Ana Sayfa Blog Sayfa 4915

Avrupa Şampiyonası’nda kura heyecanı

0

2012 Avrupa Şampiyonası kuraları bugün turnuvanın evsahiplerinden Ukrayna’nın başkenti Kiev’de çekilecek.

Kura töreni TSİ 19.00’da.

Dünya ve Avrupa şampiyonu İspanya, kuraya son dünya kupası finalisti Hollanda’nın yanı sıra ev sahipleri Polonya ve Ukrayna’yla birlikte, birinci torbadan katılacak.

İkinci torbada Türkiye’nin de bulunduğu gruptan lider olarak çıkan Almanya’nın yanısıra İngiltere, İtalya ve Rusya var.

Play-off’ta Türkiye’yi eleyen Hırvatistan, 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan ve Portekiz ve İsveç’le üçüncü torbada.

Son torbada ise, Danimarka, Fransa, Çek Cumhuriyeti ve İrlanda olacak.

Kura çekimleri öncesinde favori listesinin ilk iki sırasında İspanya ve Almanya da yer alıyor.

İngiltere Teknik Direktörü Fabio Capello, grup aşamasında karşılaşmak istemediği ekipler sorulduğunda da bu iki ülkeyi saydı.

Turnuvanın iki evsahibi olduğu için, maçların oynanacağı kentler nedeniyle, ekiplerin yer alacakları gruplar önemli.

İngiltere için en iyi senaryo, Polonya ve Yunanistan’la aynı grupta yer alması; en kötüsü ise İspanya, Almanya ve Portekiz’den oluşabilecek bir gruba düşmesi olarak görülüyor.

Albino yunus ilk kez görüntülendi

0

Brezilyalı biyologlar, Brezilya açıklarında yaşayan nesli tükenmekte olan bir yunus türüne mensup oldukça nadir görülen bir albino yunusu görüntülemeyi başardı.

Brezilya’nın Santa Catarina kentindeki Univille Üniversitesi’ne bağlı bir araştırma grubundan biyologlar, albino yunusa ait kaydettikleri görüntülerin pontoporia blainvillei adı verilen nesli tükenmekte olan yunus türünden bir albinoya ait şimdiye kadar dünyada kaydedilmiş ilk görüntüler olduğunu belirtti. Project Toninhas adlı araştırma grubundan Camilla Meirelles Sartori, beyaz renkte ve pembeye çalan paletleri olan bebek yunusu ilk kez ekim ayında gördüğünü ve ekibinin kasım ayının başında yunusun görüntülerini kaydettiklerini söyledi.

Bebek Albino yunusu, muhtemelen annesi olan yetişkin bir yunusla birlikte ilk gördüklerinde çok şaşırdıklarını anlatan Sartori, “Çok küçük ve rengi gerçekten de çok farklı. İlk önce ne tür bir canlı olduğunu anlayamadık” dedi. Brezilya’da “Toninha” ve Arjantin ile Uruguay’da “La Plata” veya “Franciscana” yunusu olarak bilinen pontoporia blainvillei yunusunun, suyun dışına çok nadiren atlayış yapan, çekingen bir yunus türü olduğunu belirten Sartori, ön tarafları ince ve uzun olan bu türün sık sık balıkçı ağlarına takılması nedeniyle nesli tükenmekte olduğunu kaydetti. Sartori balıkçı ağına takılan yunusların derhal serbest bırakılmamaları durumunda boğularak veya içinde bulundukları durumun neden olduğu stres nedeniyle öldüklerine dikkati çekildi.

Genç yunusların 6 aylık oluncaya kadar anne sütüyle beslenmek ve 1 yaşına gelene kadar da bir yetişkin yunusa bağımlı olarak yaşamak zorunda olduklarını anlatan Sartori, görüntülerini kaydettikleri bebek yunusa nadiren rastlanılmasının, bu yunus türünün yaşadığı Brezilya’nın Santa Catarina eyaletine bağlı Babitonga koyunun koruma altına alınmasına duyulan ihtiyacı gözler önüne serdiğini vurguladı.

Albino hayvanların hayatta kalma şansının, doğal düşmanlarınca avlanma riskinin daha yüksek olması nedeniyle diğerlerinden daha az olduğuna dikkati çeken Sartori, yunusu buldukları koyda yunusların doğal düşmanlarının bulunmamasına karşın bölgede bulunan iki limandan kaynaklanan çevresel bozulma, sanayi ve yerleşim atıkları ve turizm gibi faktörlerin yunusların hayatını tehdit ettiğini kaydetti. Sartori, “Bu da bu koyun koruma altına alınması için ortaya atılabilecek diğer bir tez” dedi.

Vücutta renk veren melanin maddesinin yeterli miktarda bulunmaması nedeniyle ortaya çıkan albinizm, bu durumda olan kişilerin çok açık renk veya beyaz bir tene ve saça sahip olmalarına yol açıyor. Albinizmin yunuslarda çok nadir olarak ortaya çıkması nedeniyle yunusların albinizme olan genetik yatkınlıkları konusunda çok az şey biliniyor.

Sendikal Güç Birliği’nin adayı Öztaşkın

0

Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP)  8-11 Aralık tarihlerinde Türk-İş yeni yönetimini seçecek olan 21. Genel Kurul’a yönelik çalışmaları doğrultusunda, Türk-İş Genel Başkan adayı  olarak Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın‘ı belirledi.

