Ana Sayfa Blog Sayfa 4824

Contador’a 2 yıl ceza

0

Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (Cas) doping kullandığı gerekçesi ile yargılanması uzun süredir devam eden İspanyol bisikletçi Alberrto Contador’ hakkında kararını verdi. Contador, 2 yıl ceza aldı.

Buna göre, İspanyol bisikletçinin 2010 Fransa Bisiklet Turu ve 2011 İspanyol Bisiklet Turu zaferi başta olmak üzere birçok şampiyonluğu elinden alınacak. 2010 Fransa Bisiklet Turu Andy Schleck’in, 2011 İtalya Bisiklet Turu ise Michele Scarponi’nin olacak.

Uluslararası Bisiklet Birliği, resmi açıklamayı CAS’tan önce yaparken başkan Pat McQuaid “Bisiklet için çok üzücü bir gün. Bazıları bunu zafer olarak görecektir. Fakat söz konusu doping ise kazanan yoktur” dedi.

CAS’ın resmi açıklamasına göre, Contador’un cezası 25 Ocak 2011’den itibaren başlatılacak. İlk verilen cezadaki 5 ay, 19 gün toplam süreden düşürülecek. Böylece İspanyol sporcu bisiklete 5 Ağustos 2012’de dönebilecek.

CAS, “Contador davasına karar veren Hakem Kurulu’nun hem Contador’un savunmasını hem de UCI’ın iddiasını eşit oranda incelediğini fakat ikisini de gerçekçi bulmadıklarını belirtirken Anti-Doping yasaları gereği Contador’un iki yıllık cezaya çarptırıldığını” duyurdu.

Açıklamaya göre, İspanyol bisikletçiye en az 2 milyon 485 bin avro ceza verilecek.

Dava nasıl başladı?
2010 Fransa Bisiklet Turu sırasında yapılan testlerde Alberto Contador’un vücudunda clenbuterol maddesine rastlanmıştı. Ağustos ayında İspanya Bisiklet Federasyonu’ndan bir yıl ceza alıp Fransa Bisiklet Turu birinciliği elinden alınan Contador, daha sonra aynı federasyon tarafından aklanmıştı.

Uluslarararası Bisiklet Birliği (UCI) İspanya Bisiklet Federasyonu’nun Alberto Contador’un cezasını silmesinin ardından Uluslarararası Spor Tahkim Mahkemesi’ne başvurmuştu. Daha önce 6-7-8 Haziran 2011 tarihleri arasında açıklanacağı duyurulan karar yılan hikâyesine dönmüş, CAS tarafından defalarca ertelenmişti.

Contador, bu süreçte defalarca “Masumum. Doping kullanmadım” açıklaması yaparken bunun bir gıda zehirlenmesi olduğunu söylemişti.

 

Qijika Reş dergisi’nin 5. sayısı çıktı

Van’da yayın hayatını sürdüren radikal politikal dergisi Qijika Reş’in (Kara Karga) 5. sayısı çıktı. Kapak konusunu Van depremi ve Uludere katliamı bağlamında “Felaket zamanlarının ardından” olarak belirleyen dergide bulunan diğer konu ve yazılar ise şöyle

005 | Felaket Zamanlarının Ardından…
007 | Anti-Sömürgeci Bir Metin Denemesi – Heyder Bazîd Encü
009 | Nameyek ji bo nîvçezarekî ku wê bê – Rawîn Stêrk
011 | Ortadoğu’da Bir Karşı-Şiddet Pratiği: PKK – Ramazan Kaya
017 | Dıjı serguhartına bajêrên re bajêrên labırentîyê serbıxwe
Kentsel Dönüşümlere Karşı Direnen Labirent-Kentler – Qîra Qijikê
022 | Kayıp Bir Anarşist Kitap Gibi: Komutan Nasır (Faruk Bozkurt) – Samî Görendağ
028 | Mirî çi dibêjin – Guy de Maupassant
031 | Botan Savaşları: Bir Kuşatılmışlığın Anatomisi
Hazırlayan: Rawîn Stêrk Aktaran: Mahir Botan
039 | Kelimelerin Baskısı – Leyla Saral
041 | Özne ve İktidar: İktidarın Halkaları – Xezal N. Karaağar
050 | Dipnotlar, Şerhler: Politikayı Yeniden Tanımlarken (2) – Işık Ergüden
052 | Dar Gelirlinin Travması Olmaz – Turan Keskin
054 | Bir Sonraki Deprem Van’ı Sevip de Kavuşamayanlara Gelsin ya da
Orta Sınıf Bir Van Sakininin Deprem Güncesi – Bilgesu Sümer
065 | Geleceğin Solu – Murray Bookchin
091 | Özgürlükçü Belediyeciliğe Genel Bir Bakış – Murray Bookchin
098 | Ahmet Sezer’le Demokratik Özerklik ve Toplumsal Ekoloji Üzerine Söyleşi
103 | Kapitalist Modernitenin Son’ul Uygarlık Krizi ve Büyük Uygarlık Devrimi – Yasin Bedir
110 | Şiddet Tekeli Karşısında Ahlak ve Vicdan – Ahmet Arslaner
115 | Nev-i Şahsına Münhasır Bir Hristiyan Anarşist: Tolstoy – Alexandre Christiyannopoulos
119 | Hüseyin Kaytan’la Röportaj – Samî Görendağ
126 | Rastiya bazarê, xewna azadiyê – Hüseyin Kaytan / Jiyan Sarya
139 | Brecht’in Boncuğu, Gerçek, Yabancılaşma, Vesaire – Hüseyin Kaytan
144 | Sae’nın Defterinden – Hüseyin Kaytan
148 | Ji rastperestiyê ta helbestê – Bîra Çîya
150 | Mi bilure viraşte eve morê miyanê xo ra – Vladimir Mayakovsky
154 | Anarşizanlaşan Kürtler: Mağdurun Postkolonyal Şiddeti ve Parçalanmış Özne – Engin Sustam
167 | İktidar Tuzağı Olarak Siyasi Şiddet! – Ömer Faruk
176 | Postmodern Zamanda İmaj ve Görsellik – Ednan Şur
183 | Sürgünde Bir Kadın: Rewşen Bedirxan – Berjin Haki
185 | Aydınlanma, Etik ve Sivil İtaatsizlik – Tarık Aygün
200 | Toplu(m) Mezar – Sami Görendağ
205 | Varlık, Politika ve Gölgeler – Mehmet Oruç
211 | Gösterinin Dayanılmaz Çekiciliği – Deniz İlgin
214 | Şahmaran Amedekar – Ömer Dewran
233 | Varoluşun Trajedisi  – Asım Ararat
239 | Sevgili Hayattır! – Ömer Faruk
246 | Zozan Özgökçe’nin Vicdani Ret Açıklaması

2. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri

“2. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu  Ödülleri”, bu akşam sahiplerine verilecek.

Konuya ilişkin yapılan yazılı açıklamaya göre,Devlet Tiyatrosu Cüneyt Gökçer sahnesinde bir kez daha Ankaralılarla buluşacak olan törende, 2012 yılının en başarılı erkek ve kadın oyuncular, yardımcı rolde en başarılı kadın ve erkek oyuncular ile onur ve özel ödüller kategorilerindeki ödüller sahiplerine takdim edilecek.

Gerek sahneler, gerekse beyaz perdede unutulmaz izler bırakan, Türk sinemasının en sevilen oyuncularından Sadri Alışık anısına bu yıl ikincisi düzenlenecek organizasyonda, Ankara’da sahnelenen ve Anadolu’nun dört bir köşesinden başkente gelerek perde açan tiyatro topluluklarında emek veren sanatçıların yüreklendirilmesi ve ödüllendirilmesi amaçlanıyor.

Gülşen Karakadıoğlu Başkanlığındaki jüri tarafından belirlenen isimler arasında “Onur Ödülü” Meral Niron’a, “Gençlik Özel Ödülü” Bilkent
Üniversitesi Tiyatro Bölümü Rejisörlük Sanat Dalı Mezunu Erdi Mamikoğlu’na, “Jüri Özel Ödülü” de II. Uluslararası Mardin Gençlik ve Çocuk Tiyatro Festivali’ne değer bulundu.

Ödül töreni akşam 19:30 itibarı ile TRT Türk kanalından da izlenebilecek.

 

Bir devrim de çeltikten: “Az aslında daha çoktur”

Gıda üretimi ve kırsalda sosyo-ekonomik yaşam konularında dünyanın dört bir yanından gelen “tüm bildiklerimizi unutturan” yerel kırsal devrimlere bir yenisi de çeltik tarımıyla eklendi. İyi tarım, eko-tarım, permakültür, bütünlükçü mera yönetimleri, çok-katmanlı üretim, şehir tarımı gibi özellikle son on yılda büyük bir hızla yayılan verimli, ekonomik olarak daha karlı, toplumsal yarar gözeten ve ekolojik yöntemlerden bir tanesi de pirinç tarımını kökten değiştiren “Çeltik Yoğunlaştırma Sistemi”. Konu hakkında IRIN News’de yayınlanan makalenin çevirisini aşağıda sizlerle paylaşıyoruz.

***

Madagaskar’ın başkenti Antananarivo’nın 30 km güneyindeki küçük Talata kasabasında yaşayan 45 yaşındaki Ernest Rakotoarivony, pirinç üretmek için uygulanan geleneksel yöntemleri terk edip, bir Cizvit rahibinden öğrendiği bir teknik kullanmaya başladı. Başlangıçta alay konusu olan Ernest’in uyguladığı yöntem şimdilerde devrim niteliğinde bir fırsat olarak gösteriliyor.

Bundan on yıl kadar önce, Hollandalı rahip Ed Mulderink Ernest’e Çeltik Yoğunlaştırma Sistemi’nin (SRI) mahsulü önemli derecede artıracağı sözünü verdi, ama bir uyarıda bulunarak: bu yöntemin uygulanması daha fazla emek gerektiriyordu.

Ernest, kendisiyle görüşen IRIN ekibine şunları söylüyor. “Geleneksel ekim yöntemde çiftçiler bir avuç çeltiği alır, üstlerinde kalan toprağı silkelemek için kökleri ayaklarıyla döver ve tekrar ekerler. Bu işlem için onlar bir saat harcarlar. Yeni SRI yönteminde ise çeltiği tekrar ekerken çok küçük saplarınız vardır ve bu bitkilerin tek tek, düzgün bir sıra halinde ekilmesi gerekir. Bu yöntemle çalışmak 2 gün sürer. İnsanlar bu kadar zaman harcamak istemiyorlar sanırım. Diğer çiftçiler pirinç üretiminde ‘az daha çoktur’ felsefesine şüpheyle yaklaşıyorlardı. Tarlaya ne kadar çok ekerlerse, o kadar çok pirinç alacaklarını düşünüyorlar, ama aslında tam tersi daha doğru. Yeni yöntemin bir kısmını bile kullansalar-suyu kontrol etmek veya kökleri dövmemek gibi- sonuçlar daha iyi olabilir.”

