Ana Sayfa Blog Sayfa 4936

Hayvancılık endüstrisi-1: etik, politik, ekolojik! – Umut Tasa

Hayvancılık Endüstrisi’sinin yarattığı ekolojik yıkımdan, başka bir yazıda bahsetmiştik. Bu endüstride neler olup bittiğine içeriden bir bakış atacağımız bu yazıdaki veriler, ağırlıklı olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılmış araştırmalardan oluşmakla birlikte, TUİK’in verileriyle de desteklenen bir durum olarak, Türkiye’deki et ve hayvan ürünleri tüketimi gittikçe artıyor ve hayvan endüstrisi de gittikçe büyüyor. Endüstrinin büyümesinin sebebi bu artan talep diye düşünülebilir. Fakat diğer yandan, endüstri daha da büyüsün diye hayvansal gıda tüketimi özendirilip insanların ihtiyaçlarından çok daha fazla tüketmeleri ve talep etmeleri sağlanıyor.

Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’deki hayvancılık sektörünün de gittikçe büyümesi, artan talebi karşılayabilmesi, bir noktadan sonra büyük miktarda üretim yapılabilen fabrika çiftliklerin geleneksel köy hayvanclığının yerini almasıyla mümkün. Kısacası, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve Çin gibi zenginleşmekte olan ülkeler, adım adım Amerika’nın izinden gidiyor.

Bu yazıda paylaşılanların büyük bir kısmı (özellikle çok katlı kafes sistemine geçiş yapan tavukçuluk sektörü için) hali hazırda Türkiye için de geçerli iken, bir kısmı ise “eli kulağında” bir tehlikeye işaret ediyor…

Türkiye, FAO 2009 verilerine göre dünyada tavuk eti üretiminde 10., yumurta üretiminde ise 11.sırada.

TUİK verilerine göre, 2002 yılında 726.607 ton olan kanatlı eti üretimi, 2009 yılında toplam 1.323.625 tona çıkartılmış.

Bu artışın tek nedeni nüfus değil, zira, yine TUİK’in verilerine göre;

2002 yılında kişi başı yılda 10,490 kg olan kanatlı eti tüketimi, 2009 yılında 17,104 kg‘a, 2010 yılı içinde ise yaklaşık 19 kg‘a çıkmış durumda.

Sadece sayımız artmakla kalmıyor, gittikçe daha fazla yiyoruz!

 

” Kim her ne pratik, teknik, bilimsel, adli, etik veya politik sonuç çıkarırsa çıkarsın, artık kimse bu olayı, kimse hayvanların insanların boyunduruğu altına alınmasının bu emsalsiz oranlarını yadsıyamaz. Bu tür bir boyunduruk . . . kelimenin en nötr anlamıyla . . . şiddet olarak tanımlanabilir. Kimse ciddi ciddi veya uzun bir süre, insanın bu zulmün küresel ölçekte unutulmasını veya yanlış anlaşılmamasını sağlamak adına, zulmün kendisini ikiyüzlü bir şekilde gizlemek için elinden gelen her şeyi yaptığını yadsıyamaz. ” Jacques Derrida.

Son 50 yılda Amerika’daki ev-araba fiyatları %1400-1500 oranında artarken, süt sadece %350 oranında artmış, et ise iki katına dahi çıkmamış. Türkiye için de durumun çok farklı olmadığını söyleyebiliriz. Tüm hayvansal ürünler, eskiden çok daha pahalıydı, artık hemen herkesin karşılayabileceği bir düzeye indiler, çünkü endüstrileşmeyle birlikte hayvansal ürünlerin üretim maliyeti gittikçe ucuzlamakta. Dolayısıyla tüketimi de ucuzluyor. Bu “ucuzlama”nın bedelini ise, sadece doğal var oluşlarından mahrum kalan hayvanlar değil, bu sistemin sebep olduğu hastalıklarla biz insanlar ve çevre felaketleriyle tüm gezegen ödüyor…

Tüm endüstrilerin birincil önceliği kâr, hayvancılık endüstrisinin de. Hammaddesi yeryüzü ve canlıları olan bir endüstri için, kâr güdümlü hareket etmek, kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü böyle bir yaklaşımda, ekonomik olmayan hiçbir maliyet, örneğin çevrenin tahribatı, (toprağın bozulması, sulak alanların kirlenmesi, ormansızlaşma, vb.), insan hastalıkları veya hayvanların çektikleri acılarmaliyethesabına dâhil olmuyor.

 

Hayalinizdeki hayvan çiftliği imgelerini düşünün…

 

Hayalinizdeki hayvan çiftliklerini düşünün… 

 

Bunu düşünmek çok da zor değil, ne de olsa her gün tükettiğimiz hemen tüm hayvansal gıda firmalarının logolarında, afişlerinde, ambalajlarında, sürekli bu imgeleri görüyoruz. Hatta bu imgelerin daha da ötesi bir karikatürizasyonla, mutlu tavukları, zıplayan inekleri, şaşkın koyun ve kuzucukları…

Mutlu ve tonton inekler, tavuklar… 

 

Bu, tabi ki, kocaman ve ahlâksız bir yalan.