SGBP’dan yapılan yazılı açıklamada, Türk-İş’in önünde iki yol olduğu belirtilerek, “Varılan bu kavşakta; demokratik, mücadeleci, itibarını ve özgüvenini yeniden kazanmış, gücünün farkında olarak ayağa kalkacak bir Türk-İş’i Türkiye işçi sınıfına ve toplumuna kazandırmak hedefi birinci yoldur. Diğer yol ise, gittikçe eriyerek Türkiye işçi sınıfının ve toplumunun umudu olmaktan tamamen çıkmış olmaktır. Umutların kırıldığı, gözlerin bu karanlığa tam da alışmaya başladığı bir anda ‘ne söz bitti ne eylem’ diyerek karanlığı aydınlatan o ilk işaret fişeğini yaktık. Türkiye işçi sınıfının yıllardır özlemini duyduğu güçlü bir birlikteliği inşa ettik ve Türk-İş üyesi sendikalar olarak Sendikal Güç Birliği Platformu’nu büyük yürüyüşümüzün ilk adımı olarak ilan ettik. Bu ilk adımın ardından şimdi yeni ve kararlı adımlarla Türk-İş 21. Genel Kurulu’na yürüyoruz” denildi.

(Evrensel)

6 yeni film vizyonda

Martin Scorsese imzalı ‘Hugo‘, Yüksel Aksu‘nun yeni filmi ‘Entelköy-Efeköy‘, Nicolas Cage‘in başrolünde olduğu ‘İntikamn Bedeli‘ ve animasyon ‘Hediye Operasyonu‘ haftanın öne çıkanları.

HUGO

Martin Scorsese’nin yönettiği ve Asa Butterfield, Chloe Moretz, Emily Mortimer ve Ben Kingsley’in oynadığı ”Hugo” filmi, macera sahneleriyle izleyicilerin ilgisini çekecek.

Brian Selznick’in romanından uyarlanan ve 1930 Parisinde geçen filmde, tren istasyonunda yaşayan kimsesiz birinin sonradan babası olacak kişiyle ve bir makineyle arasındaki gizemi anlatıyor. Paris tren istasyonunun duvarları arasında yaşayan ve saatlerden sorumlu olan kimsesiz bir çocuk, bir gün saati tamir etmeye kalkışınca kendini bir anda gizemli maceranın içinde bulur.

Filmin ilk gösterimine katılan James Cameron’ın görüşü şöyle; “3D’nin sinemada en iyi kullanımı. 3D teknolojisi Scorsese’nin elinde farklı renklere dönüşmüş.”

ENTELKÖY EFEKÖY
Yüksel Aksu’nun yönettiği ve Şahin Irmak, Ayşe Bosse, Emin Gürsoy ile Recep Yener’in oynadığı ”Entelköy Efeköy’e Karşı” filmi, komedi sahneleriyle izleyicilerin karşısına çıkacak.

Filmde, doğayla baş başa yaşamak isteyen bir grup kentli ekolojist, Ege’de bir köy inşa eder. Köy halkı, tarla ve evlerini yüksek fiyata aldıkları için aktivistleri büyük bir sevgiyle karşılar. Her şey yolundadır, ancak bölgeye kurulması gündemde olan termik santral kararı işleri değiştirir. Termik santral ile birlikte eski köylüler ile köyün yeni sakinleri arasında ilginç ve komik bir süreç başlar.

İNTİKAMIN BEDELİ

Roger Donaldson’ın yönettiği ve Nicolas Cage, January Jones, Jennifer Carpenter ile Guy Pearce’nin oynadığı ”İntikamın Bedeli (Seeking Justice)” filmi, gerilim sahneleriyle sinemaseverlerin ilgisini çekecek.

Filmde, Will’in eşi Laura, ağır bir cinsel saldırının kurbanı olur. Karısının durumunu öğrenmek için hastanede bekleyen Will’in yanına bir adam gelir ve ona adli süreci yaşamak yerine, adaleti derhal yerine getirmeyi teklif eder. Çabuk karar vermesi gereken Will, bu teklifi kabul eder ve yasal olmayan yollardan düzen sağlamaya çalışan bir yeraltı örgütünün içine düşer.

HEDİYE OPERASYONU
Sarah Smith’in yönettiği ve Arda Aydın, Ali Ekber Diribaş, Mazlum Kiper ile Orhan Kemal Aydın’ın seslendirdiği ”Hediye Operasyonu (Arthur Christmas)” filmi, animasyon sahneleriyle sinemaseverlerle buluşacak.

Filmin konusu şöyle: ”Filmde, her çocuğun kafasından geçen, ‘Noel Baba onca hediyeyi bir gecede nasıl dağıtıyor?’ sorusuna cevap veriyor: ‘Noel Baba’nın, Kuzey Kutbu’nun altındaki operasyon merkezi sayesinde.’ Dünya çocuklarından birine hediye gönderilmesi unutulunca, Noel Baba ailesinin en küçük üyesi Arthur, Noel sabahından önce son hediyeyi vermek için göreve çıkıyor.”