Yolu rahiple kesişmeden önce hayatını ekmek satarak kazanmaya çalışançalışan Ernest Rakotoarivony ‘Bana gülenler oldu. Sonra aldığım mahsullü gördüler ve durum değişti’ diyor. ‘Rahip SRI tekniğini kullanarak onunla çalışmamı istedi. Böylece aileme ait arazide beraber çalışmaya başladık ve aynen söz verdiği gibi mahsulü iki katına çıkarmayı başardık.‘

Rakotoarivony kurak sezonda sebze yetiştiriyor ve artık üç yılda bir gübre ve tohum alacak kadar nakit parası var. Kendi ailesinden SRI tekniğini benimseyenler var fakat rahibin destekleyici vaizlerine rağmen bölgede bu yöntemi kullananların sayısı yine de az.

Pirinç Madagaskar’da yaşayan 20 milyon insan için ana yiyecek maddesi, yıllık ortalama tüketim kişi başına 102 kg ve nüfusun yüzde yetmiş beşi fakirlik sınırının altında yaşıyor.

Üretim 2010 yılında 4.7 milyon tondan 2011’de 4.3 milyon tona düştü ve son iki yılda fiyatlar iki katına çıktı (kilo başına 1 dolara). 1970’lerde pirinç ihracatı yapan Madagaskar o günden bugüne net pirinç ithalatçısı oldu. Bunun ana sebebi geçerliliğini yitirmiş tarım metotları ve altyapı sorunları. Yine de Madagaskarlı çiftçiler ülkenin pirinç ihtiyacının yüzde seksenini üretiyorlar.

 

SRI’nin Gelişimi

SRI yöntemi yerleşik uygulamalara kafa tutan Fransız Cizvit rahip Henri de Laulanié tarafından 80’lerde geliştirildi. Geleneksel çiftçiler çeltik tarlarına su bastırıyor ve olgunlaşmış çeltik bitkilerini demetler halinde ekiyorlar, oysa SRI tekniğinde genç çeltik fideleri aralarında daha fazla boşluk bırakarak ekiliyor ve tarla suyla kaplanmak yerine sadece nemli tutuluyor. SRI yöntemini savunanlar bu şekilde yüzde 25 ila 50 arasında su tasarrufu sağlandığını, yüzde 80 ila 90 arası daha az tohum gerektiğini ve bazı zamanlarda mahsulün ikiye hatta üçe katlandığını belirtiyorlar. Diğer bir deyişle maliyetler düşerken gelir katlanıyor.

SRI bölgesel olarak De Laulanié’nin kurduğu sivil toplum örgütü Tefy Saine (Farklı Düşün), uluslararası seviyede de Cornell Uluslararası Gıda, Tarım ve Kalkınma Enstitüsü (CIIFAD) tarafından destekleniyor.

Kanadalı ünlü aktör Jim Carrey tarafından kurulan Better U Foundation’ın danışmanı Winifred Fitzgerald IRIN ekibine yaptığı açıklamada şöyle diyor: ‘Better U Foundation, SRI yöntemini yerel düzeyde uygulama ve yaygınlaştırma konusunda destek oluyor. Yöntem Asya’da çok başarılı oldu ve şu anda 30’dan fazla ülkede kullanılıyor. Ancak Afrika’da ve Madagaskar’da yaygın kullanım alanı bulamadı’

Ancak, SRI yönteminin geleneksel yöntemlerden daha iyi performans gösterip göstermediği konusunda hala tartışma var. Cornell Üniversitesi’nin 2005 yılında yayınladığı ‘SRI Methodu En İyi Geleneksel Yöntemlerden Daha İyi Performans Gösteriyor Mu? Somut Verilere Genel Bakış’ adlı raporda şöyle deniyor: ‘En iyi şekilde uygulanan geleneksel yöntemlerin sonuçlarıyla karşılaştırıldığında SRI’nin mahsulü iki katına çıkardığına, Madagaskar’daki bir dizi deney haricinde, bu yöntemin sistemik bir şekilde hatta geçici olarak bile daha avantajlı olduğuna dair bir kanıt bulamadık’. Araştırmacılara göre yeni yöntem Asya ülkelerinde olumsuz sonuçlar doğurmuş bile olabilir.

Öte yandan, farklı sonuçlardan bahseden raporlar da var. Better U Vakfı’nın Madagaskar’ın yüksek bölgesi Vakinankaratra’da faaliyet gösteren ve dine dayalı uluslararası bir sivil toplum örgütü olan Katolik Yardım Servisi ile ortaklaşa hazırladığı bir değerlendirme rapora göre SRI yaygınlaştırma projesinden yararlanan 600 hane arasından seçilen 120 hane, SRI tekniği ile hektar başına 3.28 ton mahsul alırken, proje öncesi bu rakam 2.87 tondu. Bu da yaklaşık %15’lik bir artışa denk geliyor. Yine aynı araştırmaya göre mahsulü artan bu ailelerin gıda stoku ortalama 54 gün daha fazla dayanıyor, bu aynı zamanda kurak mevsime karşı daha korunaklı olmalarını sağlıyor.

Farklı sonuç ve verileri değerlendiren Better U danışmanı Rames Abhukara ‘Bu tarlada geliştirilmiş bir yöntem, laboratuarda değil. Bazıları başka yöntemleri destekliyor. Bence aralarında bir rekabet yok. Bazı bölgeler SRI yöntemi için daha elverişl, hepsi bu’ diyor.

