Ana Sayfa Blog Sayfa 4828

Karakolda şiddetin cezası 30 TL

İzmir Karabağlar Karakolu‘nda Fevziye Cengiz‘e şiddet uygulayan polisler, idari soruşturma sonucunda ayda 30 lirayla cezalandırıldı. Cengiz’in avukatı Yıldırım, “Gerçekten de ödül gibi bir ceza. İtiraz edeceğiz, gerekirse AİHM sürecini başlatacağız” diyor.

İzmir Karabağlar Karakolu’nda Fevziye Cengiz’e elleri kelepçeliyken şiddet uygulayan polislerle ilgili idari soruşturma tamamlandı.

Bianet’ten Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre, idari soruşturma sonucunda söz konusu iki polis memuru için 12 ay kıdem tenzili cezası istenirken, karakol personeli için disiplin cezasına gerek olmadığı yazıyor.

Bu da polislerin ayda 30 lira eksik para alması ve bir yıl geç emekli olması anlamına geliyor.

Fevziye Cengiz’in avukatı Hanife Yıldırım, soruşturma sonucunun kendilerine tebliğ edilmediğini, haberi gazetelerden öğrendiğini söyledi. Bunun idari süreç olduğunu hatırlatırken, hukuki sürecin devam ettiğini belirtti.

Cezanın “ödül gibi” olduğunu belirten Yıldırım, bu cezaya itiraz edeceklerini, gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuracaklarını açıkladı:

“Bu olayı, bizim başından beri itiraz ettiğimiz şekilde işkence ve kötü muameleye sokmadan, ‘karakola getirilenleri dövmek’ üzerinden değerlendirmişler. Gerçekten ödül gibi bir ceza.

“Disiplin soruşturmalarında konu işkence ve kötü muamele çerçevesinde değerlendirildiğinde cezalar işten çıkartmaya kadar gidiyor.

“Disiplin soruşturmalarıyla ilgili şikayet müesseseleri düzenlenmemiş ama biz yine de itiraz edeceğiz. Gerekirse sonrasında diğer avukatlarla da görüşüp AİHM sürecini başlatacağız.

“Çünkü yapılan uygulama ortada, kamera kaydı objektif bir kanıttır.

“Davada bunun basit yaralama değil işkence olduğuna dair itirazımız vardı. 15 Şubat’ta bu itirazımızın sonucu belli olacak.”
Ne olmuştu?

Fevziye Cengiz, 16 Temmuz 2011’de İzmir’de bir gece kulübünde eğlenirken kimliği yanında olmadığı için gözaltına alınmış ve götürüldüğü Karabağlar Polis Merkezi’nde polis tarafından şiddet görmüştü.

Fevziye Cengiz olayın ardından sabah savcılığa giderek polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuş ve bunun üzerine polisler de Cengiz hakkında “O da bizi tartakladı” diyerek şikâyetçi olmuştu.

9 Aralık 2011 tarihinde olayın görüntüleri medyaya yansıyınca şiddet uygulayan sivil polisler Hakan Yörük ve Beyit Sezgin ile olayı izleyen Karabağlar Polis Karakolu memuru görevden uzaklaştırıldı.

Fevziye Cengiz hakkında polislere “hakaret ettiği, koluna eliyle vurduğu, tırmaladığı ve ittiği” gerekçesiyle 6.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılırken, polisler hakkında 5 yıl 9 ay hapis cezası isteniyor.

(Cumhuriyet)

Alevi örgütleri: Hımsi sınır dışı edilsin!

Suriye’de yaşayan  Aleviler için ölüm çağrısı yapan Müslüman Kardeşler Örgütünün sorumlularından Memun El Hımsi’ye Aleviler tepki gösterdi. Aleviler, Hatay mülteci kampında kalan Hımsi’nin derhal sınır dışı edilmesini istiyor.

Hatay mülteci kampında kalan Müslüman Kardeşler Örgütü sorumlularından Memun El Hımsi’nin “Suriye’yi Alevi mezarlığı haline getireceğiz” açıklamasına Alevi  örgütleri sert tepki gösterdi.

Konuyla ilgili Yurt Gazetesine konuşan Alevi Dernek yöneticileri, Hımsi’nin açıklamalarına tepki göstererek, hükümetten Memun El Hımsi’nin sınır dışı edilmesini talep ettiler.

Selahattin Özel (Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı): “Gazetenizin haberi çok çarpıcı. Bizim aslında yüzlerce yıldır bildiğimiz kinin dışa vurumu. Bu açıklama yalnıza Suriye’deki Alevi kardeşlerimize yönelik değil, bütün Alevilere yönelik. Nasıl böyle katliam çağrısı yapıyorlar, bunu anlamak için şu soruyu cevaplamamız gerekiyor. Bunları buraya kim getirdi? AKP hükümeti bunları buraya getirdi.  Müslüman Kardeşler örgütü gücünü hükümetten alıyor. Yoksa böyle bir tehditi nasıl yaparlar. Böyle bir çağrı bir insanlık suçudur. Her konuda harekete geçen savcılar, bakalım bu konuda hemen hareket geçecekler mi? Eğer bu ülkede biraz hukuk, biraz vicdan varsa, gerekli adım atılır ve bu açıklama cezalandırılır. Devletin güvencesinde birisinin bu tür açıklama yapması cesaretlerinin boyutunu gösteriyor. Biz bu tür açıklamaların son bulması için öncelikle bu zihniyetin mahkum edilmesi  ve cezai yaptırım uygulanması gerekir.”

