve kabul edilemez yere tutuklanan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu için hazırlanan ve yayımlanan imza kampanyalarına yapılan tek taraflı olma eleştirisine katkı verdi. Dahası, PKK ve KCK tarafından BDP’nin paralize edilmesine zemin hazırladı. Bugün, BDP’nin seçim başarısını ve bu başarının Kürt sorununa demokratik çözüm için önemini konuşmaz hale geldik. PKK ve KCK, şimdi bir daha, BDP’ye parlamentodan, yani meşru ve etkili siyasetten çekil çağrısı yapıyor. Bugün yapılması gereken, “Kürt siyasi hareketi genellemesi” yerine, PKK ve KCK bağlamında, siyasal olan ile şiddet arasındaki sınırın büyük oranda yol haline gelmiş olduğunu kabul etmek ve BDP’yi parlamentodaki Kürt sorununun kilit siyasi aktörü olarak desteklemek. BDP’nin Kürt sorununun kilit ve siyasi aktörü olması için, PKK ve KCK eleştirisi yapmamız gerek.

Güvenlik ekseni
Üçüncüsü: Kürt sorununa çözümün şiddet ve güvenlik ekseninde olmadığını artık bilmeliyiz. Bu gerçeği kavramak için de elimizde, hem tarihsel hem de siyasi bilgi ve deneyim var. PKK ile çatışmayı ön plana çıkartan yaklaşım, çözümden çok, sorunun şiddet sarmalına girmesinden başka bir sonuç yaratmıyor. AK Parti hükümetine son zamanlarda sıklıkla yapılan, (a) PKK ile savaşmak, (b) KCK davasını bu savaşın bir boyutu yapmak ve (c) savaşı kazanarak PKK ve KCK’yı zayıflatmak yoluyla Kürt sorununu demokratik çözüm noktasına getirmek stratejisini içeren üç-boyutlu önerinin de, hatalı ve tutarsız olduğunun altını çizmeliyiz. Bugüne kadar PKK’yla çatışma Kürt sorununa çözümü getirmediği gibi, bugünden sonra da böyle bir yaklaşım aynı sonucu verecektir. Hüseyin Yayman’ın, çok önemli ve aydınlatıcı, Türkiye’de Kürt Sorunu Hafızası (Doğan. 2011) kitabı da bu çok önemli ikazı yapıyor. Kitap, Türkiye’de devlet aklının, tarih içinde, Kürt sorununa yaklaşımını sergileyen raporları, yorumları içeriyor. Kitapta yayımlanan raporları ve yorumları okudukça, iki nokta çok net görülüyor. Birincisi, Kürt sorununa askeri, güvenlik eksenli, çatışma temelli çözüm sonuç getirmediği gibi, sorunu daha da şiddet sarmalına sokarak çözümsüzlüğe taşıyor. İkincisi, devlet tarih boyunca Kürtlere hiçbir zaman eşit vatandaş olarak yaklaşmadığı için Kürt vatandaşlarımızla devlet arasında ciddi bir güven sorunu yaşanıyor. Çatışma ve savaş, çözüm için bir yol değil. Demokratik çözümden başka bir seçeneğimiz olmadığını çok iyi kavramamız gerek. AK Parti hükümetini güvenlik eksenine ve PKK’yla çatışmaya doğru itecek yorumlar yapmamalıyız. Aksine AK Parti ve diğer partileri, demokratik müzakere, yeni anayasa, hukukun üstünlüğü ve parlamento zemininde siyasal çözüme doğru yönlendirecek bir çaba içinde olmalıyız. Kürt siyasal hareketi genellemesi ne kadar hatalıysa, PKK ile savaş temelinde hükümete yapılan öneriler de o kadar yanlış. Bu hatalı yaklaşımların aksine Başbakan Erdoğan’ın, Barzani ile görüşmesinden sonra, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, kendisine paralel bir devlet anlayışına, KCK gibi, müsade etmesi mümkün değil. Silahın bırakılması halinde birçok şeyin olumlu istikamette gelişeceğini de rahatlıkla söyleyebilirim” açıklaması, önemli ve umut verici.

