Ana Sayfa Blog Sayfa 4938

Derbi Cüneyt Çakır’ın

0

Süper Lig’de Beşiktaş ile Galatasaray arasında 20 Kasım Pazar günü yapılacak derbi maçı hakem Cüneyt Çakır yönetecek.

Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu’ndan yapılan açıklamaya göre,, 20 Kasım Pazar günü oynanacak Beşiktaş – Galatasaray maçını Cüneyt Çakır yönetecek.

FIFA kokartlı Çakır, 11. haftaya kadar Beşiktaş ve Galatasaray’ın maçlarını birer kez yönetti. Çakır’ın yönetiminde iki takım da sahadan galip ayrıldı.

Cüneyt Çakır’ın yardımcılıklarını Bahattin Duran ve Tarık Ongun yapacak. Derbinin 4. hakemi ise Süleyman Abay.

Süper Lig’de 11. hafta müsabakalarında düdük çalacak hakemler şunlar:

18 Kasım Cuma:
20.00 Mersin İdman Yurdu-Trabzonspor: Hüseyin Göçek

19 Kasım Cumartesi:
13.00 Ankaragücü-Kardemir Karabükspor: Kuddusi Müftüoğlu
16.00 Kayserispor-Orduspor: Barış Şimşek
19.00 Fenerbahçe-Eskişehirspor: Tolga Özkalfa

20 Kasım Pazar:
13.00 Medical Park Antalyaspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor: İlker Meral
13.00 Sivasspor-Gençlerbirliği: Suat Arslanboğa
16.00 Gaziantepspor-Manisaspor: Mustafa İlker Coşkun
19.00 Beşiktaş-Galatasaray: Cüneyt Çakır

21 Kasım Pazartesi:
20.00 Bursaspor-Samsunspor: Mustafa Kamil Abitoğlu

Şık’ın korkulan kitabı 125 imzayla kitapçılarda

Ahmet Şık‘ın “İmamın Ordusu” adıyla tanınan ve internette “dokunan yanar” adıyla yayınlanan kitabı 125 imzayla kitapçılarda.

Ahmet Şık’ın Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmasına neden olan ve daha sonra da İstanbul Özel Yetkili 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla el konulan kitabı, sonunda kitap olarak basıldı ve İstanbul Kitap Fuarı’nda kitapseverlerle buluştu.

Kamuoyunun geçtiğimiz mart ayında OdaTv operasyonuyla birlikte “İmamın Ordusu” adıyla tanıdığı, Fethullah Gülen cemaatinin emniyet içindeki örgütlenmesini anlatan kitap “000Kitap – Dokunan yanar” adıyla basıldı ve Tüyap Kitap Fuarı’nda gerçekleştirilen basın toplantısında kamuoyuna tanıtıldı. Halen “örgütsel doküman” olduğu gerekçesiyle hakkındaki toplatma kararı devam eden “Dokunan yanar” kitabı Ahmet Şık’la birlikte 125 gazeteci, yazar, bilim insanı ve aydının imzasını taşıyor.

Tüyap Kitap Fuarı’nda PEN Yazarlar Derneği standında kitapta imzası bulunan yazarların katılımıyla bugün saat 15:00’te bir basın toplantısı gerçekleştirilecek. Postacı Yayınları tarafından ilk basımı gerçekleştirilen ve başlangıçta 100 imzayla basılması planlanan kitap, kısa süre içinde 125 imzaya ulaştı.

Ahmet Şık’la birlikte Dokunan Yanar kitabına imza atanlar arasında Yaşar Kemal’den Vedat Türkali’ye, İsmail Beşikçi’den Murathan Mungan’a kadar medya, sanat ve bilim dünyasından pek çok önemli isim yer alıyor. “Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları – ANGA” adıyla bir sivil inisiyatif olarak çalışan ve Ahmet Şık-Nedim Şener için pek çok eyleme imza atan gazetecilerle, Ahmet Şık’ın İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden çalışma arkadaşları da kitap yazarları arasında bulunuyor.

Ahmet Şık tarafından baskıya hazırlandığı sırada 14 Şubat’ta OdaTv’ye gerçekleştirilen operasyonda OdaTv’deki bir bilgisayarda ele geçirildiği öne sürülen kitap taslağıyla ilgili olarak daha sonra 24 Mart tarihinde toplatma ve el koyma kararı verilmiş, İthaki Yayınevi ve Radikal Gazetesi’ndeki bilgisayarlarda bulunan dijital kopyalar polis nezaretinde silnmişti. “#İmamın Ordusu” adıyla tanınan kitap, daha sonra 31 Mart tarihinde internette yayınlanmış ve bir kaç saat içinde 200 bini aşkın kopyası indirilmişti.

Kitap hakkında İstanbul 12. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen, Anayasa ve Ceza Muhakemesi Yasası’na aykırılık konusunda tarihe geçebilecek bir örnek olarak nitelenen ve halen geçerliliğini koruyan toplatma ve el koyma kararında “İmamın ordusu isimli döküman ve tüm nüshalarına, içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalarına” el konulacağı ifade ediliyor. Aynı karara dayanılarak dönemin özel yetkili savcısı Zekeriya Öz’ün verdiği talimatta ise kitabı bulunduranların ve saklayanların ise peşinen örgüte yardım suçu işlemiş olacakları belirtiliyordu.