Küçük ölçekli aile çiftlikleri, hayvancılık yapan köylüler, artık gittikçe artan hayvansal gıda talebini karşılamaları imkânsız hale geldiği için, bir endüstriye dönüşen hayvancılıkla baş edemiyor, edemeyecek. Ya dönüşecek, ya da elimine olacaklar. Ya da mevcut sektörün içinde göz ardı edilecek bir orana düşecekler. Bugün artık Tavukçuluk, tamamen endüstriyel bir sektöre dönüştü bile. Hem “piliç” hem de “yumurta” üretiminin çok büyük bir çoğunluğu, endüstriyel “fabrika” çiftliklerde gerçekleştiriliyor. Sırada “et” ve “süt” var. Gittikçe artan sayıda hayvan, gittikçe artan sayıdaki fabrika çiftliklerde, bizim “hizmetimizdeler”. Bu endüstriyel üreticiler ise “mutlu tavuk ve inek” imajlarıyla, bizi “eskisi gibi” olduklarına inandırırken, aile çiftlikleri döneminin sonunu getiriyorlar. Hayvanlar içinse, tabi ki işin aslı bambaşka.

 

Modern dünyanın fabrika çiftliklerinin gerçek resmi şöyle:

Milyonlarca hayvan toprağa basamadıklarıgüneş yüzü göremedikleriyapay ışık altında, binaların içinde, ve hareket alanları olmayan sıkışık ortamlarda yaşıyor. Genetik müdahalelerle yapısal çöküşün eşiğine gelmiş durumdalar,genetiği değiştirilmiş ürünlerden yapılan yemlerle ve kimyasal takviyelerle besleniyorlar, ve kendi varoluşları için doğal ve gerekli hiç bir şeyi yapamadan, sürekli bir şiddet, korku ve acı içinde, yaşayıp ölüyorlar.

 

Gerçek tavuk çiftlikleri 

 

 

İnekler 

 

NASIL BU HALE GELDİ?

Hayvancılıktaki değişime “Tavukçuluk” örneği üzerinden bakacak olursak, ilk olarak 1908’de, taşıyıcı sistemlerin, mezbahaların parçalama hattına girmesiyle başlıyor. 80 yıl içinde öldürme hızı 3 katına çıkıyor. Hız arttıkça verim düşüyor, hayvanlar daha özensiz ve acı verici şekilde öldürülmeye başlanıyor ve kesimde yaralanmalar artıyor.

1920’lerden sonra piliçler, yemlerine yapılan kimyasal katkılarla, normal şartlarda asla dayanamayacakları kapalı bina ortamlarında, hareketten, topraktan ve güneşten uzak halde “hayatta kalabilir” hale getirildiler. Gagalarının yakılmasıotomatik ışıklandırma ve fan sistemlerihayvanların gerçek ışık görmeden, pislikleri temizlenmeden, sıkışık ve eğimli metal kafesler içinde hareketsiz halde, sadece semirip kesime hazırlanmalarını sağladı. Yapay ışık/karartma/ısıtma sistemleriyle, hayvanların mevsim ve gün değişimlerini şartlayıp, üretkenliklerini artırırken dengelerini iyice bozdu. Öyle ki, %10-15’lik bir ölüm oranı, bugün normal bir oran olarak kabul görmektedir. Fabrika koşullarının yarattığı fiziksel sorunlar, hastalıklar, ve nakil esnasındaki koşullardan kaynaklanan bu ölümler, kâr-zarar hesaplarına bakıldığında, “kompanse edilebilir” bulunduğu için, normalleşmiş durumda. Geleneksel hayvancılıkta, son tahlilde kârlı olsa dahi, hayvan ölümleri kabul edilebilir bir durum değildi. Bugünse yaşam değil, hesap konuşuyor.

 

Adım atacak yeri olmayan, eğimli metal kafeslerde ayakları deforme olmuş tavuklar… 

 

Antibiyotikler ve diğer katkılarla hastalıkları kontrol altında  tutulmaya çalışılan, hormonlarla büyümeleri artırılan tavuklar, henüz hastalanmadan uğradıkları bu antibiyotik bombardımanlarından ötürü, bağışıklık sistemleri tamamen çökmüş durumda. Genetikleri de yine geçtiğimiz yüzyıl boyunca, sistemli bir şekilde değiştirilerek “en kârlı” olacakları hale getirilen hayvanlar, sağlık ve bütünlüklerini kaybetmiş vaziyetteler. Çünkü hayvancılık sektöründe, hasta ve genetik olarak tektipleştirilmiş hayvanlar kâr ediyor.

Erkek civcivleri yumurtadan çıkar çıkmaz, tavukların da üretkenlikleri düşer düşmez öldüren endüstri, en az maliyetle en çok yumurta için tavukları durmaksınız sömürürken, tavuklara reva görülen daimi ve kronik bir acıdan ibaret bir hayat…

 

GENETİK TEKİLLİK

1935’ten 1995’e, piliçlerin ortalama ağırlıkları %65 oranında artarken, kesim süreleri %60 oranında, beslenme maliyetleri ise %57 oranında azalmış. Tavukçuluğun gittikçe daha kârlı bir sektöre dönüşmesine sağlayan bu süreç sonunda tavuklar, “yumurta” ve “kesim” piliçleri şeklinde iki tipte tekilleşmiş, ve kimyasal destekler olmasa ayakta kalamayacak hale gelmiş durumdalar. Bir zamanların onlarca belki yüzlerce çeşitlikteki ve “kolay pişmeyen” tavuklarını eski kuşaklar ve köy hayatını bilenler bilir. Bugünün endüstrisinin sunduğu genetik olarak “mükemmelleştirilmiş” tavukların pamuk beyazı etleri çabucak pişiveriyor.