Doğan Bermek (Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı): “Böyle bir haberi gündeme taşımanız çok önemli. Memnun El Hımsi denen kişinin konuşmasına “hakarete layık Aleviler” diye başlaması bile Alevilere yönelik kinin boyutlarını gösteriyor. Kaldı ki, hakaret ve hedef göstermek yalnızca Suriye Alevilere yönelik değil, 25 milyon Aleviyi de kapsıyor. Bu konuda gazeteniz aracılığıyla suç duyurusunda  bulunuyorum. Bunlara bu cüreti verenler,  “gün olur devram döner” söylemini herhalde bilmiyorlar, yada unutmuşlar. ..
Diğer yandan böyle bir söylem, tam bir insanlık suçu olduğu gibi devletler hukukuna da aykırıdır. Türkiye Cumhuriyet’i bu tür insanlık suçu işleyenlere yataklık yapamaz. Bu bizim açımızdan ayıptır. Bu söylemler, çok tedirgin edici, çok tehlikeli, tabiri caizse çok aşağılık…”

Hüseyin Güzelgül (Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Başkanı): “Bu kişiler Türkiye’den bu desteği bulamasalar bu tür açıklamalar yapamazlar. Arap Alevilerin en yoğun olduğu yerde bunlara kamp kurduran zihniyet bunları besliyor, Alevilere de göz dağı veriyor.  Bunlar kendileri gibi olmayan herkesi sindirmeye çalışıyorlar. Çünkü Emevi zihniyetini temsil ediyorlar. Bunların tehditleri ve parmak sallamaları bizi sindiremez, bizi korkutamaz. Biz gücümüzü Hz. Ali’den, Hz. Hüseyin’den, Pir Sultan’dan alıyoruz. Hz. Hüseyin’in dediği gibi;  “Biz zalimlerle birlikte, varlık içinde yaşamayı alçaklık; zalime karşı mücadeleyi bir onur” sayarız. Bunlara karşı her düzeyde mücadele etmek gerekir. Alevi kurumları olarak bir araya gelip basın açıklaması yapmayı ve suç duyurusunda bulunmayı düşünüyoruz.

Zülfikar Çiftçi (Hatay Alevi Değerler Derneği Başkanı): “Kendi ülkesinde kanun kaçağı alan, karanlık zihniyetli bir meczubun Üçte biri Alevi olan Türkiye’nin koynunda korunup kollanması, barındırılması utanç vericidir. Üstelik böyle birinin Hatay gibi çeşitli etnisitelerin barış ve kardeşlik içinde yaşadığı bir şehirde, kin ve nefret duygusuyla katliam çağrısı yapması manidardır. Bu zihniyete sessiz kalanlar açısından ise utanç vericidir.
Aynı zamanda, Suriye’deki terörortamının sorumlusu olan bu örgüt ve temsilcilerinin öteden beri taşıdıkları niyetin dışavurumu olan bu açıklama “insan hakları havarisi” gibi görünen liderlerin de kulaklarına küpe olsun. Biz bu zihniyeti ve zihniyete destek verenleri sadece “insan” olmaya davet ediyoruz. “

Ercan Geçmez (Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı): “Bu çağrı yada tehdit Suriye’de yaşayan Alevilerin katledileceğinin habercisidir. Alevilerin katledilmesi çağrısını yapan bu insanın Türkiye’de yaşıyor olması da düşündürücüdür. Hükümetin yapması gereken şey bu insanı hemen sınır dışı etmektir. Eğer yapmaz ise hükümet olacakların suç ortağıdır.”

(dersimnews.com)

“Vicdani Ret Hakkını Tanıyın”

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi Hammerberg, vicdani ret hakkını tanımayan Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan’ı eleştirerek tüm ülkelerin vicdani ret hakkına saygı duymasını istedi.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Temsilcisi Thomas Hammerberg, tüm Avrupa’da vicdani ret hakkına saygı gösterilmesini istedi.

Vicdani ret hakkını tanımayan Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan’ı eleştiren Hammerberg, bu ülkelere gerekli yasal değişiklikleri yapma tavsiyesinde bulundu.

“Reddedenler mahkum edilmesin”

Taraf gazetesinin haberine göre, askerlik yapmak istemeyenlere kamu hizmeti yaptırılmasını tavsiye eden Hammerberg, yayınladığı son insan hakları raporunda askerlik yapmak istemeyen insanların bu nedenle mahkum edilmemelerini istedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan ile ilgili aldığı mahkumiyet kararlarına dikkat çeken Hammerberg, Avrupa’da ülkelerin çok büyük bölümünde vicdani ret hakkının tanındığını ve askerlik yapmak istemeyenlere kamu hizmeti alternatifinin sunulduğunu belirtti.

Türkiye’nin Aralık’a kadar zamanı vardı

Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi, Eylül 2011’de gerçekleştirilen toplantıda Türkiye’nin Aralık ayında yapılacak toplantıya kadar Komite’ye vicdani ret hakkı ile ilgili atacağı adımları bildirmek zorunda olduğunu belirtmişti.

Türkiye, Yehova şahidi Yunus Erçep’in vicdani ret hakkını reddettiği için AİHM tarafından mahkum edilmişti.

Vicdani ret hakkını tanımadığı için ilk kez mahkum olan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) düşünce, vicdan ve inanç hürriyetini düzenleyen dokuzuncu maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Erçep’e yaklaşık 40 bin lira tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

(Bianet)

Er Sevag’ın ölümünde tutanak skandalı

24 Nisan 2011’de askerliğini yaptığı Batman Kozluk’taki Gümüşörgü Jandarma Karakolu’nda Kıvanç Ağaoğlu adlı askerin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeden Sevag Şahin Balıkçı‘nın öldürülmesine ilişkin davanın son duruşmasında tutanak rezaleti ortaya çıktı.