Ahmet Şık’ın kişisel bilgisayarında “000Kitap” dosya adıyla kaydedilen ve daha sonra kim tarafından ve nasıl gönderildiği belirsiz bir şekilde OdaTv bilgisayarında ele geçirilen kitaba “Örgütsel doküman” nitelemesine atfen bu ismin verildiği belirtiliyor. Kitabın alt başlığı olan “#Dokunan yanar” ise Ahmet Şık’ın 3 Mart tarihinde gözaltına alınırken evinden polisler eşliğinde çıktığı sırada söylediği “Dokunan yanar arkadaşlar” sözüne dayanıyor.
Elinizde tuttuğunuz kitap ortaklaşa bir emek ürünü. Birimiz yazdı. Birilerimiz dizgi yanlışlarını düzeltti. Birilerimiz yazım kusuru olup olmadığını denetledi. Birilerimiz noktalama işaretlerinin doğru ve yerinde kullanılıp kullanılmadığını kontrol etti. Birilerimiz “ilk okuma”, birilerimiz “son okuma” süreçlerinde sorumluluk üstlendi ve sonuçta bu kitap ortaya çıktı.

Bu kadar çok kişiyi tek bir kitapta buluşturan itici güç ise her birimizin düşünce özgürlüğünü savunma kararlılığı ve şiddet çağrısı içermedikçe her kitabın hiç bir engele takılmaksızın yayınlanabilmesi gereğine olan inancımız ve aydın olarak sorumluluğumuzdu.

Ahmet Büke, Ahmet Meriç Şenyüz, Ahmet Şık, Ahmet Tulgar, Ahmet Ümit, Akın Tek, Ali Murat Hamarat, Ali Ömer Türkeş, Alper Kırklar, Alper Turgut, Arat Dink, Aslı Erdoğan, Aslı Tunç, Ayça Söylemez, Aydın Engin, Ayfer Tunç, Ayşe Düzkan, Ayşegül Devecioğlu, Ayşenur Arslan, Bağış Erten, Banu Güven, Berat Günçıkan, Burak Cop, Can Dündar, Candan Yıldız, Cem Özdemir, Çiğdem Mater, Çiğdem Öztürk, Claudia Roth, Deniz Gökçe, Didem Danış, Dinç Çoban, Ece Temelkuran, Ekin Karaca, Elif Ilgaz, Elif Yılmaz, Emine Ocak, Ercan İpekçi, Erdinç Ergenç, Eren Eğilmez, Erol Önderoğlu, Erkan Çapraz, Ertan Önsel, Ertuğrul Mavioğlu, Esra Arsan, Ezgi Başaran, F. Cengiz Erdinç, Fahri Alakent, Fatma Göktepe, Foti Benlisoy, Franziska Keller, Gaye Boralıoğlu, Gökçer Tahincioğlu, Gökhan Tan, Gülşah Karadağ, Gülşin Ketenci, Gün Zileli, Gürhan Ertür, Güventürk Görgülü, H. Hüseyin Tahmaz, Hakan Güneş, Hakan Lokanoglu, Halil Nalçaoğlu, Hazal Özvarış, Hilmi Hacaloğlu, İbrahim Aydın, İbrahim Kaboğlu, İrfan Aktan, İsmail Beşikçi, İsmail Saymaz, Jaklin Çelik,  Jean-Francois Julliard, Johann Bihr, Kemal Göktaş, Kumru Başer, Mahmut Hamsici, Maside Ocak, Mebuse Tekay, Mehmet Demir, Mehmet Güç, Mehmet Kaçmaz, Mehmet Kuyurtar, Melek Göregenli, Mirgün Cabas, Murat Hamarat, Murat İnceoğlu, Murat Sabuncu, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Mustafa Alp Dağıstanlı, Nazım Alpman, Nevin Sungur, Nilgün Toker, Niyazi Dalyancı, Osman Kavala, Osman Şenkul, Özgür Gürbüz, Özgür Mumcu, Pınar Öğünç, Ragıp Duran, Rengin Arslan, Reyda Ergun, Rıdvan Akar, Serdar M. Değirmencioğlu, Serkan Seymen, Serra Akcan, Siren İdemen, Süleyman Arıoğlu, Şanar Yurdatapan, Şebnem İşigüzel, Şükrü Argın, Tuğrul Eryılmaz, Uğur Vardan, Ümit Alan, Ümit Kıvanç, Vecdi Erbay, Vedat Türkali, Yahya Şafak Eser Koçoğlu, Yaşar Kemal, Yıldırım Türker, Yücel Göktürk, Yücel Tunca, Zehra Kafkaslı, Zerrin Kurtoğlu, Zeynep Altıok, Zeynep Erdim

Yaşam hakkı için 26 Kasım’da Gerze’ye

Gerze, Yeşil Gerze Çevre Platformu (YEGEP) tarafından organize edilen mitinge hazırlanıyor. Mitingin çağrı metni şu şekilde:

Yaşam Hakkı İçin 26 Kasım’da Gerze’ye

Uzunca bir süredir yapılması planlanan termik santrala karşı direniş görüntüleriyle gündemden düşmeyen Gerze halkının tepkisi, son dönemlerde devletin baskı ve şiddet uygulamaları ile gündeme gelir oldu.
Anadolu Grubu’nun yapmayı planladığı termik santrale karşı 3 yıldır süren direniş 5 Eylül’de Yaykıl Köyündeki sondaja büyük bir polis gücü ile gidilerek kırılmaya çalışılmıştı. Gerze halkına polis şiddeti uygulanmış ardından da 5 kişi gözaltına alınmıştı. 19 Ekim’de başlayan soruşturma ile 90 civarında Gerzeli “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” ve “görevli memura mukavemet” ile suçlanıyordu. Gözaltına alınan 5 kişi savcılık ifadeleri ardından serbest bırakılmış ve ardından tutuklama kararı çıkarılmıştı. 5 kişi ile birlikte tutuklu bulunan Gerzelilerin sayısı 6 oldu.

Yapılmayan sondaj çalışması üzerinden ÇED olumlu raporu almaya çalışan Anadolu Grubunun ÇED süreci 21 Aralık’ta bitiyor. Bu tarihten önce 26 Kasım’a miting çağrısı yapan YEGEP “Bu santral bir KOÇBAŞI niteliğinde olup yapılacak olan diğer santrallerin de provasıdır. Bu santrallere ya seyirci kalıp onaylayacaksınız ya da müdahil olup engelleyeceksiniz. Bu santralleri yaptırmamaya var mısınız?” diyerek çalışmalarını sürdürüyor.

“Yaşam Hakkı İçin Gerze Direniyor” diyen YEGEP “Sizleri gücümüze güç katmaya, sahip olduğumuz zenginlikleri korumaya, en doğal hakkımız olan yaşam hakkımızı savunmaya 26 KASIM 2011 tarihinde saat 11.00’de Gerze Cumhuriyet meydanındaki MİTİNGİMİZE bekliyoruz.” Çağrısında bulunuyor.

Füze kalkanına karşı 19 Kasım’da Malatya’da miting

Füze kalkanına karşı Füze Kalkanı Karşıtı Platform tarafından 19 Kasım 2011 Cumartesi günü Malatya‘da büyük bir miting düzenleniyor.

Malatya il merkezinde gerçekleştirilecek olan miting için saat 11.00’da Öğretmen Evi önünde buluşulacak ve saat 13.00’da Malatya Belediyesi binası yanındaki alanda toplanılacak.

Miting için çağrı yapan ÖDP açıklamasında, “AKP emperyalistlerin Ortadoğu’ya yönelik saldırılarının parçası olarak Türkiye’yi daha gelişmiş bir ‘ABD üssü’ haline getirmeye çalışıyor. NATO’nun yeni stratejik saldırı konsepti kararı çerçevesinde Malatya Kürecik’e Füze Kalkanı Radar Sistemi kurulması kararı alındı.  Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı 1 Ekim’de ülke genelinde başlattığımız ‘Bağımsız Türkiye’ yürüyüşünün, 2 Ekim’de Kürecik’te binlerle gerçekleşen buluşmanın izinde şimdi 19 Kasım’da Malatya’da ‘Füze Kalkanına Hayır’demek için buluşacağız. “diyerek halkı 19 Kasım’da Malatya’da olmaya çağırdı. ÖDP mitinge çevre illerden katılım sağalayacak.

Mitinge diğer bir çağrı da TKP’den geldi TKP yaptığı açıklamada ” Komşu ülkelerle sıfır sorun diyerek yola çıkan AKP, ABD ve NATO’nun taşeronluğunda Türkiye’yi ABD’nin komşu ülkelere dönük operasyonların merkezlerinden biri haline getirdi. Füze Kalkanı hangi süslü laflarla sunulursa sunulsun, bu operasyonun bir parçasıdır. Malatya halkını, emekçilerin, gençlerin, aydınların sesini kısmaya çalışan AKP’ye, ABD’ye, NATO’ya karşı durmaya, bu onursuzluğa dur demeye davet ediyoruz.” dedi.

CHP Malatya Milletvekili Veli Ağbaba da yaptığı açıklamada, “Füze Kalkanı Karşıtı Platformu tarafından 19 Kasım’da yapılacak bölgesel mitinge tam destek olacağız” dedi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinden (PSAKD) yapılan açıklamada da,  “NATO’nun Kürecik’e kuracağı füze kalkanının yayacağı radyoaktif maddeler, insan ve doğa üzerinde tahribatlar yaratacak, bölgede yaşamın sürdürülebilmesi olanaklarını ortadan kaldıracaktır. Füze kalkanı ülkemize kan, gözyaşı ve ölümler getirmekten başka bir işe yaramayacaktır” denilerek mitinge çağrı yapıldı .