Kesim tavukları olarak “üretilen” mühendislik eseri bu yeni nesil tavuklarda, kas ve yağ dokusu kemik dokusundan daha hızlı büyüyerek yapısal bozukluk ve hastalıklara yol açar. Tavukçulukta endüstrileşmeyle başlayan “ani ölüm sendromu” denen bir ölüm, %1-4 arası tavuğun ölümüne sebep olmakta. Bir diğer %5 ise fabrika koşulları sebebiyle vücutta su birikmesine bağlı olarak ölür.

Her 4 tavuktan 3′ünde yürüme bozukluğu vardır, ama zaten tavukların yürüyebilecekleri alanlar mevcut değil.

Endüstrinin taleplerine göre oluşturulan genetik tekillik biyoçeşitliliğin yerini almakla kalmayıp, daha tuhaf sonuçlar da yaratıyor. Mesela bugünün çiftlik hindileri, kendi başlarına üreyemiyorlar. Tıpkı GDO’lu tohumlar gibi… Bu süpermarket hindilerinin hemen hiçbiri, bırakın uçmayı, normal yürüme ve zıplama gibi doğal eylemlerini bile yerine getiremiyorlar. Tırnakları, kanatları, ve gagaları, yok…

 

“Downer” denen, kendi kendine düşüp ölen inekler 

 

“Downer” piliçler 

 

Çiftlik kuşları uçamazken, inekler, domuzlar, doğal ortamları olan açık hava koşullarında, hayatta kalamıyorlar. Fakat hala acı çekebiliyorlar, hala mutlu veya mutsuz olabiliyorlar, içgüdüleri ve kendi varoluşlarının doğası gereği yaşama ihtiyaçlarını koruyorlar.

Hayvanlara verilen kimyasal maddeler, sadece antibiyotik ve büyüme hormonlarından ibaret değil. Örneğin damızlık domuzlar, kimyasal takviyelerke yapay bir şekilde yumurtlama döngüsüne sokulup (âdet gördürülüp), çiftleştirilip,sürekli hamile bırakılıyorlar. Özellikle domuzları hamile bırakmak için artık gerçek bir çiftleşmeye bile gerek olmadan, dişi domuzlar bir takım cihazlar tarafından (!) dölleniyorlar.

Aşırı döllenme ve hızlı büyüme sonucunda sütün besin değerinin düşmesi ve anneden erken ayrılıp normalden çok daha erken sütten kesilme gibi etkilerle, bebek domuzların %9-15 kadarının ölmesi, bir diğer “norm”. Yeni doğan hayvanlar arasında gittikçe daha fazla oranda deformasyon, yarık damak, hermafroditlik, içeri büyüyen meme uçları, anüssüzlük, bacaklarda ayrıklık, fıtık ve titreme gibi fizyolojik sorunlar görülüyor.

İnekler ve buzağılar için de durum benzer bir noktada.

Annelere gelince, yine domuzlar için bir rakam verelim, damızlık domuzların %7-15 arasının aşırı hamilelik ve döllenme döngüsünden kaynaklı stresten ölmeleri, normal karşılanıyor. İnekler için de farklı değil. Stres demişken, bilim hayvanların çektiği acıya, stres adını veriyor.

 

Etik, Politik, Ekolojik!

Peki “her şey” eskisi gibi kalsaydı vejetaryen ve vegan hareketin, hayvan haklarının bir gereği kalmayacak mıydı? Pek sayılmaz. Nihayetinde hayvanları kullanmaya dair süregiden etik tartışma, kullanma “yöntemlerini” de aşan bir tartışma… Fakat bugünkü durumda, mesele “tartışmasız” ve ivedi bir vicdan ve sorumluluk meselesi. Sadece etik değil aynı zamanda politikekolojik, yani hayâti bir mesele bu!

Bugün hayvan ürünleri tüketmemek, en azından tüketimi dikkatli ve azaltarak gerçekleştirmek, öylesine basit ama öylesine güçlü bir karar ki, sadece dünya tarihinde hayvanlara uygulanan en sistematik suistimal ve şiddetin azaltılmasına değil, ormansızlaşmanın ve küresel ısınmanın önüne geçmeye, kirliliği azaltmaya, petrol rezervlerinikorumaya, gelişmekte olan ülkelerdeki açlık ve yükü azaltmaya, insan hakları ihlallerini düşürmeye, ve kamu sağlığınıartırmaya, katkıda bulunacak bir karar.

 

Kaynaklar:

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Kanatlı Yetiştiriciliği Raporu
Eating Animals, Jonathan Safran Foer, 2009.
Hayvan Özgürleşmesi, Peter Singer, (orj: 1975).

 

Yazı yeryuzusakinleri.org ‘dan alıntılanmıştır.

 

 

Umut Tasa

twitter.com/#!/umuttasa


 

Terim’in İnönü’de galibiyeti yok!

0

Süper Lig’de Beşiktaş ile Galatasaray arasında 20 Kasım Pazar günü İnönü Stadı’nda yapılacak derbi maç zirve mücadelesinin yanı sıra, sarı-kırmızılı takımın teknik direktörü Fatih Terim için ayrı bir önem taşıyor.

