Ana Sayfa Blog Sayfa 4823

AKP şükretmemizi istiyor!*

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, tinerci ve isyankar bir nesil yetiştirmek istemediğini ve alternatif olarak da dindar bir nesil yetiştirmek istediğini söylemesinden hemen önce, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, dışarda özgürlük yok diyorsunuz, o zaman biz de sizi hapse atıyoruz, fakat yine yaranamıyoruz. Özgürlük yok demeye devam ediyorsunuz! Bu nasıl iş? Demek ki neymiş? Hapiste olmamak bir özgürlükmüş. Çıkarsanıza özgürlüğün tadını dedi. İçişleri Bakanı’nın özgürlük yok diyeni içeri atıyoruz ki, dışarda olmanın da bir özgürlük olduğunu anlasın demesinden kısa bir süre sonra da, bu sefer söze giren AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, dışarda olan ama çok dışarda olan, yurtdışı!, yazar Paul Auster ile Ergenekon ve Neocon’un bağlantısını kuruverdi. (Bunda ses benzerliği de etki olmuş olabilir.) Gedikli aynı konuşmasında Paul Auster ile birlikte Noam Chomsky’yi de Ergenekon ile İsrail arasındaki bağı kanıtlamak için örnek verdi.

Her şey ne kadar güzel değil mi? Dindar olmayanlar tinerci, özgürlük yok diyen herkese bakanlık demokrasi ve özgürlük getiriliyor, demokrasi ve özgürlük içerisinde yaşadığını gösteriyor. Hükümet içerideki muhalifleri belli davalara bölerek tasnif etmeyi bitirdi, sıra Türkiyeli olmayan muhaliflere geldi. Halbuki böyle olmayacaktı değil mi? Türkiye’ye adım adım demokrasi gelecekti. AKP demokrasinin yıldızıydı. Herkes özgürce fikrini söyleyecek, barış içerisinde yaşayacak, istediği konsere gidecek, istediği fikrin yayılması için düşüncelerini açıklayabilecekti. Formül hemen hemen, küçük bir sapma dışında tuttu. Bir de AKP’li olanlar dışında herkes demokrasi ve özgürlük düşmanı olmasaydı!

Böyle bir iki, üç gün geçirdikten sonra, Türkiye’nin demokrasi alanında, insanların kendilerini ifade etmeleri alanında ve hepsinden önce, insanların diledikleri gibi yaşayabilmeleri alanında bir adım ileri atabileceğini düşünebilir miyiz? (Biz çoktan bıraktık diyenler çoğunluktadır!) AKP’den böyle bir adım bekleyebilir miyiz? Örneğin, bir anayasa çalışması sürüyor. Kısa bir metin olacağı ve hızlı yazılması gerektiği ısrarla vurgulanan bir anayasa. Bu anayasa yazım sürecine, sadece ve sadece yukardaki üç sözün filtresinden baktığımızda ne görürüz?

Partiler, STK’lar, meslek örgütleri, bireyler gidip anayasa için önerilerini sunuyorlar. Peki bu öneriler Başbakan’a göre tinerci bir nesil yetiştirmek içinse ne olacak? Bu öneriler “dindar bir nesil ülküsüne” uygun olmadıkları zaman ciddiye alınmayacaklar! Çöpe atılacaklar ama anayasamız katılımcı olacak! Dindar olmayanlar, yani tinerciler ve isyanlarlar katılamayacak, olsun! Tinerci olmaktan kurtulduğumuz için şükretmeliyiz!

Mevcut Türkiye’yi (105 gazetecinin hapiste olduğu ve Dünya üzerinde terörist diye suçlanan insanların büyük bölümünün yaşadığı ülkeyi) demokratik bulmayıp daha ileri hale getirmek isteyen öneriler de geliyordur anayasa için. “Dikta sadece askerden gelmez, 28 Şubat’ta, 12 Eylül’de yazarlar işten çıkartılıyordu, şimdi ses çıkarmalarına bile izin verilmiyor.” diyenler dahi oluyordur belki ama sonuç değişmeyecektir. Onlar da ciddiye alınmayacaklar! Hatta bu durum da terörist sayılmak için bir neden olarak bile görülebilir. Çünkü, Türkiye’nin pürüzsüz, parlak demokrasisini lekeli olarak göstermek isteyenler sırasıyla, Ergenekon, Neocon ve İsrail! Paul Auster’in kitaplarını basan yayınevi de bu üçlünün tam ortasında duruyordur herhalde! O zaman da bize ne kalıyor? AKP’nin bizi daha fazla demokrasi isteyenlerin şerrinden korumasını beklemek ve mevcut durum için şükretmek!

