Ana Sayfa Blog Sayfa 4815

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu: Lokumcu öldürüldü

Tayyip Erdoğan’ın 31 Mayıs 2011 günü Hopa’daki seçim mitingi sırasında çıkan olaylarda emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümüne dair, Türk Tabipler Birliği Bilimsel Araştırma Kurulu bir değerlendirme raporu hazırladı. Raporda kimyasal gazın ölüme neden olduğu kanaatine varıldı. “Emniyet güçleri tarafından kullanılan yoğun ve ölçüsüz gaz nedeniyle hayatını kaybettiği” iddiasıyla 342 avukat tarafından TTB Merkez Konseyi’ne yapılan başvurunun ardından hazırlanan değerlendirme raporu bugün İstanbul Tabip Odası’nda açıklandı.

Değerlendirme raporu TTB 2. Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı ve Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tunçalp Demir, Kardiyoloji uzmanı Doç. Dr. Murat Sezer ve Patoloji ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Ümit Ünüvar tarafından hazırlandı. Hastane evrakı, tanık ifadeleri, Hopa Cumhuriyet Savcılığı soruşturma dosyası ve Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde yapılan otopsi bulguları bir arada değerlendirildi.

Ölüme neden olacak hastalığı yoktu
Gaz haldeki kimyasallar ile karşılaşmanın vücutta ölüme kadar giden mekanizmanın başlamasına neden olduğu söylenen raporda, Lokumcu’nun ölümüne neden olacak düzeyde bir kalp hastalığı ya da kronik bir akciğer hastalığı olmadığı saptamasına yer verildi. Metin Lokumcu’nun ölümü ile ilgili olarak Adli Tıp Kurumu Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinin raporunda “kalp ve akciğer hastalığı ile meydana gelmiş olduğu” iddiasında bulunulmuştu.

TTB’nin raporunda, “bilimsel olarak en muhtemel ölüm mekanizması” şu şekilde açıklandı: kimyasalın ön planda solunum sistemi üzerindeki etkisi ile oluşturduğu akciğer hasarı, asfiksi, solunum yetersizliği, asidozve daha küçük bir olasılıkla sebep olabileceği ani hipertansif krizle birlikte gelişen akciğer ödemi ve tüm bu sayılan mekanizmaların tetikleyebileceği ventriküler fibrilasyon.” TTB raporunun sonuç bölümünde Lokumcu’nun ölümü ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu kanaati bildirildi.

”Bilimsel literatür açısından da son derece önemli”
TTB 2. başkanı tarafından Prof. Dr. Özdemir Aktan raporu açıkladığı basın toplantısında toplumsal olaylarda biber gazı kullanımının sokaklardan meydanlara, tutukevlerinden hastane bahçelerine dek uzanan bir yelpazede halka, hak arayanlara karşı kullanılan bir silaha dönüştüğünü söyledi. Aktan daha önceden 1 Mayıs 2007 tarihinde İstanbul’da İbrahim Sevindik’in, 20 Haziran 2011 tarihinde de Batman’da Hatice İdin’in ölümünün yoğun gaz kullanımına bağlı olduğu iddialarını gündeme getirdiğini hatırlattı.

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun Metin Lokumcu ile ilgili hazırladığı raporun, toplumsal olaylarda kullanılan gaz bombası ile ölüm arasındaki nedensellik bağını ortaya koymasıyla bir ilk olduğunu söyleyen Aktan raporun bilimsel literatür açısından önemine değindi.

”Gazlar kimyasal silahtır, kullanılmamalıdır”
TTB olarak konuyla ilgili adli soruşturmanın, raporun ortaya koyduğu bilimsel gerçekler doğrultusunda, ciddiyetle yürütülmesini beklediklerini dile getiren Aktan, Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesine yol açan gaz kullanımı konusunda sorumluluğu olanların cezalandırılmasını istedi. Aktan açıklamasında, göz yaşartıcı gazların insan sağlığına etkileri nedeniyle bir kimyasal silah olduğunu savundu ve hiçbir durumda” kullanımına izin verilmemesini beklediklerini belirtti. TTB raporunu açıklayan Aktan “Türkiye’de hak aramanın baskıyla karşılaşmadığı bir ortamın tesis edilmesi” talebiyle açıklamasına son verdi.