Galatasaray’ın başında 3. dönemindeki ilk derbi maçına çıkacak olan deneyimli teknik adamın lig maçlarında şimdiye dek Beşiktaş’a karşı İnönü Stadı’nda galibiyeti bulunmuyor.

”Cim Bom”un başında ulusal ve uluslararası birçok başarıya imza atan Fatih Terim, henüz Dolmabahçe’de ezeli rakip Beşiktaş’a karşı lig galibiyeti göremedi.

Galatasaray, Fatih Terim yönetiminde Beşiktaş ile İnönü Stadı’nda yaptığı 6 lig maçından 2’sini yitirdi, 4’ünde berabere kaldı, hiç galip gelemedi.

Terim’in özlem maçları
Galatasaray’ın başında 1996-1997, 1997-1998, 1998-1999, 1999-2000, 2002-2003 ve 2003-2004 (26. hafta sonunda görevi bıraktı) sezonlarında görev yapan Fatih Terim yönetimindeki sarı-kırmızılı takımın Beşiktaş ile İnönü Stadı’nda oynadığı lig maçlarının sonuçları şöyle:

1996-1997:
Beşiktaş-Galatasaray: 1-1

1997-1998:
Beşiktaş-Galatasaray: 2-1

1998-1999:
Beşiktaş-Galatasaray: 1-1

1999-2000:
Beşiktaş-Galatasaray: 1-1

2002-2003:
Beşiktaş-Galatasaray: 1-0

2003-2004:
Beşiktaş-Galatasaray: 0-0

Kupa maçlarında güldü
Beşiktaş’a karşı İnönü Stadı’nda lig maçlarında galibiyeti bulunmayan Fatih Terim, bu özlemi kupa maçlarında giderdi.

Fatih Terim yönetimindeki sarı-kırmızılı ekip, 1999’da Türkiye Kupası maçında Dolmabahçe’den 2-0 galip ayrılırken, 1997’de ise TSYD Kupası’nda ezeli rakibine 6-0’lık tarihi üstünlük kurdu.

Haber Fareleri, Erçişli çocukların dergisi

Gündem Çocuk Derneği aracılığıyla gerçekleşen ve depremzede çocukların bölgede haber yapmalarına, fotoğraf çekmelerine imkan sağlayan Erciş’in Genç Sesi Projesi‘nin yayını Haber Fareleri‘nin ilk sayısı çıktı.

Gündem Çocuk Derneği’nin ilk etabı sekiz hafta sürecek ve her hafta sekiz gönüllünün çocuklara aracılık etmesiyle geliştirilecek medya projesi Erciş’in Genç Sesi, meyvelerini vermeye başladı.

Bugün ( 17 Kasım ) ilk sayısı online olarak yayımlanan ve yalnızca çocukların oluşturdukları haberlerden, çektikleri fotoğraflardan, yazdıkları şiirlerden, yaptıkları röportajlardan oluşan Haber Fareleri, haftalık online ve basılı olarak yayımlanacak.

Yarından itibaren 2000 adet basılarak Erciş’te dağıtılacak gazetenin ilk sayısında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yapılan bir röportaj, kar altındaki Erciş’te güçlükle yaşamakta olan insanların durumlarına ilişkin dipnotlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın Erciş ziyareti sırasında başbakanın yanına yaklaştırılmayan Erciş’in Genç Sesi Muhabiri’nin yaşadıkları yer alıyor.

Haber Fareleri 1. sayısında Büşra Berfin Akan deprem sonrası yaşadıklarını ve duygularını şöyle dile getirmiş: “Beğenmezdik… Annemizin yemeklerini, yumuşak yatakları beğenmezdik. Derdik: Onunkinden olsun, fakat şimdi anladık değerini her şeyin. İnsan sevdiğinin değerini onu kaybedince anlar. Ama çok geçtir vakit sen anlayınca: Keşke keşke o olsaydı vallahi beğenirdim dersin, ama olmaz. Her şey keşke, keşke demekle olsa o zaman herkesin ağzından, kaleminden keşke eksik olmaz. Ama geriye asla dönemezsin. İleri bak her zaman ileriye… Geçmişi ders çıkartmak için kullan. Kendine acı çektirmek için değil…

(Bianet)

Gökçek, medyasıyla hedef gösteriyor

Dikmen Vadisinde yıllardır barınma hakları için direnenleri tahrikçi, örgüt mensupları gibi sıfatlarla karalayan Melih Gökçek, icraatlarına bir yenisini daha ekledi.

Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından haftalık olarak basılan ve toplu ulaşım araçlarında ücretsiz olarak dağıtılan Büyükşehir Ankara bülteninde Dikmen Vadisinde Barınma hakları için mücadele edenler fotoğrafları da basılarak hedef gösterildiler.

32 sayfadan oluşan Bültenin 30 sayfası Dikmen 4. ve 5. etapa ayrılarak tam bir kara propaganda örneği sergilendi. Bültende barınma hakkı mücadelesi veren Vadi halkından, örgütler tarafından kandırılan ve kullanılan kişiler olarak bahsedilirken yıkıma karşı mücadele eden yapılar da hedef gösterildi.

