Ana Sayfa Blog Sayfa 4916

Yeşiller Çanakkale’de

Yeşiller Cumartesi günü Çanakkale’de düzenlenecek toplantıda yeşil ekonomi bağlamında yerel seçenekleri tartışacak. Altın madencileri ve termik santral projeleri yüzünden büyük bir ekolojik tehdit altında bulunan kent aynı zamanda tarım ve turizm olanaklarıyla da ilgi görüyor. Bütün bu tehdit ve imkanların çok yönlü olarak değerlendirileceği toplantıyı Troya Çevre Derneği ve Yeşil Düşünce derneği birlikte düzenliyorlar.

Çanakkale 18 Mart üniversitesi öğretim üyelerinden Rıdvan Yurtseven ve Türker Savaş  ile eski Gülpınar belediye başkanı Ünal Karagöz’ün katılacağı toplantıda konuşmacılar, yerel örneklerden ve önceliklerden yola çıkarak, yeşil bir ekonomik model yaratmayı tartışacaklar. Toplantıda Yeşiller Partisi eşsözcüsü Ümit Şahin de Yeni Yeşil Düzen kavramını anlatacak.

Toplantı 3 Aralık Cumartesi günü 16:30 – 19:30 saatleri arasında Çanakkale Yalı Han’ın üst katında.

 

Yeşil Gazete

 

Nükleer enerjiye muhalefet yükseliyor! – Şahin Alpay

Başka nedenle değilse, nükleer enerji ve bombaların modernliğin vazgeçilmez icapları olduğu görüşünün yaygınlığı nedeniyle olacak, Türkiye’de medya nükleer lobinin denetiminde.

 

Bu konudaki gelişmeleri izlemek ve yorumlamak birkaç köşe yazarının gayretine kalıyor. Bunlardan biri benim ve Türkiye halkının büyük çoğunluğuyla nükleer santral istemediğini bir kez daha gösteren son kamuoyu yoklamasından söz etmek de yine bana düşüyor.

Britanya’nın özerk kamu yayın kuruluşu BBC’nin yaptırdığı, 23 ülkeyi kapsayan araştırmanın sonuçları açıklandı: Türkiye’de halkın yüzde 73’ü nükleer santral istemiyor. Yüzde 41 nükleer santralların tehlikeli olduğunu, tümünün kapatılması gerektiğini düşünüyor; 32 ise yeni santrallar yapılmasına karşı. Yapılsın diyenlerin oranı ise sadece yüzde 21. (Bkz. BBC Türkçe, 25 Kasım.)

Geçen Mart ayında Dünya Bağımsız Araştırmacılar Ağı (WIN) ile Gallup’un yaptığı araştırmaya göre, Japonya’da Fukuşima faciası öncesinde Türkiye’de nükleer santrallara “evet” diyenlerin oranı yüzde 45 ile azınlıktaydı; Fukuşima sonrasında azalarak yüzde 41’e indi. Başka bir ifadeyle, nükleer santrallara karşı olanların oranı yüzde 59 düzeyindeydi. Nisan ayında yerli araştırma kuruluşlarının yaptığı yoklamalar çoğunluğun karşı olduğunu teyid etti: İKSara Araştırma Şirketi’nin bulgularına göre “hayır” diyenler yüzde 59 (Milliyet, 29 Nisan), A&G Araştırma’nın bulgularına göre ise yüzde 64 (Hürriyet, 29 Nisan) oranındaydı. Temmuz-Eylül arasında yapılan BBC araştırmasına bakılacak olursa nükleer santral istemeyenlerin oranı hissedilir ölçüde yükselerek yüzde 73’e çıkmış bulunuyor.

Bu sonuçlara bakarak, daha önce yazdıklarımı tekrar edeceğim: Eğer AKP iktidarı halkın tercihlerine saygılı bir hükümet ise, nükleer santral yapmaktan vazgeçmelidir. Elbette ki, gelecek kuşakları da tehdit eden tehlikeleri nedeniyle, aklın yolu nükleer enerjiden uzak durmaktır. Ama eğer hükümet aklın yolunu izlemek istemiyorsa bile, en azından başka demokratik ülkelerde olduğu gibi, bugün yaşayanlara nükleer santral isteyip istemediklerini sormalı, bu konuda referandum yapmalıdır.