(sendika.org)

Yale İndeksi ve iklim etiği – Pınar Bilir

Geçen haftanın kar yağışlı olmasından dolayı alıştığımız buzlu iklim haberlerinin Azerbaycan ile İran’da eş zamanlı doğalgaz santrallerinin arızalanması ve Enerji Bakanlığı’nın kömür ile elektrik üretimi yapacak kuruluşlara kömürü bedava verecekleri şeklindeki açıklamasının peşpeşe gelmesi ilginç tesadüfler zincirine bir halka daha eklemiş oldu. Aralık ayında gerçekleştirilen Durban İklim Zirvesinde iklim değişikliğine sebep olan nedenlere çözüm bulma konusunda dünya çapındaki umursamazlığın bir göstergesi de Türkiye’nin  Durban’da Kalkınma Bakanı tarafından temsil edilmiş olmamız, ve üstüne üstlük ayrılan fon kadar iklim değişikliği ile mücadele edebileceğini beyan etmiş olmamız.

Tüm Avrupa’da etkili olan kar yağışıyla koşut gündemi kaplayan “buzul çağına” girildiği haberleri ile de “iklim değişikliği” toplum açısından aynı şekilde ötelenmiş oldu. Yale Üniversitesi’nin hazırladığı 2012 Dünya Çevre İndeksinde 132 ülke arasında Türkiye’nin 109. sırada olması da hiçbir etki yaratmadı.  İndeks hazırlanırken baz alınan değerler: biyolojik çeşitliliğin korunması, çevrenin insan sağlığı üzerine etkisi, su kaynaklarının korunması , temiz su kaynakları, hava kirliliği ve bu kirliliğin insan sağlığına ve ekosisteme etkileri idi. Sıralamada ülkelerin refah seviyelerine paralel olarak çevresel yatırımlara verdikleri öneme dair bir sonuç da çıkmaktadır. Hatta bu indekslerde benimde yeni öğrendiğim şekliyle ülkelerin çevre konusunda verdikleri taahhütleri de dikkate alınmakta.

Var olan şekliyle indeks sıralaması incelendiğinde 2011 Aralık ayında yapılan Durban toplantısında Kyoto Protokolü’nün yasal zorunluluklar getirdiği takdirde bunun maddi külfetinin büyük bir yük olacağı inancıyla Kyoto’dan çekilen Kanada’nın 37. sırada yer alması; Kyoto’nun geçerliliğini yitireceğinin anlaşılmasıyla Amerika’nın geçerliliği artık sona eren Kyoto protokolünü “destekleme” kararını vermiş olmasıyla 49.sırada yer alması ; Irak’ın, ABD’nin demokrasi getiriyorum fikriyle başlattığı saldırılar, doğanın katledilmesi, yıkımlar, yangınlar sonucunda son sırada yer alması, Irak-ABD karşılaştırmasında en basit bakış açısıyla Irak’ta ki tahribattan ABD’nin de puan kaybetmiş olması gereğiydi.

Sıralama incelenmeye devam edildiğinde, aslında Kuzey’de yer alan ülkelerin ilk sıralarda yer alması, dünyanın üretim ve tüketim dengesi incelendiğinde gayri ahlaki olarak nitelenebilir. Çünkü bu ülkeler 1990 yılları sonrasında üretimlerini kendi ülkelerinde sürdürdükleri takdirde bulundukları çevrenin sağlıklı yaşam koşullarını kaybedeceğinin farkına vardılar ve üretimlerini ucuz iş gücü de bulacakları gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere kaydırdılar. Ucuz işgücü ve ucuz yatırımla hem gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini kalkındırma politikası gütmüş oldular hem de üretim sürecinin atık çöplüğünü kendi ülkelerinden uzaklaştırmış oldular. Bunun sonucunda ürettikleri ürünlere dahi yabancı olan Bangladeş, Hindistan, Pakistan gibi fakir ülkeler çevresel yatırımlarda son sıralarda yer aldılar ve buralarda üretilen ürünlerin büyük bir yüzdesini tüketen ülkeler çevresel sıralamalarda üst sıralara yerleştiler.

İklim değişikliği konusuna etik olarak yaklaştığımızda, Yale Üniversitesi indeksinin sonuçlarıyla çevre politikaları belirlenemeyeceği çok açık. Üretimi, az gelişmiş ülkelere kaydırmış olmak sadece yaşadığınız ortamı temiz tutamaya yarar ancak genel atmosfer açısından hiçbir şey ifade etmez. Bu indeks raporunun Davos ekonomik forumu sonrası açıklanması da sürecin ekonomik değer dışında samimi ve etik hiçbir değer taşımadığının göstergesi. Tıpkı biyolojik çeşitliliğin korunmasına önem verdiğini, hayvan haklarını savunduğunu öne süren Kanada’nın ekonomik getirisi var diyerek fok balıklarını katletmesindeki samimiyeti, katran kumunu ekonomik getiri olarak öne çıkarması gibi. ABD’nin katran kumu petrolünü işlemek,arıtmak için yapmayı tasarladığı Keystone XL boru hattı projesine karşı çıkanlardan 100’ü aşkın kişiyi tutuklamasındaki samimiyeti gibi. Bbirçok Avrupa ülkesinin çocuk işçi çalıştırmak yasaktır görüşüne karşı Pakistan, Hindistan, Malezya’da ki fabrikalarında çalıştırılan çocuk işçilere karışmamasında ki samimiyeti gibi. İndeksin hesaplama kapsamına aldığı değerler ve ülkelerin politik-ekonomik bakış açıları samimiyetle değerlendirildiğinde dünya açısından parlak bir gelecek vaat etmediği çok açık.