Barınma Hakkı mücadelesini ısrarla görmezden gelip bunu “ideolojik kavga” olarak tanımlayan Büyükşehir Belediyesi, Barınma Hakkı Bürosu sözcülerinden Tarık Çalışkan’ın boy boy fotoğraflarını yayınlayarak “Dikmen Tahrikçisi Tarık Çalışkan” başlığını kullandı.

Vadiye yapılacak saldırıyı daha önce duyuran Melih Gökçek’in bülteninde evlerini savunanlara tehdit de eksik olmuyor. Bültenin 4 sayfası da bu tehditlere ayrılmış… Bu sayfalarda ilgili/ilgisiz çeşitli yasa maddeleri sıralanarak “olaylara karışmayın yoksa …” deniyor.

DİKMEN HALKI: YIKIM BİZİM İÇİN ÖLÜM DEMEK! YAŞAMIMIZI SAVUNACAĞIZ

Bizler Dikmen Vadisi halkıyız,

Bizi artık iyi tanıyor olmalısınız. Yoksuluz, emekçiyiz. Alınterimizle çalışıp hayatımızı kazanıyoruz. Erkeklerimiz garson, odacı, kapıcı, inşaat işçisi… Kadınlarımızın çoğunluğu ya kendi evinde ya da başkalarının evinde temizlikçi, ev işçisi… Çocuklarımız, gençlerimiz…

Yine bir haber aldık. Pazartesi günü evlerimizi yıkmak üzere belediyenin büyük bir saldırı planı yaptığını öğrendik. Yoksul hayatlarımızın üzerine bu haber bir karabasan gibi çöktü.

Bizler ne villa ne saray istedik. Başımızı sokacak bir ev ve insanca bir yaşamdı tek dileğimiz. İşte bunun için altı yıldır onurumuzla mücadele ettik. Evimize, mahallemize, kentimize sahip çıktık.

Bu ilk değil. Daha öncede yıkım saldırılarına maruz kaldık. 01 Şubat 2007 günü binlerce polis, zabıta; sabahın erken saatlerinde mahallemizi kuşattı, evlerimizi yıkmak için saldırdı. O gün, çocuklarımız okula, bizler işe gidemedik. O gün, bütün hayatımız ve umutlarımız, belediye dozerlerinin ve polis panzerlerinin altında ezilip yok edilmek istendi. O gün, polisin gaz bombaları, cop darbeleri ile yaralandık, gencimiz yaşlımız itilip kakıldı. O gün, evsiz kalmanın, sokağa atılmanın ne demek olduğunu anladık.

Yoksul mahallemizde yıllardır bizi unutmuş olan; bize yol, su, elektrik, toplu ulaşım, çocuk parkı, spor sahası, sağlık ocağı, okul vermeyi unutmuş olan devletin nihayet bizi hatırladığını, fark ettiğini gördük. Ancak devletin, biz yurttaşlarına zulüm ve yıkım sunduğuna tanık olduk.

Çünkü, yuva kurup yıllardır barındığımız, çocuklarımızı büyütüp onurumuzla yaşadığımız bu topraklar, şimdi “kentsel dönüşüm projesi” adıyla sermayeye peşkeş çekilmek isteniyordu. Bir avuç varlıklı kesimin yaşayacağı lüks konutların yapılıp satılması için, birilerinin cebini kasasını doldurması için bizim gecekonduların yıkılması gerekiyordu.

Felaketi fırsata çevirmek istiyorlar!
Başbakan Tayyip Erdoğan, Van depreminden sonra “kentsel dönüşümlere hız vereceklerini, bedeli ne olursa olsun kentsel dönüşümleri yapacaklarını” ilan etti. Belli ki Ankara’nın beyi mesajı almış.
Ülkemizde depremlerle yıkılan yüksek katlı binaları, aç gözlü müteahhitlerin yaptığı ve sorumsuz rantçı belediye başkanlarının yaptırdığı gerçeğini örtbas etmeye çalıştılar. Bizlerin briketten, kerpiçten yapılmış yoksul evlerimizi yıkmak için felaketi bile fırsata çevirmek istiyorlar.

Biz hep diyalog ve çözüm arayışında olduk !
Kamuoyunun bilmediği başkaca bir gerçeği de burada açıklamak istiyoruz. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in bayramdan önce mahallemize gönderdiği heyet; uzlaşmak istediklerini, müzakere ile sorunları çözmek istediklerini söyledi. Altı yıl sonra ilk kez gerçekleşen ve bizi umutlandıran bu görüşme, karşılıklı iyi niyet temennileri ile geçmişti. Bayramdan sonra görüşmelerin devam edeceği bizzat kendileri tarafından söylendi.

Ancak, Melih Gökçek, perşembe günü yapılan belediye meclis toplantısında haftaya Dikmen Vadisi’ni yıkacağını ilan etmiştir.

Melih Gökçek’in mahallemize gönderdiği uzlaşma heyetinin ucuz bir savaş taktiği olduğu ortaya çıkmıştır. Bizimle çözüm için müzakereler yürütürken, bir yandan da yıkım için büyük bir hazırlığı sürdürdüğü anlaşılmıştır.

Halkı dinlemek, halkın ekonomik-sosyal gerçekliğini, halkın taleplerini dikkate almak yerine; yıkım ve şiddet ile sorunu çözme yöntemi, sadece basiretsiz, yağmacı, halk düşmanı siyasetçilerin yöntemi olabilir.