Sevag’ın vurulmasının hemen ardından, bir buçuk saat içinde birbiriyle çelişen iki farklı tutanak hazırlandığı anlaşıldı. Agos Gazetesi’nden Sahag Güryan’ın haberine göre, jandarma tarafından hazırlanan ilk tutanakta sanık Ağaoğlu’nun silahını Sevag’a doğrultmuş olduğu açıkça ifade ediliyor:

“Kıvanç Ağaoğlu’nun Sevag Balıkçı’ya şaka amaçlı silahını doğrultması sonucu Balıkçı’nın karın bölgesinden yaralandığı ve Kozluk Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı ancak tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmiş olduğu tespit edildi…”

Bu rapordan bir buçuk saat sonra Savcıyla Karakol Komutanı tarafından yazılan ikinci raporda ise şöyle deniyor:

“Şüphelinin tüfeğini ucu havaya bakar vaziyette doldur kapa yaptığı, tüfeği aşağıya doğrulttuğu anda tüfeğin ateş alarak müteveffayı yaraladığı anlaşıldı.” İki metindeki ‘ince’ farklılıklar olayın örtbas edilmeye çalışıldığı şüphesini akıllara getirdi. Balıkçı ailesinin avukatı Cem Halavurt, iki ayrı tutanak arasındaki çelişkileri şöyle yorumladı: “İki tutanağın hazırlanması arasında 1,5 saatlik bir fark var. Ağaoğlu’nun savunma stratejisi bu aralıkta belirleniyor. Sonra da tanıklara telkinde bulunuyorlar. Komutanların olayda ihmali var ve bu nedenle tanıkları yönlendiriyorlar.”

(Agos)

Derbinin hakemi Özgür Yankaya

0

Spor Toto Süper Lig’de Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında 5 Şubat Pazar günü yapılacak derbi maçı hakem Özgür Yankaya yönetecek.

Spor Toto Süper Lig’de Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında 5 Şubat Pazar günü yapılacak derbi maçı hakem Özgür Yankaya yönetecek.

Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu’ndan yapılan açıklamaya göre, Özgür Yankaya’nın yardımcılıklarını Erdinç Sezertam ile Orkun Aktaş yapacak.

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nda saat 19.00’da başlayacak 2012’nin ilk derbisinin dördüncü hakemi ise Serkan Çınar.

25. HAFTA MAÇLARINI YÖNETECEK HAKEMLER AÇIKLANDI
Spor Toto Süper Lig’de 25. hafta maçlarını yönetecek hakemler açıklandı.

Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu’ndan yapılan açıklamaya göre, Süper Lig’de 25. hafta maçlarında şu hakemler düdük çalacak:

Yarın:
16.00 Medical Park Antalyaspor-Trabzonspor: Hüseyin Göçek
19.00 Gaziantepspor-Galatasaray: Bülent Yıldırım

5 Şubat Pazar:
13.00 Mersin İdmanyurdu-Sivasspor: Tolga Özkalfa
16.00 Bursaspor-Orduspor: Barış Şimşek
16.00 Kayserispor-Gençlerbirliği: Mete Kalkavan
19.00 Fenerbahçe-Beşiktaş: Özgür Yankaya

6 Şubat Pazartesi:
20.00 Kardemir Karabükspor-Samsunspor: Cüneyt Çakır
20.00 Eskişehirspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor: Mustafa Kamil Abitoğlu
20.00 MKE Ankaragücü-Manisaspor: Aytekin Durmaz

‘Savranoğlu çevreyi kirletiyor’

Savranoğlu Deri’de direnişlerini sürdüren Deri-İş üyesi işçiler bugün (2 Şubat) EGEÇEP ve ÇHD ile birlikte Savranoğlu Deri hakkında çevreyi kirlettiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunun ardından yapılan basın açıklamasına birçok demokratik kitle örgütü de destek verdi.

İzmir Adliyesi önünde bir açıklama yapan Savranoğlu Deri işçileri ve ÇHD üyeleri, İzmir’in Menemen İlçesi’nde bulunan işyerinin atık sularını kanalizasyona boşalttığını belirtti. İşçiler daha önce işvereni defalarca uyardıklarını belirtti.

Deri-İş’e üye oldukları için işten çıkarılan işçiler, işlerine geri dönmek için 186 gündür işyeri önünde direnişini sürdürüyor.

Sendika.Org’a konuşan Deri-İş İzmir Şube Başkanı Makum Alagöz, işyerinin birkaç gün önce atıklarını kanalizasyona boşalttığını ve rögarların tıkandığını bu yüzden de atık suların yollara taştığını belirtti. Alagöz, işlerine geri dönmek için mücadele verdiklerini ve bu mücadelenin yanı sıra işyerinin çevre kirliliği yarattığına da dikkat çektiklerini söyledi.

Savranoğlu Deri’nin patronunun işyerini Rodeo Deri adlı bir firmaya beş yıllığına kiraya verdiğini ifade eden Alagöz, Rodeo Deri’nin ruhsatı olmamasına rağmen çalıştığını da sözlerine ekledi.

(sendika.org)

Malatya’da Ermenilere yıkım!

Malatya’daki Ermeni mezarlığında yaşananlar, “Türkiye’de Ermeni olmak” gerçeğini bir kez daha ortaya koydu. Belediyenin gelecek tepkilerden çekinerek, sözlü onay verdiği son dua yeri inşaatı, kentte tepki çekti. Belediyeye, “Kilise yapıyorlar” diye yüzlerce dilekçe yağdı ve yapı yıkıldı.

Malatya 18 Nisan 2007’de Zirve Yayınevi’ne yapılan baskın ve sonrasında gerçekleşen katliamla sarsıldı.  Ermenilerin de yaşananların ardından kendilerini diken üstünde hissettiği kentte son günlerde yaşananlar, bir yandan toplumsal ruh halini ortaya koyarken, öte yandan kentteki Ermenilerde de yeniden “güvercin tedirginliğine” yol açtı.

