Ana Sayfa Blog Sayfa 4827

Lance Armstrong aklandı

0

Ünlü ABD’li bisikletçi Lance Armstrong aleyhinde doping yaptığı gerekçesi ile açılan dava sona erdi. Mahkeme, davanın kapandığını ve Armstrong’un suçsuz olduğunu açıkladı.

AP’nin haberine göre iki yıldır süren, Lance Armstrong ve takımı US Postal Service’in merkezde olduğu dava, bugün itibariyle tarihe karıştı. Mahkeme, yedi kez Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan Amerikalı bisikletçi ve takımı hakkındaki suçlamaların düştüğünü ifade etti.

Karar duyulur duyulmaz büyük ses getirirken, Armstong cephesinden ilk tepki avukatı Mark Fabiani’den geldi. Fabiani, “Bu büyük bir haber. Lance, mahkemenin verdiği karardan ötürü çok mutlu. Tüm enerjisini ve konsantrasyonunu tekrardan Livestrong’a vereceği için de çok memnun” ifadelerini kullandı.

Dava nasıl başlamıştı?
Ünlü bisikletçi hakkındaki dava iki yıl önce Amerika’da başlamıştı. Rock Racing takımı olarak başlayan araştırmalar, Lance’in takımı US Postal Service’e sıçramış, olay bisiklet dünyasında bomba etkisi yaratmıştı.

Lance Armstrong’a yöneltilen suçlamalardan en büyüğü Amerikalı bisikletçi Floyd Landis’e aitti. 2006’da Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan fakat doping kullandığı gerekçesiyle şampiyonluğu elinden alınan Landis, 2002’den 2004’e kadarArmstrong’un US Postal’daki takım arkadaşıydı. Landis’in suçlamaları sonrası Amerikan mahkemeleri Lance Armstrong’u soruşturmanın merkezine almıştı. Bu davanın başına ise 2003’teki Balco skandalını ortaya çıkaran Amerikalı savcı Jeff Novitzky getirilmişti. Lance Armstrong’un yarıştığı US Postal, Amerikan hükümeti tarafından finanse edildiğinden ötürü, dava ulusal bir nitelik almış, Novitzky’nin Avrupa’daki İtalyan, Fransız savcılarla yaptığı iş birliği uzun süre konuşulmuştu.

Amerikalı eski bisikletçi Tyler Hamilton da, soruşturma sürerken CBS televizyonunda katıldığı programda eski takım arkadaşı Lance Armstrong’u 1999 yılında EPO kullanırken gördüğünü söylemişti. İddiaları yalanlayan Lance, Twitterhesabından şu ifadeleri kullanmıştı:

“20 yılda içeride ve dışarıda 500 doping kontrolüne girdim. Hepsinden de tertemiz çıktım. Bu konu benim için kapandı” dedi.

CBS, Lance Armstrong’un en ünlü takım arkadaşı George Hincapie’nin de Lance aleyhine mahkemeye tanıklık etmiştiğini iddia etmişti. Hincapie, iddiaları yalanlamış, böyle bir şey söylemediğini, Amerikan kanalının bu bilgileri nereden aldığını bilmediğini söylemişti.

Suçlamalar sürüyor
Amerikan Anti-Doping ajansı, federal mahkemenin bu kararına rağmen, sporu temizlemek adına savaşmayı sürdüreceklerini, soruşturma süresince ortaya çıkan bazı gelişmelerin peşinden koşacağını açıkladı.

(eurosport)

Maradona Pera’da

Pera Müzesi Film Etkinlikleri kapsamında Pera Film, Ankara Arjantin Büyükelçiliği,İstanbul Cervantes Enstitüsü ve INCAA – Arjantin Film Kurulu işbirliği ile hazırlanan Arjantin: Sinema ve Futbol film programı, 4– 29 Şubat tarihleri arasında futbol kültürünü perdeye taşımayı, futbol ve sinema hayranlarını bir araya getirmeyi amaçlıyor.

 

GÖSTERİM PROGRAMI

4– 29 Şubat/ February 2012

4 Cumartesi / Saturday
14:00 Maradona’yı Sevmek
Loving Maradona

5 Pazar / Sunday
14:00 Arjantin ve Futbol Fabrikası
Argentina and Its Football Factory

15 Çarşamba / Wednesday
19:00 San Diego’ya Giden Yol
The Road To San Dıego

17 Cuma / Friday
19:00 Maradona’yı Sevmek
Loving Maradona

18 Cumartesi / Saturday
14:00 78 Dünya Kupası, Paralel Bir Hikaye
World Cup 78,  A Parallel Story

19 Pazar / Sunday
14:00 Arjantin Futbol Kulübü
Argentına Fútbol Club
16:00 Arjantin ve Futbol Fabrikası
Argentina and Its Football Factory

26 Pazar / Sunday
14:00  78 Dünya Kupası, Paralel Bir Hikaye
World Cup 78,  A Parallel Story
16:00 Arjantin Futbol Kulübü
Argentına Fútbol Club

29 Çarşamba / Wednesday
19:00 San Diego’ya Giden Yol
The Road To San Dıego

MARADONA’YI SEVMEK
LOVING MARADONA

Yönetmen / Director: Javier Vázquez
Oyuncular / Cast: Diego Maradona
Arjantin / Argentina, 2005, 75’, renkli / color
İspanyolca; Türkçe altyazıyla / Spanish with Turkish subtitles