Geçersiz yaklaşım
Dördüncüsü: Bugün eğer PKK’nın silah bırakmak istemediğine dair şüphelerimiz artıyorsa, Kürt siyasal hareketi gibi bir genelleme yapmadan, PKK ve KCK’ya şiddet temelinde karşı çıkmalıyız. Öte yandan BDP’nin Kürt sorununun çözümündeki siyasal aktör rolünün başta siyasi partiler ve devlet seçkinleri olmak üzere, tüm aktörler tarafından kabulünü savunuyorsak ve eğer hükümetten ve diğer siyasi partilerden, Kürt sorununa demokratik müzakere ve hukuk normaları temelinde çözüm için çalışmalarını talep ediyorsak, Kürt sorununa sadece “PKK-Devlet/Hükümet ekseni”nde ya da sadece “operasyonlar ve silahlar sussun-devlet reform yapsın” boyutunda yaklaşamayız. Bu yaklaşım, artık geçersizdir. Dahası, Kürt sorununu şiddet sarmalından çıkarmadığı gibi, demokratik ve siyasi çözümü, parlamentoyu ve sivil toplumu pasifleştiriyor ve insani boyutu da dışlıyor.
Kürt sorununa çözümde, Türklerin ve Kürtlerin birlikte üzerinde oydaşabileceğimiz bir paradigma değişikliğine gitmemiz gerek. Kürt sorununu, bu ülkenin sorunlarını çözme sorumluluğunu alan “aktif Türkiye vatandaşları” olarak, “insan odaklı”, her türlü şiddete, ırkçılığa, ötekileştirmeye net tavır alarak, “eşitlik, adalet ve vicdan ilkelerini” ön plana çıkartarak, eşit anayasal vatandaşlığı savunarak ve birlikte yaşama dilini güçlendirerek, tartışmalı ve çözmeliyiz. Hem PKK saldırıları hem de Van depremi sonrasında, eşit anayasal vatandaşlığı isteyen aktif Türkiye vatandaşlarının, sivil ve gönüllü olarak örgütledikleri, öldürmeye, hukukun askıya alınmasına karşı ve her türlü ırkçılığa karşı duran, birlikte yaşama isteklerini güçlü bir şekilde seslendiren girişimleri desteklemeliyiz.

Fuat Keyman – Radikal 2

Guus Hiddink dönemi resmen sona erdi!

0

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu ile A Milli Takım Teknik Direktörü Guus Hiddink arasında yapılan görüşmeler sonucunda, Hollandalı teknik adamın sözleşmesi karşılıklı olarak feshedildi.

TFF’den yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Sayın Guus Hiddink’e görevde bulunduğu süre içindeki hizmetlerinden dolayı teşekkür eder, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dileriz.

A Milli Takımımızın yeni teknik direktörü ve idari kadrosu ile ilgili gelişmeler, kamuoyu ile paylaşılmaya devam edecektir.”

Milli Takım’da Guus Hiddink’in yerine İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un Teknik Direktörü Abdullah Avcı’nın getirilmesi bekleniyor.

Hiddink dönemi nasıl geçti?
Türk Milli Takımı, Hiddink dönemindeki 12 resmi maçın sadece 5’ini kazanabildi.

2012 Avrupa Şampiyonası eleme grubu ve play-off turunda Hiddink ile 12 resmi maça çıkan ay-yıldızlı ekip, 5 galibiyet, 2 beraberlik, 5 yenilgi alırken, 13 gol atıp, 14 gol yedi.

Grup lideri Almanya’ya her iki maçta da 3’er golle boyun eğen Hiddink yönetimindeki milliler, ikincilikteki rakipleri Belçika ve Avusturya ile deplasmanda berabere kaldı. Milliler, grubun zayıf halkalarından Azerbaycan’a deplasmanda 1-0 yenildi, Kazakistan’ı ise İstanbul’da 90+6. dakikada gelen golle yenebildi.

Türk Milli Takımı, play-off turunda ise İstanbul’da 3-0 yenildiği Hırvatistan ile Zagreb’de 0-0 berabere kalarak, final biletini rakibine kaptırdı.

Son beş organizasyonun en kötüsü
2012 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri A Grubu’nu ikinci sırada tamamlayarak play-off biletini alan A Milli Takım, Avrupa Şampiyonası elemelerinde son 5 organizasyonun en kötü performansını sergiledi.

Grupta yaptığı 10 maçta 5 galibiyet alabilen ay-yıldızlı ekip, 3 maçta rakiplerine yenilirken, 2 maçta da eşitliği bozamadı. Rakip filelere toplam 13 gol gönderen milliler, kalesinde ise 11 gol gördü.

Türkiye, elemelerde son 5 organizasyon baz alındığında maç başına ortalama olarak en az puanı (maç başına 1.7 puan) toplarken, en çok yenilgiyi aldı, en az golü attı, en çok golü yedi.

Türk Milli Takımı, Avrupa Şampiyonası elemelerinde bundan önce en kötü performansını 1992’de İsveç’te düzenlenen finaller öncesi yaşamıştı. Türkiye; İngiltere, Serbest İrlanda ve Polonya’nın yer aldığı gruptaki 6 maçını da yitirmişti.