Olaylar zinciri, Kiltepe Mahallesi’ndeki Ermeni Mezarlığı’na yapılmak istenen müştemilat ile başladı. Malatya Belediyesi’nin mezarlık yakınındaki yol yapım çalışmaları nedeniyle, mezarlıktaki gasilhane, bekçi evi ve son dua yerinin bulunduğu tek katlı müştemilatın bir kısmı çöktü. Ayakta kalan kısmı da kullanılmaz hale geldi. Yıkımı ilk Malatya Haber adlı internet sitesi duyurdu.

Valinin talimatıyla Belediye Başkanı sözlü izin verdi

Bunun üzerine harekete geçen Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği (HAYDER) yöneticileri Malatya’ya gitti. Burada Malatya Valisi Ulvi Saran ve Belediye Başkanı Ahmet Çakır’la görüşen dernek yöneticileri, müştemilata duydukları ihtiyacı dile getirdi. Vali Saran, konuya yakın ilgi gösterdi ve Belediye Başkanı Çakır’a gerekenin yapılması talimatını verdi. Malatya Belediye Başkanı Çakır’ın verdiği sözlü izinle de HAYDER, mezarlıkta yıkılan müştemilatın yapımına başladı.

Projeyi ödüllü mimar çizdi

Yapılacak son dua yeri için İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’nin restorasyonunu gerçekleştiren ödüllü mimar Kevork Özkaragöz proje hazırladı. Çizimlerin tamamlanmasının ardından 3 ay önce, belediyenin bilgisi dahilinde inşaata başlandı. Derneğin kendi olanakları ile yapılan inşaat hava koşulları nedeniyle biraz uzadı. Son dua yerinin kaba inşaatı tamamlandı ki, ardından yıkım geldi.

Belediyeye “mahalle baskısı”

Bunun ardında yatan neden ise, belediyeye yönelik “mahalle baskısıydı”. Ermeni mezarlığındaki inşaatla ilgili belediyeye yüzlerce şikayet dilekçesi yağdı. Yazılan dilekçelerde “Kilise inşaa ediyorlar” deniliyor ve yapının yıkılması talep ediliyordu. Belediyenin yapıya sözlü izin vermesinin nedeni ise, iddiaya göre, önceden tahmin ettikleri bu mahalle baskısıydı.

Bunun üzerine belediye iş makinelerini 2 Şubat’ta mezarlığa gönderek, inşaatı yıktı. Yıkım mezarlıkta kimsenin bulunmadığı bir sırada ve haber verilmeden yapıldı. Yıkım tam bir sürpriz oldu. Malatya’da çok az sayıda kalan Ermeni cemaati ve İstanbul’daki dernek yetkilileri şok yaşadı. Belediyenin İmar ve Şehircilik Müdürü Ümit Erenler, yıkımın gerekçesini, “Ruhsatsız olarak inşa edildiği için yıkım kararı alındı ve uygulandı. Uygulamada yasa dışı bir durum yoktur” diye açıkladı.

“Zaten yaralıydık, daha yaralandık”

Yıkımın ardından konuştuğumuz HAYDER Başkanı Hosrof Köletavitoğlu, çok üzgün olduklarını belirterek, “Malatya Ermeni mezarlığında Ekim 2011’de inşaatına başlanılan topu topu bir bekçi evi, Gasilhane ve Son Dua yeriydi. Bugün, 02 Şubat 2012, saat 14.30 gibi bir telefon: ‘İnşaatı yıktılar… Herşey tamamen yıkıldı!’ Yıkmışlar! Bürokrasinin bize verdiği güveni de yıktılar. Kim neden dolayı, nasıl rahatsız oldu? Neye tahammül edemediler? Bunu anlayabilmemiz çok güç. Ölülerimiz  kimleri korkuttu? Onlara olan saygımız kimleri rahatsız etti? Çok üzgünüz. Zaten yaralıydık, daha da yaralandık” diye konuştu.

“Bir bölümünü yıkıp, tepkileri dindirelim’ derken…”

Süreci Cnnturk.com’a anlatan Köletavitoğlu, şunları söyledi:

“Vali Bey çok olumlu bir insan, biz ilk görüştüğümüzde, ‘Belediyeye vatandaşımızın ihtiyacını karşılayın, yapın’ diye talimat verdi. Mezarlıklarla ilgili hizmetler belediyelerin sorumluluğunda ama azınlıklarla ilgili hizmetlere gelince her yerde belediyeler maalesef yaya kalıyor. Aslında Malatya’da yapılacak müştemilatı da belediyenin yapması gerekirdi. Ancak bize, ‘Sizin yapmanız lazım. Biz yapamayız, siz yapın biz göz yumacağız’ dediler. Biz de kendi paramızla, imkanlarımızla başladık. Bu sırada belediyeye dilekçeler gidiyor ve ‘Kiliseye benziyor’ diyerek şikayet ediyorlar. Projesini, ödül kazanmış bir mimarımız yaptı, ortaya çok güzel bir yapı çıkıyordu. Belediyeden bunun tepki çektiğini söylediler ve ‘çatıyı kaldırın’ dediler. Ancak, dilekçeler durmamış. Bu arada inşaatta sürdü. Bu sırada hava şartları nedeniyle inşaata bir süre ara verilince, başkanlıktan biri çıkıyor, ‘Bir bölümünü yıkın hiç değilse, kurban diye gösterelim’ diyor. Ancak buna rağmen inşaatın tamamını yıktırıyorlar.”

Pazartesi Vali ile görüşülecek

Pazartesi günü yine Malatya’ya giderek Vali ve Belediye Başkanı ile görüşeceklerini belirten Köletavitoğlu, “Biz yıkılan yapının aynısını yapmak istiyoruz. Bir dolu insan bunun için katkılarda bulundu. Bu, Malatya’ya yakışmayan bir durumdur” dedi.