MUSALLAT 2
Alper Mestçi’nin yönettiği ve Türkü Turan, Tülay Bursa, Selim Gürata ile Zeliha Güney’in oynadığı ”Musallat 2: Lanet” filmi, korku ve gerilim sahneleriyle sinemaseverlerin ilgisini çekecek.

Filmde, kapkaranlık geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan öğretmen Elif, yaşadığı tüm sorunların aslında geçmişindeki büyük bir hatadan kaynaklandığını öğrenir. Bu büyük hata ise yanlış zaman ve yerde yapılan, korkunç ve çözülmesi mümkün olmayan bir büyüdür.

MAVİ PANSİYON

Nezih Ünen’in yönettiği ve Yunus Güner, Fadik Sevin Atasoy, Özlem Tekin ile Tan Sağtürk’ün oynadığı ”Mavi Pansiyon” filmi, aşk ve dram sahneleriyle sinemaseverlerle buluşacak.

Filmin konusu şöyle: ”Ahmet’in evliliği sona erdiğinde aşka inancını kaybeder. Bahar ve Esra adlı iki arkadaş, tatil için Ege sahilindeki Mavi Pansiyon’a giden Ahmet’in ilgisini çeker. İkili, farklı karakterlere sahiptir. Zıt karakterli iki güzel kadın ve yalnız bir adam. Pansiyondaki diğer kişiler de aşkın farklı yüzleri ile tanışırken Koray, Ahmet’e iddialı bir rakip olur.”

Quaresma böyle istedi

0

UEFA Avrupa Ligi E Grubu beşinci maçında Beşiktaş son dakikada Quaresma‘nın attığı golle Maccabi Tel Aviv’i 3-2 mağlup etti. Maça iki gol atan Portekizli damgasını vururken, Kartal dokuz puanla ikinci sıradaki yerini sağlamlaştırdı.

Grupta mücadele öncesinde altı puanı bulunan Beşiktaş, ilk maçta 5-1 mağlup ettiği Maccabi Tel Aviv’e konuk oldu. Siyah-beyazlılar sahaya hafta sonu Trabzonspor’u 1-0 yenen kadro ile çıktı. Ev sahibi Quaresma’nın hatasında üçüncü dakikada pozisyona girse de Cenk gole izin vermedi.

Ernst, Fernandes ve İbrahim’den kurulu orta üçlüsüyle oyun kurmayı deneyen Kartal paslarda istediği isabeti tutturamayınca tempoyu da bir türlü arttıramadı. İlk maçtaki kötü tecrübesinden ders alan ev sahibi, seyircisi önünde onların da desteği ile özellikle savunmada daha sert bir görüntü çizdi ve Beşiktaş’ı sürekli faullerle durdurmaya çalıştı.

24. dakikada Alberman ceza sahasının hemen sağında topla buluştu ve yerden ortasını yaptı. Hilbert, Colautti’nin gol vuruşunu yapmasına izin vermedi ve tehlikeyi savuşturdu.

Devrede son çeyrek saate girilirken Beşiktaş baskıyı arttırdı. Ekrem ve İsmail ile kanatları kullanmaya çalışan konuk takım, son paslarda isabetli olamayınca net pozisyon üretmekte zorlandı. 41. dakikada Almeida’nın yaklaşık 30 metreden vuruşu auta giderken 43’te hızlı gelişen Beşiktaş atağında Almeida yine golü kaçıran isim oldu.

Devre böyle bitecek derken sahneye Quaresma çıktı. Ernst’in soldan ortasında Portekizli topu mükemmel bir vole ile ağlarla buluşturdu ve ilk yarının skorunu 1-0 olarak ilan etti.

İkinci devrenin hemen başında Fernandes şansını ceza yayı üzerinden denerken, Levy topu kornere çeldi. Kornerde iyi yükselen Toraman farkı ikiye çıkardı.

Golle birlikte rahatlayan Beşiktaş hızlı hücumlarda bir iki pozisyon bulsa da farkı açamadı. Oyundan düşmeye başlayan ev sahibi ise ender geliştirdi ataklarda 59’da golü buldu. Sağdan kullanılan kornerde Beşiktaş savunmasının pozisyon hatasını kullanan Yeini farkı bire indirdi.

Maça ağırlığı koymaya başlayan ev sahibi 70’de serbest vuruş kazandı. Hızlı kullanılan atışta Lugassi topu önünde buldu ve 30 metreden şansını denedi. Fernandes’in rakibinin önünü geç kapatmasına, Cenk’in de hatası eklenince skor 2-2’ye geldi.

Geride kalan dakikalarda iki takım da girdiği pozisyonları gole çeviremedi. Özellike 85. dakika ile 90 arasında Almeida iki net fırsattan yararlanamadı. Maç artık böyle bitiyor derken Quaresma harika çalımlarla önünü boşalltı ve skoru 3-2’ye getirdi. Beşiktaş bu galibiyetle puanını dokuza çıkartarak ikinci sıradaki yerini sağlamlaştırdı.

Grubun diğer maçında ise Stoke evinde Dinamo Kiev ile 1-1 berabere kaldı. İngiliz ekibi bu skorla puanını 11’e yükseltip liderliğini korudu.