 

 

Pınar Bilir

twitter.com/#!/pnar_bilir

Arap Birliği Suriye’ye barış gücü istedi

0

Arap Birliği, Kahire’de yaptığı toplantısında Suriye’deki çatışmaların önlenmesi için Arapların ve BM’nin ortak katılımıyla oluşturulacak bir barış gücü sevkedilmesini istedi.

Arap dışişleri bakanları tarafından kabul edilen kararda, gözlemci ekibinin misyonu da sona erdiriliyor.

Arap Birliği, Suriye’yle diplomatik işbirliğini de sona erdirirken, muhalefetle temas kurulması çağrısında bulundu.

Kahire toplantısının ardından yapılan açıklamada, ”BM Güvenlik Konseyi’ne ateşkesin uygulanmasına nezaret etmek üzere BM-Arap ortak barış gücü kurulması çağrısında bulunulacağı” belirtildi.

Toplantı sürerken, Arap Birliği’nin Suriye’deki gözlemci ekibinin başkanı görevinden istifa ettiğini açıklamıştı.

Gözlemcilerin faaliyetleri ülkede şiddet olaylarının artması nedeniyle askıya alınmıştı.

Ekibin aynı zamanda Sudanlı bir general olan başkanı Mohammed el-Dabi Darfur’da Sudan’ın soykırım suçlamalarına hedef olduğu eylemleri nedeniyle de eleştirilerin odağında yer alan bir isim.

Arap Birliği’nin pazar günü Suriye’deki gelişmeleri ele almak üzere yaptığı toplantıda eski Ürdün Dışişleri Bakanı Abdulillah el Katib’i Suriye özel temsilcisi olarak ataması bekleniyor.

BM’nin Suriye gündemi

BM Genel Kurulu, Beşar Esad hükümetine uygulanması istenen baskının merkezi haline geliyor.

Suudi Arabistan, tüm taraflara şiddete son verme ve Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a görevi bırakma çağrısı yapan bir karar taslağı hazırladı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya ve Çin tarafından veto edilen karara benzeyen yeni taslak, buna ilave olarak Suriye için özel bir Birleşmiş Milletler elçisi tayin edilmesini öngörüyor.

Pazartesi günü Suriye gündemiyle toplanacak olan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, örgütün İnsan Hakları’ndan sorumlu en üst düzey yetkilisi Navi Pillay bir konuşma yapacak. Ancak Genel Kurul’da hemen bir oylama yapılması beklenmiyor.

Genel Kurul üyeleri karar tasarılarını veto hakkına sahip değil. Ancak alınacak kararların, Güvenlik Konseyi kararlarının aksine yasal bir bağlayıcılığı da bulunmuyor.

Suudi Arabistan tarafından hazırlanan taslak karar, geçen ay Arap Birliği tarafından hazırlanan ve Beşar Esad’ın görevi bırakması, bir ulusal birlik hükümeti kurulması ve şiddetin sona ermesi çağrısında bulunan barış planını tam olarak destekliyor.

Taslak karar, insan hakları suçları işleyenlerden hesap sorulması gerektiğini vurgulamakla beraber, özel olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden söz etmiyor.

Polisler de sendika istiyor

0

Düzensiz mesai saatlerinden, üstü kapatılan polis intiharlarından ve amirlerin hukuka aykırı emirlerine karşı çıkamamaktan rahatsız polisler “Neden bizim de sendikamız yok ?” diye soruyorlar.

Onları hak arama eylemlerinde sokağa çıkan emekçilerin karşısında görüyoruz. Ellerinde coplar,biber gazıyla kamu düzenini(!) sağlıyorlar. Hak arayışlarına karşı copla karşılık verirken gördüğümüz polisler bu kez hak arama mücadelesinde yer almaya hazırlanıyor.

Düzensiz mesai saatlerinden, üstü kapatılan polis intiharlarından ve amirlerin hukuka aykırı emirlerine karşı çıkamamaktan  rahatsız polisler “Neden bizim de sendikamız yok ?” diye soruyorlar.

