Dış Köşe

Kürt sorununda paradigma değişikliği – Fuat Keyman

0

Geldiğimiz noktada, Kürt sorununu tartışırken artık şu gerçekleri görmeliyiz. Birincisi: PKK silahı ve şiddeti bırakmak, diğer bir deyişle, siyaset yapmak istemiyor. Türkiye’nin PKK’nın silah bırakması ve artık siyaset yaparak varlığını sürdürmesi için en uygun ortama geldiği son dönemde bile, PKK saldırılarının artması ve bu saldırıların artık sivilleri içermesi, PKK’nın uygun ortam olsa bile silah ve şiddeti bırakmak istemediğini açıkça gösteriyor. 12 Haziran 2011 seçimleri sonrası artan şiddet ortamını, güvenlik ve çatışma dilinin giderek güçlenmesini, sadece Türkiye devletinin yaptığı ya da sürdürdüğü operasyonlara gönderimle açıklayamayız: PKK, hem kendisiyle müzakerelerin yapıldığı hem de BDP’nin seçimlerden başarıyla çıktığı bir ortamda, silah ve şiddet tercihini devam ettirdi, siyaset yapmaktan çekindi. Bu nedenle de, Kürt sorununa demokratik ve barışçıl çözümü tartışırken, PKK’nın silahı ve şiddeti, uygun ortam oluşsa bile, bırakmak istemediği verisini kabul etmeliyiz.
İkincisi: “Kürt siyasi hareketi” kavramı altında PKK, KCK, DTK ve BDP’yi aynı “siyasi aktör” şemsiyesi altına alan, yorumlarını bu yolla yapan ve PKK’nın silahı ve şiddeti bırakarak siyasallaşmak istediği verisini doğru kabul eden yaklaşımın, artık söylemsel ya da siyasi bir geçerliliği kalmadı. PKK’nın silah bırakmak ve siyasallaşmak isteyen bir aktör olduğu varsayımı, PKK’nın seçim sonrası dönemde sivilleri de içeren şiddet eylemleriyle yanlışlandı. Dahası, PKK ve KCK’ya, şiddeti ikinci plana atarak yaklaşmak ve böylece PKK, KCK, DTK ve BDP’nin hepsine siyasal aktör olma genellemesi içinde yaklaşmak da, yaşadığımız şiddetle yanlışlandı. Kürt siyasi hareketi kavramı, söylemsel ve siyasi olarak tutarsız bir genelleme. Maalesef, Kürt siyasi hareketi genellemesi, Silvan’dan başlayarak evlenme törenlerinin basılmasına, patlayan mayınların öldürdüğü çocuklara ve çocuklarını korumak için canlı bombanın üzerine atlayıp ölen Hatice Belgin’e kadar uzanan şiddet eylemlerine karşı, PKK ve KCK’yı odak noktasına alan ve net olarak eleştiren bir tavrı ya da imza kampanyasını bugüne kadar ortaya koyamadı. Bu hata, bugün, demokrat ve sol kesimlerin ikiye ayrılmasına neden oldu. KCK operasyonlarında haksız ve kabul edilemez yere tutuklanan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu için hazırlanan ve yayımlanan imza kampanyalarına yapılan tek taraflı olma eleştirisine katkı verdi. Dahası, PKK ve KCK tarafından BDP’nin paralize edilmesine zemin hazırladı. Bugün, BDP’nin seçim başarısını ve bu başarının Kürt sorununa demokratik çözüm için önemini konuşmaz hale geldik. PKK ve KCK, şimdi bir daha, BDP’ye parlamentodan, yani meşru ve etkili siyasetten çekil çağrısı yapıyor. Bugün yapılması gereken, “Kürt siyasi hareketi genellemesi” yerine, PKK ve KCK bağlamında, siyasal olan ile şiddet arasındaki sınırın büyük oranda yol haline gelmiş olduğunu kabul etmek ve BDP’yi parlamentodaki Kürt sorununun kilit siyasi aktörü olarak desteklemek. BDP’nin Kürt sorununun kilit ve siyasi aktörü olması için, PKK ve KCK eleştirisi yapmamız gerek.