Erdoğan: Bedelli askerlik haftaya hazır

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ”bedelli askerlik” konusunda çalışmaların sonuna gelindiğini belirterek, ”Ve inanıyorum ki şöyle bu hafta içinde olmazsa bile önümüzdeki hafta bu işi tamamlayıp hemen adımı atacağız ve bedelli askerlik ile ilgili inşallah yasayı çıkarmış olacağız” dedi.

Erdoğan, konuyla ilgili şunları söyledi:

”Çok dedikodusu yapıldığı için bugün bunu burada açıklayayım istiyorum o da şudur, devamlı söyleniyor devamlı konuşuluyor bugün bu güzel, anlamlı toplantıya yakışır diye düşündüm, o da bedelli askerlik konusunda şu anda çalışmalarımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Ve inanıyorum ki şöyle bu hafta içinde olmazsa bile önümüzdeki hafta bu işi tamamlayıp hemen adımı atacağız ve bedelli askerlik ile ilgili inşallah yasayı çıkarmış olacağız. Ve bu da ülkemiz için hayırlı olsun diyorum.”

Gökçek’ten canlı yayında yıkım tehdidi

0
Televizyonda canlı yayımlanan bir programda konuşan Melih Gökçek, Dikmen Vadisi’ni hedef aldı. Gökçek, barınma hakkı mücadelesinin önderlerinden Tarık Çalışkan’ı hedef aldı ve halkın uzlaşmaya yanaşmadığını söyledi. Çalışkan ise Gökçek’in halkın önünde halka yalan söylediğini ifade ederek herkesi bugün saat 18.00’da kurulacak Çözüm Masası’na davet etti.

TV8’de bu sabah (15 Kasım) yayımlanan “Erkan Tan ile başkentten” programına Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek konuk oldu. Programda, belediyenin kentsel dönüşüm projesi ile yerinden etmek istediği Dikmen Vadisi halkının barınma hakkı mücadelesi de konuşuldu.

Halkın “yerinde iskan” yani dönüşüm sonrasında yine Vadi’den ev sahibi olma talebini kabul etmeyeceklerini söyleyen Gökçek, barınma hakkı mücadelesinin önderlerinden Tarık Çalışkan’ı da hedef gösterdi. Yanında getirdiği dosyadan Çalışkan’ın resmini çıkarıp gösteren Gökçek, “Bu mücadele bir ev mücadelesi değil sınıfsal bir mücadeledir” sözlerinin de Çalışkan’ın halkı kandırdığının göstergesi olduğunu öne sürdü.

Temsilcileri ile kurban bayramı öncesinde uzlaşma çağrısı yapan ancak gerçekte bir yıkım planı hazırladığı açığa çıkan Gökçek, halkın uzlaşmaya yanaşmadığını öne sürerek yıkım ekiplerini bir hafta içinde Vadi’ye göndereceklerini açıkladı.

Çalışkan: “Gökçek yalan söylüyor”
Gökçek’in açıklamalarının ardından Sendika.Org’a konuşan Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu temsilcisi Tarık Çalışkan, barınma hakkı mücadelesinden başka bir mücadelelerinin olmadığını, barınma hakkının kutsal bir insan hakkı olduğunu ifade etti.

Melih Gökçek’in yalanlarının bununla da sınırlı kalmadığını söyleyen Çalışkan, “Gökçek, Doğankent’teki 45 bin liralık TOKİ evlerine yerleşebilineceğini, enkaz bedelinin de düşürüleceğini söylüyor. Bize asla böyle öneri gelmedi. Halkın önünde halka yalan söylüyor” dedi.

Vadi halkı Çözüm Masası’nı kuruyor
Çalışkan, Dikmen Vadisi halkının bugün (15 Kasım) saat 18.00’da Güvenpark’ta Büyükşehir Belediyesi binasının önüne bir Çözüm Masası kuracağını da belirterek “Biz haklarımızı aldığımız bir çözümden yanayız” ifadelerini kullandı.

(Sendika.Org)

“Ağzıma tat, damıma koku geldi”: Kars ve Tohum İzi Derneği – Sezai Ozan Zeybek

Türkiye’de tarım alanında güzel gelişmeler de oluyor, insanı umutlandıran kararlar alınıyor. Hayır, ülkeyi yönetmeye soyunanlardan gelmiyor bu kararlar. Onlar iktidar kurumlarının vesayetini üstlerine alıp  herkese ait kaynakları birilerine pazarlamakla meşguller. İnsanı umutlandıran hikayeler toprakla iç içe yaşayanlardan; toprağın, canlıların, insanların alınır-satılır bir mal olmadığını düşünenlerden geliyor. Dev şirketlerden, silahlardan, savaşlardan, yalanlardan medet ummayan insanların üretiminden…

 

Tohum İzi Derneği’nden İlhan Koçulu’yu dinlemeye gittim yakın zamanda. Dinlerken insanın gözleri doluyor. Herkesin herkese nefret kustuğu, herkesin birilerini bertaraf etmeye niyetli olduğu bir dünyada yaşıyoruz… Daha doğrusu bu çıldırmış medeniyette insan ister istemez fenalıklara takılıyor,  çirkinliklerle boğuşuyor, muhterislerin insanın kalbini kirleten işlerinden-sözlerinden kafasını kaldıramaz hale geliyor. O yüzden insan, ölümü değil yaşamı ve paylaşmayı kutsayan bir hayatın hala var olduğunu görmeyebiliyor kimi zaman. İlhan Koçulu bana bunları hatırlattı öncelikle, o yüzden kendisine müteşekkirim. Daha kıymetbilir bir yaşama şeklini kurmak için verdikleri mücadeleyi anlattı.