‘Red Hot Chili Peppers’ 13 Eylül’de Türkiye’de

Türkiye’de müzikseverlerin uzun süredir beklediği Red Hot Chili Peppers Türkiye’ye geliyor.

13 Eylül 2012’de gerçekleşecek konsere İstanbul ev sahipliği yapacak.

Yıllardır beklenen grubu, müzik dünyasındaki söylentilere göre, Sonisphere’den tanıdığımız Purple Concert getiriyor. Konserin mekânı ise henüz net değil. Ağustos’ta son albümleri ‘I’m with You’nun ardından turneye çıkan grubun konserleri 2013’e kadar sürecek. ‘Californication’, ‘Under the Bridge’, ‘Can’t Stop’ gibi unutulmaz şarkılara imza atan RHCP, 1983’te kurulmuştu.

(Radikal)

Curling heyacanı Rusya’da başlıyor

37. Avrupa Körling Şampiyonası, Avrupa Şampiyonası’na 37 yıllık geçmişinde ilk kez ev sahipliği yapacak olan Rusya’da 3 – 10 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek.

Avrupa’daki en büyük körling turnuvası olan, kadınlar ve erkeklerin aynı anda rinke çıktığı Avrupa Şampiyonası ile körling sezonunda heyecan iyice artacak. Rusya’nın başkenti Moskova’da yer alan Megasport Arena şampiyonaya ev sahipliği yapacak. Şampiyonaya katılan takımlar hem Avrupa Şampiyonluğu unvanı hem de Dünya Körling Şampiyonası’na katılım hakkı için rinkte mücadele edecekler.

Erkeklerde İskandinavlar Önde

2010 yılında düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda süpürücü Thomas Ulsrud ile zafere ulaşan Norveç, unvanını korumak için Megasport Arena’da buz üzerinde olacak. 2007’den bu yana aynı üçlü ile takımını kuran Ulsrud, 2007 ve 2008’de Avrupa ikincisi, 2008 ve 2009’da dünya üçüncüsü olmuş, 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları’nda gelen gümüş madalyanın ardından da Avrupa Şampiyonluğu’na ulaşmıştı.

1990’da dünya üçüncüsü olan Danimarka takımının süpürücüsü Thomas Stjerne’nin oğlu, 1988 doğumlu Rasmus Stjerne’nin ekibi, 2010 Avrupa Şampiyonası’nda finalde Norveç’e kaybetmişlerdi. Bu şampiyona da altın için rinkte olacak en iddialı ekiplerden biri olacak.

2011 Dünya Şampiyonası’nda sayfa play-off sisteminde yarı finalde Norveç’e kaybetmiş olsa da bronz madalya mücadelesinde Norveç’i yenen ve Dünya Şampiyonası’nda bronz madalyaya ulaşan İsveç ise 2009’da ulaştığı Avrupa Şampiyonluğu’na bir kez daha, en iyi skip’i Niklas Edin ve ekibi ile ulaşmaya çalışacak. World Curling Tour kapsamında bu sezon iki zafere ulaşan Edin ve ekibi, iddialı takımlar arasında ön plana çıkıyor.

12 kez altın ve toplam 24 madalya ile erkeklerde her iki alanda da en iyi dereceye sahip ülke olan İskoçya ise, Dünya ve Avrupa Şampiyonluğu yaşamış skip David Murdoch ve ekibi tarafından temsil edilecek. Zaferlere ulaştığı üçlü ile 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları sonrasında yollarını ayıran Murdoch, yeni takımıyla bu seviyede ilk sınavını verecek olsa da göz ardı edilmemesi gereken bir takım kurmayı başardı.

Karışık Çiftlerde Dünya şampiyonu ve Avrupa ikincisi olmayı başaran genç Sven Michel ise İsviçre’nin yeniden yapılanan erkekler takımı olarak karşımıza çıkıyor. World Curling Tour kapsamında ilk kez boy gösteren Michel, sezonun ilk ayağı olan Baden Kupası’nda Tom Brewster’ı yenerek zafere ulaşırken, sezonun en formda Avrupalısı Niklas Eden’e Sun Life Classics’de kaybetti. İsviçreli skip, ilk sezonunda önemli turnuvalarda, tecrübeli isimlere karşı elde ettiği zaferler Avrupa Şampiyonası’nda dikkat edilmesi gereken bir takım olduklarını gösterdi.

1985’de Avrupa Şampiyonluğu zaferine ulaşan Alman skip John Jahr, 26 yıl sonra Almanya adına rinke çıkacak. Çek Cumhuriyeti Jiri Snitil ve ekibiyle, Fransa Thomas Dufour’un üçlüsüyle buz üstünde olacak.

Kadınlarda Kuşaklar Savaşı

Kadınlarda yıllardır rinkin üstünde en üst düzey turnuvalarda görmeye alıştığımız isimler ile bir kuşak sonra gelen, son yıllarda büyük başarılara ulaşmayı da başarmış olsa da gençler kategorisinde de şampiyonalara katılan isimlerin mücadelesini izleyeceğiz Megasport Arena’da.

Geçen senenin Avrupa Şampiyonu olan İsveç takımı skip Stina Viktorsson’un emekliliğini açıklamasının ardından Margaretha Sigfridsson liderliği ile unvanını korumak için rinkte olacak.