Kendi sözleri  ve sayısız hayranının anlattıklarıyla, tartışmalı olduğu kadar çarpıcı bir film olan Maradona’yı Sevmek; Buenos Airies’in yoksul gecekondularından çıkıp şöhret ve serveti yakalayan bir adamın gerçek ve bir hayli etkileyici hikayesi. Maradona’nın skandallarının arka planı, Küba’da inzivaya çekilmesi, ailesine olan bağlılığı ve en iyi oyunlarından dikkat çekici sahneleri kaçırmayın.
ARJANTİN VE FUTBOL FABRİKASI
ARGENTINA AND ITS FOOTBALL FACTORY

Yönetmen / Director: Sergio Iglesias
Arjantin / Argentina, 2007, 52’, renkli / color
İspanyolca; Türkçe altyazıyla / Spanish with Turkish subtitles

Bir futbol kulübünde oynamak isteyen binlerce çocuktan yalnızca birkaç tanesi başarıyı yakalarken, geride kalanlar hayallerini kırıklığıyla sefalet içindeki hayatlarına geri dönüyor. Belgesel, ebeveynlerin durumuna, intikam takıntılarına ve yüklü bir banka hesabı tutkularına da odaklanıyor…
78 DÜNYA KUPASI, PARALEL BİR HİKAYE
WORLD CUP 78,  A PARALLEL STORY

Yönetmen / Director: Hernán Castellanos
Arjantin / Argentina, 2008, 52’, renkli / color
İspanyolca; Türkçe altyazıyla / Spanish with Turkish subtitles

78 Dünya Kupası, Paralel Bir Hikaye, daha önce hiç yayınlanmamış ifadeler, hikayeler arşiv dokümanları ile, futbol tutkusuyla yanıp tutuşan bir ülkedeki coşku ve eş zamanlı süren kanlı diktatörlüğün korkunçlukları yaşayan kurbanların öykülerini tüm zıtlıklarıyla bir arada ekrana taşıyor.
ARJANTİN FUTBOL KULÜBÜ
ARGENTINA FÚTBOL CLUB

Yönetmen / Director: Juan Pablo Roubio
Arjantin / Argentina, 2009, 85’, renkli / color
İspanyolca; Türkçe altyazıyla / Spanish with Turkish subtitles

Arjantin Futbol Kulübü’nü beyazperdeye taşıyan ünlü Arjantinli yönetmen Juan Pablo Roubio, senaryo ve prodüksiyonda Seattlelı sinemacı Gavin P. Sullivan ile iş birliği yapıyor.

SAN DİEGO’YA GİDEN YOL
THE ROAD TO SAN DIEGO

Yönetmen / Director: Carlos Sorín
Oyuncular / Cast: Ignacio Benítez, Carlos Wagner La Bella, Paola Rotela, Silvina Fontelles
Arjantin / Argentina, 2006, 98’, renkli / color
İspanyolca; Türkçe altyazıyla / Spanish with Turkish subtitles

Arjantinli yönetmen Carlos Sorín, ülkesinin hayalperest ve avarelerinin kurgusal tarihçisi olarak isim yapmış. Sorín’in Arjantin’in kırsalında geçen yol hikayeleri, Historias Mínimas ve Bombón: El Perro, bölgenin umutları ve çabalarından —ve dikkat çekici manzaralarından— çok daha fazlasını, yüzlerce belgeselden daha başarılı bir biçimde gözler önüne seriyor.

 

Kuzey ışıklarının altında

Gökyüzüne bakıp yıldızları seyretmek çok eski zamanlardan beri insanları büyülemiştir. Gökkubede görülen her cisim, her hareket muhayyileleri zorlar. Gökyüzü bakmayı ve görmeyi bilenler için sonsuz öykü barındırır.

Yaz gecelerinde Ege kıyılarında durup saatlerce yıldızlara bakmayı ve sonsuzluğun öykülerini dinlemeye çalışmayı yaşamın asli gailelerinden biri edinmiş benim gibi avareye şimal gökyüzünü seyretmenin ihtişamını hiç kimse tarif edemezdi; hazırlıksız yakalandım. Kuzey kutup dairesinin 350km kuzeyindeki sakin bir kasabayı çevreleyen karlarla kaplı tepelerden semaya bakmanın bu denli heyecan verici olacağını hiç tahmin etmemiştim.

Oslo’dan bir buçuk saatlik bir uçuşla ulaştığımız adaya vardığımızda saat henüz 14 30 olmasına rağmen hava kararmak üzereydi. Bizi otele götüren arkadaş beş gündür güneş çıktığını, bu yüzden çok şanslı olduğumuzu söyledi. 21 Ocak’tan itibaren birkaç aydır hiç görünmeyen güneş günde birkaç saatliğine de olsa yüzünü gösterirmiş ve insanlar uzayan güneşli saatlere bakarak yazın yaklaşmakta olduğunu anlarlarmış.