Nükleer santrallara karşı muhalefet büyüyor. BBC araştırmasının yapıldığı 23 ülkede halkın ortalama yüzde 69’u nükleer santrallara karşı: Muhaliflerin oranı son 6 yılda Fransa’da yüzde 66’dan 83’e, Rusya’da yüzde 61’den 83’e, Japonya’da yüzde 76’dan 84’e ve Almanya’da yüzde 73’ten 90’a tırmanmış bulunuyor. Bilindiği üzere, Alman hükümeti nükleer santralların hepsini kapatma kararı aldı. Geçen hafta Almanya, necip medyamızın hemen hiç görmediği olaylara sahne oldu. Çevreciler, Fransa’dan Almanya’ya nükleer atık taşıyan trenin geçmesine 5 gün süreyle izin vermediler. Eylem 20 bin polisle bastırıldı.

Geçen gün bir dostum şöyle dedi: Boşuna nefes tüketiyorsun… Halkın tamamı karşı olsa da, bu hükümet referandum yapmaz; ama 2-3 nükleer santral yapar. Bu santralların enerji sorununa ciddi bir katkısı olamayacağını; enerji tasarrufuna yatırım yapmanın daha akıllıca olacağını bilmelerine rağmen. Hükümetin derdi hemen bomba yapmak olmasa bile, gerektiğinde bomba yapabilecek teknolojiyi elde etmek. Bu yeteneğe sahip olmadıkları sürece, Türkiye’nin bölgesel liderlik rolü oynayamayacağını, bu arada (nükleer silahları olan ve giderek sağa kayan) İsrail’i başka türlü barışa razı etmenin mümkün olmayacağını düşünüyorlar. Çok haksız da sayılmazlar… Rusya’da komünizmi ABD’nin nükleer dehşet dengesinde üstünlük sağlaması çökertti.

Ben de şöyle dedim: Onlar siyasetçi, akıllarınca da realist düşünüyor olabilirler. Ben siyasetçi değilim ve idealist düşünüyorum. Nükleer santrallara da bombalara da toptan karşı oluşumun nedeni esas olarak ahlakidir. Bunları insanlığa karşı tehdit olarak görüyorum. Öte yandan eğer Türkiye bölgesinde bir liderlik rolü oynayacaksa, o rolü ancak gönülleri ve zihinleri kazanarak, yani yumuşak güçle oynayabilir. Rusya’da komünizmi yıkan, ABD’nin nükleer silahlarının değil, siyasi ve iktisadi sisteminin üstünlüğünün görülmesiydi.

 

 
Şahin Alpay –  Zaman

 

Hükümetin vicdanından hapis çıktı

Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, vicdani ret konusunda çalışma yapılacağını belirterek, “Askere gitmek istemeyene ceza vereceğiz. Cezayı hapiste çektikten sonra askerlikten muaf olacak” dedi.

Bedelli askerlik konusundaki düzenleme TBMM’de 14 saatlik yorucu görüşmelerin ardından kabul edildi. Hükümet 30 bin lira bedelin çok yüksek ve eşitlik ilkesine aykırı olduğu nedeniyle muhalefet partileri tarafından verilen tüm önerileri de reddetti.

Görüşmeler sırasında Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, vicdani ret konusunda önemli bir açıklamada bulundu.

İsmet Yılmaz, şöyle konuştu:

“Hem Adalet Bakanımızın dediği hem bizim arkadaşların ortak çalıştığı, diyoruz ki: Bu gibi ‘Ben askere gitmeyeceğim veya üniforma giymeyeceğim’ diyen insanlar için bir ceza yani her seferinde 3 yıl, 5 yıl değil. Bir ceza vereceğiz, o cezayı hapiste çektikten sonra da askerlikten muaf olacak. Düzenleme budur, bununla ilgili bir çalışma yapılacak.”

Ankara’da banliyö trenleri 3 yıl yol

0

Ankara‘da seferlerine Başkentray Projesi çalışmaları kapsamında 4 aydır ara verilen Banliyö trenleri en az üç yıl çalışmayacak.

TCDD Genel Müdürlüğü tarafından Başkentray ve Ankara Anakent Belediye Başkanlığı tarafından yapımına başlanan “Yeni Çiftlik Bulvarı” projeleri kapsamında geçen 1 Ağustos tarihinde “ikinci bir bildirime kadar” kaydıyla ara verilen Sincan-Kayaş hattında işletilen Banliyö trenlerinin daha ne kadar çalışmayacağı da belli oldu.

Banliyö trenlerini kulllanan Başkentlileri ve özellikle Sincanlıları “daha fazla kızdırmamak” gerekçesiyle telaffuz edilmeyen ancak yüklenici firmalara bildirilen takvime göre, banliyö trenleri 1 Ağustos 2011 tarihi itibarıyla en az üç yıl sefer yapamayacak.