Sonra ortaya çıkan anayasa (çok şükür ki!) bizim ilk sivil anayasamız olacak. Büyük ihtimalle de; bu dindar, verili durumu en özgür ve demokratik durum sayacak olan anayasaya karşı çıkacak olanlar da askeri anayasa savunucuları olarak nitelendirilecek. Bu kadar katılımcı bir süreci dahi beğenmeyenler de başka bir şey olamaz zaten! Onları da İçişleri Bakanı özgürleştirecektir.

Sonuç olarak bu sözlerin filtrelemesiyle her konuya bakabiliriz. Anayasa yazım süreci sadece bir örnek. Çünkü AKP’nin bir kulvarda yaptıklarına şaşırıp, inanamayıp, başka bir kulvarda ondan demokrasi beklemek gibi bir olgu mevcut. Bunun böyle olmadığını anlamak için, sadece bu üç söz ışığında değerlendirme yapmak bile yetecektir. Nasıl bir Türkiye hayal edildiğini görmek için sadece bu üç söz bile yetecektir.

*Dindar neslin başlığı da böyle olmalı!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Türkiye rüzgarda Avrupa 10’cusu

0

Avrupa Rüzgar Enerjisi Birliği’nin verilerine göre, 2010 sonunda rüzgardan elektrik üretme kapasitesi bin 329 megawatt (MW) olan Türkiye, geçen yıl bu rakama 470 MW daha ekleyerek toplam kurulu kapasitesini bin 799 MW seviyesine çıkardı.

Türkiye böylece İrlanda’yı da geride bırakarak Avrupa’da 10’uncu sıraya yükseldi.

Geçen yıl rüzgar enerjisinde Avrupa lideri 29 bin 60 MW ile Almanya olurken 21 bin 674 MW ile İspanya ikinciliği aldı.

Rüzgardan elektrik üretim kapasitesinde Türkiye’nin önünde sıralanan diğer ülkeler 6 bin 800 MW ile Fransa, 6 bin 747 MW ile İtalya, 6 bin 450 MW ile İngiltere, 4 bin 83 MW ile Portekiz, 3 bin 871 MW ile Danimarka, 2 bin 907 MW ile İsveç ve 2 bin 328 MW ile Hollanda oldu.

Geçen yıl Avrupa’da rüzgar enerjisine 13 milyar avroluk yatırım yapılarak sağlanan 10 bin 281 MW ilave kapasiteyle toplam kurulu kapasite 96 bin 600 MW düzeyine ulaştı.

Geçen yıl AB’de yeni elektrik üretim kapasitesinin yüzde 47’sini güneş enerjisi, yüzde 22’sini doğalgaz santralleri, yüzde 21’ini rüzgar enerjisi, yüzde 5’ini kömür santralleri, yüzde 1,6’sını fuel oil santralleri ve yüzde 1,3’ünü hidroelektrik santralleri oluşturdu.

2011 sonu itibariyle AB’de toplam elektrik üretim kapasitesinin yüzde 26’sının kömür, yüzde 23’ünün doğalgaz, yüzde 14’ünün nükleer ve hidroelektrik, yüz 10’unun rüzgar ve yüzde 6’sının fuel oil santrallerinden sağlandığı bildirildi.

Dünyada rüzgar enerjisinde 45 GW kurulu kapasitesiyle Çin ve 44 GW kurulu kapasitesiyle ABD başı çekerken Almanya üçüncü sırada bulunuyor.

(Ajanslar)

İklim vergisine Çin vetosu

Avrupa Birliği’nin havayolu şirketleri için başlattığı emisyon harcı tehlikede. Çin yönetimi milli havayolu şirketlerinin, 1 Ocak tarihinde yürürlüğe giren iklim koruma yönetmeliğine katılmalarını yasakladı.