Halkın barınma hakkı var!
Bizler, çok şey değil, barınma hakkımızın tanınmasını, insanca yaşabileceğimiz konut hakkımızın verilmesini istiyoruz.

Gidecek hiçbir yerimiz, hayatta kalmak için bir başka çaremiz yok. Gerçekte yıkılan evler değil, yaşamlar olacak.

Evlerimizi yıkıp bizi sokağa atmak isteyen hükümet, belediye başkanı, vali gerçekte yaşamımıza son vermeye yöneliyor.

Yıkım demek, bizim için ölüm demek. Yaşamımızı savunacağız…

Peki Vadi Halkı Ne Talep ediyor?

1-)Belgesiz konut sahiplerine de uygun koşullarda proje kapsamında yörede konut verilsin, yani herkes için “yerinde ıslah” yapılsın! Doğu Kent’de arsa dayatması artık son bulsun. “Barınma hakkı”mız gözetilsin!

2-)Proje kapsamında bizlere getirilen mali yükü hafifletecek, sosyal yönü olan hakkaniyetli koşullar belirlensin; bu kapsamda konutların taksit ödemeleri konutlar teslim edildikten sonra başlatılsın, kira yardımları arttırılsın ve belgesizlere de sürekli olarak verilsin, enkaz bedelleri arttırılsın ve sağlıklı, gerçekçi tespitlere dayansın, konutlara koyulan satış bedelleri ve taksit dilimleri lehimize yeniden düzenlensin.

3-)Belediye, vadide bize verilecek konutların teslim tarihi, yeri ve biçimi konusunda açık, kesin, yazılı ve yasal güvenceye sahip taahhütlerde bulunsun.

4-)Projenin bütün ayrıntıları bizlerle ve bütün kent halkı ile, aynı zamanda Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Çevre Mühendisleri Odası gibi ilgili meslek kuruluşları ile paylaşılsın, bizim ve onların görüş ve önerileri ile şekillendirilsin; vadimizin yeşilini koruyacak ve bütün kentlilerin yararına sosyal tesisleri, kamusal alanları içerecek planlamalar yapılsın. Yani vadimiz, bir avuç zengin için değil bütün bir kent için yeniden yapılandırılsın!

5-)Süre gelen baskılar, tehditler, bizi yıldırmak için bilinçli yapılan su, elektrik, telefon ve yol altyapısını tahrip etmeye yönelik saldırılar, vadideki binlerce insanın ve gerçekte bütün bir kentin huzurunu bozan polis ve zabıta destekli yıkım operasyonları, artık son bulsun!

6-)Son olarak, aslında sorunun çözümü için en önemli adım olarak; İ. Melih Gökçek ve diğer ilgili belediye yetkilileri, sorunun çözümünde şiddeti ve yıkımı tercih etmek yerine, bizlerle diyaloga girsin; biz yöre sakinleri ile görüşmeler yapılsın, taleplerimiz dinlensin, ekonomik-sosyal gerçekliğimiz dikkate alınsın!

Van’da kış şartları en çok kadınları etkiliyor

Van‘da depremlerin ardından günlük yaşam, resmi kurum ve kuruluşlarla yardım dernekleri tarafından kurulan çadır kentlerde soğuk hava şartları nedeniyle güçlükle sürdürülüyor. Kentte, iki büyük depremin ardından aileleriyle çadır kentlere yerleştirilen kadınlar, bir yandan soğukla mücadele ediyor, diğer yandan ailelerinin yemek ve bulaşık ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyor. Çadırda kalan ev kadınları, depremlerin insanların üzerlerinde oluşturduğu yükü en ağır şekilde hissediyor. Bulaşıklarını çadırların önünde damacanalardaki sularla yıkayan kadınlar, aile bireylerinin karınlarını doyurmak için güç koşullarda yemek yapmaya çalışıyor.

Ev sahipleri gitti, kapıcılar nöbette

Depremin ardından ev sahiplerinden bazıları taşındı, bazıları başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göç etti.  Dolunay Sitesi’nin kapıcısı Feyzi Şeker, sitede depremden sonra ev sahiplerinin evlerinden ayrılarak başka şehirlere veya çadırlara taşındıklarını belirterek, kendilerinin apartmanda görevli olarak kaldıklarını söyledi. Depremzedelerin eşyalarının apartmanda olduğunu belirten Şeker, hırsızların apartmana girmemesi için sabaha kadar nöbet tuttuğunu söyledi.

Erciş’te hayat devam ediyor

Erciş’te  23 Ekim’de meydana gelen depremden sonra günlerce dükkanını kapatıl tutan esnaf, son birkaç gündür mağaza ve dükkanlarını açmaya başladı. Kent merkezinde ayakkabıdan, balığa, ekmekten meyve ve sebzeye kadar her çeşit ürüne ulaşılabiliyor. Öyle ki, fotoğrafçılar bile evlenen çiftlerin de etkisiyle iş yapmaya başladı.

4 parti şikeye ve şiddete afta birleşti

0

AKP, CHP, MHP ve BDP, Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Hakkında Yasa Tasarısı‘nda değişiklik yapılması için ortak yasa teklifi sundu.

AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, MHP Grup Baykanvekili Mehmet Şandır ve BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan tarafından TBMM Başkanlığına sunulan teklif, sporda şike ve teşvik cezalarının indirilmesini öngörüyor.