Mühendis, mimar ve şehir plancılarının karşı çıkmalarına ve açılan davalardan bazı iptal kararlarının mahkemelerden alınmasına karşın, Ankara Anakent Belediyesi tarafından 120 gün önce başlatılan Sincan yönünde 2, Kayaş yönünde ise 13 alt geçit inşa için çalışmalarının ise devam ettiği öğrenildi. Ancak çalışmalar kapsamında Atatürk Orman Çiftliği olarak bilinen Gazi İstasyonu üst geçit köprüsü’ne banliyö tren seferlerine ara verilmesinin üzerinden 120 gün geçmesine rağmen bir tek kazma dahi vurulamadı. Anadolu Bulvarı’ndaki Marşandiz Köprüsü yıkılarak yeniden inşa edilmesi fikrinden de TCDD Genel Müdürlüğü ve Ankara Büyükşehir Belediye başkanları arasında varılan mutabakat gereği vazgeçildi.

(Cumhuriyet)

Biatlonda sezonu Martin Fourcade açtı

0

Biatlon Dünya Kupası’nda sezon açıldı. İsveç’in Östersund kentindeki sezonun ilk yarışını Fransız Martin Fourcade kazandı.

20 km bireysel erkekler yarışında geçen sezonun Dünya Kupası üçüncüsü Martin Fourcade tecrübeli rakiplerini arkada bıraktı. 23 yaşındaki sporcu 53:29.82’lik derecesiyle birinci oldu.

Tıpkı Fourcade gibi birer atış kaçıran Çek Michal Slesingr ve Alman Simon Schempp ise ikinci ve üçüncü sıraları elde etti.

Altı olimpiyat altını bulunan biatlon efsanesi de Ole Einar Björndalen sezona kabus gibi başladı. 37 yaşındaki Norveçli kayakçı 43. sırada kaldı. Geçen sezonun Dünya Kupası şampiyonu Tarjei Boe ise 24. oldu.

(eurosport)

Bıktıran ‘sol’ eleştirisi – Erol Katırcıoğlu

Son günlerde Kürt siyaseti birçok yazar tarafından eleştiriliyor. Bu eleştiri de Kürt siyasetinde hâlâ şiddetin çözümün bir aracı olarak görüldüğü fikri üzerinden yapılıyor. Bu yazı bir polemik yazısı olmadığı için de kimin ne yazdığı kimin de ne cevap verdiği gibi bir hat üzerinden bir yazı değil. Zaten bazı “dil” sorunları olsa da ben bu yazıların yararlı yazılar olduğu düşüncesindeyim. Benim bu yazıyı yazmamdaki sebep ise bu yazıların çoğunda varolan “sol” göndermesi.

Kimi yazarlar “solcuları”, “devrimci şiddeti” haklı gördükleri için PKK’yı da eleştirmedikleri iddiasıyla eleştiriyorlar. Oysa çağımız Kürt sorunu gibi sorunların çözümünde şiddetin kullanılmasının meşruiyetinin tümüyle kalktığı bir çağ. O nedenle de PKK’nın şiddette ısrar etmesi sorunun çözülmesini önlediği gibi “solcuların” da onlara destek vermesi durumu daha da kötüleştirmekte. Bu nedenle de çözüm davranışı, bu yazarların çoğunun ima ettiği gibi şiddete karşı “simetrik” durmak, devletten de gelse PKK’dan da gelse şiddetin karşısında olmak.

Doğrusu böyle bir siyasi pozisyonun sorunun çözümünde nasıl bir katkısı olur, ilk olarak devlet mi yoksa PKK mı şiddete son vermelidir, yoksa sorunun çözümü “daha fazla demokrasi” midir gibi sorular bu çerçevede tartışılması gereken sorular. Ama dedim ya ben bu yazıda bu sorularla değil daha çok böyle düşünen yazarların çoğunun “sol”a ilişkin yukarıda ifade ettiğim şiddet bağlamında serdettikleri düşünceleri.

Eğer ortada belirli bir çoğunluğa hitap eden, belirli bir toplumsal desteği olan bir “sol” siyasi parti olsaydı ve bu parti Kürt sorununda PKK’nın şiddetine destek olan bir tavır benimsemiş olsaydı,


Ya da “sol” dediğimizde kendi içinde belirli bir fikrî homojenliği olan ve belirli bir kitle üzerinde hegemonya yaratmış bir “siyasi hareket” olsaydı , bu yazarların eleştirilerinin de bir kıymeti harbiyesi olur, “sol” siyaset de bu tartışmada bir referans noktası olarak kullanılabilirdi
.

Ama durum bu mudur?