Fransa’daki yasanın etkisi ve tepkiler örgütlü olabilir

Belediyeye yapılan baskıların arkasında örgütlü yapıların olabileceğine dair endişe ve şüpheleri bulunduğunu dile getiren Köletavitoğlu, “Sokaktaki insanın, ‘Buraya ne yapılıyor? Vay gavurlar vay, şikayet edeyim’ dediğini sanmıyorum. Bunlar biraz daha farklı organize şeyler olabilir. Fransa’da kabul edilen yasa nedeniyle tepkiler ve yıkım süreci hızlanmış olabilir. Biz bunu bir yol kazası gibi görmek istiyoruz. Bu durumun mutlaka telafi edileceğini ve mezarlıktaki sıkıntımızın giderileceğini söylediler. Pazartesi günü Vali Bey ile görüşmemizde bu durum netleşecek. İçine su koyacağınız bir vazonun çatlamaması lazım. Biz yüzlerce, binlerce yıldır birlikte yaşıyoruz,  bunun daha farklısını da bilmiyoruz. Bizler de bu toprağın öz çocuklarıyız. Bunu hiçbir şey değiştiremeyecek. Bu yüzden olumlu bakarız. İnşallah üzerine sorumluluk düşenler de böyle bakar ve sıkıntımızı giderir” diye konuştu.

Süreçle ilgili bilgi almak için aradığımız Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır’a ulaşamadık. Yönlendirildiğimiz, Belediyenin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yetkilileri, daha sonra açıklamada bulunulacağını belirtti.

(CNNTurk)

Dünyanın bir ikizi daha bulundu

Gök bilimciler, Güneş Sistemi dışında bugüne dek su bulunma ihtimali en yüksek olan Dünya benzeri gezegeni keşfettiklerini açıkladı.

Uluslararası bir ekip tarafından yapılan keşif Astrophysical Journal Letters dergisi tarafından duyuruldu. Dünya’dan 22 ışık yılı uzaklıkta keşfedilen ve GJ 667Cc adı verilen gezegenin, GJ667C yıldızının yörüngesinde bulunduğu belirtildi. Yoğunluğu Dünya’nın 4,5 katı olan GJ 667Cc, yıldızının etrafındaki dönüşünü 28.15 günde tamamlıyor.

Avustralya’nın New South Wales Üniversitesi’nden Chris Tinney, “GJ 667Cc’ye yıldızından gelen ışınların çoğunun kızılötesi olduğunu ve gezegenin atmosferi tarafından emildiğini” belirtti.

Tinney, “Dünya ile kıyasladığımızda, GJ 667Cc yıldızından düşen ışınların yüzde 90’ını alıyor.Bu da yaşamın oluşması için gezegenin doğru sıcaklığa sahip olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Ayrıca, kayalık bir yüzey ve nemli bir atmosfere sahip olması, GJ 667Cc’de sıvı su bulunması ihtimalini artırıyor” dedi.

GJ 667Cc gezegeninin yörüngesinde bulunduğu GJ 667C yıldızı, üçlü bir yıldız sisteminde yer alıyor. Bu yıldız sistemi ise GJ 667A ve B adındaki iki diğer yıldızın yörüngesinde bulunuyor.

Avustralya Astronomik Gözlemevi’nden Dr. Simon O’Toole, “Yaptığımız keşif, yaşama olanak sağlabilecek gezegenlerin düşündüğümüzden çok daha değişik kozmik çevrelerde bulunabileceğini gösterdi” yorumunu yaptı.

GJ 667C yıldız sistemi, Avrupa Güney Gözlemevi’nin Şili’deki Magellan teleskopu ve ABD’deki California Teknoloji Enstitüsü’nün ikiz Kesk teleskopları tarafından keşfedildi.

EN SON KEŞFİ KEPLER YAPMIŞTI
Dünya benzeri en son gezegeni, Aralık ayında NASA’nın Kepler teleskopu keşfetmişti. 600 ışık yılı ötede olan Kepler-22b adındaki gezegenin, Dünya’nın 2.4 katı büyüklüğünde ve yüzeyindeki sıcaklığın 21 santigrat derece olduğu tespit edilmişti.

Kepler teleskopu, göreve başladığı 2009 yılından bu yana 2 bin 326 gezegen keşfetti.

(NTV)

Bağa, bahçeye konanlar – Gürkan Hacir

Ermeni meselesine (tehcire) bambaşka bir açıdan, ekonomik ve sosyal boyutu yönünden yaklaşmak istiyorum. Tehcir kararı sonrasında Ermeni bağları, bahçeleri, tarlaları, konakları kimin üzerine geçirildi? Yüzleşmemiz gereken soru budur. Ermeni tehciri Türkiye’de hangi büyük zenginliğe dönüştü?

Fransa’nın Ermeni soykırımını tanıma kararı hepimizi sarstı. Hiçbir tarihi bilgiye / belgeye dayanmadan alınan bu karar
kimi ikna edebilir? İttihat Terakki merkez-i umumisinin bir kırım emri verdiğine dair belge elimizde yoktur. Üstelik tehcir kararı istanbul’dan tek bir Ermeniyi kapsamamışken hangi soykırım? Kabinede Ermeni Bakan varken hangi soykırım? Geçiniz. Fransa bize yapılan siyasi taarruzun öncü birliğidir sadece… Tarihle, insan hakkıyla alakası yoktur. Ama bakınız… Ben Ermeni meselesine (tehcire) bambaşka bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Ekonomik ve sosyal boyutu.
Tehcir kararı sonrasında uçsuz bucaksız Ermeni malları kimlere gitti? Bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar kimin üzerine geçirildi? Yüzleşmemiz gereken soru budur. Ermeni tehciri Türkiye’de hangi büyük zenginliğe dönüştü?