İsveç’e son iki end(oyun)’de kaybedilen 3 puan ile yenilen, grup düzeyinde sadece Danimarka’ya kaybeden İskoçya, 1990 doğumlu skip’i Eve Muirhead ile bu şampiyonada ilk düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda elde edilen zaferin ardından bir kez daha Avrupa Şampiyonluğu zaferine ulaşmak istiyor.

Almanya adına 25. kez bu turnuvada buz üstüne çıkmaya hazırlanan isim ise Andrea Schöpp. Uzun yıllardır aynı takım arkadaşlarıyla yoluna devam eden Alman skip, 22 yıl aradan sonra 2010’da Dünya şampiyonu olmasının ardından 7. Kez Avrupa şampiyonu unvanını elde ederek şu anda İsveçli efsane Anette Norberg ile ortak olduğu en çok Avrupa şampiyonu olan skip unvanına tek başına sahip olmak için de rinkte olacak.

Genç ama tecrübeli isimler ile turnuvaya katılan ülkeler arasında yer alan Danimarka son yıllarda olduğu gibi yine Lene Nielsen ve ekibine güveniyor. Geçen sene ev sahibi olarak Dünya Şampiyonası’nda rinkte olan Nielsen ve ekibi, elde ettikleri dördüncülük ile kadınlarda Danimarka’nın umutlarını yeşertmişti.

Ev sahibi olarak arkasında büyük bir seyirci desteği de olacak Rusya ise Ludmila Privivkova’nın yerine skip olarak Vancouver Olimpiyat Merkezi’ndeki rinkte kendisini gösteren 1991 doğumlu Anna Sidorova ve ekibi ile madalya kovalayacak. Ludmila Privivkova ve Anna Sidorova’nın beraber yer aldığı takım, geçen sene düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda sadece finalistler İsveç ve İskoçya’nın yanı sıra Mirjam Ott’un İsviçre’si karşısında üstünlük sağlayamamıştı.

İsviçre adına katıldığı dört Avrupa Şampiyonası’nda da madalya almayı başaran Binia Feltscher-Beeli bir kez daha madalya için rinkte olacak.

2004’de takımıyla gençler kategorisinde Norveç adına dünya şampiyonu olan Linn Githmark, aynı yıl Avrupa Şampiyonası’nda üçüncü olsa da bu başarısını tekrarlayamadı. Githmark ve ekibi, geçen sene olduğu gibi Norveç’in play-offlara kalabilmesi için rink üzerinde olacak.

2009’da A Grubu’ndan B Grubu’na düşen İtalya ise, Diana Gaspari ile yeniden en üst seviyede Avrupa Şampiyonası’na katılım hakkı elde etmeyi başardı. Geçen sene Finlandiya ve Hollanda’yı geride bırakarak sıralamada kendini güvene alan Letonya ise Ineta Maça ve ekibi ile temsil edilecek.

8 gün boyunca Moskova’daki Megasport Arena’da hem Avrupa şampiyonluğu unvanı hem de Dünya Şampiyonası vizesi için hem erkekler hem kadınlar buz üstünde mücadele edecek.

Şampiyonayı turnuva boyunca Eurosport International ve Eurosport 2 ekranlarından takip edebilirsiniz.

(Eurosport)

Obama’nın yardımcısı Joe Biden Ankara’da

Air Force Two‘ uçağıyle dün gece geç saatlerde Ankara’ya inen ABD Dışişleri Bakanı Joe Biden bugün, temaslarına, TBMM Başkanı Cemil Çiçek ile Mecliste yaptığı kahvaltı ile başladı.

Başkan Barack Obama’nın yardımcısı Joe Biden’ın ziyareti sırasında, PKK sorununun yanı sıra, ‘Arap Baharı’yla ilgili gelişmeler ve bu çerçevede Suriye’de yaşananlar, Kıbrıs’ta süren görüşmeler ve Türkiye-ABD ikili ilişkileri gündeme gelecek.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre, Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Tony Blinken, ziyaretle ilgili bilgi verirken, ABD Başkan Yardımcısının Türkiye’de ilk olarak PKK ile mücadelede ABD’nin Türkiye’ye sağladığı yardımı konuşacağını belirtmişti. Blinken, Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılması, Afganistan, Türkiye-İsrail ve Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin de gündeme geleceğini kaydetmişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile bir araya gelecek olan Biden, öğle saatlerinde Ankara’dan İstanbul’a geçecek ve ‘Küresel Girişimcilik Zirvesi’ne katılacak. ABD Başkan Yardımcısı, İstanbul’da Fener Rum Patriği Bartholomeos ile de bir araya gelecek.

Joe Biden’ın Ankara ve İstanbul gezisi, Türkiye’nin, İran’la nükleer programı konusunda yaşanan anlaşmazlıkta arabuluculuk yapma çabaları ve İsrail’le ilişkilerinin bozulması yüzünden, Ankara-Washington ilişkilerinin de kötüleştiği bir yılın ardından gerçekleşiyor.

BBC’nin İstanbul’daki muhabiri, Türkiye-ABD ilişkilerinin, Ankara’nın Arap dünyasında yaşanan ayaklanmalar karşısında takındığı tavır sayesinde gelişme kaydettiğini belirtiyor.