 

Koçulu, Kars’ta yaşıyor. Oradaki köylülerle bir dayanışma ağı oluşturmuş. Kendisi de üretici. Çok önemli bir gözlemle başladı konuşmasına: Birkaç sene evveline kadar Kars’taki köylere şehirden gelen fırın arabasının ekmek taşıdığını anlattı; çünkü köyler, kendi ekmeğini üretemez hale gelmiş. Köyü, şehirden gelen gıdalar besliyor. Zaten şehirlere göç var. Tarım, insanları geçindirmiyor. Toprak, üstünde yaşayan insanları yaşatmaya yetmiyor.

 

Büyük şehirlerin ölçüsüz büyüklüğü ve orada kurulan konforlu hayatların var olabilmesi için topraktan çıkanın siyasi müdahalelerle değersizleşmesi, ucuz endüstriyel gıdanın para alıp-para satan asalak kesimlerce bol bol tüketilmesi sağlandı. Bugün hala en lüzumsuz, en akla ziyan işler baştacı ediliyor, en hayati işler ise hakir görülüyor. Toprakla uğraşmak, hayvan yetiştirmek aşağılanıyor. İhtiraslı yöneticilerin şaşaalı hayatları karşısında dünyada zerafetle yaşamak önemini yitiriyor. Toprak, yaşam unsuru olmaktan çıkıp birilerinin kâr hesabıyla yönettiği bir araca dönüşüyor.

 

Bunun sonucunda aynen dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Kars’ta da köylüler topraktan sistemli bir şekilde uzaklaştırılıyor, emekleri değersizleştiriliyor. Kars’ta hayvancılık, yurt dışından gelen inek projesine kurban edilmiş. Birileri voleyi vursun, bunun adı da kalkınma olsun diye daha çok süt vermesi beklenen inekler yüksek paralara ithal edilmiş. Sadece inekler değil, aynı zamanda yemleri, ilaçları… Ancak inekler tüberküloz, malta humması (brucellosis), para-tüberküloz ve solunum yolu hastalıklarına kapılmış, birçoğu ölmüş. Zaten verimleri de beklenenin ancak üçte biri seviyesinde olmuş. (Bu hayvan ithali projesi sadece Türkiye’de değil bölgedeki tüm ülkelerde bir kalkınmacılık hamlesi olarak Dünya Bankası tarafından desteklenmiş, hükümetlerce uygulanmış. Sonuç her yerde hüsran. Demek ki birkaç çiftçinin yetersizliğinden değil, sistemli bir hatadan bahsediyoruz).

 

Tarımda da durum daha parlak değil. Koçulu, “Türkiye’de tohum kalmadı” diyor. Birkaç sene öncesine kadar kendisi de tarım sektörünün birkaç şirketin tekeline geçtiğinin farkında değilmiş. Ancak şu anki amacı Kars’taki köylüleri örgütleyip toprağa ve ürettikleri gıdaya tekrar “egemen olmak”.

 

Son birkaç yıl içinde pekçok iş başarmışlar. Öncelikle yerli türleri korumaya almışlar. Köylülerin bir kısmı bu tohumları ekmeye ikna olmuş. Ardından bir girdi-çıktı hesabı yapmışlar. Bakmışlar ki aslında yerli tohumları kullanmak daha kârlı; çünkü zaten o toprağa çoktan uyum sağlamış bu tohumlar ilaç-gübre istemiyor. Köylülerin geliri yaklaşık %30 artmış. Gelinen noktada 35 köyün 26-27’si bu sürece dahil olmuş.

 

İşin maddi kısmı bana bilhassa önemli geldi. Diğer bütün sebeplerin yanında (sağlık, sömürü, yabancılaşma) köylünün bu sürece dahil olabilmesi için bu tarz bir gelir artışı gerekiyor. Yıllarca saçmasapan tarım yöntemleri desteklendi, hala tam gaz petro-kimya endüstrisine göbeğinden bağlı tarım teşvik ediliyor.

 

Kars’ta sadece gelirler artmamış, giderler de azalmış; üstelik sadece ilaç-gübre-tohum giderleri değil; mesela sağlığa harcanan para azalmış. İlhan Koçulu’nun  iddiasına göre eskiden köylüler sık sık hastanelere taşınmak zorunda kalırmış. İlaçsız-suni gübresiz beslenmeye başladıktan sonra doktorlara olan ihtiyaç azalmış. Bu hususta kesin sayılar vermek elbette mümkün değil; ancak köylünün bu tarz üretimi, beslenme şekline elbette yansıyor. Şeker-yoğun yiyeceklerden, bol kalorili-bol kimyasallı paketli gıdalardan bitkilere dönüşün sağlık sorunlarını azaltması son derece olası.