Doğrusu bu yazarların, “sol” dediklerinde kimlere, hangi temsili nitelikleri olan düşüncelere gönderme yaptıklarını ben anlamakta zorlanıyorum.

Mesela, “sosyal demokrat” dense, (bence o bile bir haksızlıktır ama) CHP’nin akla gelmesi, “milliyetçi” dense MHP’nin akla gelmesi , “muhafazakâr” dense AKP’nin akla gelmesi gibi bir durum var mı ortada “sol” dendiğinde? O zaman ne? PKK’nın şiddetine destek verip de sorunun çözümünü engelleyen “solcular” kimler öyleyse?

Açıktır ki Türkiye’de sol, dünyada da olduğu gibi diğer birçok ideolojik pozisyondan daha da derin biçimde heterojen bir siyasi akımdır. Bu durum, solun geçmişinden başlayarak ve özellikle de “duvarın” yıkılmasından sonra daha da böyledir. Türkiye’deki solun geçmişinde her şey vardır. Stalinizm’den Maoizm’e, Enver Hocacılıktan Kim Il-sungculuğa, Güleryüzlü sosyalizmden İkinci Kuvayimilliyeciliğe kadar birçok farklı çizgi solun içinde vardır ve denebilir ki Türkiye solu üzerinde de hiç birinin hiçbir zaman ezici bir hegemonik gücü de olmamıştır.

O zaman bu yazarlar solu eleştirirlerken, solun “şiddetin” yanında yer aldığını söylerlerken kimleri hedef aldıklarını da ortaya koymaları gerekmez mi? Kim, hangi sol bugün PKK’nın şiddetini onaylıyorsa, eleştirilerinde onlara işaret etmeleri gerekmez mi?

Ben Türkiye’ye baktığımda böyle homojen, hegemonik gücü olan bir “sol” görmüyorum. Gördüğüm oldukça dağınık bir yelpaze. Küçük küçük gruplardan oluşan bir siyaset çevresi. Bu çevre içinde, solu eleştiren yazarların eleştirilerini hak edecek gruplar da yok değil. Ama bunların ne ideolojik söylemleri ve ne de etki alanları onları bu yazarların yaptıkları gibi “başköşeye” koymayı haklı gösterecek kadar önemli.

Aksine bugün sol siyaset içinde ana akım olmaya aday kesimler kendilerini belirli bir ideolojik pozisyonun taşıyıcıları olarak değil bir arayışın parçası olarak görüyorlar. Eskiden olduğu gibi tüm soruların cevaplarını bilenler olarak değil kendilerini bu soruların cevaplarını toplumla birlikte aramaya hazır insanlar olarak görüyorlar.

Kürt siyasetine gelince… Bu konudaki yaklaşımları tarihsel asimetride Kürtlerin yanında durmayı solun adalet, eşitlik ve özgürlük arayışının bir gereği olarak görüyorlar ve bu nedenle de onların yanında yer alıyorlar. Onların yanında yer alışlarını (sorunu çözmenin “tek” bir “yol”u olmadığına göre) şiddetin onaylanması olarak değil aksine şiddetin son bulması ve sorunun çözülmesi için atılan, üstelik de cesur bir adım olarak değerlendiriyorlar.


İtiraz edilen “sol” bu mu?


Değilse hangisi?

 

 Erol Katırcıoğlu – Taraf

Rus muhalefetin tek silahı: sanal ağ

0

Rusya genel seçimlere hazırlanıyor, tüm sokakları kaplayan iktidardaki Birleşik Rusya Partisi ise adeta gövde gösterisi yapıyor. Putin ve Medvedev’in partisi sokaklardaki tekelini televizyonlarda da devam ettiriyor. Tartışma programlarında muhalefetten isimler bulmak neredeyse imkansız.

Sokaklardan ve televizyonlardan çekilen muhalifler ise seslerini internetten duyurma çabasında. Rusya, 51 milyon kişi ile Avrupa ülkeleri arasında en çok internet kullanan topluma sahip. Üstelik iletişim organları arasında internetin en az sansür gören haberleşme aracı olması da muhaliflerin düşüncelerini daha kolay açıklamalarını sağlıyor.

Örneğin bir boks karşılaşması sonunda rakibini kutlayan Vladimir Putin’in bu görüntülerini televizyonlar doğal sesi keserek veriyor. Oysa internette yayınlanan görüntüler Putin’in yuhalandığını açıkca gözler önüne seriyor. Tıklama rekorları kıran görüntü, sadece bir günde 530 bin kişi tarafından izlenmiş.