Biden, Türkiye’den sonra görüşmelerde bulunmak üzere Yunanistan’a geçecek.

Sakin ol şampiyon!

Sabah Gazetesi‘nin bölge eki yazarlarından Ersin Ramoğlu, TIME dergisi anketinde ‘yılın adamı’ oylamasında, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a oy vermeyenleri hem hain, hem de ‘puşt’ olmakla suçladı.
Ersin Ramoğlu, Sabah’ın internet sitesine de konulan ‘Hain Puştlar!’ başlıklı bugünkü yazısında Erdoğan’a oy vermeyenleri ‘vatan hainliği’ ile suçlayarak, ‘’İşe hainler karıştı, dava artık millileşti’’ diyerek Erdoğan için çağrı yaptı. 

Yazılarında sürekli Kürtleri hedef gösteren ve ırkçı ifadeler kullanmaktan çekinmeyen Ramoğlu, özetle şunları söyledi:

‘’İnsan bu kadar mı hain olur?

Milli sayılacak bir konuda “Ne bana, ne sana, yesin onu Memiş Ağa” der mi adam?

(…)

Puştlar da buna engel olacak.

(…)

Dilim bunlara adam demeye varmıyor ya neyse…

Utanmazlar Erdoğan’ın padişahlık hevesi içinde olduğunu, buna fırsat verilmemesi gerektiğini söylüyor.

Densizliğe bakın…

Listede dünyadan seçilmiş 31 aday var…

Erdoğan, futbolcu Leo Messi’yi bile geride bırakıp 1. oldu…

Bu size niye battı beyler?

Utanmadınız mı ‘hayır’ kampanyası başlatmaya?

“Yılın adamı” olması neden size bu kadar dokundu anlamadım.

Siz Türkiye’ye düşmansınız belli…

Ama şunu iyi bilin, bu halk tezgahınızı başınıza geçirir.

Haydi, bu ülkenin güzel insanları…

İşe hainler karıştı,

Dava artık millileşti.”

(turnusol)

“Bebekler kime emanet?” Anne sütü, mama endüstrisi ve cinsiyetçi ayrımlar – Sezai Ozan Zeybek

Bebeklerin emzirilmesine dair İngiltere’den bir istatistikle başlayalım: Doğum yapan her 10 kadından 8’i bebeğini anne sütüyle beslemek istiyor. Ancak doğumun üstünden bir hafta geçtiğinde kadınların yalnızca yarısı bebeklerine sadece anne sütü vermeye devam ediyor. Bu sayı bebek 40 günlük olduğunda %20’ye, 4 aylık olduğunda %7’ye, 6 aylık olduğunda ise %1’in altına düşüyor (1). Diğer bir deyişle, doğumdan sonra kadınların büyük çoğunluğu çocuklarını emzirmek istediklerini söylese de pek azı bunu gerçekleştirebiliyor.

Benim tahminim, emzirme oranlarının Türkiye’de hâlâ daha yüksek olduğu yönündeydi; yanılmışım. Unicef’in verilerine göre Türkiye’de ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslenen çocukların oranı yalnızca % 1.3. (2) Uzman Doktor Füsun Çelikkol’un internette dolaşan bir yazısı Türkiye’de doğumdan sonra ilk bir saat içinde bebeklerin %50’sinin, 0-3 aylık bebeklerin ise ancak %9.4’ünün sadece anne sütü ile beslenmekte olduğunu söylüyor. (3) Eğer öyleyse durum İngiltere’den çok farklı değil. Demek ki Türkiye’de de kadınların emzirmeye devam etmesinin önünde ciddi engeller var. Bu yazıda, bu engeller üstünde duracağım.

Evvela, kızım Azade doğduktan sonra yaşadığımız süreci paylaşmak istiyorum. Mama şirketlerinin, bizim iznimiz olmadan sürece nasıl dahil olduklarından bahsedeceğim. Azade, Kadıköy’de Medical Park Hastanesi’nde doğdu. Hastanenin adını bilhassa veriyorum; zira onlar da bizim özel bilgilerimizi, mesela telefon numaralarımızı, iznimiz olmadan birtakım şirketlere paslamakta beis görmediler. Doğumdan hemen sonra, büyük uluslararası şirket Danone’nin mama markası olan Bebelac, bize cep telefonu mesajları göndermeye başladı. İlk mesajlar rahatsız edici değildi. Bebek için anne sütünün gerekli olduğunu yazıyorlardı. “Ancak” diyordu mesajların devamı, “bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız Bebelac’ın danışma hattını arayabilirsiniz”. Tuhaflık belki de burada başlıyor: Bebeğin beslenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda neden bir mama şirketinin danışma hattına yönlendiriliyoruz?

Biz gene de ilk zamanlar mesajları okuyup geçtik, üstünde durmadık. Zaten ilk 2 hafta gelen mesajlarda “mama” lafı bile geçmiyordu. Birtakım temel bilgiler ve tavsiyeler gönderiliyordu sadece. Üstelik mesajların bir kısmı gerçekten faydalıydı. Bebelac, sanki bir tür sosyal hizmet görevi ifa ediyordu. Sonra durum elbette değişti. Üçüncü haftadan itibaren şirket kendi mamalarını pazarlamaya başladı. İşin en kötü tarafı, şirketin temel pazarlama stratejisi, kadınlara kendilerini “yetersiz” hissettirmekti. Gelen mesajlardaki “endişe”, “sorun”, “az beslenme” vurgusu arttı.