“Sadece Çizgi Film Kahramanlarının Hukuka, Huzura, Güvene ve Sendikaya İhtiyacı Yoktur. Polisler de Çizgi Film Kahramanı Değildir. Dolayısıyla Polisin de Hukuk, Huzur, Güven ve Sendikaya İhtiyaçı vardır. ” diyen polisler sendikalı olmak istiyor.

Facebook’ta “Polise de Sendika Hakkı” adlı bir sayfa ve . turkiyepolissendikasi.com üzerinden bir imza kampanyası başlatan polisler, “Cumhurbaşkanı’na sorun” projesi üzerinden 182 bin oy alarak “Polis ne zaman sendikalı olacak” sorusunu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yönelttiler. Yanıt, olumsuzdu.

Hazal Özvarış  T24 için sendika isteyen polislerle konuştu. Polisler neden intihar ediyor? Polis, polise şiddet uyguluyor mu? Amirler hukuka aykırı ne emirler veriyor? Emre karşı çıkan polis memuruna ne oluyor? İktidar partisi üyeleri söz konusu olunca şiddetin dozu neden artıyor? Polis öğrencileri neden dövüyor? Polis, siyasete neden bu kadar bağımlı? Sendika isteyen polisler ne talep ediyor? 70’lerin Pol-Der / Pol-Bir geleneğini yeniden canlandırmak mı istiyorlar?

İşte sendika isteyen polislerin www.t24.com.tr’ye verdiği cevaplar:

– Sendika talep eden kaç polis var?

Polis sendikası için çalışan internet sitelerinin yöneticileri olarak 242 bin polis ve milyonlarca polis emeklisi ve şehit yakını için mücadele ediyoruz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sorulan “Polise de sendika hakkı” sorusuna 182 bin insan destek verdi. Biz diyoruz ki; tek bir polis memurunun bile kendisi ve ailesi için, polisin insan haklarına uygun çalıştırılmasını istemesi değerli değil mi?

– Siz, “solcu polisler” misiniz?

Türkiye’de, nasıl ışığın bütün renkleri varsa bizim içimizde de her kesimden insan var. Sonuçta, bizler uzaydan gelmedik. Tamam, çalıştığımız esnada devleti temsil ediyoruz ama bizler de köylü Mehmet Efendi’nin, memur Ayşe’nin çocuklarıyız. İlla ki bir sıfat konulması gerekiyorsa; bizler hem solcu, hem sağcı, hem cemaatçi polisleriz. Yani, her kesime yakın polisleriz. Siyasi kaygı içinde değil, mesleki dayanışma ve hak arama gayesindeyiz. Kendi aramızda dahi siyaset konuşmayız. Her türlü düşünceye saygılıyız. Diğer insanlardan da bizim düşüncelerimize saygı göstermelerini bekliyoruz.

‘ÖZEL HAREKÂTÇILAR GELIP BİZİ ALACAK DİYE KORKTUK’

– Kanuna aykırı olmasına rağmen sendika istemekten veya basına demeç vermekten korkmuyor musunuz?

İlk defa Facebook’ta profil oluşturduğumuzda, “Sendika istemek bir suçmuş” diye düşünmedik, desek yalan olur. Hatta gece yatarken, “Ne zaman özel harekâtçılar eve gelecek, bizi alıp, sorguya götürecekler” diye korktuk. İsmi bizde saklı bazı polis idarecileriyle, “Siz örgütçülük mü yapıyorsunuz” diye mesajlaştığımızı biliyoruz.

Eğer bunlar, evrensel hukuka aykırı Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’ne göre disiplin suçu sayılmasaydı, sizinle bu söyleşiyi, fotoğraflı ve gerçek isimlerimizle yapıyor olacaktık. Yine de söyleşiyi yapıyoruz, çünkü “Ölmüş eşek kurttan korkmaz.” Biz namusluların da, namussuzlar kadar cesur olması gerektiğini düşünüyoruz.

– Hukuki açıdan polis sendikası kurmak mümkün mü?

ILO (BM Uluslar arası Çalışma Örgütü) sözleşmelerinde “silahlı güce de ölçülü sendika” verilmeli diyor. IPA’ya göre de polisler örgütlenebilir, ama sadece dernek yurtdışında kurulmuşsa… Anayasa’da da “yasak” diye bir hüküm yok, kısıtlamaktan söz ediyor. Ancak, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendika Kanunu, bu kısıtlamayı yasaklamaya çeviriyor. Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’nün 8. maddesine göre de dernek kurmak meslekten atılma sebebi.