Ünlü internet yazarlarından Anton Nossik, sanal ağın bir referans haline geldiğini düşünüyor:

“İnternetin, medya dünyasının en bağımsız ve en etkili iletişim aracı olduğu anlaşılmalı.”

Kremlin de bu etkili silahı kullanmaktan çekinmiyor. Örneğin Dimitri Medvedev sosyal iletişim ağlarından sık sık seçmenlerine seslenmeyi ihmal etmiyor. İktidar partisini destekleyen gençler ise internette ilginç propagandalara imza atabiliyor. Örneğin ‘Putin’in ordusu’ adlı bu genç kız grubu, başkanları için sınır tanımıyor.

Tüm Rus blogcularının ve muhalefetin uğrak noktası, ünlü ‘Yaşayan Gazete’ adlı site ise siber atakların hedefi olmuş. Bir çok yazar başka platformlara geçerken Alexei Nalvany ise internetin direnişi organize ettiğini düşünüyor:

“Hırsızların ve dolandırıcıların partisi Birleşik Rusya’ya karşı internet üzerinden bir kampanya yürütüyoruz. Değişik şehirlerdeki gönüllüleri organize etmede interneti kullanıyoruz. İnternet bize altyapıyı sağlıyor Biz de bu altyapıyı kullanıyoruz.”

Fakat internette bir avuç insanın yaptığı propaganda gidişatı değiştirmek için yetersiz. Er ya da geç muhaliflerin bilgisayarları başından kalkıp, gerçek dünya ile yüzleşmeleri ve 2024’e kadar görevde kalabilecek bu ikiliye sandık başında bir dur demeleri gerek.

(en)

Doğayı koruyanlar vatan hainiymiş!

İNTES Yönetim Kurulu Başkanı Koçoğlu, HES karşıtları başta olmak üzere çevrecilere ağır suçlamalarda bulunarak ’bunlar bizim enerji alanındaki kalkınmamızı önlemek isteyen hainler” dedi.
Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Koçoğlu, HES karşıtları başta olmak üzere çevrecilere ağır “eleştirilerde” bulunarak “Çevreci kisvesi altındaki kişiler dışarıdan finanse ediliyorlar, bunlar bizim enerji alanındaki kalkınmamızı önlemek isteyen hainler” dedi.

Koçoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’dan HES yatırımcılarının önüne çıkan yargı engellerinin kaldırılmasını istedi.

Koçoğlu, “Bürokrasi ağır bir yük, başlayan projelerin yargıya taşınması da yatırımları aksatıyor. Bakanlıktan çözüm bekliyoruz. Bundan böyle sloganımız ‘Su akar Türkler baraj yapar’ olmalıdır” dedi.

Koçoğlu, çevrecileri “enerji alanındaki kalkınmayı önlemek isteyen hainler” olarak nitelendirdi.

Toplantıdaki açıklamalarının ardından Cumhuriyet’e konuşan Koçoğlu “Çevreci diye ortaya çıkan kuruluşlar, sivil toplum örgütleri ve kişiler, aslında yabancı ülkeler tarafından fonlanıyor. Bu kişilerin emeli, bizim enerji yatırımlarımızın yönünü değiştirerek enerji alanında dışa bağımlılığımızı arttırmak. Kötü niyetli kişiler haricindekilerse cahilliklerinden, bilgisizliklerinden dolayı HES’lere karşı çıkıyorlar” dedi.

Köylülerin kafasına silah dayadı

Senoz Vadili Sinan Akçal: Koçoğlu benim vadimde suyu olmayan bir dereye HES yapıyor. Bunun için on binlerce ağacı kesti. Mafya tutup, köylülerin kafasına silah dayayıp topraklarını elinden aldı. Koçoğlu, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da ortağı.

Patronunu koruyor

Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin: Niyetleri ülkenin gelişmesi değil, kendi çıkarlarını arttırmak, patronlarının ve hissedarlarının çıkarlarını korumak. Bu kişilerin her türlü yalanı söylemelerine, hakaret etmeklerine alışığız. Sonuçta inşaat sanayicileri olarak doğayı katleden yatırımlardan çıkar sağlayan, kâr eden kuruluşlar bunlar. Halk da kimin ne dediğinin gayet farkında. Yurtdışı destekleri ise tamamen palavra.

Hain olan belli

Loç Vadisi Koruma Platformu kurucusu Zafer Kecin: Açıklamalar, bu ülkenin enerjiden önce aklıselim yöneticilere ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Koçoğlu, Rize’nin Çayeli bölgesinde usulsüz HES inşa etmekten ötürü ceza almıştı. O menfaatını, bizler yaşam alanlarımızı savunmaktayız. Hiçbir dönem devletiyle kavga etmemiş olan köylü, HES’ler yüzünden devletle mücadele eder hale geldi. Bu tertemiz millet savcılıklarda sayısız dosyaları dolduruyorsa, bu ülkeyi kimin sevdiği, kimin ise hain olduğu açıktır.