‘GÖÇ’LE ZENGİNLİK
Biraz geriye gidelim…
Yakın tarihimizde yaşadığımız üç büyük göç dalgası aynı zamanda üç büyük zenginlik furyasıdır.
Yunanlıların ‘Küçük Asya Felaketi’ olarak adlandırdıkları 1914 Rum göçü, Anadolu’ya sıkışmış imparatorluk (İttihat Terakki) yönetiminin esaslı ilk operasyonuydu. Balkanlar’dan da çekilmek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun milliyetçilik rüzgarını da arkasına alarak yaptığı bir sürgün harekatıydı. Özellikle Batı Anadolu’daki Rumların malları pay edildi…
Ardından 1915 Ermeni tehciri geldi. Bu kez Ermeniler kovalandı. Ve bu apar topar göç sonunda yüzlerce yıldır sahip oldukları zenginliği bir günde bırakmak zorunda kaldılar. Sırada yağmalanmayı bekleyen Ermeni malları vardı…
Üçüncü büyük dalga ise resmi anlaşmayla oldu. 1923’te imzalanan Lozan’a göre yapılan Yunanistan’la nüfus mübadelesi yeni bir zenginlik furyası yarattı.
Burada bir parantez açalım. Bugün hemen her toplumsal olumsuzlukta neden bu kadar ilkesiz bir toplum olduğumuzu sorguluyoruz. Vergi kaçıran, kurallara uymayan, uyanıklık yapmaya çalışan, yaşadığı topluma ve devlete güvenmeyen bireyler olduk. Bu toplumsal psikolojinin altında sakın bir yağma kültürü olmasın? Çünkü bizde normal bir sermaye birikimi olmadı. Hep bir vurgun ve fırsatlar ekonomisi oldu. Osmanlı’nın son döneminde de, Cumhuriyet’te de… Rant yemek en temel sermaye birikim metodumuz oldu. Bu fırsatlardan yararlanan grubun da ağırlıklı olarak göçmenler olduğunu belirtmeliyim. Selanik başta olmak üzere Balkanlar ve Karadeniz’in kuzey sahillerinden (Batum, Kırım vs.) göç edenler bu zenginliği paylaştılar. Bunların içerisinde Sabetaycı nüfus ağırlığı çekiyordu. Kuşkusuz tüm göçmenler için ‘Sabetaycıydılar’ demek mümkün değil ama önemli bir ağırlığa sahiptiler.
Konu sakın başka yerlere sapmasın.
Kimseyi etnik olarak tasnif etmek işim değil. Ama kışkırtıcı soru şudur: Anadolu’ya göç edenlerin bu kadar dahi ve yetenekli olmalarını neye borçluyuz? Bugün Türkiye’de hangi zenginlik
öyküsünün altını kurcalasanız birkaç kuşak öncesinde muhakkak bir ‘göç’ hikayesi bulursunuz. Bu tesadüf olabilir mi?
Sanmam!..

NASIL TOPRAK AĞASI OLDU?

Toprak zengini Cavit Oral’la başlayalım: ‘1908 Ermeni kargaşalığında babama ve evimize taarruz edildi. Yusuf Kemal Tengirşek’in de katıldığı bir heyet Adana’ya geldi. Babamı geçici bir zaman için Adana’dan aldılar, Mısır’a gönderdiler, biz gitmedik. Babamın Mısır’da Ermenilerin taarruzuna uğraması ihtimali karşısında bizim de bulunduğumuz Beyrut’a nakli kararlaştırıldı. Fakat babam burada 20 gün yaşayabildi. Onu toprağa vererek annem, kardeşim ve ben Adana’ya döndük.’ (09.12.1961, Milliyet / Mustafa Ekmekçi’yle Söyleşi)
Cavit Oral’ın babası İhsan Fikri Bey gazeteciydi. ‘İtidal’ gazetesini çıkartıyordu. Meşrutiyet yıllarında yazdığı ateşli yazılarıyla tanınıyordu. Çoğunlukla Ermeni karşıtı yazılardı. Bu yüzden Ermenilerin hedefindeydi. Ama bu; dünyada köşe bucak saklanmayı gerektirecek nasıl bir düşmanlık olabilirdi? Adana’ya bir daha dönemedi ve Beyrut’ta öldü. İttihat ve Terakki’ye yakınlığından ötürü ‘cemiyet’in sesi olmakla suçlanıyordu. 1908 öncesi önemli bir malvarlığı yoktu. Dahası toprak zengini hiç değildi. Beyrut’ta öldü.
Peki oğlu Cavit Oral nasıl oldu da, toprak zengini bir ağa oldu? Hem de Çukurova gibi ‘bereketli topraklar üzerinde’… Babasından devraldığı Ermeni karşıtlığı tehcir sonrası ‘mal’a mı dönüşmüştü? Ermeni meselesine bu gözlükle bakmalıyız.