Çin havayolu şirketleri Pekin’in izni olmadan Avrupa Birliği’nin emisyon harcını ödeyemeyecek. Çin sivil havacılık dairesinin konuyla ilgili bildirisinde, havayolu şirketlerinin Avrupa Birliği düzenlemelerine dayanarak biletlere zam yapamayacakları ya da yolcularına ekstra harç ödetemeyecekleri belirtiliyor. Pekin yönetiminin bu kararı, Avrupa Birliği’nin iklimin korunması gerekçesiyle meydana getirdiği uygulamanın boykot edilmesi anlamına geliyor.

1 Ocak 2012’den bu yana Avrupa Birliği havalimanlarına iniş kalkış yapan havayolu şirketleri Avrupa emisyon sertifikası ticaretine katılmak zorunda. Amaç sivil havacılığın da iklimin korunmasına katkıda bulunmasını sağlamak. Avrupa Birliği’nin son çevre inisiyatifi Çin, ABD ve Rusya tarafından boykot ediliyor. Çin sivil havacılık dairesi uygulamanın devletlerarası anlaşmalara aykırı olduğu görüşünde. Pekin’deki Avrupa Birliği heyetinin başkanı Markus Ederer, anlaşmazlığın görüşmeler yoluyla giderilmesini umuyor.

Çin’in AB tarafından yapılan düzenlemeyi tanımadığını açıklaması Avrupa’ya yapılan uçak seferleri açısından değişikliğe yol açmayacak. Havalimanlarının, emisyon ticaretine katılmayan şirketlere kapatılması söz konusu değil. Brüksel’in düzenlemesi, yıllık emisyonlarını hesaplayıp, yılbaşından itibaren biriken emisyon borçlarını sertifika alarak kapatmaları için havayolu şirketlerine 2013 yılının nisan ayına kadar süre tanıyor. Yeni düzenlemeye göre bütün havayolu şirketlerine belli miktarda karbondioksit emisyon izni verilecek.

Devede kulak

Bu yıl için birikmiş emisyon borcunun yüzde 85’inden harç alınmayacak. Bu oran 2013 yılında yüzde 80’e düşecek. Havayolu şirketleri bu miktarın üzerinde ürettikleri karbondioksit için serbest piyasada emisyon sertifikası satın alacaklar. AB temsilcisi Ederer Avrupa’da uygulanan sistemin bu avantajına işaretle, gerçek emisyon maliyetinin havayolu şirketlerinin bütçesine yük getirmeyeceğini söylüyor. Ederer, “Çin yolcu uçakları için emisyon yönetmeliği 1 euro 90 centlik ek maliyet getiriyor. Bu meblağ, Pekin-Brüksel hattı için ödenen bilete ilave edilecek. Bunun, dünyayı kurtarmak, iklim değişikliği ile mücadele etmek ve birlikte ilerleme sağlamak için büyük bir fedakarlık olup olmadığının takdirini size bırakıyorum” diyor.

Çin yönetimi, milli havayolu şirketlerinin Avrupa ile Çin arasındaki seferler için yılda 95 milyon euroluk ek harç ödemek zorunda kalacağını hesaplamış. Çin şirketlerini korumak amacıyla tedbir alınacağını duyuran resmi makamlardan düşünülen karşı önlemlerin ayrıntıları hakkında ise bilgi alınamadı.

Havayolları yasa ihlaline zorlanıyor

AB Komisyonu emisyon ticaretinden yılda 750 milyon euro elde edileceğini, Atlantik aşırı seferler için yolcu başına azami 24 euroluk ek masraf doğacağını hesaplamış.

Çin gibi Amerikan yönetimi de milli havayolu şirketlerinin emisyon ticaretine katılmasını yasaklamayı tasarlıyor. Bu durumda Amerikan şirketleri ya AB, ya da Amerikan yasalarını çiğnemeye zorlanmış olacak. Havacılık uzmanları, bütün dünyada eşit şarlarla uygulanması kaydıyla havayolu şirketlerinin emisyon ticaretine karşı olmadığını belirtiyorlar. Ayrıca havayolu şirketlerindeki en büyük maliyet kaleminin uçak yakıtı olduğu ve yakıt sarfiyatını düşürmeye çalışan şirketlerin doğrudan karbondioksit emisyonuyla mücadele ettiği de yeni düzenlemeye karşı çıkanların argümanları arasında.