İnsan gökyüzüne bu kadar kuzeyden bakınca algısı değişiyor. Gökkubbenin en uç noktasına bu kadar yakınken yukarılarda bir yerlerde bir yarık bulacağını ve oradan fezanın sonsuzluğunu görebileceğini sanıyor. Eski zamanlarda da böyle düşünmüş olmalılar. Antik dünyada kuzey kutup bölgesi borealis olarak adlandırılmış. Şimal rüzgârlarının, yani poyraz’ın da ötesinde Hyperborealis adıyla bir ülkenin var olduğuna, burada yaşayan insanların sonsuz bir mutluluk içinde yaşadığına ve ölümsüzlüğe ulaştıklarına inanılırmış. Öyle ki, eski Yunan’da ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağacının Herakles tarafından mutlu ölümsüzlerin ülkesi Hyperborealis’ten getirildiğine dair efsaneler varmış.

 

Akşamüstü en kalın giysilerimizi kuşanıp dağ başındaki seyir terasında ren geyiği postlarıyla kaplı koltuklarımıza kurulduğumuzda üstümüzü kaplayan yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında ne kadar küçücük, ne kadar çaresiz olduğumuz duygusu kapladı içimizi. Gecenin sonsuz ayazını bile unutuverdik. Öylece durup, bir büyünün tesiri altındaymışçasına sessizce, hayranlıkla, şaşkınlıkla ne kadar bekledik hatırlayamıyorum.

Tam olarak neyi beklediğimizin de farkında mıydık, emin değilim. Tanıdık yıldız kümelerini kerteriz aldıkça yerlerimize daha bir yerleştik. Perseus’u ve karısı Andromeda’yı, Kastor ve Palloks’u, Büyük ve küçük ayıları, Orion’u ve tabii ki bütün yol göstericiliğiyle kutup yıldızını görünce baktığımızın aşinası olduğumuz gökyüzü olduğunu anladık, rahatladık. Hava dondurucu soğuktu, kalın giysilerimize ve donanımımıza rağmen üşüyorduk ama daha önümüzde uzun bir gece vardı, üstelik sabah güneşinin kaçta doğacağını bilmiyorduk.

Birdenbire nereden doğduğu belli olmayan yeşil bir hare belirdi denizin üzerinde. Yeşil ışık gittikçe koyulaşarak anaforlandı ve yuvarlanarak tam tepemizde sabitlendi. Nefesimizi tutarak büyük bir merak ve hayranlıkla baka kaldık. Ardından ters istikametten açık yeşil renkte bir bulut kümesi peyda oldu. Bulut gittikçe yoğunlaşarak delişmen bir topaç gibi batıdan doğuya doğru dönmeye başladı ve ansızın yitiverdi. Derken bir başka yeşil ışık kümesi nazlı nazlı dalgalanarak tepemizde asılı duran büyük ışığın içinde kayboldu.

Gökkubbeyi sarmalayan büyük sessizlikte yeşil ışıkların sonsuz dansı başlamıştı. Yeşilin bu kadar farklı tonları olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gördüğüm şekilleri anlatabilmenin de keşke yolunu bilebilseydim.

Kim bilir ne kadar sürdü bu eşsiz gösteri ve kim hatırlayabilir bizim ne zaman döndüğümüzü gerçeklerin dünyasına.

 

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız’a – Sibel Richter

Milenyum serisinin 3. Kitabına geldik. Kurgusunun çok iyi olduğunu tahmin etmek zor değil. Stieg Larsson kitapların basıldığını görmeden ölmesi, 10 seri olarak düşünülen serinin 4. Kitabı var olduğunun bilindiği halde neden basılmadığını bilmiyorum. Dilerim 4. Kitap basılır. Kitabın tüm detaylarına girmek isterdim. Burada detayları ile anlatmak. Arı kovanına çomak sokan kız benim için en değerlisi.

Lisbeth Salender kafasındaki kurşunla hastane odasında uyanır. Mikael tarafından kurtarılır. Hastanede yan odada, kendisini bekleyen tehlikeler bulunmakta iken, suçlandığı cinayetler nedeni ile göz altında tutulmaktadır. Mikeal’in kız kardeşi Lisbeth’in avukatlığını üstlenir. Ameliyat iyi geçer, beyninde herhangi bir hasar bulunmamaktadır. Tekrar eski sağlığına kavuşması ise zaman alır.

En etkileyici kısım ise Lisbeth’in kendi hayatını yazdığı bir otobiyografiye başlaması, ardındaki karakterlerin çoğalması. Derin Devlet, gizli örgüt, kiralık katiller, gazeteciler ve sonunda öyle bir hukuk savaşı yaşanıyor en çok bu kısımdan zevk aldım. Kitabın kurgusu sizi beklenmedik yerlerde şaşırtıyor. Yaptığınız tahminler bir anda yanlış çıkıyor. Bu durum kitabı daha heyecanlı hale getirdi. Nefesinizi tutarak okuyabilirsiniz.

Stieg Larsson

(15 Ağustos 1954 – 9 Kasım 2004) İsveçli yazar, gazeteci ve aktivist. Larsson yaşamının büyük kısmını Stockholm’de geçirdi, gazeteci, aşırı sağ gruplar üzerine en önemli araştırmaları yapan yazardır. Larsson’un ilk kısa hikayeleri Bilim Kurgu üzerine, umarım bir gün okuma şansını yakalarız. 14 yaşında gittiği yaz kampında, bir kıza tecavüz edilmesine şahit oldu. Hayatı boyunca o gün bir şey yapamamanın verdiği suçluluk duygusunu taşıdı.  Aktivist Stieg Larsson bir feminist, kadınların uğradığı adaletsizliğe karşı aşırı sağ ve faşistlerle mücadelesinde her zaman ölüm tehditleri aldı. Adresi her zaman gizlendi. 50 yaşında ölümü bende her zaman şüphe yaratacak.