MİLYONLUK ARAZİYİ ALDI
Sökeli toprak zengini Fahri Tanman’la devam edeyim… Belki isim yabancı gelmiş olabilir. Ama Tanman Ailesi, kamuoyunun yakından tanıdığı bir aile. Koçlar’dan Moranlar’a, Evliyazadeler’e kadar onlarca zengin aileyle akrabalık ilişkileri var. Fahri Tanman’ın Babası Ahmet Hulusi Tanman, mübadele öncesi Selanik Belediye Başkanı’ydı. Tarımla ilgili birisi değildi. Oğlu Fahri Tanman 1923’teki mübadelede Türkiye’ye geldiğinde ona başta İzmir Söke olmak üzere araziler verildi.
Bakın Hakkı Devrim, Fahri Tanman’ı nasıl anlatıyor: ‘İlgi çekici bir insandı Fahri Tanman. Paris’te … cole Polytechnique mezunu, tahsilini Almanya’da, Amerika’da tamamlamış, Haliç’te Tersaneler Müdürü parlak bir mühendisken, bir gün işini bırakıp Söke’de, mübadelede mülk edindikleri 40 küsur bin dönüm araziyi işlemeye başlamış, Türkiye’de modern tarımın seçkin bir öncüsüydü. Sahiden bilgili, dinamik, işyerinde, tarlada, tartışmalarda olduğu kadar fikir çatışmalarında da yetenekli ve kavgacı, lider yapılı, ilgi çekici bir işadamıydı. Ben, Fahri Bey’in anti-komünist tavrını biraz katı ve haşin bulurdum. O da beni gereksiz ölçüde ılımlı bulmuş olmalı ki, basın alanında biz parasızlara omuz verme niyetinden pek faydalanamadık.’
Hakkı Bey’in hayıflanarak ‘el sürmediği’ ama bazı gazetecilerin omuz aldığı ‘avanta’ işini bir tarafa bırakalım. Biraz hesap yapalım. Fahri Bey’in, Mübadele Komisyonu kararı uyarınca aldığı arazi 40.000 dönüm
Yani 40 milyon metrekare. Nerede? Tarım cenneti Söke Ovası’nda. Bugünkü değeri 10 milyon dolarlarla ölçülemez…

UYANIK MÜBADİLLER
Peki neye göre tespit edildi dağıtılacak arazinin ölçüleri? Türkiye’ye göç edecek mübadiller, Yunanistan’da ne kadar mülkü olduğunu beyannameye yazacaktı. Ama çoğunluk mübadile bu beyannameleri hemen doldurmaması, Türkiye’deki duruma göre doldurabilecekleri söylenmişti.
Bu kayıtların hiçbiri sağlıklı değildi. Sağlıklı olmayı bırakın bir tarafa akılla da izah edilecek yanı yoktu.
Bu beyanlar esas alınarak mübadillere 5 milyon dönüm arazi, 4 milyon 833 bin zeytin, üzüm ve incir ağacı dağıtıldı. Düşünün Yunanistan’ın tarıma elverişli alanı o yıllarda sadece 9 milyon dönümdü. Türkiye’ye göç eden vatandaşlarımızın beyanı ise bizim Yunanistan’da 5 milyon dönüm arazimiz var şeklindeydi. Şahsi beyana göre doldurulan beyanlarla neredeyse Yunanistan’ın tamamı Anadolu’da konuşlanmış olacaktı.
Peki bu herkesin kafasına göre doldurduğu beyannameyi Selanik Belediye Başkanı Ahmet Hulusi Tanman ve oğlu Fahri Tanman nasıl doldurmuştur dersiniz?
Sonucu aslında az önce yazmıştım.
40 bin dönüm… Fahri Tanman Türkiye’nin en büyük toprak ağalarından biri oldu.
Peki dağıtılan bu arazilerin yer tespiti nasıl yapıldı?
Mübadeleyle ilgili önemli bir çalışmaya imza atan Kemal Arı’nın kitabına bakalım: ‘Önce aile reislerinin adları ufak kağıtlara yazıldı, bükülüp bir keseye konuldu; komisyon üyelerinin ve ihtiyar heyetinin öncülüğünde bölüşümü yapılacak araziye gidilerek adların konulduğu keseden, bir çocuk aracılığıyla bir kağıt çektirildi. Çekilen kağıtta kimin adı yazıyorsa, ilk ölçümü yapılan tarla, o kişi adına kayıtlara geçildi.

VERGİ REKORTMENİ ‘AYLA HANIM’
Köylerde bile durum böyleyken büyük kentleri düşünebiliyor musunuz? Örneğin İzmir’i ele alalım.
Mübadele kapsamında göçmenlere, sadece İzmir’de 3 bin 815 dönüm bahçe, 59 bin 15 dönüm bağ, 280 bin 599 dönüm tarla, 433 bin 305 adet zeytin ağacı paylaştırıldı. İzmir’de Rum nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı Alsancak, Karşıyaka, Göztepe gibi gözde semtler nasıl dağıtıldı? Dünyanın en güzel kentlerinden biri olan İzmir nasıl ve kimlere pay edildi?
Bu büyük mülk dağıtımından sadece göçmenler değil, kudretli yerliler de faydalandılar. Bir isim mi istiyorsunuz? Hemen! Şerif Remzi Reyent…
İzmir’in önde gelen isimlerinden biriydi. İncir ithalatçısı olarak ünlenmişti. Ama mübadele yıllarında servetinin ve edindiği mülklerin sayısının nasıl çılgınca arttığını uzun yıllar sonra öğrenecektik. Şerif Remzi Bey’in çocuğu olmadığı için servetinin tamamını bıraktığı Ayla Ökmen Hanım sadece gayrimenkul geliriyle 2001 yılında vergi rekortmeni olunca işin mali boyutu ortaya çıktı. Ayla Hanım 2001’de 1 trilyon 113 milyar kira geliri gösterip, 369 milyar 825 milyon lira vergi ödeyerek vergi rekortmeni olmuştu. Ayla Ökmen’in sayısını bilmediği mülklerinden birisi de İzmir’in sembollerinden biri olmuş Asansör’dür. Ayla Hanım depo olarak kullanılan bu yeri 1983’te İzmir Belediyesi’ne bağışladı. Ve Belediye de ona şükranlarını sunarak bir plaket verdi. (Haksızlık etmeyelim, Ayla Hanım’ın bu akıl almaz zenginliğine bir küçük katkı da evliliğiyle gelmişti. Hayatını bir başka önemli ‘mirasçıyla’ birleştirmişti. Atatürk döneminin Tarım Bakanlarından Mümtaz Ökmen’in oğlu Laçin Ökmen’le. Laçin Bey de her ne kadar icralarla boğuşsa da büyük arazi zenginiydi. Talihsiz bir cinayete kurban gitti. ) Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirim.