 

Tarımdaki dönüşümün Kars’taki köylüler üstünde daha başka etkileri de olmuş. Mesela, para ekonomisi yerini değiş-tokuşa bırakmış. Bu önemli: Bu sayede bir köyün ürettiği, bankaların, piyasaların, faizin etkisi olmadan hemen komşu köye ulaşabiliyor. Dolayısıyla, hemen her alım-satımda kendi payını koparıp alan piyasalar devreden çıkarılmış oluyor. Bu aynı zamanda karşılıklı ilişkiler kurmaya ve toplumsal dayanışmaya katkı sağlıyor. Bankadan kredi, Toprak Mahsülleri Ofisi’nden tohum-gübre alan bir çiftçi aslında üretim sürecinde yalnız bırakılmış demektir. Kooperatif tarzı üretim, bu yalıtılmışlığın da önüne geçebilir.

 

Tohum İzi’nin hikayesi yurtdışında da yankı bulmuş. Fransa ve Belçika’dan meraklılar Kars’ta köylüleri ziyaret etmeye başlamışlar. Bir süre onlarla kalıyor, üretime katılıyorlarmış. İlk geldiklerinde köylüler yabancıları evlerine kabul etmek istememiş, Hıristiyan oldukları gerekçesiyle çatallarını-tabaklarını ayırmışlar. Seneler içinde bu durum da değişmiş. Kafalara işlenmiş birtakım önkabullerle insanın insandan korkması, hoşlanmaması herhalde en arızalı durumlardan biri. Kars’ta olanlar bu korkuların kırılmasına da vesile olmuş. Üstelik turizm burada kıyı bölgelerinde olduğu gibi aşırı inşaat, kirlenme, tarımın terk edilmesi ve toplumsal çözülme gibi sonuçlara yol açmamış. Kars’ın köylüleri, gittiği her yerde aynı gece kulübünü, içkiyi, yemeği, servisi bekleyen turisti değil, köylülerin yaşam koşullarını merak eden insanları çekmeyi başarmış.

 

Bilhassa kadınlar için Fransızca dersi açılmış. Artık Kars’ta köylü kadınlar az da olsa Fransızca konuşabiliyormuş: “Isabelle kocasını evden kovmuş sonunda” şeklinde yeni sohbet kaynakları hasıl olmuş. Bunun haricinde yöresel bitkileri tanıtan bir başka kurs açılmış.

 

En önemlisi, kadınlar, bütün bu sürece etkin bir şekilde dahil olmuşlar. Kadınlar için bir satış mağazası açılmış, ürettiklerini hem geliştirecek hem de maddi anlamda değerlendirecek bir imkana kavuşmuşlar. Artık gelinler kaynanalarından peynir yapmayı öğreniyorlarmış. Kültürel mirasın devri konusunda bunlar çok önemli adımlar.

 

İlhan Koçulu son olarak şu an üzerinde çalıştıkları Peynir Müzesi’ni anlattı. Amaç Kars’a has peynirleri sunup şehrin marka değerini arttırmak değil, hayır! İlhan Koçulu’nun ufku çok daha geniş. “Bizim peynirlerin dünyanın diğer yerlerindeki peynirlerle akrabalığı var” diye başladı anlatmaya. Oradan buraya gelmiş, buradan oraya gitmiş. Sadece peynirler mi? İnsanlar öncelikle. Malum, öyle bir dünya ki Kars’ta yaşayanlar arasında Alman asıllı köylüler bile var. (bknz)

 

İlhan Koçulu’nun hayalini kurduğu müze sınırların, milletlerin ötesine geçiyor. Bu dünyada Türk-Kürt-Rus-Alman olmanın ötesinde peynirin bile bizi birleştirebileceğini düşündürüyor. Daha doğrusu, dünyanın zaten bizim bildiğimiz ayrımlarla sınırlı olmadığını, insan toplumlarının ve kültürlerinin bir karışım olduğunu ve bunun bir zenginlik olduğunu söylüyor. Bir müze başka ne anlatabilir?

 

Mutlu bir adamı dinledim, ben de mutlu oldum. Mutluluğunu, belki bir köylü kadının kendisine söylediği bir cümleyle özetlemek mümkün. Şöyle demiş kadın İlhan Koçulu’ya: “Ağzıma tat, damıma (evime) koku geldi!

 

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com

Bedelli askerlik mi, vicdani ret mi? – Aydın Engin

Farkındasınız, var olanlar yetmezmiş gibi yeni bir tartışma, daha doğrusu itişip kakışma konumuz oldu: Bedelli askerlik mi, vicdani ret mi? 