(DW)

4-c AİHM’e taşındı

0

Aralarında TEKEL işçilerinin de bulunduğu 44 bin 4-c’li sözleşmeli personelin sorunu AİHM’e taşındı. Kamu Çalışanları Hak Sendikaları Konfederasyonu (HAKSEN), 4-c statüsünü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) götürdü.

19 yıl süreyle aralıksız olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) 657 sayılı Yasanın 4-c maddesine göre görev yaptıktan sonra 2009 yılında sözleşmesi yenilenmeyen ve tazminat ödenmeyen sendika üyesi Sabahattin Gürler adına Danıştay’a dava açılmıştı. Dava kapsamında yapılan incelemede Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 657 sayılı Yasanın 4-c maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru 2011 yılında reddedildi.

AYM’nin ret kararı sonucu dava HAKSEN Hukuk Müşavirliğince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındı. “AYM’nin kararının davamızdan olumlu sonuç alınmasını imkansız hale getirdiğinden ve bu aşamaya kadar süren yargılamada makul süre aşılmış olduğundan işbu Başvuru yapılmak zorunda kalınmaktadır” denilen başvuru dilekçesinde; uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin; adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı ve ayrımcılık yasağını düzenleyen maddelerine aykırı olduğu belirtildi.

(Ajanslar)

Romanya Başbakanı Boc istifa etti

0

Romanya Başbakanı Emil Boc, kemer sıkma önlemlerine karşı başlayan protestolar karşısında istifa etti.

Boc, bakanlar kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada “önemli kararlar alma zamanının geldiğini” söyleyerek toplumsal ve siyasal gerginliği yatıştırmak için görevinden ayrıldığını söyledi.

Romanya ekonomisi geçen yıl büyümesine karşı, ülkede üç haftadır kemer sıkma önlemlerini protesto için cumhurbaşkanı ve başbakanın istifası talebiyle protesto gösterileri düzenleniyor.

Boc, kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 25 oranında düşürmüş ve emekli maaşlarını dondurmuştu.

Avrupa’nın en yoksul ikinci ekonomisi kabul edilen Romanya’da KDV oranları yüzde 24’e yükseltilmişti.

Romanya Hükümeti, Uluslararası Para Fonu IMF’yle yaptığı 20 milyar euroluk anlaşma kapsamında yeni kredi dilimini alabilmek için bu önlemlerin şart olduğunu söylüyor.

Teknokratlar hükümeti

Boc açıklamasında, ‘kriz zamanında popülistliği değil, ülkeyi kurtarmayı’ tercih ettiklerini söyledi.

Romanya’da Kasım ayında seçimler yapılacak.

Cumhurbaşkanı Traian Basescu’nun seçimlere kadar görev yapacak bir teknokratlar hükümeti atayabileceği belirtiliyor.

Eylemler, geçen ay popüler Sağlık Bakanı Raed Arafat’ın istifasına tepki olarak başlamış, ancak daha sonradan iki yıl önce uygulamaya konulan kemer sıkma önlemleri ve yolsuzlukları protestoya dönüşmüştü.

Meksika’da ilk kadın başkan adayı

0

Meksika‘da iktidardaki muhafazakar parti, 1 Temmuz’da yapılacak seçimlerde ilk kez cumhurbaşkanlığına bir kadını aday gösterdi.

Eski Eğitim Bakanı Josefina Vazquez Mota, önseçimde Cumhurbaşkanı Felipe Calderon’un tercihi Ernesto Cordero’yu yendi.

Ulusal Eylem Partisi, Meksika tarihinde cumhurbaşkanlığına kadar aday gösteren ilk büyük parti oldu.

Mexico City’de bulunan BBC muhabiri Will Crant’a göre Vazquez Mota eski Maliye Bakanı Cordero’dan yüzde 20 civarında fazla oy aldı.

Ancak muhabirimiz, seçimde Mota’nın işinin kolay olmadığına dikkat çekiyor.

Zira kamuoyu yoklamaları, Mota’yı ülkeyi 70 yıl boyunca yöneten Kurumsal Devrim Partisi’nin gerisinde gösteriyor.

Vazquez Mota’nın bir diğer önemli rakibi ise sol eğilimli Demokratik Devrim Partisi’nin adayı Andres Manuel Lopez Obrador.

Obrador, altı yıl önceki seçimlerde Cumhurbaşkanı Calderon’a az farkla geçilmişti.