Anayasa’nın 90. hükmüne göre milletlerarası antlaşmalar, uyuşmazlıklarda kanun hükmünde. Bugün polis için sendika kurma hakkı kanunla yasaklanabiliyorsa, polislerin de AİHM’ye, iç hukuk yolunu tüketmeden başvurma hakkı vardır. Zira kanunla yasaklamalar, istisnai olarak AİHM’ye direkt başvuru hakkı tanımaktadırlar.

– AİHM’ye başvurmayı düşünüyor musunuz?

Şimdilik en önemli ümit kaynağımız yeni anayasa çalışmalarıdır. Ümit ediyoruz ki anayasa daha özgürlükçü olacaktır. Eğer olmazsa, “devletimize rağmen, devletimiz için” bu yolu kullanmak zorunda kalabiliriz. Yeterli bilinçlenme seviyesine geldiğimizde, AİHM de dâhil olmak üzere, hukuki mücadelemizi başlatacağız.

‘GREV HAKKI İSTEMİYORUZ’

– Talepleriniz nedir?

Sendika aracılığıyla yaşama hakkı, standart çalışma saatleri, fazla mesailerin ücretlendirilmesi gibi en doğal haklarımızı istiyoruz. Ayrıca, kadın polislerimiz arasında anne olanlar var. Ancak, çocuklar için gerekli kreş ortamları mevcut değildir. Süt izni, doğum öncesi ve sonrası izinleri gibi yasal hakların kullanımını da kolaylaştırmak istiyoruz.

– Grev hakkı talep etmiyor musunuz?

Avrupa’da bulunan 26 ülkenin 34 polis sendikası var, aralarından 13 devlet polislerine grev hakkı tanıdı. Ülkemizin sosyo-kültürel yapısı gereği, grev hakkımızın uzun yıllar sonra gerçekleşmesi gerektiği düşünüyoruz. Şu an istediğimiz ölçülü sendikadır: Grev, iş yavaşlatma, lokavt yerine tazminat gibi taleplerin olduğu deneme aşamasında tek bir sendika. Konuşulması, empati yapılması gereken bir konudur.

– Grev veya diğer eylem hakları olmadan sendika, nasıl bir baskı unsuru olabilir?

Biz sendikayı baskı aracı olarak değil, hakkı yenilenlerin hakkını koruması için istiyoruz. Bunun için illaki greve ihtiyaç yok. Bir memur sistemin karşısına çıktığında sistem tarafından eziliyorsa, tek başına ne yapabilir ki? Ama bir sendikadan alınan güçle sistem karşısında dimdik ayakta durabiliyor.

– Polis, yılda ortalama kaç saat çalışıyor, fazla mesai için ücret alıyor mu?

Kamu çalışanları ortalama yılda 1700 saat çalışırken, polisler arasında yılda 3 bin 400 saat çalışan var. Bütün polislerin haftalık mesai süresi aynı değil. Eşitsizlik burada başlıyor. Aynı birimde, aynı maaşı alan iki polisten biri (büroda görevliler) haftada 40-48 saat çalışırken, ekipte çalışan (sokak polisleri) haftada 60-80 saate arası çalışıyor. Bu durum istisnai bir durum değil. Ayrıca, ek mesai ücreti de almıyoruz. Anayasa’ya göre angarya yasak ancak emniyet teşkilatında ek mesainin normal mesai gibi değerlendirilmesi, bu çalışmaları “angarya” yapıyor.

– Emeklilikte benzer sorunlar yaşıyor musunuz?

Bizim komik olarak adlandırdığımız sistemin biriside emeklilik sistemidir. Bir polis emekli sürecinde önce birinci dereceden emekli olurken, emekli olduktan sonra devlet, “Biz seni kandırdık, sen üçüncü dereceden emekli olacaksın” diyor. Kadrolardaki, en azından üniversite mezunu olanların 1-1-4’e düşürülmesi, yani kadro oluşturulması gerekiyor. Devamında, ek göstergelerimizin aynı görevi yapan jandarma astsubayların ek göstergeleriyle eşitlenmesi gerekmektedir. 3 bin 600 ek gösterge istiyoruz.

– Daha önce zikredilen, “Askerlikten muaf olma, maaşların iyileşmesi” gibi somut istekler nedeniyle polislerin “sürekli talep ettiğine” dair bir algı var. Ancak bu talepler arasında hiçbir zaman, polisin toplumdaki negatif imajına dair etik kaygılar görmüyoruz. Neden?