 

 

Sibel Richter

twitter.com/#!/sibelrichter

Kitaplığınızın arınma ihtiyacı – Yaprak Vardar

Ben büyürken yıllar içinde evimizdeki kitaplık da büyüdü, serpildi, olgunlaştı ve ortaokul yıllarımdan itibaren ilgimi çekmeye başladı. Dönemin ruhuna uygun olarak Rus klasiklerinin baş tacı edildiği bu kitaplıkta babamın edindiği siyaset, felsefe ve hukuk kitapları da hatırı sayılır bir yer tutuyordu. Feminizmin çiçek açtığı senelerdi. Annemin ciltli ve albenili aşk romanlarının cesur başlıklarından çekiniyor, Simone de Beauvoir’ın “Olgunluk Çağı” adlı kitaplarını okuyacak yaşta olmadığımı düşünüyor, belki olgun değil ama küçük bir kadın olduğumda karar kılıyor ve Louis May Alcott’un unutulmaz romanı “Küçük Kadınlar”ı tekrar tekrar okuyordum. Kitaplığımızda elimi sürmeye cesaret edemediğim ender kitaplardan Şolohov’un dört ciltlik romanı “Ve Durgun Akardı Don”, üzerindeki tozlarla birlikte kaçınılmaz bir inzivanın kurbanıydı. Oysa Gogol’un “Ölü Canlar”ını lisedeyken okuduklarım arasına katmış, çoğunlukla yoksul olduğunu erken yaşta idrak ettiğim dünya toplumlarının barındırdığı sırlara nüfuz edebilmek için çocuk aklımla Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni mideme indirmiş, “Fareler ve İnsanlar”daki acıyla yüzleşmiş; ilk gençliğime ağır gelen bu yükleri Jules Verne’nin “İki Yıl Okul Tatili”, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi” romanlarıyla hafifletmeye çalışmıştım. Edebiyatın sandığım kadar asık suratlı bir uğraş olmadığını Hüseyin Rahmi ve Muzaffer İzgü’yle gördüm. Aziz Nesin’in mizah yüklü, cilt cilt toplu hikayelerinin rastgele seçtiğim bir bölümünü iştah ve şaşkınlıkla okuduktan sonra buna iyice inandım. Şiir antolojilerinin sayfaları arasında menekşeler ve sonbahar yaprakları kurutmuştum. Genç kızlık yıllarımda okuduğum bazı şiirlerden öyle etkilenmiştim ki, insanların günlük hayatları sırasında bu güzel şiirlerden hiç bahsetmiyor oluşuna, dolayısıyla benim daha önce bu dizeleri duymayışıma şaşmış, ezbere birkaç şiir okuyabilmenin bilgeliğine inanmıştım.

Babam evimizdeki kütüphaneyi yeni kitaplarla zenginleştirmeye devam etti. Raflarda yer kalmayınca, arkada kalanları görmeme pahasına ikinci sırayı oluşturduk, gerektiğinde kitapları üst üste dizdik, camlı dolapları da kitaplığa dahil ettik, yeni satın alınanları arka odalardaki raflı dolaplara yerleştirdik, oldukça yer tutan ansiklopedi dizilerini dışarı verdik ama yetmedi. Kitaplar alaca yapraklı bir sarmaşık gibi evin salonuna yayılmaya devam etti.

***

Kitaplar, dolaplarımızı dolduran giysilerimiz gibi değildir, küçülmezler, üstelik bazıları eskidikçe değerlenir. Üst üste iki yıl giymediğiniz bir ceketi, ihtiyacı olan birilerine vermeniz tavsiye edilirken, kitaplarınızı bir köy okuluna dahi göndermek için seçime tabi tutmak zor gelir.

Kitaplığınızdaki çocuk kitaplarının her zaman anısı vardır örneğin. En azından üzerlerine çocukken elinize geçen bir tükenmez kalemle çizikler atmışsınızdır. İstersiniz ki kızınız da Küçük Kadınlar’ın sımsıcak hayatlarını, maceralarını sizin okuduğunuz lacivert ciltli, sayfaları sararmış o kitaptan okusun. Çocuk kitaplarını vermeyi çoğu zaman aklımızdan geçirsek de onlarla olan gönül bağımız nedeniyle bundan kolaylıkla vazgeçeriz.

Klasiklere gelince… Onlar bir gardırobun temel parçalarıdır, siyah küçük elbiseleri. Tolstoy’u hayatımızı kurtaran, iyi kalite siyah kumaş bir pantolona; Dostoyevski’yi beyaz bir gömleğe, Balzac’ı lacivert bir blazer cekete benzetirsem haddimi aşmış olur muyum? Peki ya Proust’u siyah, rugan bir kösele ayakkabıya? Edebiyatın klasikleri öteye verilemez. Modaları hiç geçmez, okunması gerekenler listesinin vazgeçilmezleri olan bu türden kitaplar özenle saklanır.