Siyasetin tepelerinden internet medyasının “yorum yaz” kutularına kadar pek çok yerde bu soru tartışılıyor ve hızla kamplaşılıyor. Yazan, konuşan, söyleyen kendisinden farklı düşünene veryansın etmekte, hızını alamayanlar ana avrat düz gitmekte… 

Kimileri bedelli askerlik için “Zengin çocukları askerlikten yırtsın, fakir çocukları gidip PKK’yla savaşırken ölsün öyle mi ? Yağma yok” diye gürlemekte; kimileri bedelli askerliği savunmakta ama “asker millet” olduğumuzun altını kalın kalın çizip, vicdani ret hakkının vatan hainliği ile eşdeğer olduğunu savunmakta; kimileri vicdani ret hakkı tanınırsa bedelli askerliğe gerek kalmayacağı üstüne inciler döktürmekte…

Siyasetçi demeçlerinden gazetelerdeki köşe kadısı fetvalarına, internet medyasındaki yorum yaz kutucuklarına kadar epey geniş bir tur attım, epey yazı okudum.  

Adeta “Vicdani retten mi yanasın, bedelli askerlikten yana mı” ikilemi içine sıkışmış gibiyiz. İlle de bunlardan birini seçmek zorundaymışız gibi bir tartışma iklimi sürüp gidiyor.

Gelin bu yaklaşımı sorgulayalım.

*    *    *

Vicdani ret hakkı (Evet: Hakkı) özgür yurttaşın bireysel bir tercihidir. Karar ne Milli Savunma Bakanlığına, ne generallere, ne siyasi partilere bağlı. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’ye vicdani ret hakkını tanıması için süre vermesi de bunun göstergesi, kanıtı. Gelişkin bir demokraside kimse (Evet: Kimse) silah tutmayı öğrenmeye, yaşamının iki yılını askeri bir disiplin (Yat, kalk, sürün, hazrol, rahat, silah çat, süngü tak, sağa bak, sola dön, ileri marş, selam dur, ateş et,  vur, öldür)  içinde geçirmeye zorlanamaz. Devletlerin mutlak militarist temeller üstünde varolduğu dönemlerden kalma zorunlu askerlik uygulamasının bugünün dünyasındaki uygulaması olsa olsa (Olmasa daha iyi ama, yine de olsa olsa) yaşamının belli bir döneminde ülkesine hizmet etme zorunluğu olabilir. Mesela askerlik yapmak istemeyenler hastanelerde, çocuk yuvalarında, sosyal yardım kuruluşlarında, düşkünler evinde çalışarak geçirmekle yükümlü kılınabilirler. Yani askerlik yükümlülüklerini sivil hizmetlerde yerine getirirler. Sıkça örnek aldığımız Batı Avrupa’da bu onlarca yıldır uygulanagelmekte.  Kimse de bu uygulamanın –mesela Fransız, mesela İngiliz- silahlı kuvvetlerini zayıflattığı gibi saçma bir iddiayı ortaya atmıyor. 

Kuşkusuz profesyonel orduya geçildiğinde bu sivil hizmet yükümlüğü de sona erecektir. Yurttaşlar, ülkenin güvenliğini sağlayacak memurları (subay, astsubay, er) ödedikleri vergi ile finanse ederler; o kadar!..

*    *    *

Bedelli askerliğe gelince…

Bu konuda esas tıkanıklık Genel Kurmay Başkanlığının itirazlarından kaynaklanıyor. TSK’nın tepeleri “Ordunun asker ihtiyacını olumsuz yönde etkileyeceği” gerekçesi ile yıllardır bedelli askerlik uygulamasını önlüyorlar.

Bu itiraz haklı mı?

Dahası bu itiraz doğru mu?

Bu gün Türkiye’de 18 yaşını bitiren her erkek iki yıl (bazan 18 ay) silah altına alınıp askerlik yapmak, askeri disiplinle eğitilmek ve ardından da görevlendirildiği yerde askerliğin gereklerini yerine getirmek zorunda.

Resmi bilgilere göre şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri 514 bin eri (yurttaşı) silah altında tutuyor. Bazı kaynaklar subayları, assubayları ekleyerek bu sayıyı 600 bine çıkarıyor. 700 bin diyenler de var. 

Resmi rakamlar esas alınsa bile Türk silahlı kuvvetleri Avrupa’nın en büyük ordusu; dünyanın da sekizinci…

Türkiye’nin bu kadar büyük bir orduya sahiden ihtiyacı var mı ?

Bu kadar genç bir işgücünü iki yıl süreyle üretim dışı tutmanın bir açıklaması var mı? 

*    *    *

TSK’yı razı edip bedelli askerlik uygulamasına geçildiği takdirde bundan yararlanacakların sayısı ise 200 bin dolayında tahmin ediliyor. Yaş sınırı bu sayıyı aşağıya ya da yukarıya doğru bir miktar etkileyecek. Ama  bir miktar etkileyecek. Diyelim 200 bin değil de 236 bin genç erkek parayı bastırıp askerlikten muaf kalacak.

Bu fark mı TSK’nın asker ihtiyacını etkileyecek?

Yapmayın…

Yine resmi rakamlara göre şu anda TSK’da tam 236 bin genç askerliğini, orduevlerinde berber, aşçı, garson, kaför, asker lojmanlarında güvenlikçi, emekli generallere koruma, şoför, posta eri yani askerlik dışı hizmetlerde kullanılıyor. (Bu gerçeği dile getiren gazetecilere ise ordunun tepeleri ve subay eşleri kaş çatıp diş biliyor…)

*    *    *

En köklü ve adil çözümü savunmak varken  “Bedelli askerlik mi, vicdani ret hakkı mı? Birini seçin: Ya o ya o” gibi saçma bir tartışmaya kendimizi kaptırmak niye?