Bir öğretmen ya da herhangi bir memurun, hak arama mücadelesinde “toplumdaki imajı” konusunda bir çalıştığına dair bir örnek var mı? Polislik, bizim mesleğimiz. Biz, bireysel kimliğimizi temsil ediyoruz. Kurumsal sorunlar ile ilgilenmemiz ne kadar doğru olur? Toplumdaki ve uluslararası arenada imajımız, yerine getirdiğimiz görevlerle son zamanlarda büyük ivme kazandı. Polis, uyuşturucu ile mücadele dünyada ikinci sırada. 10’dan fazla örgüt çökertti. Toplumsal sorunlarımızın hepsine polis ile çözüm aranıyor. Biz eksik kalan yanı, “polis de insan” kısmı ile ilgileniyoruz. İlk olarak kapımızın önünü süpürmekle işe başlıyoruz.

– İHD’nin raporlarına göre sadece geçtiğimiz sene 818 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. Bir yandan Festus Okey gibi gözaltında ölenler olurken, diğer yandan İzmir’de bir kadın, konsomatris olduğu gerekçe gösterilerek polisten dayak yedi. Koşullarınızın “normal” olmadığını söylediniz ancak ne diğer memuriyetlerde, ne de koşulların ağır olduğu başka mesleklerde buna benzer şiddet vakaları yaşanmıyor. Ayrıca, sendika, bireysel değil toplumsal bir girişim. Sendika isteyenler olarak, polisin “aşırı”ya kaçtığına dair özeleştiri vermek çok mu zor?

Fatih Altaylı devamlı soruyor; ne zaman adam oluruz? Cevabı; “Senden, benden diye ayırım yapmadan haksızlıklara karşı gelebildiğimiz zaman.” “Kol kırılsın, yen içinde kalsın” zihniyetinde değiliz. Bu zihniyette olanlarla hukuki zeminde mücadelemiz var. “Polise de insan hakları” derken, polislerin yaptığı ihlalleri tasvip etmemiz mümkün mü?

Biz, İzmir’deki olayı Facebook’taki sayfamızda kınadık. Ama bunun bir yaptırımı yok, sendikal bir mücadele gerekiyor. İHD’nin raporlarındaki hususların tamamı bizim kanayan yaramızdır. Ama eksik kısımları var. Bu raporlarda, polise yapılan şiddet veya polisin polise şiddeti belirtilmemektedir.

‘1 MAYIS’TA 12-14 SAAT AÇ, SUSUZ AYAKTA BEKLETİLİYORUZ’

– Polisler arasında şiddet ne ölçüde var?

Polisin sorunları dillendirilmesi ihanet olarak görülebilmektedir. Bu atmosferde bireysel hukuki mücadele zor ve masraflıdır. Evrensel hukuka aykırı disiplin mevzuatı da düşünüldüğünde; örneklerin basına yansıması azınlıkta kalmaktadır.

12.10.2011’de Milliyet gazetesindeki bir habere göre, Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde görevli polis memuru Nadir Çınar, amirinden şiddete maruz kalmasına rağmen yine amiri tarafından yetkisini kötüye kullanarak açığa alındı. Basına yansımayan Diyarbakır Eğil ilçesinde halen açıkta olan bir polis memuruna amiri tarafından şiddet uygulandığı iddiası da mevcuttur. Örnekler çoğaltılabilir. Polise de sendikal haklar verildiği takdirde polisin hak arama kültürü oluşacaktır.

– Toplu sözleşme için yüzde 10 barajı tartışılırken, polis sendikası ne kadar gerçekçi?

Hiç 1 Mayıs’ta görevlendirilen polis gördünüz mü? Yani, onu görevi aldığı andan itibaren izlediniz mi? Muhtemelen o saatlerde uyuyorsunuzdur. Polis, 1 Mayıs’ta gece 02:00’de görev alır. Birçok arkadaşımız, Taksim Meydanı’nda sabaha kadar aç, susuz, ayakta beklemeye mecbur bırakılmıştır. Sabah olup insanlar, 10:00-11:00 gibi meydanlara gelmeye başladığında polis zaten moral ve fiziksel olarak göçmüş durumdadır. Bu esnada göstericilerin içerisinden bir grup çıkar ve polise küfür etmeye başlar. Provokasyon, taşlar, sopalar ve sonrasında da istenmeyen olaylar… Her sene aynı şey yaşanıyor ve polis eleştiriliyor.

Ortalama 12-14 saat, bu koşullarda bekletilen bir insandan, insan haklarına uymasını beklemek ne kadar gerçekçi ise, bizlerin de sendikal hak istemesi o kadar gerçekçi. Bu olaylar olmaya devam ettikçe, bizim de sendika talebimiz devam edecek.

– Teşkilat içinde bu görüşleri ne kadar seslendirebiliyorsunuz?