Kitaplığınızı arındırmanız gerekliyse eğer, bana göre ilk bakılacak kategori bir hevesle aldığınız “çok satanlar“dır. Özellikle de çeviri olanlar. Okurken iyi vakit geçirmenizi sağlayan, ancak zihninizde hiçbir iz bırakmayan, renkli kapakları ve çarpıcı, sloganvari başlıkları olan kitaplardan sözediyorum. Kurtulun onlardan. Bu kitaplar inadına kalın ve tok olurlar. Kitaplığınızın raflarına şişman gövdeleriyle kurulurlar. Kitaplığınızın bir düzene kavuşması ve rahatlaması için raflardan bu türü eksiltmek bana hep mantıklı görünmüştür.

Bir başka tehlikeli kategori de kişisel gelişim kitaplarıdır. İnsanın ruh halini doğrultmaya yarayan bu kitapları okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. Olumlu düşüncenin gücüne bir kere daha ikna olmam gerektiğinde kişisel gelişim kitaplarına başvuruyorum. Öte yandan, çoğu çeviri olan bu kitapların dili büyük sorunlar barındırıyor. Bazen kötü çevirinin zehrinden arınmak için bir kişisel gelişim kitabını bitirdikten sonra Sait Faik’in öykü kitaplarından birine göz gezdirir, Tanpınar’ın Huzur’unu aralarım. Farklı sesler duymanın tadına Murat Menteş’le varır, Şebnem İşigüzel’le doyarım.

Okumuş olduğum bazı kişisel gelişim kitaplarını moralimi yüksek tutmak için tekrar okuyacağıma dair kendime söylediğim yalana artık kendim de inanmadığımdan, özellikle ev taşıdığım zamanlarda bu tür kitapları ardımda bırakır, konu komşuya veririm. Siz de bu kitapları koyun kapınızın önüne, üst komşunuz almazsa eve su getiren çocuk alır. Hem morali düzelir, hem okumaya alışır.

Ve dergiler… Herkesin zaafları vardır, benimki de dergiler. Fransız moda dergileri, Türk edebiyat dergileri, Amerikan seyahat dergilerini ve haftalık mizah dergilerini atmaya kıyamıyorum. Çünkü Ekim ayında aldığım bir dergiyi, Şubat ayında okuduğumda ilk defa okuyormuşum hissine kapılıyor, derginin sayfalarında daha önce görmediğim fotoğraflar keşfediyorum. Bir de dergilerin evin odalarına sıcaklık kattığına inanıyorum. Bir romana odaklanamayacak kadar canınız sıkıldığında bir fincan sütlü kahveyle birlikte karıştırılacak renkli sayfalarda bulabilirsiniz aradığınız ilhamı. Dergileri organize etmek için üstü ve bir kenarı açık beyaz karton klasörler kullanıyorum.

Yeşil çuha üzerinde, çay içip mandalina yiyerek gece yarılarına kadar, Türk Dil Kurumu kurallarıyla, ciddiyetle Scrabble oynayan bir ailenin kütüphanesinden sözlükler eksik olmaz elbette. Okul yıllarımızdan kalma deri kapaklı sözlüklerden, gazetelerin on yıllar önce kuponla verdiği sayfaları yaprak yaprak ayrılmış sözlüklerden ya da son beş yıldır kapağını açmadığınız her türlü sözlükten vazgeçebilirsiniz. (Böyle diyorum ama Tahsin Saraç’ın Fransızca-Türkçe sözlüğü de benim en “ağır” zaafımdır!)

Diyelim ki başardınız, kütüphanenizi çok satanlardan, kişisel gelişim kitaplarından, sözlüklerden, ansiklopedilerden nispeten arındırdınız. Şimdi o hafiflemiş kütüphaneye tazelik getirmek için genç yazar ve şairlerin kitaplarını edinmeye koyulun. Adını hiç duymadığınız bir yazarın kitabını en son ne zaman aldınız, en son ne zaman bir yazarı siz “keşfettiniz” ve arkadaşlarınıza tavsiye ettiniz?

***

Kitaplığınızın huzuru için birkaç ipucu

  • Raflarınızda bekleyen her biri farklı renkte, uzunlu kısalı kitapların karmaşası gözünüzü yoruyorsa, aynı yayınevinden çıkan kitapları yan yana dizin. Örneğin, ben Can Yayınları’ndan aldığım kitapları yan yana dizerek kitaplığımın bir rafını beyaz ve dingin hale getirdim.
  • Feng Shui’ye göre yatak odanızda kitap bulundurmak iyi değildir. Kitapların barındırdığı onca farklı fikir ve görüşün sizi uykuya sevk etmeyeceğine inanılır. Feng Shui düzenlemeleri kitaplık raflarınızda az da olsa boşluklar bırakmanızı, kitapları renklerine göre dizerek göze hoş görünen bir görünüm yaratmayı ve kitapların tümünü raflara dikey konumda dizerek bir düzen yaratmayı öngörür.
  • Kitaplık yerleşiminde genellikle paylaşılan bir görüş de ağır ve kalın kitapların alt raflara dizilmesi yönündedir. Böylece,  üst raflara uzanmaya çalışırken kitapların başınıza düşüp sizi yaralamasının önüne geçersiniz.

 

 

Yaprak Vardar

Son dönemin yeşil kitapları (4)

Ekolojik Yaşam Rehberi

Yıldan yıla birikerek artan çevre sorunları, gezegenimizde telafisi çok zor hasarlar oluşturuyor.