Allianoi’yi katleden o

Doğa Derneği İletişim Koordinatörü Yücel Sönmez: Kendisini çok iyi tanıyoruz. Allianoi’yi katleden, Anadolu’yu HES’lerle dolduran kişi kendisinden başkası değildir. Bu söylemler, kamuoyunun bu mücadeleye verdiği desteği azaltmak için ortaya atılıyor. Koçoğlu ve Yıldız, HES’lerin kaç tanesi yabancı ortaklı, kullanılan malzemenin ne kadarı ithal onu açıklasın.(Cumhuriyet)

Hata maliyeti ve kelebek etkisi

Analitik olarak mühendis gözü ile insanı/hayatını inceler; karar alma ve sonucunda şekillenen yaşam ile bu söz konusu varlığı tanımlamaya çalışırsak şöyle bir şey diyebiliriz sanıyorum:

“Temelde insan öncelikle güvenlik, sonrasında duygusal tatmin ve son olarak da güç kazanmak için tesadüf ve çaba sonucu karşısına çıkan seçenekler arasında sürekli risk analizi yapıp kararlar alarak uygulayan (ya da uygulamayan) ve alınan tüm bu kararların hata maliyetine (alternatif maliyet, cayma maliyeti, fırsat maliyeti) katlanan bir varlıktır.”

Risk, Risk Analizi Ve Hata Maliyeti

Yukarıdaki tarifi berraklaştırmak için “risk analizi” ve “hata maliyeti” kavramlarını tanımlamak yerinde olur:

Risk: Bir olayın gerçekleşme olasılığı ve olaydan etkilenme olanağı.

Risk analizi (biraz araştırdım ancak tüm tanımlar ekonomi ve mühendislik ile ilgili, özel bir tanım yapmalıyız): Bir durum karşısında yapılabilecek olası (hiçbir şey yapmamak dahil) bilinen alternatifleri değerlendirerek riskin en düşük ve faydanın en büyük olduğu seçeneği belirleme işlemi.

Hata maliyeti (alternatif maliyet, cayma maliyeti, fırsat maliyeti): Bir seçim yapılırken vazgeçilmek zorunda kalınan ikinci en iyi alternatif. (Bu dört kavram birbirinden teknik olarak az farklı anlamlar içeriyor olabilir ancak ele aldığımız konu bağlamında eş anlamlılar diyebiliriz.)

Kısacası bir varlığa sahip her yönetici risk analizi yapmak, karar vermek ve sonucunda yaptıkları/yapmadıklarının hata maliyetine katlanmak zorundadır. İnsanlar hatta hayvanlar, en temelde sahip oldukları can, sonrasında sevdikleri, sonrasında kazanımları ve işleri için sürekli risk analizi yapıp hata maliyetine katlanırlar. Çünkü neredeyse her zaman farklı seçenekler vardır.

Örneğin kuyumcuda iki farklı yüzükten birini seçmek, pilav yerine patates püresi yapmak, güneşlenmek yerine kitap okumak, askere gitmek yerine vicdani retçi olmak, benzin biterken bu benzincide durmayıp bir sonrakini beklemek… Her şeyin alternatif maliyeti vardır ve her seçim sonucu kelebek etkisi kuralı da işler. Wikipedia’ daki tanıma göre kelebek etkisini tanımlar isek:

Kelebek Etkisi

Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Edward N. Lorenz’in çalışmalarından biri olan Kaos Teorisi ile ilgilidir. Daha sonralarda hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnek ile ünlenmiştir. “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir.”

Tüm bu çok bilmiş tanımlamalardan sonra asıl konuya gelmek istiyorum.

Gıda Üretimi, Doğal Felaket, Savaşlar ve Genel Yaşam

İnsanlık olarak sürekli çeşitli amaçlar uğruna risk analizleri yapıp hata maliyetleri üstleniyoruz:

Binalar yapıyoruz. Müteahhidin yapım aşamasında daha fazla kaynak harcayıp daha sağlam bir bina yapmak veya daha az kaynak harcayarak daha fazla para kazanmak arasında seçim yapması gerekiyor. Yaptığı seçim özellikle bir deprem sırasında onun kazandığı 3 kuruş artı paradan çok daha ciddi bir maliyet çıkarabiliyor.