2-B orman yağması başlıyor

0

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 2-B arazilerine ilişkin kanun taslağını 15 gün içinde Bakanlar Kurulu’na sunacaklarını bildirdi.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmelerine verilen arada, 2-B arazileri ile ilgili soruları yanıtladı.

Bakanlığının bu konuda bir taslak hazırladığını belirten Eroğlu, ”Geçtiğimiz pazartesi günü Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın başkanlığında toplantı yaptık. Bütün bakanlar, yaptığımız sunum üzerine düşüncelerini ortaya koydu. Buna göre taslak yeniden düzenlenecek” dedi.

Bakan Eroğlu, taslağı 15 gün içinde Bakanlar Kuruluna sunacaklarını söyledi.

(Ajanslar)

Apple’ın yeni başkanı Arthur Levinson

Apple‘ın geçen ay hayatını kaybeden CEO’su Steve Jobs‘ın yerine Arthur Levinson getirildi.

iPod, iPhone, iPad ve MacBook markalarının artık yeni bir patronu var. 2000 yılından bu yana Apple’ın yönetim kurulunda bulunan Arthur Levinson şirketin yeni başkanı oldu.

Walt Disney’in başkanı Robert Iger da Apple Yönetim Kuruluna seçildi. Aynı zamanda Genentech şirketinin de başkanı olan Levinson, Iger’le birlikte yönetim kuruluna hizmet verecek.

CEO Tim Cook, iki yöneticinin de Apple için harika bir seçim olduğunu dile getirdi.

İnternet filtresine iptal için dava

BTK’nın güvenli internet adına düzenlediği filtre uygulaması, yoğun eleştiri alması sebebiyle 22 Ağustos’tan 22 Kasım’a ertelendi. Ancak uygulamanın 3 ay ertelenmesi elbette mevcut tepkilere son vermedi.

Alternatif Bilişim Derneği’ni BTK tarafından internete getirilen merkezi filtreleme uygulaması ve Güvenli İnternet Hizmetine İlişkin Usul ve Esaslar’ın iptali için Danıştay’a giderek iptal davası açtı.

4 Kasım 2011 tarihinde kurul kararının iptali istemiyle Danıştay’a dava açan derneğin basın açıklaması ise şu şekilde:

“Bilindiği gibi 22 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan ve “Güvenli İnternet Uygulaması” şeklinde sunulan ilk kurul kararı, kamuoyunun haklı eleştirilerine maruz kalmış ve kurum tarafından Ağustos 2011 içinde geri çekilmişti. Ardından karar revize edilmiş ve inceltilmiş yeni versiyonu 16 Eylül 2011 tarihinde BTK tarafından yayınlanmıştı. Ancak yeni kurul kararında da sansürcü anlayış sürdürülmüştür. Bu nedenle derneğimiz 4 Kasım 2011 tarihinde kurul kararının iptali istemiyle Danıştay’da dava açmıştır.

Davanın gerekçeleri arasında öne çıkan temel itiraz noktalarımız şunlardır:

* Öncelikle kamuoyu bilmelidir ki, Kurum Kararı yasal dayanaktan yoksundur. Güvenli İnternet uygulaması temel hak ve özgürlükleri orantısız bir şekilde sınırlandırmaktadır. Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve hürriyetler ancak kanunla sınırlanabilir. Bu nedenle düzenleme yasal dayanaktan yoksundur.

* “Güvenli İnternet Hizmetine İlişkin Usul ve Esaslar” ülke genelinde uygulanacak ve milyonlarca kişiyi etkileyecek bir düzenleyici idari işlemdir. BTK yasalara aykırı bir şekilde yasalarla düzenlenmemiş bir alanı idari bir işlemle düzenlemiştir. BTK böyle bir karar vermeye yetkili değildir. Asli düzenleme yetkisi yasama organındadır.

* Düzenlemenin hukuksal değer kazanabilmesi ancak Resmi Gazete’de yayımlanması ile mümkündür. Bu nedenle Resmi Gazete’de yayımlanmayan yönetmeliğin tamamının iptali gereklidir.

* BTK’nın düzenlemesi iddia edilenin aksine salt gönüllülük esasına dayanmamaktadır. İnternet servis sağlayıcıları idarenin sunduğu listeleri (beyaz ve kara listeler) reddedemeyecekler, buna ilişkin alt yapıyı kurmaktan kaçınamayacaklardır. İdare, kamu gücü ayrıcalıklarını kullanarak milyonları etkileyen bir düzenlemeyi yetkisini aşarak zorunluluk haline getirmiştir.

* Düzenlemede olumlu bir gelişme olarak gösterilen Çocuk ve Aile Profil Kriterleri Çalışma Kurulu ise hiçbir yasada tanımlanmamış, BTK’nın keyfi tercihlerine göre yapılandırılmış bir idari birimdir. Kurul’un üyeleri, Bakanlık ve Kurum tarafından herhangi bir ölçüte bağlı olmaksızın atanacaktır. Kurul’un çalışma yöntemleri, üyelerinin özlük hakları gibi konular da Usul ve Esaslar’da düzenlenmemiştir. Böyle bir Kurul’un amaçlandığı gibi baskı altında kalmaksızın bağımsız ve tarafsız çalışması, kararlar alması mümkün değildir. Kurul’un kurulmasının tek nedeni, Kurum’un keyfi davrandığı iddialarının önünü almaktır.