Güvenlik ekseni
Üçüncüsü: Kürt sorununa çözümün şiddet ve güvenlik ekseninde olmadığını artık bilmeliyiz. Bu gerçeği kavramak için de elimizde, hem tarihsel hem de siyasi bilgi ve deneyim var. PKK ile çatışmayı ön plana çıkartan yaklaşım, çözümden çok, sorunun şiddet sarmalına girmesinden başka bir sonuç yaratmıyor. AK Parti hükümetine son zamanlarda sıklıkla yapılan, (a) PKK ile savaşmak, (b) KCK davasını bu savaşın bir boyutu yapmak ve (c) savaşı kazanarak PKK ve KCK’yı zayıflatmak yoluyla Kürt sorununu demokratik çözüm noktasına getirmek stratejisini içeren üç-boyutlu önerinin de, hatalı ve tutarsız olduğunun altını çizmeliyiz. Bugüne kadar PKK’yla çatışma Kürt sorununa çözümü getirmediği gibi, bugünden sonra da böyle bir yaklaşım aynı sonucu verecektir. Hüseyin Yayman’ın, çok önemli ve aydınlatıcı, Türkiye’de Kürt Sorunu Hafızası (Doğan. 2011) kitabı da bu çok önemli ikazı yapıyor. Kitap, Türkiye’de devlet aklının, tarih içinde, Kürt sorununa yaklaşımını sergileyen raporları, yorumları içeriyor. Kitapta yayımlanan raporları ve yorumları okudukça, iki nokta çok net görülüyor. Birincisi, Kürt sorununa askeri, güvenlik eksenli, çatışma temelli çözüm sonuç getirmediği gibi, sorunu daha da şiddet sarmalına sokarak çözümsüzlüğe taşıyor. İkincisi, devlet tarih boyunca Kürtlere hiçbir zaman eşit vatandaş olarak yaklaşmadığı için Kürt vatandaşlarımızla devlet arasında ciddi bir güven sorunu yaşanıyor. Çatışma ve savaş, çözüm için bir yol değil. Demokratik çözümden başka bir seçeneğimiz olmadığını çok iyi kavramamız gerek. AK Parti hükümetini güvenlik eksenine ve PKK’yla çatışmaya doğru itecek yorumlar yapmamalıyız. Aksine AK Parti ve diğer partileri, demokratik müzakere, yeni anayasa, hukukun üstünlüğü ve parlamento zemininde siyasal çözüme doğru yönlendirecek bir çaba içinde olmalıyız. Kürt siyasal hareketi genellemesi ne kadar hatalıysa, PKK ile savaş temelinde hükümete yapılan öneriler de o kadar yanlış. Bu hatalı yaklaşımların aksine Başbakan Erdoğan’ın, Barzani ile görüşmesinden sonra, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin, kendisine paralel bir devlet anlayışına, KCK gibi, müsade etmesi mümkün değil. Silahın bırakılması halinde birçok şeyin olumlu istikamette gelişeceğini de rahatlıkla söyleyebilirim” açıklaması, önemli ve umut verici.

Geçersiz yaklaşım
Dördüncüsü: Bugün eğer PKK’nın silah bırakmak istemediğine dair şüphelerimiz artıyorsa, Kürt siyasal hareketi gibi bir genelleme yapmadan, PKK ve KCK’ya şiddet temelinde karşı çıkmalıyız. Öte yandan BDP’nin Kürt sorununun çözümündeki siyasal aktör rolünün başta siyasi partiler ve devlet seçkinleri olmak üzere, tüm aktörler tarafından kabulünü savunuyorsak ve eğer hükümetten ve diğer siyasi partilerden, Kürt sorununa demokratik müzakere ve hukuk normaları temelinde çözüm için çalışmalarını talep ediyorsak, Kürt sorununa sadece “PKK-Devlet/Hükümet ekseni”nde ya da sadece “operasyonlar ve silahlar sussun-devlet reform yapsın” boyutunda yaklaşamayız. Bu yaklaşım, artık geçersizdir. Dahası, Kürt sorununu şiddet sarmalından çıkarmadığı gibi, demokratik ve siyasi çözümü, parlamentoyu ve sivil toplumu pasifleştiriyor ve insani boyutu da dışlıyor.
Kürt sorununa çözümde, Türklerin ve Kürtlerin birlikte üzerinde oydaşabileceğimiz bir paradigma değişikliğine gitmemiz gerek. Kürt sorununu, bu ülkenin sorunlarını çözme sorumluluğunu alan “aktif Türkiye vatandaşları” olarak, “insan odaklı”, her türlü şiddete, ırkçılığa, ötekileştirmeye net tavır alarak, “eşitlik, adalet ve vicdan ilkelerini” ön plana çıkartarak, eşit anayasal vatandaşlığı savunarak ve birlikte yaşama dilini güçlendirerek, tartışmalı ve çözmeliyiz. Hem PKK saldırıları hem de Van depremi sonrasında, eşit anayasal vatandaşlığı isteyen aktif Türkiye vatandaşlarının, sivil ve gönüllü olarak örgütledikleri, öldürmeye, hukukun askıya alınmasına karşı ve her türlü ırkçılığa karşı duran, birlikte yaşama isteklerini güçlü bir şekilde seslendiren girişimleri desteklemeliyiz.

Fuat Keyman – Radikal 2

Kategori: Dış Köşe

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.