Polisler arasında, “öğrenilmiş çaresizlik” var. Bir polis memuru, polis okullarından başlayarak psikolojik baskıya maruz kalıyor. Polis, amirlerine karşı itiraz edemez; emirleri sorgulayamaz; inisiyatif alamaz; özlük haklarını bile kullanmak için amirinden izin alır. En küçük bir problemini dahi çözmeyen amirine karşı hiçbir hukuki süreci başlatamaz. Bu, yıllarca uygulanan sindirme psikolojisinin göstergesidir.

Polis okullarında ve meslekte “Polis acıkmaz, susamaz, yorulmaz. Polis fedakârdır, kahramandır” gibi hurafeler öğretilmekte ve en eğitimli polis memurlarıyla idareciler bile bu hurafelere inanmaktadır. Bazı meslektaşlarımızın böyle düşünmeye bırakması gerekirken, sivillerin de bizi çizgi film kahramanı Herkül’müşüz gibi kusursuz ve ihtiyaçsız görmekten vazgeçmelidir.

– Taleplerinizin en başında “yaşama hakkı” geliyor. 2011’de kaç polis intihar etti?

Bizim bildiğimiz ve basına yansıdığı kadarıyla her yıl ortalama 60-65 personelimiz intihar etmektedir. Son 10 yılda 600 polis, intihar etti. Ayrıca, cinnet vakalarında kaç tane polis yakınının hayatını kaybettiği ile ilgili kamuoyu tarafından bilinen bir bilgi mevcut değil. Çünkü bu konu ile ilgili herhangi bir araştırma yok.

Olaylar incelendiğinde hemen hemen hepsinin meslekleriyle ilgili olduğunu görüyoruz, fakat nedense ailevi sebepler denilerek üstü kapatılmaya çalışıyor.

– İntihara yol açan mesleki sebepler nedir?

Sebepler, emsalleri karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır. İntiharlar, işyerindeki psikolojik ve fiziksel baskıdan kaynaklanıyor. Eğer hükümet yetkilileri konunun üzerine gitmek isterse, yine üst düzey polis şeflerine soracak ve onlar da “Yok böyle bir şey. Biz teşkilatımıza sahibiz” gibi sözler söyleyecekler. Üst düzey şeflerinin ”Evet, polisin sıkıntıları var ve sizler bu konunun üzerine eğilmelisiniz” demesini ummak, komik değil mi? Siyasilerimizin ve medya mensuplarımızın bu konuda duyarsız olmaları da sıkıntılarımıza sıkıntı ekleyen bir faktördür. Polisler artık “Acaba yarın sıra bende mi” diye düşünmek istemiyor.

– Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Poliste sendikanın daha ileri bir döneme bırakılması kanaatindeyim” dedi. Bu sözler sizde hayal kırıklığı yarattı mı?

Kesinlikle hayır. Bize tarihte kendisinden özgürlük isteyenlere daha ilk seferinde “Tamam” diyen tek bir devlet gösterir misiniz? Bizler bunun bilincinde insanlarız ve bunun zaman alacağını biliyoruz. Eninde sonunda bu hakkı alacağız.

– Cumhurbaşkanı Gül, Pol-Der örneğini vererek “Ayrımcılık çıkabilir” de dedi. Pol-Der’i bugün hayata geçirmek gibi bir arzunuz var mı?

Polis sendikasının kurulmasının önünde iki büyük engel var. Birincisi, zihinlerimizdeki sendika veya örgütlenmeye dönük olumsuz düşünceler. Kim, neden, kendi hak ve özgürlüklerinin mücadelesini verecek bir örgütlenmeye karşı olsun ki! Ama bizim teşkilatımız içerisinde numunelik sayıda da olsa böyle kişilere rastlayabiliyoruz. Öncelikle zihinlerimize işlenen bu önyargılardan kurtulmamız gerekmektedir.

İkinci olarak da, Pol-Bir ve Pol-Der geçmişi. Bu dernekleri, halkın gözünde polisi küçük düşüren teşebbüsler olarak görüyoruz, polisi polis yapan en büyük kavram “tarafsız” olmasıdır. Ama bu 2 dernek bunu sağlayamadı. Bizler şunun bilincindeyiz ki, polis tarafsız olduğu ve sadece devletin polisi olduğu sürece polistir.