SERVET TRANSFERİ  İNCELENMELİ
Ermeni meselesinin (Rum malları da elbette) insan hakları boyutundan daha mühimi, bir avuç azınlığa yapılan servet transferidir. Bugünkü Türkiye’yi anlamak istiyorsanız bu bir avuç insanın yaşadığı ‘lüküs hayat’ın kaynağını didiklemek zorundasınız. Çok değil birkaç kuşak geriye gidin! Didiklediğiniz aile tarihlerinde karşınıza muhakkak bir ‘ekalliyetin malı’ çıkar!

 

Gürkan Hacir – Akşam

 

Ban Ki-Moon: Taslaklar hazır, şimdi harekete geçme zamanı

0

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon Dünyaya Seslendi: “Taslaklar hazır, şimdi sürdürülebilir bir gelecek için harekete geçme zamanı.”

Mevcut durumun dünya halkları için adil ve zorluklara dayanıklı bir gelecek üretmekten aciz olduğunu belirten Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon,  sürdürebilir bir dünya, adil bir toplum ve büyüyen bir ekonomi yaratabilmek için ortaya koydukları hareket planını hep beraber hayata geçirme çağrısı yaptı.

‘Gelecek için yeni, daha sürdürülebilir bir yol haritasına ihtiyacımız var. Bu yol haritası eşitliği ve ekonomik büyümeyi sağlarken aynı zamanda da gezegenimizi korumalı’ diyen Ban Ki-moon şöyle devam etti: ‘Mevcut gidişatımızı değiştirmek için elimizdeki en iyi şans, sürdürebilir büyüme kavramı.’

Küresel Sürdürebilirlik Paneli’nin hazırladığı rapor için Addis Ababa’da düzenlenen tanıtım yemeğinde konuşan Ban, görevde bulunacağı ikinci dönemde sürdürülebilir büyümenin öncelikli konu olduğunu söyledi.

Mevcut gidişatımızı değiştirmek için elimizdeki en iyi şans, sürdürebilir büyüme kavramı

‘Sürdürebilir büyüme sosyal, ekonomik ve çevresel bir zorunluluk.’ ‘Tüm gruplara bu konuda destek olmaları için çağrı yapıyorum. Herkese ihtiyacımız var – bakanlara ve politikacılara, iş dünyası ve sivil toplum liderlerine ve gençlere. Beraber çalışarak seçmeye değer olan bir gelecek yaratmalıyız: bizim şekillendirdiğimiz bir gelecek.’

2010 Ağustosunda Genel Sekreter tarafından sürdürebilir büyüme ve düşük karbona dayalı refah hedeflerine ulaşmak için bir yol haritası tasarlamak amacıyla kurulan 22 üyeli panelin eşbaşkanlığını Finlandiya devlet başkanı Tarja Halonen ile Güney Afrika Cumhuriyeti devlet başkanı Jacob Zuma yapıyordu.  

‘Dayanıklı İnsan, Dayanıklı Gezegen: Seçmeye Değer Bir Gelecek’ adlı rapor bu grup çalışmasının nihai ürünü ve sürdürülebilir büyüme kavramını mümkün olduğunca çabuk hayata geçirmek ve mevcut ekonomik düzenin parçası kılmak için düşünülmüş 56 öneriden oluşuyor.

‘Bugün gezegenimiz ve dünyamız hem en iyi, hem en kötü zamanlarını yaşıyor’ diyor rapor. ‘Dünya eşi görülmemiş bir zenginlik yaşarken, gezegen eşi görülmemiş bir baskı altında.’

Rapora göre dünyamızın karşı karşıya olduğu sorunlar karmaşık biçimde bir örtüşüyorlar ve bu da sürdürülebilir büyüme prensiplerini hayata geçirmenin aciliyetini artırıyor. ‘İnsanların, pazarların ve hükümetlerin sürdürülebilir seçimler yapabilmesini mümkün kılmak için küresel düzeyde harekete geçme zamanı geldi.’

Rapor, ekonomik faaliyetlerin fiyatlandırılması ve ölçülmesi sürecine sosyal ve çevresel bedellerin de entegre edilmesi için çağrıda bulunuyor. Aynı zamanda, geleneksel Gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) kavramının ötesine geçen büyüme göstergelerini savunuyor. Hükümetlerin bir dizi ‘Sürdürebilir Büyüme Hedefleri’ hazırlaması ve hayata geçirmesi de öneriler arasında.

Sürdürülebilirlik konusunda alınan kararların ana rehberinin bilim olması gerektiği vurgulanıyor. Düzenli olarak hazırlanan, farklı sektör ve kurumların bilgi birikimini harmanlayan bir küresel sürdürülebilirlik raporunun temellerini atmak ve bir bilimsel danışma kurulu veya bilim danışmanı organı oluşturmak adına sarf edilen çabalara liderlik etmesi için Genel Sekreter’e çağrı yapılıyor.

‘Ekonomik, sosyal ve çevresel boyutların entegre edilmesi, sürdürebilir bir büyüme için şart ve bu çeyrek yüzyıl önce açıkça ifade edilmişti. Şimdi bunu gerçekleştirme zamanı’ deniyor raporda.

‘Değişim için çok fazla fırsat var. Kendimizi gerekirci tarihin pasif, aciz kurbanları olarak görmüyoruz. Heyecan verici olan şu ki; biz kendi geleceğimizin nasıl olacağına karar verebiliriz.’

Rapor, BM’nin sürdürebilir büyüme çalışmalarına ve özellikle de haziran ayında Brezilya’da düzenlenecek olan BM Sürdürebilir Büyüme Konferansı (Rio+20) hazırlıklarına önemli bir katkı oluşturuyor.

Çeviren: Tuğçe Tuğran

(Yeşil Gazete)