Yollar yapıyoruz. O yolu yapmak ve yapmamak için bir karar alıyoruz. Çok fazla yol, yağmur sularının toprağa işleyememesi sonucu sellere yol açabildiği gibi daha fazla kazaya sebep olabiliyor.

Yeraltından suları çıkarıyoruz. Daha belki binyıllarca yer altında kalması gereken suları yüzlerce metre aşağıdan çekip alıyor, yüzeyde tarımsal sulama ve sanayi amaçlı kullanıyoruz. Doğal olanın üzerinde bir buharlaşmaya yol açıyor ve belki doğal olmayan sellere sebep oluyoruz.

Yeraltından petrol çıkarıyoruz. Muhtemelen kömür, petrol, doğal gaz ve bunun gibi karbon kaynakları yeraltında olduğu için atmosferdeki karbon miktarı insanın yaşayıp gelişebileceği orana geldi. Biz bu karbonu çıkarıp atmosfere salıyoruz. (Kelebek etkisi çalışıyor…)

Fizyolojik atıklarımızı tuvaletler/sifonlar aracılığıyla (ne olduğunu bilmediğimiz) uzaklara gönderiyoruz. Oysa doğada atık yoktur ve bu atıklar bitkiler için çok değerli besinlerdir. Tarım alanları verdikleri organik maddeyi karşılayamıyor ve sürekli zayıflıyorken bu nereye gittiği belirsiz atıklarımız dünyayı kirletiyor.

Yemek yapmak için bir ambalajı açıyor, paketi çöpe atıyoruz. Hem aslında kötü bir gıda tüketiyor, hem de çevreyi kirletiyoruz.

Silah alıyor, satıyor, kimin öldürülüp kimlerin yaşaması gerektiğine; hangi merminin yasal, hangisinin yasa dışı olduğuna karar veriyoruz. Bomba yapıyoruz.

– Her yere elektrik kabloları döşüyoruz.

– Tüketeceğimiz gıdalara yapay kimyasallar ekliyoruz.

Hayvanları hapsedip sömürüyor, istediğimiz gibi ırkları/nüfusları/görünümleri hakkında karar verip uyguluyoruz.

Bitkilerin genetiğini, ne yaptığımızı bilirmiş gibi değiştiriyoruz. (Bu “ne yaptığımızı bilirmiş gibi” kısmı çok önemli. Yeni bir araştırma saf suyun aslında eksi 48 derecede donduğunu göstermiş. Araştırmanın detayında ise buz kristalinin nasıl oluştuğunun hala tam olarak bilinemediği belirtilmiş! Nasıl oluştuğunu ve nelere sebep olacağını bilmediğimiz şeyleri kullanıp maliyetine katlanmak konusunda ne kadar azimliyiz…)

Güneş enerjisi, makul her tür enerji ihtiyacımızı karşılayabilecekken petrol şirketlerinin karlılık analizlerinin sonucunu yaşıyoruz.

– Ya işsiz ve parasız; ya yorgun ve zamansızız…

İnsan, yaşamı boyunca bilinçli veya bilinçsiz sürekli risk analizi yapıyor ve mutlaka seçilmemiş olan bir alternatif seçilmemiş (veya yapılamamış) olarak durmaya devam ediyor.

Hayatın bu karmaşası içerisinde alternatif maliyetin daha iyi olup olmadığını bilmek çok zor. En iyiyi seçebilmek her zaman mümkün olmayabiliyor.

Hatalı Seçimler

Ancak zannımca bilinçli bir zihin, alternatifler arasında kötünün, hatalının, asla olmaması gerekenin ne olduğunu bilebilir. Ki aslında sağlıklı bir risk analizi sonucu neyin yapılması gerektiğinden çok neyin yapılmaması gerektiği bulunur. Herkes bilir ki yanlış işin zararı, doğru işin karından pahalıdır. Çünkü en kolay seçenek hiçbir şey yapmamaktır ve bu durumda iş yapmaz ve sonuç elde etmezsiniz. Eğer iş yapar iyi sonuç elde ederseniz fayda sağlayabilirsiniz. Ancak iş yapar ve kötü sonuç elde ederseniz hem fayda sağlayamazsınız, hem de hiç bir şey yapmamış olmaya göre bile daha zararda olursunuz.