Bu çevre sorunlarına sebep olan faktörleri azaltmak ancak evimizden başlayarak mümkün. Ekolojik yaşam rehberi evden başlayan yaşam alışkanlıklarımızı ele alıyor ve yeniden yapılandırıyor. Bedenimize, çocuklarımıza ve evcil hayvanlarımıza gözle görünmeyen ancak uzun süreçlerde zararları ortaya çıkan tüketim alışkanlıklarımızın yerine, sağlıklı bir yaşamın rotasını çiziyor.

Selen Özarslan Aktar, daha Fransa’da lise eğitimini alırken ekolojik sorunlara ilgi duymaya başladı. ABD’de sürüdürdüğü üniversite eğitimi sırasında öğrendiklerini hayata geçirmeye başladı. Fransızca ve İngilizce yüzlerce makale ve kitabı tarayarak en doğru bilgiye ulaşmayı hedefledi. Okuduğu – öğrendiği her ayrıntıyı, her bilgi kırıntısını, önce kendisi denedi. Bir kereliğine değil, yazdığı her cümleyi önce kendi alışkanlığı haline getirinceye kadar denedi.

Elbiselerimize, yiyeceklerimize, kabımıza-kacağımıza kadar giren kimyasallar, sağlığımızı ciddi şekilde tehdit ederken, yaşadığımız kenti, ülkeyi ve dünyayı boğucu bir şekilde sarıyor. Çözümler her alanda aciliyet gösteriyor ama önce evimizden, kendi sokak kapımızdan başlamak gerekiyor. Ekolojik yaşam rehberi bu amaçla yazıldı.

Ekolojik Yaşam Rehberi
Selen Özarslan Aktar
Yeni İnsan Yayınevi
2011


Türkiye İklim Atlası

Türkiye’de Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün 1975-2006 yılları arasındaki rasat verileri kullanılarak ve yazarın 40 yılı aşkın arazi gözlemleri dikkate alınarak Türkiye’nin sıcaklık, sıcaklık rejim tipleri, buhar basıncı, bağıl nem, buharlaşma, bulutluluk, sis, yağış, kar yağışları vb. haritaları çizilmiştir. Ayrıca Türkiye’nin yağış rejimi ve iklim tipleri yeniden sınıflandırılmıştır.

Konuların daha iyi anlaşılması bakımından grafik ve diyagramlar çizilmiştir. Küresel iklim değişmelerinin Türkiye üzerindeki olası etkileri konusunda da genel bilgiler verilmiştir. İklimin bitki ve toprak üzerindeki etkilerini göstermek bakımından 42 adet özgün fotoğraf da konulmuştur. Uzun bir çalışma sonucu hazırlanan Türkiye İklim Atlası’nın iklimle ilgilenen halk kesimine, tarım ve ormancılıkla uğraşan teknik elemanlara, öğretmen ve öğrencilere yararlı olacağı kanısını taşımaktayız.

Türkiye İklim Atlası
İbrahim Atalay
İnkılâpYayınevi
2011

Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre

Dünyamızın daha uzun yaşamasına yardım edebilirsiniz!

Giydiğimiz giysilerden yediğimiz yemeklere, bahçemizde yetiştirdiğimiz bitkilerden evimizde beslediğimiz hayvanlara sakladığımız eşyalardan attığımız çöplere kadar her şeyin yaşadığımız dünya üzerinde bir etkisi vardır. Bu nedenle, dünya ve kendimiz konusunda en iyiyi yapmak için en akılcı kararları almak önemlidir. Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre Kitabı ile dünyamızı koruyabilmek amacıyla her gün neler yapabileceğinizi keşfedeceksiniz. Ayrıca, yağmur ormanlarının bizim için neden önemli olduğunu, hayvanların soyunun nasıl tükendiği gibi çevremizle ilgili çevrecilerin anlatacağı bilgileri öğreneceksiniz.

Nasıl “çevreci olacağınızı” öğrenin.

• Geri dönüştürülmüş eşyalara yeni kullanım alanları bulmayı,
• Kendi seranızı oluşturmayı,
• Asit yağmuru yağdırmayı –güvenli olarak tabii!– ve asit yağmurlarının bitkileri nasıl etkilediğini görmeyi,
• Organik olarak yetiştirilmiş besinleri kimyasal maddeler kullanılarak yetiştirilmiş besinlerle karşılaştırmayı,
• Kendi kompostunuzu yapmayı,
• Ağaçların kerestelik olarak kullanıldığı bölgelerin nasıl ormansızlaştığını anlamayı,
• Gürültüye karşı dayanıklılığınızı ölçmeyi öğrenin.

Evinizde ve okulunuzda tek başınıza ya da arkadaşlarınızla birlikte küçük değişiklikler yapabilirsiniz. Haydi! Hemen şimdi başlayın ki, dünyamız 4,5 milyar yıl daha yaşayabilsin! Hayatta ilginizi çeken ne varsa, her yönüyle bu kitaplarda…

Çocuklar İçin Her Yönüyle Çevre
Sheri Amsel
Arkadaş Yayınları
2012

Mustafa’nın okuma sevinci

Tasadüfen Mersin’de karşılaştık Mustafa ile. Bir Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde. 12 yaşında bir kitap tutkunu Mustafa. Rahatsızlığı nedeni ile akranları gibi 6. değil de henüz 3. sınıfa gidiyor. Mersin’de Çavuşlu İlköğretim Okulunun talebesi.