Seçim kampanyası henüz başlamadı.

(BBC)

iAteri!

Apple, en iyi tablet bilgisayarlar arasında gösterilen iPad’i daha da vazgeçilmez hale getirecek ürüne geçtiğimiz ayın ortalarında kavuştu.

iPad için üretilen en iyi aksesuar olduğu kabul edilen iCade, içine yerleştirilen iPad’i atari makinasına dönüştürüyor.

iPad ile bağlantısını Bluetooth özelliği ile kuran iCade, bir joystick ve sekiz dijital tuşa sahip.

1980’lerin havasını yansıtacak şekilde tasarlanan iCade, ön tarafında bir jeton jeton deliği bulunduruyor. Cihaz açıldığında jeton deliği yanıyor, iCade’in pil ömrü azaldığında ışığı azalarak kullanıcıyı uyarıyor.

iPad,  iCade’in içine dikey olarak yerleştiriliyor. Apple Store’da, iCade için şimdiden 20’ye yakın uygulama sunuldu bile.

Hızlandırılmış cinayet bugün zaman aşımında!

Pamukova’da meydana gelen ve 41 kişinin yaşamını yitirdiği kaza sonrasında açılan kamu davası, 7.5 yıllık zamanaşımının dolması nedeniyle bugün görülecek duruşmada düşecek.

Bu trenin hızına adalet bile yetişemedi! Sadece iki makinistin küçük cezalar aldığı davada, bilirkişinin yarı yarıya kusurlu bulduğu raylarla ilgili sorumluların soruşturulmasına izin verilmedi.

Pamukova’da 22 Temmuz 2004’te meydana gelen “hızlandırılmış” tren kazasında 41 kişi yaşamını yitirirken 100’e yakın kişi de yaralanmıştı. Bilirkişi raporlarıyla facianın ardında eski raylarla yapılan hızlı tren denemesinin olduğu ortaya çıktı. Kazayla ilgili Sakarya 2’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açıldı.

Vatan’ın haberine göre; bilirkişi raporunda, birinci makinist 8’de 3, ikinci makinist 8’de 1 ve demiryolu 8’de 4 kusurlu bulundu. Tüm fatura makinistlere kesilirken, baş makinist Fikret Karabalut 5 ay, ikinci makinist Recep Sönmez ise 3 ay tutuklu kaldı. Ancak asıl kusurlunun kim olduğu bir türlü tespit edilemedi. Kazada yaşamını yitirenlerin avukatları kusurlu bulunan rayların yapımında ve kullanımında katkısı olan asıl suçluların bulunması için suç duyurusunda bulundu. Verilen soruşturma emri Danıştay tarafından iptal edildi. İkinci girişimde de mahkeme, Danıştay’ı örnek göstererek yeniden bir soruşturma yapılmasına izin vermedi.

YARGITAY 2 KEZ BOZDU
Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada ilk olarak 1 Şubat 2008’de 1. makinist Fikret Karabalut 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. İkinci makinist Recep Sönmez’e ise 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Tren şefi Köksal Coşkun ise beraat etti. Dosya Yargıtay’a taşındı. Yargıtay 2. Ceza Dairesi dosyadaki tebligat eksiklikleri nedeniyle kararı bozdu. Yerel mahkeme eksikleri giderdi ve yine aynı cezalar verildi. Yargıtay kararı tekrar bozdu.

KAÇARAK KURTULDULAR
Yavaş işleyen adaletin sonuca götüremediği ‘hızlandırılmış’ tren kazası davasında 7.5 yıl geçti. Son duruşma 2 Aralık 2011’deydi. Duruşmaya TCDD avukatı katılmadı. 5 kişinin talimatla alınması gereken ifadelerinin de alınmaması nedeniyle dava 7 Şubat 2012’ye ertelendi. Bu tarih davanın zamanaşımı süresinin dolmasından tam iki hafta sonraydı. Kanunlara göre “taksirle ölüme sebebiyet verme” suçunun zamanaşımı karşılığı 7.5 yıl. Davadaki zamanaşımı Ocak ayının son haftasında bittiği için, davanın bu duruşmasında sanık avukatları davanın zamanaşımından düşürülmesini talep edecek. Mahkeme de bu talebe uymak zorunda kalacak.