Değişime Direnmek

Fitzgerald ‘Bazı çiftçiler neden babalarının ve dedelerinin kullandığı pirinç yetiştirme yöntemini değiştirmeleri gerektiğini anlamıyorlar. Riski azaltmak adına tarlalarının bir köşesinde SRI yöntemiyle pirinç yetiştirmeye başlayabilirler halbuki’ diyor. ‘Diğerleri bu yöntemle ilgileniyor ama nereden başlayacaklarını bilmiyorlar veya aldıkları eğitim yetersiz kalıyor. Bu konuda çalışan gruplar işte bu tip eksikleri gidermeye çalışıyorlar’

Biz çiftçilere bunu yapın demiyoruz. Diyoruz ki eğer bunun yararlı olacağını düşünüyorsanız, size bu konuda yardımcı olabiliriz.’ diye ekliyor Abhukara.

Kurumsal anlamda ise Better U Foundation, Madagaskar SRI Bölgesel Grubu (Groupement SRI de Madagaskar) adında bir organizasyonun kurulmasına önayak olmuş.

GSRI’nin 267 üyesi var, bunların arasında yerel ve uluslararası STK’lar, araştırma enstitüleri ve özel sektörden aktörler bulunuyor. Haziran 2011’de Tarım Bakanlığı SRI yöntemini ulusal pirinç yetiştirme stratejisi programına ilk kez dahil etti.

“Bazı çiftçiler neden babalarının ve dedelerinin kullandığı pirinç yetiştirme yöntemini değiştirmeleri gerektiğini anlamıyorlar”

Gıda Hakkı konusunda BM özel raportörü olan Olivier de Schutter’in ön raporunda SRI’nin ülkenin gıda güvenliğine katkı sağlayacak önemli bir agro-ekolojik yöntem olduğunu belirtmesine çok sevindik’ diyor Fitzgerald.

SRI’yi destekleyenler, mahsulü artırması bir yana, yöntemin çevreye de önemli katkıları olduğunu savunuyor. Mevcut tarların üretkenliği arttıkça çiftçilerin geliri de artıyor ve tarım yapabilmek için daha fazla orman alanını yok etmek zorunda kalmıyorlar. Gelenekselin aksine SRI yönteminde tarlalar sürekli suyla kaplı olmadıkları için atmosfere karışan metan gazı azaltılmış oluyor, bu da karbon emisyonlarını düşürmeye katkı sağlıyor.

Abhukara gıda üretimi ve dağıtımı, kırsal alanlarda hanehalkı gelirlerinin arttırılması gibi konuların bütüncüllüğüne de dikkat çekiyor: ‘Daha fazla pirinç üretmek başlı başına yeterli bir sonuç değil. SRI yöntemini etkin bir şekilde yaygınlaştırmak için tüm pirinç zincirini hesaba katmanız gerekiyor: Çiftçinin mikro-kredilere erişimi, pirincin depolanması, nakliyesi ve pazarlaması gibi…’

(Yeşil Gazete, IRIN News)

Çeviren: Tuğçe Tuğran
Haber: Durukan Dudu

Sadece nükleer santral değil, uranyum da kirletir

Münster'de yapılan Uluslararası Uranyum Konferansı'ndan

Münster (Yeşil Gazete) – Almanya’nın Münster kentinde yapılan Uranyum Konferansı‘nda uranyum madenciliğine son verme çağrısı yapıldı.

Uluslararası Uranyum Konferansı Almanya’nın Münster kentinde önceki gün yapıldı. Almanya nükleer karşıtı hareketinden çok sayıda aktivistin yanısıra Fransa, Hollanda, Rusya, Polonya ve Nijer’den nükleer karşıtlarının hazır bulunduğu toplantıya Türkiye’den Korol Diker ve ben katıldık.

Toplantının açılışında önce WISE Uranyum Projesi’nden Peter Diehl uranyum madenciliğinin son durumu hakkında bilgi verdi ve uranyumun çıkarılmasından işlenmesine, zenginleştirilmesinden atık haline gelene kadar geçirdiği tüm aşamalarda yarattığı kirliliği anlattı.

Konferanda katılan nükleer karşıtı aktivistler

Diehl’in ardından uranyum madenlerinin, zenginleştirme ve yeniden işleme tesislerinin ve nükleer santralların olduğu ülkelerden katılımcılar kendi ülkelerindeki durumu anlattılar. Özellikle Polonya’da hükümetin yeni nükleer santral projesi ve Nijer’de halkın uranyum madenciliği yapılan kirlenmiş topraklardaki yaşam mücadelesi büyük ilgi topladı.

Uluslararası konukların sunumları bölümünde biz de Akkuyu projesindeki son durum ve hükümetin Türkiye’deki nükleer santral projeleri hakkında bilgi verdik ve Türkiye’nin “nükleersiz” kalması için dayanışma çağrısı yaptık.

Toplantının Münster’de yapılmasının en önemli nedeni Almanya’nın tek uranyum zenginleştirme fabrikası olan Gronau kentinin çok yakınında olmasıydı. Almanya’daki antinükleer hareket Gronau’nun kapatılması için büyük mücadele yürütüyor. Toplantının ertesi günü Gronau’da bir de eylem yapıldı.

Uranyum Konferansı’ndan daha ayrıntılı izlenimlerimizi hafta içinde Yeşil Gazete izleyebilirsiniz.

Haber: Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

Kadınlar statlarda küfür edemez mi?

Statlarda ‘Çiçek açsın’ mantığıyla seyircisiz maçlara ücretsiz alınan kadınlar da küfür etmekten geri durmuyor. Demek ki sorun başkaymış…

Kenan Başaran’ın Radikal’deki haberine göre; Statlardaki erkek taraftarların ettiği küfür ve yarattığı şiddetten ötürü kulüplere verilen seyircisiz maç oynama cezasını ‘fırsat’a çevirmek adına kadın ve çocukları ücretsiz tribünlere alan Türkiye Futbol Federasyonu, bu uygulamaya da son verebilir! Zira, tribünlerde ‘çiçek açsın’ hesabıyla kapıların açıldığı kadınlar da zaman zaman erkek taraftarları aratmıyor küfür konusunda.