Zaten doğum sürecinde bilhassa kadınlar son derece kıyıcı bir endişeye maruz kalıyorlar. Herkes ama herkes mutlaka bir endişesini dile getiriyor: aile büyükleri, gelen misafirler, doktorlar, yoldan geçenler… Mama şirketleri de işte bu endişeyi kullanmayı hedefliyor: “Ya çocuk yeterince doymuyorsa!”

Özel hastaneler de aynı oyunun içinde. Yeni doğum yapan kadınların bilgilerini mama şirketlerine peşkeş çekmekle kalmıyor; aynı zamanda kendileri de bu korku ve endişe kültürünü yaymaya devam ediyorlar. Daha Azade’nin doğumunun üstünden 24 saat geçmeden Medical Park’ın doktorları Azade’ye bebek maması vermemizi, çünkü çocuğun iyi beslenemediğini söylediler. Azade’nin sarılık değerlerinin yüksek olduğunu söyleyerek bizi korkuttular. Hemşireler ellerinde mamalarla odamızı bastı. Sonra başka bir hastanede riskin onların bizi korkuttuğu kadar büyük olmadığını öğrendik. Üstelik hemen her bebekte görülen fizyolojik sarılığın düzelmesinde bebeğin kilo alması kadar etkili başka yöntemler de mevcut.

Kısaca mama şirketleri, anne sütü ile rekabet ediyor ve kendi ürünlerini pazarlayabilmek için doktorlarla, özel hastanelerle, devlet kurumlarıyla ve hatta uluslararası sağlık örgütleriyle bağlantılı şekilde çalışabiliyor. Pekçok ülkede anne sütü neredeyse “demode” olma noktasına geldi. Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda duruma el atıp bebeklere 6 ay sadece anne sütü verilmesini ve emzirmeye en az bir yaşına kadar devam edilmesini tavsiye eden kararlar yayınladı. Ancak görünen o ki şirketlerin bu çok kârlı sektörden vazgeçmeye niyetleri yok. Çeşitli şekillerde kadınların en baştaki emzirme niyetlerini bozguna uğratmayı başarıyorlar. En azından sayılar böyle söylüyor.

Güya geri kalmış İran bu konuda çok daha başarılı bir örnek sunuyor bize. Bebek mamaları marketlerde-pazarlarda değil, eczanelerde doktor reçetesiyle satılıyor. Daha önemlisi, bebek mamalarının ambalajları standart; yani ürünler markasız. Bu sayede, bebeklerin beslenmesi şirket rekabetine, piyasa müdahalesine kapalı tutulmuş oluyor. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Ekonomik ilişkiler serbest piyasa dışında başka pekçok biçim alabilir. İran’da bebek mamasının ticareti yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Ama ufak bir düzenleme ile hayati önemdeki bir mevzunun şirketler tarafından istismar edilmesi engelleniyor. Bebeklerin beslenmesi, önceliği kâr etmek olan şirketlere teslim edilmemiş oluyor.

Emzirmenin önünde daha pekçok engel var. Bunların bir kısmı çalışma koşulları ve şehir düzenlemesiyle ilgili gayet somut engeller. Önce çalışma koşullarına bakalım: İş kanunundaki düzenlemelere göre kadınlar, doğumdan önce ve sonra sekizer haftadan toplam on altı hafta doğum izni alabiliyorlar (İş Kanunu Md. 74). Yani çalışan kadının çocuğunu emzirmesi için verilen süre toplam 2 ay. Eğer kadın isterse doğumdan 3 hafta öncesine kadar çalışmaya devam edebiliyor, çalıştığı süre izin olarak doğum sonuna ekleniyor. Bu takdirde doğum sonrasındaki süre 13 haftaya çıkıyor; yani 3 aydan biraz fazla. İsteyenler bu sürenin sonunda 6 ay daha ücretsiz izne çıkabiliyor; ancak pekçok özel şirket bu duruma hoş bakmıyor. 6 ay daha çocuklarıyla kalmak isteyen annelerin kariyeri belirsizliğe yuvarlanıyor.

Yasada öngörülen süt izni ise şöyle: “Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam (1,5) bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır” (İş Kanunu Md.74).

Kağıt üstünde harika! Ancak mesela benim çalıştığım kurumdaki (İstanbul) hiçbir anne bu iznini kullanamamış; çünkü zaten eve gidip gelmek için trafikte geçen süre bir buçuk saat.  Bebekler günde 4-5-6 kez emebiliyor; öyle düşünün!