SUÇUN YARISININ SAHİBİ YOK
Kazada yaşamını yitirenlerin avukatları ise duruma tepkili. Avukat Engin Baltacı şöyle konuştu: “Kusurlu kimdi? “Demiryolu” deniliyor ama raylar mı bunları denetlemeyenler mi bakımını yapmayanlar mı ya da kim? Bu belli değil. Bunun ortaya çıkmasını istedik. Sadece makinistler ceza aldı, kalan suçlular ise belirlenemedi. Ceza hukukunda mukadderat olmaz. Kusurun yarısı ortada kaldı. Bugün, Ulaştırma Bakanlığı ‘ben yazılı emir veriyorum soruşturma açıyorum’ dese bile dava zamanaşımına uğrayacak. En önemli nokta bu kazanın suçunun yarısı kimde bulunamadı. Demiryolları diye bir kusurlu ceza hukukunda olmaz. Bu şekilde bitecek. Adı konulamadı. Bence bu dosyanın en vahim tarafı da budur. Suçun yarısının sahibi yoktur.”

ZAMAN AŞIMI 15 YIL OLDU AMA 11 AYLA KURTULDULAR
2005 yılında yürürlüğe giren yeni TCK’nın 66’ıncı maddesinde zamanaşımı kavramına da yenilik getirdi. Ölümle sonuçlanan kazalarda zamanaşımı süresi 15 yıla kadar çıkartıldı. Ancak kaza yeni yasanın yürürlüğe girmesinden önce gerçekleştiği için, eski yasadaki 7.5 yıl maddesi uygulandı.

‘KİMSE BİNMESİN DEMİŞTİ’
Hızlandırılmış trenin faaliyete geçmesiyle birlikte TCDD yetkilileri başta olmak üzere tüm yetkililer ağız birliği etmişcesine ne kadar büyük bir işi başardıklarını anlatıyordu. Ancak tüm bu sözlerin arasında bir tek muhalif ses yükseliyordu. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Ulaştırma Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aydın Erel, hızlı trenin güvenli olmadığını söylemekten dilinde tüy bitmişti her fırsatta “Ben o trene binmem. Kimse de binmesin. Hızlı tren seferden kaldırılmalı” diyordu.

‘ZAMAN AŞIMI OLACAĞI BELLİYDİ!’
Faciada ölen 41 kişiden biri de İrem Candan’dı. Tıp Fakültesi öğrencisi olan İrem’in ölümü ailesini yıktı. 7 yıldır mahkemelerde kızlarını öldüren sorumluların hesap vermesi için mücadele eden aile umutsuz. Annesi Berrin Candan, “Bu bizim için süpriz bir karar değil. Zaten zamanaşımına soktukları uzun zamandır belliydi. AİHM’e gitme şansımız da yok artık. Hakikaten yazık diyecek bir şey bulamıyorum. Bu ülkede adalet mekanizması işlemiyor” diye isyan ediyor.

‘KANSER OLDUM’
İrem’in babası Alaattin Candan ise şunları söylüyor: “Kızımı kaybettikten sonra sağlığımı yitirdim. Zaten şeker hastasıydım, tansiyon da çıktı. Sonra mesane kanseri oldum, böbreklerim iflas etti. Haftada 3 gün diyalize giriyorum. 7 Şubat’ta duruşma var. Öyle anlaşılıyor ki davayı kapatacaklar. Yeni getirilen düzenlemeyle 5 hakim AİHM’e gidip gitmeyeceğine karar verecekmiş. İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gitmemizi engelleyecekler.”

İrem’in bir yakını onun ağzından şu satırları yazmıştı:

“Ben İrem; hani şu 22 temmuz 2004’de saat 19. 43’de kitle cinayetine kurban giden. Neden? Niçin? Ben güzel bir yaz akşamı ölmek için mi dünyaya geldim? Ben 21 yıl boyunca yüreğimde yalnızca kocaman sevgiler büyüttüm. Bu sevgiler ki bana kardeşimi, annemi, babamı ve ailemi, doğayı kısaca bütün evreni sevmemi sağladı.