Çarşı’yı aratmadılar!

Sadece kadınların izlediği ve TFF’nin alkışlanmasını sağlayan ilk maç Fenerbahçe-Manisaspor karşılaşmasıydı. Şike davasına tepki vermek amacıyla da tribünleri dolduran yaklaşık 45 bin Sarı-Lacivertli kadın ve çocuk, takdire şayan bir performans gösterdi. Maçın 61. dakikasında Trabzonspor’a edilen küfür, dövizlerdeki bazı ifadeler ve objektiflere sobelenen çeşitli el kol figürleri (!) de erkekler tarafından kadınlara yakıştırılamadı(!)

Bursaspor-Galatasaray maçı da yalnızca kadın ve çocuklara oynandı. Timsah’ın kadınlarının yarattığı atmosfere övgü düzmesi için uzatılan mikrofona Fatih Terim, “Bana edilen küfürler de dahil mi? Keşke her maçta yerlerini alsalar ama hepimiz küfürlerden şikâyetçi değil miyiz? Harika bir atmosferde herkes hayret etti herhalde. Bayanlara yakıştıramadım” diyerek, küfürün erkeklere mahsus bir ayrıcalık olduğunu ima etti sanki…

Nihayet son vakıa İnönü’de yaşandı… Küfür yüzünden sık sık İnönü’nün kapanmasına neden olan Çarşı’nın erkeklerini aratmadı Dişi Kartallar, Mersin İdmanyurdu maçında… Daha önce Beşiktaş’ın Gaziantep BB ile oynadığı Türkiye Kupası müsabakasında destek tezahüratlarıyla övgüye mazhar olan Beşiktaşlı kadınlar, 1-0 kaybedilen Mersin İdmanyurdu lig maçında ise maç boyu koro halinde yaptıkları küfürleriyle yadırgandılar… Sorun küfürden ziyade kullanılan dilin bir hayli ‘erkek’ olmasıydı. Kadın spor yazarları, bu şekilde maça giden kadınların ‘erkekleştiğini’ belirtirken, “Küfür bir erkek ayrıcalığı mı?” diye de soruyor…

Küfür sadece erkeğin hakkı mı?

GÜLENGÜL ALTINSAY

Erkeklerin kadınları bir görme biçimi var. Kadınlar tribünde küfür etmesin istiyorlar. Ama bu gerçek değil oysa. Erkeğin kafasında bir kadın modeli var ve onun için sokuyor: Kadın küfür etmez, erkek eder! Küfür etme hakkı erkeğe aittir. Küfürle bir problem varsa da bunu ‘naif kadınlar’ çözer.

Kadınlara normal taraftar mumalesi yapılmıyor. Erkeklerin kendilerine biçtikleri role girmeleri isteniyor. ‘Tribünlerde çiçek açsın’. Kişisel olarak küfür etmem ve hoşlanmam ama bazı insanlar bunu kullanıyorsa kadınların da kullanması doğal. Erkek egemen toplumda kadın hep kendini erkeğe kabul ettirme durumu var ve haliyle tribüne de ‘erkekleşerek’ geliyor.

Seyircisiz maçların kadın ve çocuklara açılmasında özellikle çocuklar açısından itiraz ettiğim bir nokta var: Gece maçlarına çocukların götürülmesi haksızlık. Eve dönmeleri gece 12’yi buluyor.

Diğer yandan ben seyircisiz maça karşıyım. Böyle bir ceza varsa da tribünler boş kalacağına kadınlar olsun.

Erkeğin boşluğu dolduruluyor

EBRU KILIÇOĞLU

Seyircisiz maçlara kadınların davet edilmesi samimi mi, değil mi bende soru işareti yaratıyor. Kadınların gerçekten maça gelmesini istiyorsak, normal günde de onların isteyerek gelmelerini istemeliyiz. “Boş kalacağına kadınlara verelim” deniliyor. Oysa eşi, erkek arkadaşı veya erkek kardeşi nereye oturacaksa bir kadın da oraya oturmadıkça o kadınlara tahsis edilen yerler boş kalacak.

Bu yapılan ‘adet yerini bulsun’ tablosudur. Bunun da doğal sonucu olarak kendilerine ait olmayan bir yere gitmiş oluyorlar. Bu türlü maça gitme bir ‘görev bilinci’ yaratıyor. O nedenle de erkekler ne yapıyorsa, boşluğunu doldurmak amacıyla, kadınlar da o tuhaf tezahüratları yapıyor.

Tek başına tribüne giden biri olarak söylüyorum; futbolu gerçekten severseniz stada gitmekte bir zorluk yok. Fakat bu şekliyle kadınların sevmesine olanak yok. Uygulamanın bu haliyle kadınlar tribünlere ‘erkekleşip’ gidiyor.

Kadın yaratıcılığı nerede?

FERYAL PERE

‘Bizi aratmayın’ diye yollayanlara, ‘Sizi aratmayacağız’ diyen bir motivasyon, yumuşatıcı efekt olarak, algılanmayla inatlaşma, öğrenilmiş desteğin devamını getirme isteğiyle diyelim… İncecik seslerden daha zarif olması gerekmez ama ‘özgün’ destek yakışır. Nerede kadın yaratıcılığı? Tribünler tek bir cümleyi, sevgiyi rakibe baskıyı kadın, erkek çoluk çocuk yapınca güzel.

Ceza gelir mi?