Gazeteden, kitap ekinden söz edince o da kendi hikayesini paylaşmak istedi. Yaz dedik yazdı; yazısını okumak kabil olmayınca, sen anlat biz yazarız dedik, anlattı. O kadar güzel anlattı. Kitap okuma sevincini öyle içten paylaştıki sizleri onun sesinden, mimiklerinden, kitap sevincinin taşmış görüntüsünden mahrum etmek içimizden gelmedi.

Mustafa’nın. Mustafa Koçak’ın kitap okuma sevincini sizlerle en saf hali ile paylaşmak istedik.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

 

Mustafa Koçak

Kuveyt seçiminde zafer muhaliflerin

0

Kuveyt‘te dün düzenlenen genel seçimi İslami partiler öncülüğündeki muhalefet kazandı.

Hükümet aleyhtarı eylemler ve üst düzey yetkililere yöneltilen yolsuzluk suçlamaları ardından, meclis feshedilmiş ve erken genel seçime gidilmişti.

Seçimde liberal adaylar düş kırıklığına uğrarken, 50 sandalyeli meclise hiç kadın üye giremedi. Bir önceki yasama döneminde mecliste dört kadın milletvekili görev yapıyordu.

Yeni meclise Müslüman Kardeşler çizgisindeki İslami gruplardan 14 aday girdi. Aşiret tabanından gelen muhafazakar adayların da 20 milletvekilliği kazanmasıyla muhafazakar blok, çoğunluğu elde etti.

Buna karşılık liberaller 9, genelde Sünni iktidar ile birlikte hareket eden Şiiler 7 sandalye kazandı.

Ülkede siyasi partiler bulunmadığı için siyasi tercihler, din ve aşiret bağları üzerinden şekilleniyor.

Kuveyt’te iktidar El Sabah ailesinin elinde toplanıyor ve hükümete aile içinden atanan 15 bakan da mecliste milletvekilleri gibi oy hakkına sahip.

Yine de meclis seçimle oluşturulan en önemli siyasi organ ve yetkililer için güvensizlik oylaması isteme yetkisi var.

Kuveyt emiri Şeyh Sabah El Ahmed El Sabah, muhalefetin başbakana yönelttiği yolsuzluk iddiaları ve hükümet aleyhtarı grupların meclisi basması üzerine Aralık ayında meclisi feshetmişti.

Muhalif milletvekillerince dile getirilen, bakanların yandaş milletvekillerine destek karşılığı rüşvet verdikleri suçlamaları konusunda da bir soruşturma açıldı.

Meclis dengelerinde oluşabilecek bir değişimin atamalara ve ülkede 20 bin askeri olan ABD’nin varlığını daha da güçlendirme planlarına yansıyabileceği belirtiliyor.

Dünkü seçime katılımın yüzde 62 olduğu açıklandı. 2009 yılında yapılan son seçimde bu oran yüzde 58 olmuştu.

(BBC)

Başbuğ ‘darbeye teşebbüs’ten yargılanacak

İnternet Andıcı” soruşturmasında tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ hakkında “darbeye teşebbüs” ve “örgüt yöneticiliği”nden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.

“İnternet Andıcı” soruşturması kapsamında tutuklanan eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ hakkındaki iddianame tamamlandı.

Özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Cihan Kansız tarafından yürütülen soruşturma sonucu hazırlanan 39 sayfalık iddianame, 15’i tutuklu 29 sanıklı ”İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davasıyla birleştirilmesi talebiyle İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

İddianamede, tek ”şüpheli” olarak yer alan ve soruşturma kapsamında tutuklanan emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un, Türk Ceza Kanunu’nun 312/1. maddesi gereğince, ”cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması istendi.

İddianamede, Başbuğ’un, ”silahlı terör örgütü yöneticiliği yapmak” suçundan 15 ile 22,5 arasında değişen hapisle cezalandırılması da talep edildi.

İddianamenin gönderildiği İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin, iddianamenin kabul edilmesi veya edilmemesiyle ilgili 15 gün içinde karar verilmesi bekleniyor.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, İstanbul Nöbetçi 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 Ocak’ta tutuklanmıştı.

Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer tarafından İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesine yapılan görev ve tutukluluk yönünde itiraz, bu mahkemenin heyetince reddedilmişti.

(Ajanslar)

Beyaz balina Aydın’dan kömür karası Gerze’ye – Metin Gürbüz

Hatırlarsanız doksanlı yılların başlarında, Sinop’ta, özellikle Gerze’de bir misafirimiz vardı.

Beyaz Balina Aydın. Temizliğin, masumiyetin, aydınlığın simgesiydi ve Gerze Halkı, Beyaz Balinaya Aydın ismini vermişti. Gerze, şirinliğinden, Kekliğinden, Hacı Kadın Horozu ve Tavuğundan sonra
bir simgeye daha kavuşmuştu.

Karadeniz’de onca sahil varken neden Gerze sahilini mekân tutmuştu Aydın.

Sinop Karadeniz’in çok şanslı ve özel bir bölgesi, oksijeni en bol ve en temiz denizi Bir o kadar da deniz canlılığı olan bölgesi.Bir nevi mikro klima bölgesi aslında.

Bu aydınlık, zenginlik kömür karasına tercih edilmek isteniyor. Gerze Halkı tarafından değil, onlar tek vücut olmuşlar haklı ve örnek bir mücadele veriyorlar.