Başbakan evimize geldi toprağa ilk girdiğim gün. Nasıl sevinmiştim suçlular cezasını bulacak diye, çünkü anneme bir söz verdi “bilirkişi raporları açıklansın çaresine bakacağız. Yargısız infaz yapamam, eğer yaparsam, her kazada bakan istifa ederse, bakan kalmaz” dedi. İnandım ve sevindim. Çünkü o Allah’a yakın bir insandı. Allah’a yakın insanlar verdikleri sözü tutarlar, en yakın dava arkadaşları bile olsa, suçu işleyen hakkında derhal gereğini yaparlar diye düşündüm. Aldandım. . . . Aynı Başbakan gazetecilere aynı olay için “böyle boş gündem yaratmayın” diye çıkıştı. Ben Genetik Master’ı yapmak isteyen, Fakültede 3. yılım olmasına rağmen, Çapa Tıp’ta 4 yıl staj yapan, ülkemin neresi olursa olsun özellikle Doğu’da görev almak isteyen, yüreği meslek aşkıyla çarpan pırıl pırıl bir genç kızdım. Benim yaşam hakkımı hızlandırılmış trenle bitirdiler.”

(Ajanslar)

Dindar ve sağlıksız nesiller yetiştirmek – Umur Gürsoy

Başbakan ve cumhurbaşkanımızın “dindar nesiller yetiştirmek” amacını ben de sorgulamak istiyorum. Aralarında sadece İhsan Eliaçık’ın büyük ölçüde katıldığım bu değerlendirmesini okuyabildim. Pek çok yazarımızın da değindiği gibi, inançsızlığın (ateizm), sadece tanrıya inanırcılığın (deizm) ve deizmin bir formu olan doğatanrıya inanmanın (panteizm) da v.b. bir seçenek olduğu pek çok dinden yani inançlar ve ibadetler bütününün hangisinden ‘dindar nesiller’ yetiştireceklerini ve pek tabii bunun sonuçlarını, Türkiye toplumunun değerlendirmesine bırakarak uzmanı olduğum çevre ve halk sağlığı konulara geçmek istiyorum. Uzun fakat, ağır bir metin yazmaktansa, bu kez şiirli bir dil kullanayım diyorum:

Her ne kadar hepsinin müsebbibi AKP iktidarı değilse de, başbakanımızın bir rekora giden tek partili iktidarında,

başta çok çocuk doğurmak ve doğayı kirleten enerji üretim biçimleri ve kirli teknolojilere dayalı kalkınma ve ulaşım vb modelleri seçimi gibi diğer amaçladığı pek çok şey ve yaptığı yasal ve anayasal değişiklikler nedeniyle; ne AKP’nin yetiştireceği dindar ne de bir başka iktidar partisinin yetiştireceği başka özelliğe sahip (örn: Atatürkçü, laik, sosyalist vb) bir nesil, aynı zamanda artık:

Aşıları tam, ama şişman; köy ve beldelerdeki ölüm sayısı ve nedenleri hâlâ kayıtlara geçmeyen (bu nedenle de ölüm oranlarını, ölüme neden olan hastalıklarını sadece il ve ilçe merkezleri için bilebilen), ama % 30’u köyde ve beldelerde doğan;

Dedeleri-büyükanneleri, anaları-babaları atom bombası veya Çernobil kuşağı;

Yaz-kış yaşadıkları açık hava sahası, denizi ve suyu kirli;

Dereleri ve ırmakları yatağında akmayan;

Köylüsü, kentlisi, çiftçisi bedava bir damla temiz suya hasret;

İşsizi bol, her işçi gibi hekimlerinin bile iş ve iş sağlığı güvencesi olmayan;

Kur’an ve hadislerle onlara atıf yapanlardan başka kitap okumayan;

Her şeyi bilen, bir şeyden anlamayan;

Kendine değil, kitaplarına güvenen;

Yazarları, savcıları ve Amerikan’ın ‘bizim çocukları’ tutuklu;

Yediği içtiği belki mikropsuz, ama içi kimyasal madde dolu;

Ekecek tohumu, yiyecek mısırı GDOlu;

Hekimi her ölüye kalp-solunum durması tanısı koyan;

Hastasına uzman hekimin reçetesi sekreteri gibi tekrarlayan;

Okulunda ilahiyatçısı, imamı, imam hatiplisi Arapça üniversitelisi İngilizce vb öğrenen,

Ama Arabı, İngilizi; bırak bir turistle konuşmayı, eski cami kitabesi ya da bilgisayar dili bile okuyamayan;

sağlıksız ve farkında olmasa da kara cahil bir nesil olarak yetişecektir.