Bir an önce profesyonel orduya geçildiği takdirde hem çağın ulaştığı teknolojik gereklere ve gerçeklere uygun bir orduya kavuşulur, hem darbe hayalleri kurabilecek generallerin hevesleri kursaklarında kalır hem de profesyonel ordunun bütçeye getireceği ek yükü vergi mükellefleri karşılar; vergi veremeyecek ya da çok az verebilecek yoksullar da “Paran yoksa silah kuşan, git öl” haksızlığından kurtulurlar. Yani bugünkünden çok daha adil bir çözüme ulaşılır…

Aydın Engin – www.t24.com.tr

Yargılanan 7 HES eylemcisine beraat!

Muğla’nın Köyceğiz ilçesinde bulunan Yuvarlakçay üzerine yapılmasına planlanan HES’e karşı düzenlenen eylemlere katıldıkları gerekçesiyle yargılanan 7 eylemci beraat etti.

Muğla’nın Köyceğiz ilçesi Pınarköy sınırları içinde yer alan Yuvarlakçay üzerine yapılmak istenen Hidro Elektrik Santrali Projesinin iptali için sözkonusu projeye idarece verilen izinlerin ve bu izinlere ilişkin idari kararların iptali için Muğla İdare Mahkemesinde açılan davalarda, Kültür Bakanlığı’nın anıt ağaçlara ilişkin kararlarının, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün şirketle imzaladığı Su Kullanım Anlaşmasının, Orman Genel Müdürlüğünün şirkete Ormanlık alan tahsisi kararının , Muğla Valiliğinin ÇED gerekli değildir kararının, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığının ve il özel idaresinin Yuvarlakçay Hes Amaçlı imar planları işlemlerinin iptali davalarında, Mahkemece verilen iptal kararlarının ardından, Yuvarlakçayın Acele Kamulaştırılması ile EPKK’nın Lisans iptali davalarında da yürütmeyi durdurma kararı verildi.

Avukatı Berna Babaoğlu Ulutaş “Danıştay 13. Dairesinin dava konusu işlemlerin yürütmesinin durdurması bizleri fevkalede memnun etmiştir, Yuvarlakçay halkı nehrin üzerine pranga istemiyor, davalarımızın kısa sürede neticeleneceğini umuyoruz, diğer davalar kamulaştırma kararının iptali hakkındadır. Esas hakkında karar verilen davalarımızda Muğla İdare Mahkemesince verilen iptal kararları davalı İdareler tarafından temyiz edilmiştir. Söz konusu kararların kesinleşmesinin ardından rahat bir nefes alacağız” dedi.

EYLEMCİLER BERAAT ETTİ

Bu arada Yuvarlakçay’da kurulmak istenen Hidro Elektrik Santraline karşı eylem yapan grupta yer alan 7 eylemci hakkında da, Köyceğiz Orman İşletme Müdürlüğü tarafından 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştı. Köyceğiz Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanan İsmail Yıldırım, Nergül Yıldırım, Durkadın Yorulmaz, Gülay Gönül, Mehmet Sığınakçı, Döndü Üstündağ ve Salih Sıkkın hakkında beraat kararı verildi.

Konu ile ilgili olarak açıklamada bulunan Avukat Berna Babaoğlu Ulutaş, “Yuvarlakçay üzerinde yapılmak istenen Hidro Elektrik Santral (HES) kurulmasına karşı çıkan eylemciler hakkında, Köyceğiz Orman İşletme Müdürlüğünün ihbarı ve aynı kurumda çalışan 7 memur ve işçinin şikayeti nedeniyle soruşturma yürütüldü. Soruşturma neticesinde Köyceğiz Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, eylemcilerin, görevini yaptırmamak suçunu zincirleme olarak işledikleri iddia edilmiş ve Türk Ceza Kanunun 265.maddesinin 1.fıkrasına göre kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla cebir veya tehdit kullandıkları gerekçesi ile 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesi istenmişti. Köyceğiz Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada, Nisan 2010 tarihinden beri yargılanan yedi Yuvaylakçaylı eylemci, Mahkemenin 02 Kasım tarihinde verdiği kararla ayrı ayrı beraat ettiler” dedi.

(Ajanslar)

Yavaş Şehir’de mandalina şenliği

0

Citta slow (Yavaş Şehir) olarak Türkiye’de bir ilke imza atan ve ismini tüm dünyaya duyuran İzmir’in Seferihisar ilçesi, 27-28 Kasım 2011 tarihinde üçüncüsü gerçekleşecek Mandalina Şenliği‘ne hazırlanıyor.

İlçenin en önemli gelir kaynaklarından olan narenciye üretiminin tanıtımını da amaçlayan festivalde sanatçı Yavuz Bingöl bir konser verecek. Festivalin ikinci gününde ise mandalina üretimiyle ilgili panel gerçekleştirilecek.
Ayrıntılı bilgi için: http://www.mandalinasenligi.com