Gerze-Yaykıl Köyüne termik santral yapılmak isteniyor. Yapımcı firma para kazanma uğruna 49 yıl bölgeyi yakacak, kirletecek, insanlarımızın temel geçim kaynaklarını (balıkçılık, hayvancılık, arıcılık, tarım ve orman ürünleri vb.) yok edecek termik santral için Gerze’yi kömür karasına dönüştürmek istiyor.

Kurulması planlanan Gerze termik santralinin kapasitesinden bir kaç örnek verecek olursak, İlimizi nasıl bir felaketin beklediğini ortaya çıkacaktır.

· Saatte: 464 ton, günde 11.136 ton düşük kalorili ithal kömür yakacak olan santral, tüm Gerze ilçemizin bir yılda tükettiği kömürü 1 günde yakacak kapasitededir.

· 480 bin m2 alan üzerine kurulmak istenilen santral alanının 100 bin m2 si orman alanı, geri kalanı ise tarım alanıdır.

· Santral Gerze ilçemize kuş uçuşu 5 km , Sinop’a 15 km mesafededir.Gerze İlçesi ve onlarca köyü, ÇED Başvuru raporlarında dahi gizleyemedikleri, “santral etki alanı” sınırları içinde kalmaktadır.

· Santral alanının deniz kısmı Samsun Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından “ I. Derece Sit Alanı “olarak ilan edilmiştir.

· Santralin baca gazındaki kül miktarı filtre edilerek sınır değerlere indirilse bile günde 1.102 ton külü havaya salacak ve bu kül bölgemize yağacaktır.

· Santral soğutma ve kullanma suyu olarak denizden saatte 129 bin m3 su çekecek, bu su içerisinde balıklar ve balık yumurtaları da çekileceğinden bu bölgede balıkçılığın tamamen bitmesi anlamına gelecektir.

· Denizden çekilen su kullanıldıktan sonra kirli, oksijensiz ve sıcak olarak tekrar denize salınacak ve bu denizimizin 2-4 derece ısınması anlamına geleceğinden , bir çevre felaketine yol açacaktır.

· Hamsi örneğinde olduğu gibi; Karadeniz’de yılda 300 bin ton civarında hamsi avlanır.Bu avcılığın büyük bir bölümü Sinop’ta gerçekleşir. Deniz ekolojisinde unutulmaması gereken bir husus vardır.Soğuk su ortamı sıcak su ortamına göre daha çok oksijen içerir ve bu deniz canlılığı açısından yaşamsaldır. Nükleer ve termik santrallerin soğutma sularının sıcak olarak denize deşarj edilmesi durumunda denizlerimizde termal bir kirlenme kaçınılmaz olacaktır.Bu durum balık göç yolları ve üreme alanlarındaki ekolojik dengeyi bozacak ve ulusal varlılarımız olan hamsi gibi balık türlerini kuzeye kaçıracaktır.

· Santralden gün çıkan 1107 ton toz+cüruf, 516 ton alçıtaşı nasıl ve nerede bertaraf edilecektir. Ayrıca alçıtaşı içinde; ağır metal, radyoaktif madde içermektedir.
· Yapılması planlanan termik santrallerde kullanılacak olan düşük kalorili ithal kömürler çok yüksek miktarlarda kükürt dioksit(SO2), azot oksitler(HOx), karbon monoksit(CO), ozon(O3), hidrokarbonlar, partiküler madde ve kül oluşturmaktadır. Kısaca bu gazların termik santral bacalarından salınımı sonucunda atmosferde tepkimeye girerek asit yağmurları olarak geri dönecektir.
· Sinop’ta kuzey ve kuzey batı rüzgarları hakimdir.Termik santraller Sinop sahili boyunca uzanan ve yükseklikleri 1.800 metreyi bulan sıra dağların eteklerine(güneyine) yapılacağından, dağların duvar etkisi yapacağı ve baca gazlarının bölgede kalarak 3-4 gün içerisinde atmosferde tepkimeye girecek ve bölgeye asit yağmuru olarak düşeceği, ayrıca dar vadi ve dere yataklarında çökelmeler sonucunda su kaynaklarının kirleneceği bilimsel gerçektir.

· Günde 11 bin ton kömür yakacak olan Gerze Termik santralinin 49 yıl boyunca Gerze’yi yakmasına, binlerce ailenin sosyal ve ekonomik yaşamını doğrudan olumsuz etkileyerek yerinden edecek, binlerce dekar verimli tarım arazisini bir daha geri kazanılmayacak şekilde yok edecek, su kaynaklarımızı ve havamızı kirletecek, denizimizi ve balıkçılığımızı bitirecek, asit yağmurları sonucu ülkemizin flora(bitki örtüsü) ve faunası(hayvansal yaşam) en zengin bölgelerinden biri yok olacaktır.

· Sinop’un %60’ı ormanlarla kaplıdır. Orman ürünleri ve arıcılık İlimizin önemli ticari girdilerinden olup, oluşacak asit yağmurları sonucu ormanlarımız ve arıcılığımız yok olacaktır.

Tüm bu gerçekler ortada dururken,bu santralin bizlere reva görülmesinin, santralin yapım ruhsatı sayılabilecek Çevresel Etki Değerlendirilmesi “ÇED” olumlu alınabilmesinin mantıksal, bilimsel, yaşamsal, hukuksal izahı olamaz. Bu olsa olsa “tamamen duygusal” olur herhalde.

Gerze Olay