Çünkü insan da bir tohum gibidir. Aynı zamanda hangi tarlaya ektiğine, nasıl ve nerede bakım yaptığına da çok bağlı olarak; ne ekersen onu biçersin!

…/.

 

Uz. Dr. Umur Gürsoy, Halk Sağlığı Uzmanı

 

Finlandiya’da Yeşil artık daha koyu

0

Finlandiya, insanlık tarihinin ilk Yeşil Devlet Başkanı’nı seçme şansını kaçırdı. Ülkede dün sona eren Devlet Başkanlığı 2. tur seçimlerinde oyların %62.6’sını alan Sauli Niinistö ülkenin 12. devlet başkanı seçilirken Finlandiya Yeşilleri’nin adayı olan Pekka Haavisto %37.4 oyda kaldı. Seçimlere katılım %68.8’de kalarak ilk tura göre %4 azaldı ve 1950’den beri gerçekleşen en düşük katılım oranı oldu.

Böylece Finlandiya’da 30 yıllık gelenek bozularak 1982’den beri ilk defa sosyal demokrat olmayan bir devlet başkanı seçilmiş oldu.

Merkez Partisi adayı Paavo Väyrynen ve Finlandiyalılar Partisi adayı Timo Soini’nin seçimin ilk turunda elenmiş olmasının katılım oranlarını düşürmüş olabileceği belirtiliyor. Ülkenin özellikle kuzey ve doğu kesimlerinde ağırlıklı olarak bulunan Avrupa karşıtı ve muhafazakar kesimin 2. turda oy kullanmamasının şaşırtıcı olmadığı “İkinci turda yarışanların ikisi de AB-yanlısı ve hoşgörü taraftarı adaylardı. Bu da seçmenlerin bir kısmına ‘ikisine de oy vermem’ dedirtmiş olabilir” yorumlarıyla belirtiliyor. Aynı zamanda Sosyal Demokratlar’ın bir kısmının da Yeşiller adayını desteklememiş olabileceği düşünülüyor. Yeşil aday Haavisto’nun söyleminin sol bir eğilimden çok liberal vurgulara dayanması bu durumun nedenlerinden biri olsa gerek; öte yandan Haavisto’nun kamuoyuna açık bir gay olması da bu imajı güçlendiriyor yorumları yapılıyor.

Haavisto kaybetmesine rağmen sadece Finlandiya’nın değil, tüm Avrupa’nın politika sahnesini sarsmış gibi gözüküyor. Haavisto, geçen seçimlerde kazandıkları başarıyla kaygı yaratan aşırı-milliyetçi ve AB karşıtı “Finlandiyalılar Partisi” ve milliyetçi adayları birinci turda elemeyi başararak yalnızca ikinci tura kalmayı başarmadı, aynı zamanda Finlandiya’nın savrulur gözüktüğü milliyetçi politikacıların yükselişinde algısını da yenilgiye uğrattı.

Haavisto’nun açık bir gay olmasına rağmen ikinci tura çıkmış olması da başka bir sevinç kaynağı olarak gösteriliyor. Tarihinde iki defa kadın devlet başkanı seçmiş olsa da, kuaförde tanıştığı erkek arkadaşıyla resmi bir birliktelik yaşayan bir politikacının seçimlerde bu başarıyı kazanmasının daha bir kaç yıl öncesine kadar tahmin bile edilemez olduğu yorumları yapılıyor. Bu başarının sebeplerinden biri olarak Haavisto’nun güven veren tavırları gösteriliyor. Finlandiya Yeşilleri destekçisi Teo Comet Yeşil Gazete’ye özel verdiği demeçte “Haavisto çok iyi, çok etkileyici bir politikacı. İkinci turda beklediğimizden biraz daha düşük oy aldı ama bunda söylemlerinin fazla radikal olmaması, bu yüzden solcuların desteğini almamış olmasının da etkisi olabilir. Ama ne olursa olsun, çok güzel bir seçim dönemi geçirdik. Bizi esas heyecanlandıran da önümüzdeki sonbaharda yerel seçimlerin yapılacak olması. Helsinki’deki oy oranımız şu anda %50 civarında gözüküyor, yani Finlandiya’nın başkentinde Yeşiller kazanabilir!” diyor.

(Yeşil Gazete, Helsingin Sanomat)