Peki bilet paraları TFF tarafından karşılanarak seyircisiz maçlarda stada alınan kadın ve çocuk taraftarların ettiği küfür veya mahal verecekleri saha olaylarından ötürü kulüplere ceza gelir mi?
Her ne kadar bu taraftarlar TFF davetlisi olsa da ceza verilebileceği savunuluyor. Bunu savunanlar kulübün maçın güvenliğinden sorumluğu olduğu hatırlatılıp, seyircisiz maçlarda stat dışındaki taraftar eylemlerinden ötürü bile kulübe ceza verilebildiği kaydediliyor. Zaten tribünlere özel güvenlik elemanlarını yerleştirmesi de kulübün kadın ve çocuk taraftarların sorumluluğunu üstlendiğini gösteriyor.

Avukat Ali Rıza Dizdar, seyircisiz maçlarda sahaya alınan kadın ve çocukların eylemlerinin kulüpleri bağlayamayacağı görüşünde. Dizdar, “Onlar talimatlardaki seyirci tanımına girmiyor. TFF’nin misafiri olarak maça akredite ediliyorlar ve bu nedenle yapacakları kötü eylemlerden ötürü kulüplere ceza verilemez. TFF, olaylar artarsa bu uygulamayı sonlandırma yoluna gidebilir ancak” diyor.

12 Sayfalık gazete 13. sayfası nedeniyle kapatıldı!

Cezaevindeki gazetecilerin sayısı 105’i buldu. Bu kitlenin içinde en kalabalık grubu Kürt meselesini ağırlık merkezi yapan gazeteciler oluşturuyor. Son olarak 20 Aralık 2011’de Dicle Haber Ajansı, Özgür Gündem, Birgün ve Evrensel’de çalışan 36 gazeteci tutuklandı.

Bu medyanın temsilcilerinde Özgür Gündem Gazetesi genel yayın yönetmeni Hüseyin Aykol, Express Dergisi’nin Ocak sayısına konuştu. Aykol şunları söyledi:

“Son dönemde eskisi kadar arkadaşlarımızın öldürülmediği doğru, ama davalar açılıyor, tutuklamalar oluyor. Maddi olarak çok zorlandığımız dönemler oldu. İnsanların ‘en iyi’ dedikleri AKP döneminde 10 veya 30 günlük kapatmalarla yoğun bir biçimde karşılaştık. Günlük gazeteyi mahvettiler. AKP döneminde sayısız defa gazetemiz kapatıldı.”

SIK SIK KAPATILIYORUZ

Aykol, kimi zaman bir fotoğraf nedeniyle, kimi zaman ise 12 sayfa olan gazetemizin 13. Sayfasında olduğu iddia edilen bir yazı nedeniyle kapattıklarını anlattı. Aykol, yeniden gazete kurarken zorlandıklarını söyledikten sonra esas sorunlarını şöyle anlattı:

“Tabii esas olay, TMK’da 2006’da yapılan düzenlemedir. Orada ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt propagandası yapmak’ gibi bir suçtan söz ediliyor. Yani devlet senin örgüt üyesi olmadığını kabul ediyor, ama üye gibi yargılayabiliyor. Daha doğrusu, örgüt üyesi olduğunu kanıtlamak zorunda olmadan, üyelikten içeri atabiliyor. Azadiya Welat çalışanlarına verilen cezalar akla durgunluk veriyor. Savcı, Vedat Kurşun için 525 yıl hapis istedi. Mahkeme heyeti ‘o kadar da abartmayalım’ deyip 167 yıla indirdi.”

ÇİFTE STANDART VAR

Hüseyin Aykol, merkez medyayı çifte standartlı olmakla eleştirerek şunları söyledi : “Ahmet Şık, tutuklanmadan öncede solcu olduğu için merkez medyada çalışamaz hale gelmişti. Şimdi onun ismi üzerinden aynı gazeteler basın özgürlüğü çığırtkanlığı yapıyor. Şık, yarın hapisten çıkarsa, buyük istimalle yine bu gazetelerde iş bulamayacak. Bu tabii Ahmet Şık için çok kötü bir durum. Onu işten çıkaran gazete, onu savunuyor gibi yapıyor. Avrupa ve dünyadaki basın kuruluşları, zaman zaman Türkiye’deki durumun basın açısında vahim olduğunu belirtse de, yeterince tepki verdiklerini düşünmüyorum. Onlardan bazı basın kuruluşları da hükümetin kendilerine verdikleri rakamları doğru sayıp ‘içeride sekiz gazeteci var’ diyecek kadar küçülebiliyorlar. Bize yönelik baskılar ve infazlar tabii hâlâ devam ediyor. Önceki sene Adana’da Azadiya Welat çalışanı Metin Alataş öldürüldü. Bizim dışımızda kimse haber yapmadı. Cezaevindeki arkadaşlarımız hastalanıp ölürse, yine haber yapmayacaklardır.”

(odatv)

Aldırma Ece, Aldırma! – Nuray Mert

Meğer Ece Temelkuran bu ülkedeki kötülüklerin anasıymış!.. Laiklik mitingleri üzerine yazdıkları, sonra Kürtlere verdiği destek, hatta bahçesinde yetiştirdiği domatesler parmaklara dolandı, yetmedi o parmaklar şimdi boğazına dayanıyor. Belli ki, işinden olması yetmedi; hiç sesi çıkmasın isteniyor. Beğenmediklerini ölümüne gammazlayanlar bitti, şimdi ‘sesi kesilsinciler’ çıktı. Eskiden bu işlere tenezzül edenler hiç olmazsa, aydınlar, demokratlar nezdinde ipi pazara çıkmış, itibarsız insanlardı; şimdikiler bir de ‘demokrat’lık taslıyor.