Anneler, özellikle ilk yıllarda kariyerleri/geçimleri ve bebekleri arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. (Pekçok erkek için bu konu gündeme bile gelmiyor elbette!) Şirketlerin ve devletlerin ağızlarından düşürmedikleri “insan odaklı kurumlar/ yaklaşımlar” konu bebek olunca unutuluyor belli ki…

Şehir düzeni ve kültürel teamüller emziren anneler için ayrı bir sorun. Bir kere, Türkiye’de emziren kadınların dışarı çıkması hiç kolay değil. Pekçok mekanda emzirme odası yok. Sokakta emziren kadın görmek ise zaten mümkün değil; emzirmek sanki kuytu bir köşede, gizlice yapılması gereken bir faaliyet. Oysa bu, mesela diğer bir “geri kalmış” ülke olan Suriye’de böyle değil. Oranın kadınları emzirmekle barışık; emziren kadının göğsü bir utanç kaynağı olarak telakki edilmiyor. Sokakta, otobüste, parkta bebeğini emziren birçok kadın görmek mümkün. Kadınlığın bazı hallerine Suriye’de daha fazla müsamaha gösterildiğini, kadınların en azından bu anlamda daha “özgür” olduklarını söyleyebiliriz.

Güzellik/cinsellikle ilgili sektörler kadınlar üstünde ayrı bir baskı kuruyor. Göğüslerin sarkması, kadının daha az talep edileceği korkusunu yaratıyor; çünkü bugün hemen her toplumda çocuksuz, zayıf kadın bedeni son derece erotize edilmiş durumda.

Dildeki ufak değişimler, alışkanlıklar ve semboller bile son derece önemli; çünkü mama reklâmları tam da bu alanları istila ederek işe başlıyor. Bebek gıdası denince anne sütünü değil mamayı çağrıştıracak birçok sembolle kuşatılmış durumdayız. Şöyle bir düşünün: Bebek beslemenin en çok kullanılan sembolü bir biberon. Mağazalarda, havaalanlarında, devlet kurumlarında “biberon” figürü görüyoruz hep. Başka bir sembol düşünülemez mi? Kucağında bir bebek taşıyan anne mesela… Amaç, bebeği beslemenin asli şekli olarak biberonu değil anne sütünü vurgulamak.

En baştaki istatistiğin gösterdiği gibi, İngiltere’de çocuğunu sütle beslemeye niyetli kadınların oranı %80; ancak hemen hiçbiri bu niyetini gerçekleştiremiyor. Juno dergisinde yazan Jane Woodley’e göre kadınların sütten vazgeçmelerindeki en önemli sebep, sütün bebek için hayati önemi konusunda yeterince bilgili olmamaları (1). Türkiye’de durum bundan farklı değil: Aile Sağlık Merkezleri’nde emzirmeye dair kapsamlı bir bilgi verilmiyor. “Bebeğinizin büyümesi için…” gibi genel cümleler ediliyor. Oysa anne sütü, bebek için gerekli besin maddelerini sağlamanın yanında, bebeğin bağışıklık sisteminin gelişmesinde en önemli rolü oynuyor. Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Bunun neden önemli olduğunu anlatmak, (bıkmadan usanmadan anlatmak) çok ama çok önemli.

Pekçok anne, doğumdan sonra yaşadıkları sıkıntılara dayanamayıp emzirme konusunda pes etmek zorunda kalıyor. Emzirmek ilk zamanlar çok can yakıcı olabiliyor, üstelik yeterince süt gelmeyebiliyor. Anneler bu dönemde, biraz da hissettikleri kaygı sebebiyle mamaya geçiyorlar. Kadınların emzirmeye devam etmesi için  gerekli sosyal, manevi desteği sağlamak, sütün önemi konusunda kadınları ikna etmek elzem. Suçluluk hissettirmeyen, kadınları daha fazla baskı altına sokmayan yaklaşımlar gerekiyor bunun için. Hiç değilse, başta yaşanan zorluklar karşısında mama şirketlerinin danışma hatlarının devreye girmesinin engellenmesi, anneleri kuşatan endişe kültürünün azaltılması şart.

Bunun bir yolu, deneyimlerin paylaşılması olabilir. Mesela Aile Sağlık Merkezleri, annelerin ve doktorların bir araya geldiği toplantılar için seferber  edilebilir. Böylelikle anneler kendileriyle benzer sorunlar yaşayan kadınları görür, bütün süreç boyunca destek görmeleri sağlanmış olur. En azından bu toplantılarda şu bilgi aktarılabilir: Zorlukların belki hepsi değil ama büyük bir bölümü geçici ve anne sütü çocuk için gerçekten çok önemli.

Karşımızda büyük bir mesele var. Bir tarafta kızım Azade’yi, bebekleri ve çocuk sahibi olan herkesi hedef alan mama şirketleri ve doymak bilmeyen zenginlik hırsı var. Diğer tarafta ise her yere sirayet etmiş cinsiyetçi ayrımlar; çocuklar-bebekler-anneler düşünülmeden kurulmuş yaşam alanları… Anne sütüyle ilgili dile getirdiğim bu sıkıntılar bile yaşadığımız toplumun nasıl büyük bir izansızlık içinde olduğunu gösteriyor. Hayatı değil parayı kutsayan ayrımcı bir toplum, yeni doğmuş bebeklerin bile hayatını dar ediyor.

 

(1)   Jane Woodley. Juno: a natural approach to family life, Issue 25, Autumn 2011.

(2)   http://www.unicef.org/turkey/ir/_mc29.html

(3)   Füsun Çelikkol. http://ailetip.com/makale/yenidogan-bebeklerde-meme-basi-saskinligi-9.htm

 

 

Sezai Ozan Zeybek

 

ozanoyunbozan.blogspot.com/