İşte tüm bu akıl yürütmelere göre şu yukarıda yazdığım maddeleri düşündükçe, bu içinden çıkılmaz hatalar silsilesine insanlık olarak nasıl olup da düştüğümüzü; hangi risk analizi sonucu bu maliyetlere katlanmak zorunda kaldığımızı bir türlü
anlayamıyorum…

Sonsöz

Hayatı hakkında değişik bir risk analizi yapıp farklı çıkarımlarda bulunmuş birinden bahsetmek istiyorum son olarak:

Dünyaya gelmiş en büyük filozoflardan biri olan Diyojen Anadolu’ da, Sinop’ ta bir fıçı içerisinde yaşardı. Hani şu dünyanın bilinen en büyük komutanlarından, liderlerinden birinin (Büyük İskender), onu fıçısında ziyaret ettiği, ona bir dileği olup olmadığını sorduğu ve karşılında “gölge etme başka bir şey istemez” cevabını aldığı kişi.

İşte bu Diyojen varlık ve zenginlik ile ilgili bizlerden çok farklı düşünüyormuş. Fıçısından başka su içmek için bir de çanağı varmış. Bir gün bir çeşme başında avucu ile su içen bir çocuğu görünce, elindeki çanağı kırıp atmış ve “Bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu öğretti” diye söylene söylene uzaklaşmış.

Umarım gerçek iyi ve gerçek kötünün ne olduğunu anlayabilecek risk analizlerini yapabilmek için her birimizin Diyojen kadar bilgeleşmesine gerek kalmaz.

 

Yazı tarimsal.com/‘dan alıntılanmıştır.

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Özgür Radyo filtreye takıldı

Özgür Radyo‘nun internet sitesi, 22 Kasım’da uygulamaya sokulan BTK’nin filtre sansürüne takıldı. Özgür Radyo en çok dinlenen radyolar arasında 13. sırada yer alıyor.

Kamuoyunun tepkilerine rağmen 22 Kasım’dan itibaren filtreli İnternet uygulaması başlatıldı. İç çamaşırı ve prezervatif markalarını filtreyen BTK Özgür Radyo’nun İnternet sitesini de engelledi.

İnternete yeni sansür olarak yorumlanan ve seçimlerin keyfi biçimde yapılacağına dikkat çekenlerin haklılığı daha ilk günden ortaya çıkmıştı. BTK’nın Aile filtresine iç çamaşırı ve prezervatif markalarının siteleri takılmıştı. Yoğun tepki üzerine bu siteler filtreden çıkarıldı. Ancak çok sayıda site filtreli.

Filtre engeline takılan sitelerden biri de RTÜK anketlerinde binlerce radyo arasında en dinlenen 13. radyo olan Özgür Radyo’nun İnternet sitesi.

Özgür Radyo Haber Editörü İlden Dirini engellemeyi guvenlinet.org/tr/domain_sorgula.html adresinde yaptığı sorgulama sonrasında fark ettiğini söyledi.

GEREKÇE YOK ENGELLEME VAR

Bugün BTK’yı arayarak filtre sorunun dile getirdiklerini söyleyen Dirini kendilerine siteniz hukukçularımız tarafından inceleniyor yanıtının verildiğini söyledi. Dirini, “Sitemizin hangi gerekçe ile engellendiğini sorduğumda, BTK yetkilisi inatla bir engelleme yok inceleniyor yanıtını verdi” dedi. Birçok radyo sitesini sorgulattığını ve bunlarda filtre olmadığını gördüğünü söyleyen Dirini, “BTK yetkilisine bu durumu anlatıp bizim sitemizi niye filtreye dahil ediyorsunuz diye sorduğumda ise yanıt verilmedi” şeklinde anlattı. Israrlı soruları karşılığında yetkilinin “Zaten çok az kişi seçti efendim çocuk profilini. İyi yapmışsınız sorgulatarak. Hukukçularımızın önünde görünüyor. Bugün incelerler” dediğini anlattı.

Radyolarının muhalif bir çizgide olduğunu söyleyen Dirini, “Her ne kadar filtre kullanımı opsiyonel olsa dahi Özgür Radyo’nun sitesinin çocuk filtresi kapsamına alınması vahim bir durumdur. Şimdi çocuklarımız daha mı güvenli oldu? Otoritenin keyfi kontrolünde oluşturulan filtre sistemi ve veritabanları ancak bir sansür uygulaması olarak yorumlanabilir” dedi.

Dirini BTK’ya yazılı bir başvuru yapacaklarını ve filtreleme nedenlerinin kendilerine bildirilmesini isteyeceklerini de belirtti.

Bu arada Guvenli Org internet sitesinde alan adı profil sorgusu yapılamıyor. Sistem sürekli güvenlik kodunu yanlış girdiniz bilgisi veriyor. Bu engellemeyle BTK hangi sitelerin engellenmiş olduğu bilgisini de saklamış oluyor.

(Emek Dünyası)