‘Ergenekoncu’ tehdidi
Son olarak Ece’nin The Guardian gazetesine yazdığı ‘Türk gazeteciler çok korkuyor, fakat buna karşı durmalı’ başlıklı yazısına çok bozulan olmuş. Bir yazarın bu yazısını da, başkalarını da, genelde yaptığı tahlil ve yorumları beğenmeyebilirsiniz, tamamen yanlış olduğunu da düşünebilirsiniz; ama ‘parazit’, ‘ahlaksız’ vs. diye karalamak ne oluyor? Dahası, şimdilerde beğenmediğinizi ‘Ergenekoncu’ diye yaftalamak gibi bir yol tutturulmuş, tehdit gibi kullanılıyor.

Bu ne densizlik!
Etyen Mahcupyan tam da bu yoldan gitmiş, Ece’nin yazısına, Today’s Zaman’da (3 Şubat) ‘Hrant’ın Parazitleri’ başlığı altında vermiş veriştirmiş. Ece’yi ‘parazitler kolonisi’nin son örneği, ‘ahlaksız’, yazdıklarını ‘komik ve zavallı analizler’ diye tanımlamakla kalmamış, ultra-milliyetçi ve Ergenekoncu çevrelere yakınlıkla ve ‘yurtdışında Türkiye’ye ilişkin algıları yönlendirmekle’ itham etmiş. O da yetmemiş, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alındıklarında söylediklerini (‘Hrant için’ ve ‘Dokunan yanar’) kendilerini abartılı bir konuma sokmak olarak değerlendirmekle kalmamış, ‘iç dünyalarının derinliklerindeki zayıflıklara’ bağlamış. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne kendini beğenmişlik, bu ne densizlik anlamak mümkün değil!

Kimin ne hakkı var?
Birileri Ergenekon davası ve Mahcupyan’ın deyimi ile ‘komplo’sunu hâlâ varlığını sürdüren derin devlet veya devlet içi yapılanmaların devamına bağlar, diğer bazıları derin devletin el değiştirdiğini ileri sürer, Dink davasının vardığı noktayı bu çerçevede değerlendirir. Konuyu farklı okumalar ve analizler olarak düşünmek yerine, beğenmediği yorumu ve yorum sahibini Ergenekon çevresine yakınlık Ergenekoncuların değirmenine su taşımak diye yaftalamaya kimin ne hakkı var? Böyle yaparsanız, diğerleri de size dönüp Ergenekon davasını, eski rejim ve uzantıları ile sınırlayıp mevcut rejimi temize çıkarmakla suçlar. Ben samimi amacı demokratikleşme ve geçmişle hesaplaşma olanların, tahlilleri farklı olsa da, işi birbirlerini karalamaya vardırmaması gerektiğini düşünenlerdenim.

Terfi ilahi bir tesadüf
Ama her şeyin bir sınırı var, işi Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı ruh hastalığı ile yaftalamak, Ece Temelkuran’ı ultra-milliyetçilik ve Ergenekon ile akrabalık’a vardırırsanız, size söylenebilecek o kadar çok şey var ki! Mahçupyan’ın yazısının Ramazan Akyürek’in terfisine denk gelmesi bile başlı başına bir ilahi tesadüf!
Mesele, sadece demokratlığı kendinden menkul Mahçupyan değil, genelde demokratlık adına estirilen ‘entelektüel terör’, kendine demokrat diyenlerin bu terör ile aralarına mesafe koymasının zamanı geldi de geçiyor. Ayrıca, Mahçupyan, ‘zavallı ve komik analiz’ okumak istiyorlarsa, kendi arşivlerinden daha zengin bir kaynak bulamaz diye düşünüyorum.

Milliyet

Uludereli köylüler tazminatları almayı reddetti

Uludere’de düzenlenen hava harekatında 34 yakınını kaybeden köylüler, failler tespit edilip cezalandırılıncaya kadar devletten tazminat talebinde bulunmayacaklarını söyledi. Meclis komisyon başkanı Ayhan Sefer Üstün ise, “Sizin evlatlarınız, bizim de yüreğimiz ve ciğerimiz parçalandı” dedi.

Şırnak’ın Uludere ilçesinde düzenlenen hava harekatında 34 kişinin ölümünü incelemek üzere kurulan meclis komisyonu, hava muhalefeti nedeniyle ertelenen ziyaretini bugün gerçekleştirdi.

Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün başkanlığında oluşturulan 12 kişilik heyet, ilk olarak hava saldırısında yaşamını yitiren Nadir Alman’ın evini ziyaret etti.

Gülyazı Köyü’nde aileri ziyaret eden Komisyon Başkanı Ayhan Sefer Üstün, “Sizin evlatlarınız, bizim de yüreğimiz ve ciğerimiz parçalandı” dedi.

Ölen 34 kişinin yakınları da milletvekillerine verdikleri dilekçede, failler tespit edilip cezalandırılıncaya kadar devletten tazminat talebinde bulunmayacaklarını, yapılmış ve yapılacak maddi-manevi tazminat tekliflerini reddedeceklerini belirterek, “İçimiz kan ağlarkan, çocuklarımızın kan bedeli olan paraya dokunmayacağımızın bilinmesi gerekir” dedi.

Komisyon üyeleri olayda yaşamını yitirenlerin aileleriyle görüştükten sonra Uludere kaymakamı ve başsavcıdan da olay hakkında bilgi alacak.

Şırnak’ta konaklayacak olan heyet yarın da Şırnak valisi ve cumhuriyet savcısını ziyaret edecek. Heyet bölgede iki gün sürecek olan inceleme sonucunu TBMM’ye taşıyacak.