Uygulamanın yürürlüğe gireceği 22 Kasım 2011 ile birlikte Türkiye’de İnternet kullanıcılarını bekleyen tehlikelere bir kez daha vurgu yapmak isteriz.

DEVLET ELİYLE MERKEZİ FİLTRE SANSÜRDÜR
Filtre uygulaması “devlet eliyle merkezi bir şekilde” gerçekleşecektir. Hizmetten yararlanacak yurttaşların hangi sitelere erişeceği / erişemeyeceği BTK tarafından belirlenecektir. Yurttaşların filtre içeriklerini değiştirme özgürlükleri yoktur. Merkezi filter profilleri kullanıldığı sürece devletin izin vermediği bilgiye, habere, farklı/alternatif görüşlere erişme, muhakeme etme ve karar verme olanakları da olmayacaktır.

GÜVENLİ İNTERNET ALDATMACASI
“Güvenli İnternet” denilerek kamuoyu yanıltılmakdır. Söz konusu olan süzülmüş / sansürlenmiş İnternet hizmetidir. Doğru ifade “İnternetin Güvenli Kullanımı”dır. Bu da filtreleme veya erişim engelleme ile değil, ancak dijital okur yazarlık ve yeni medya okur yazarlığı ile mümkündür. Tek yolu da eğitim ve farkındalıktır. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, ve AGİT’in defalarca belirttiği gibi filtreleme ve erişim engelleme ile güvenlik sağlanamaz.

GÖSTERMELİK KURUL
Bir başka yanılgı ise filtreleme listelerinin ve veritabanlarının uzmanlar tarafından, toplumun görüşleri alınarak hazırlanacağıdır. Bu amaçla oluşturulacak kurulun 12 üyesinden 8′i hükümetin atadığı devlet bürokratlarından oluşmaktadır. Üstelik bu kurul sadece kriter belirlemekle görevlidir. Listelerin içeriği bu kriterlere göre BTK tarafından belirlenecektir. Dolayısıyla son sözü yine BTK söyleyecektir. Bu da sürecin ne kadar sivil, şeffaf ve denetime açık olmadığını göstermektedir.

22 Kasım’da iddia edildiği gibi Türkiye’de İnternet “güvenli” değil “filtreli” olacaktır. Uygulama yurttaşların seçme özgürlüklerini ellerinden alacak, yurttaşları pasifleştirecek ve dijital becerilerinin körelmesine yol açacaktır. Türkiye’deki İnternet sansürünü koyulaştıracaktır. Yurttaşların haber alma, bilgiye erişme, iletişim ve örgütlenme gibi temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayacaktır.

Kamuoyunu bu vesileyle bir kez daha İnternet’ine sahip çıkmaya ve sansür uygulamalarına tepki göstermeye davet ederiz.”

Alternatif Bilişim Derneği

Demiryolu işçileri iş bırakıyor

0

Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS), demiryolu işçilerinin 18 Kasım tarihinde 1 günlük iş bırakma eylemi yapacaklarını duyurdu.

Birleşik Taşımacılık Sendikası  (BTS ) Genel Merkezi, Yüksek Planlama Kurulu’nun (YPK) ek ödemelerde ücret grupları ve ücretlerle ilgili kararına tepki göstermek için Demiryolları Genel Müdürlüğü’nün önünde basın açıklaması yaptı. “Eşit işe eşit ücret istiyoruz”, “Ek ödeme adaletsizliğine hayır” ve “Ücrette adalet istiyoruz” dövizlerinin taşındığı açıklamaya, demiryollarında çalışan işçi dernekleri de destek verdi.

“Geliyor, geliyor genel grev geliyor”, “Savaşa değil emekçiye bütçe”, “Söz, yetki, karar çalışanlara” ve “AKP sağlığa zararlıdır” sloganlarını atan işçiler adına BTS Genel Başkanı Yavuz Demirkol açıklama yaptı.

Tüm girişimlerinin sonuçsuz kaldığını belirten Demirkol, “18 Kasım Cuma günü çalışanlarımız viziteye çıkıp bir günlük iş bırakma eylemi yapacak” dedi.

‘AKP SESİMİZİ DUYMUYOR’

Yüksek Planlama Kurulu kararının demiryolları işçileri açısından gerek ödemelerde gerekse de ücret grupları ve ücretler ile ilgili ücret adaletsizliğini giderecek tarzda çıkmadığını söyleyen Demirkol, şunları söyledi: “AKP Hükümeti sesimizi duymak istemiyor. Bizler YPK kararından rahatsızlığımızı dile getirdik. Kuruluşumuzda bozulan bu ücret adaletsizliğini ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir YPK kararına ihtiyaç bulunmaktadır.”

DEMİRYOLLARI ÖZELEŞTİRİLİYOR MU?

TCDD’nin kendi yetkisine verilen yüzde 5’lik dilimin tamamını kullanması gerektiğine değinen Demirkol, “YPK’nın kararı sağlığımızı bozdu. Bu yüzden Cuma günü viziteye çıkıp iş bırakacağız” dedi. Demirkol, son olarak AKP’nin meclisi baypas ederek Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnamenin (KHK) demiryollarının özelleştirilmesinin önünü açtığını söyledi.

(Ajanslar)