İşte muhafazakarlık! Bizans Sarayı yıkıldı, yerine otel yapıldı!

Sultanahmet’te Bizans Büyük Saray’a ait tarihi yapı iş makineleriyle yerle bir edilip yerine otel yapılırken kimsenin kılı kıpırdamadı.

Sultanahmet’te 1. Derece Koruma Bölgesi içinde yer alan, kentsel ve arkeolojik sit alanı içindeki Bizans Büyük Saray’a ait olduğu düşünülen tarihi yapıyı iş makinalarıyla yerle bir edip yıktılar. Yerine beş katlı otel diktiler. Bu sırada durumu fark eden uzmanların İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu ile Fatih Belediyesi’ne yaptığı bilidirim sonuç vermedi. Koruma Kurulu bir ay sonra inşaatın durdurulması yönünde karar aldı. Bir ay içinde inşaat beş kat yükseldi, çatı aşamasına geldi.

Ömer Erbil’İn Radikal’deki özel haberine göre; Sultanahmet Mahallesi 98 ada 1,2,22 ve 33 parselde yer alan inşaat, arkeologlara göre Bizans Büyük Saray’ın üstüne yapıldı. İki parsel yanında, Sultanahmet Eresin Otel’in altında da benzer kalıntılar inşaat sırasında çıkmış, otel sahipleri bu kalıntıları koruma altına alarak müzeye çevirmişti.

‘Güçlendirme’ izniyle

Sultanahmet Küçükayasofya Caddesi üzerinde 1 ve 2. parseli korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen, diğer parselleri de 2. derece korunması gerekli kültür varlığı olan yapılar bir gecede yıkıldı. Ancak yıkımdan önce Fatih Belediyesi’nden güçlendirme izni alındı. İnşaat yapılacak alanın etrafı suntadan tahta paravanlarla kapatıldı. İçeride ne olup bittiğinin görünmemesi için küçük bir delik bile bırakılmadı. Ardından önce tarihi binalar yıkıldı. Temele kadar inildi. Altta Bizans Büyük Saray’a ait duvar kalıntıları ve tarihi yapılar çıktı. Bunlar da iş makineleri ile yıkıldı. Tüm bunlar olup biterken ne Büyükşehir ne de Fatih Belediyesi’nden bir yetkili uğradı. Temel betonlarının bir kısmı atılıp tarihi duvarların iş makineleri ile yıkıldığı sırada çevredeki işyeri sahiplerinden şikâyet geldi. İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları adrese gittiklerinde gördükleri manzara karşısında şaşkına döndü. Bizans Büyük Saray’a ait olduğunu düşündükleri 4 metre genişliğinde yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki tarihi duvarlar yerle bir edilmişti. Uzmanlar, bunu yapmalarının yasak olduğunu ve inşaatı durdurmaları gerektiğini söyledi. ama gözlerinin önünde yıkım devam etti.

1 ay sonra karar alındı

Geçen 15 Aralık günü tespit edilen bu durum, İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu’na, Fatih Belediye Başkanlığı’na ivedilikle bildirildi. Koruma Kurulu bu şikâyeti tam 1 ay sonra gündeme aldı. 18 Ocak 2012 tarihli Koruma Kurulu kararında şöyle denildi:

“Açığa çıkan tarihi duvar kalıntılarının İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nce kalıntı rölevesinin ve niteliğini açıkça belirten raporun hazırlanarak kurulumuza iletilmesine, söz konusu alanda her türülü inşai faaliyetlerin ivedi olarak durdurulmasına, 1 ve 2 parsellere ait güncel röleve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin kurulumuza iletilmesine karar verildi.”

5 yıla kadar hapis

Koruma Kurulu inşaatın durdurulmasını istemişti ama inşaatın 5 katı da bitmiş, çatısı yapılıyordu. Kurulun rölevesini istediği tarihi duvarlar da hafriyat oldu. 2863 sayılı yasanın 65. maddesi a fıkrasında şöyle diyor:

“Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarara uğramalarına kasten sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.”

Bir şeyler döndü ama ne!

Bir kurul yetkilisi şunları söyledi: “Tarihi yarımada bütününde yapılaşma ve araştırma için yapılacak temel kazıları müze denetiminde olmalıydı. Ancak belediye haber bile vermedi. Belli ki inşaatı yapanlara arka çıkılıyor. Kurulun gündemine geç alınması da şüpheli. Çünkü geçen yıl nisan ayında bir karar aldık. Bu tür acil durumlarda faksla ya da telefonla gelen ihbarlar karşısında kurul toplanana kadar inşaatın durdurulmasına karar vermiştik. Bir şeyler döndü ama ne olduğunu anlamış değilim. Belediye de kurul yöneticileri de bu durumdan mesuldür.”

‘Dehşete kapıldım, bu bir vandalizm’

Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Doç. Dr. Necmi Karul: “Dehşete kapıldım. Bu bir vandalizm. Belli ki bir yapı kompleksine ait duvar kalıntıları. Saraya ait bir yapı gibi görünüyor. Gözümüz gibi baktığımız tarihi yarımadada bu nasıl yapılır? Belediye nerde? Koruma Kurulu nerde? Hiç kimse görmemesi ilginç. Arkası oldukça sağlam biri olmalı. 2863 sayılı yasa hapis cezası öngörürken bu nasıl bir cüret? Ancak yasa var ama kâğıt üzerinde, uygulayacak yönetici yok! Fourseasons Otel daha önce Bizans Sarayı üzerine yapıldı. Buradan cesaret alıyorlar.”