– “Halkın polisi” olmak gibi bir kaygınız yok mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse, dünyanın neresine gidilirse gidilsin vatandaşın polisi sevmesi söz konusu değildir. Polis genel literatürde halkın değil, devletin polisidir. İcabında somut delillerle delillendirdikten sonra hükümet yetkililerinin bile canını acıtabilir. Bizim halk tarafından sevilme gibi bir beklentimiz yok, tek istediğimiz bize güvenilmesidir. Halkın polisi sevmesi normal hayatta da bir işimize yaramaz ama güvenmesi önemlidir. Halk, polis karakoluna gittiğinde veya “155 – Polis İmdat”ı aradığında kendisine tarafsız ve bağımsız olarak yardım edecek devlet yetkililerini bulmak ister.

– Polis, ne zaman taraflı davranıyor?

Fail, siyasi ve ekonomik nüfuzu yüksek bir kişi ise ayrımcılık yaşanabiliyor. Vatandaş, polisin her iki tarafa da eşit yaklaşacağından emin olmak ister, ama bu ancak, polisin siyasi baskılardan arındırılıp, hak arama mekanizmasının güçlendirilmesiyle sağlanabilir.

– 10 vakadan kaçında siyasi ve ekonomik nüfuz kullanılıyor?

Bu soruya vereceğimiz cevap, göreceli olacaktır. Vakadan vakaya, vakanın gerçekleştiği mıntıkaya göre değişebileceğini düşünüyoruz. Kesin veriler elimizde olmamakla birlikte, size şu şekilde arz edebiliriz: İstanbul Bebek’te veya Cihangir’de bu sayı neredeyse 10’da 10, Esenler’de 10’da 3-4, Tarlabaşı’nda ise 10’da sıfıra, 1’e kadar düşebiliyor.

‘SİYASILERIN İSTEKLERİNİ KARŞILAMAYAN MAKAMINDAN OLUYOR’

– Süreçte kilit nokta amirler mi?

“Kesin onlar” demek, büyük vebal ve haksızlık olur. Bizler, onlar adına da ses olmaya çalışıyoruz. Onların haklarının da korunması için mücadele ediyoruz. Maalesef, rütbeli personelin yükselmesinde siyasetin önemi çok büyük. Siyasilerin isteklerini yerine getirmediklerinde, genelde makamlarından olacaklarını bildiklerinden, siyasilere “Hayır” demektense memur arkadaşlarımızın üstüne daha da yük bindirmeyi tercih edenler de az değil.

– Polis teşkilatını siyasete bu kadar bağlayan nedir?

1979 yılından beri uygulanan “Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü”ne göre tam yetki Bakanlar Kurulu’na ait. Yani Bakanlar Kurulu, bir polis idarecisini ya da memurunu, istediği şekilde disipline edebilmekte ve istediği şekilde mesleğe alıp meslekten çıkarabilmektedir. Bugüne kadar, polisin neden siyasetçilerin iki dudağı arasında iş yaptığı sorusunun cevabı bu olmalı.

– İki dudak arası iş yapmak, nasıl somutlaşıyor? Örneğin, bir vekil arayıp, tanıdığı içeri alınınca “Bırakın” mı diyor?

Bürokraside işler o şekilde yürümüyor. Bir siyasinin veya ekonomik gücü yüksek birisinin bir yakını alındığında bir şekilde sorumlu müdüre ulaşılıp önce üstünkörü bir konu hakkında bilgi alınmak istenir. Lakin müdürün konudan bilgisi yoktur. Zaten müdüre de her alınan adamla ilgili bilgi verilmez.

Müdürün bilgisi olmadığı durumda, iki ihtimal yaşanır. Ya müdür fırçaya tabi tutulur ve okkalı bir ses tonuyla “Senin yapacağın işi …” denilip “Bırakın adamımı, o suçsuz” denir; ya da “Müdür Bey, konuyu öğrenin, yardımcı olunacak bir şey varsa …” denilerek ricada bulunulur. Tabii ki hiçbir rütbeli personel, siyasiden veya zengin birisinden gelen ricayı geri çevirmez.

– “Polise rüşvet” denilince ilk akla gelen trafik polisleri oluyor. Bunun ne kadarı doğru, ne kadarı abartı?

Trafik polisleri, halkın bildiği… Eğer yolsuzluk, rüşvet varsa, bilinmeli ki her birimde, her kurumda az ya da çok vardır. Bu konuda, güzel gelişmeler oldu. Diğer yandan, taviz tavizi doğuruyor. Sıralı amirlerin bilgisi ve göz yumması olmadan bu tür çirkin durumların olmayacağı düşünüyoruz. O yüzden, hukukun üstünlüğünü istiyoruz.

‘POLİSİN DÖVMEK GİBİ BİR YETKİSİ DE, HADDİ DE YOK’

– Başbakan’ı veya bakanları protesto etmek isteyen öğrencileri neden dövüyorsunuz?

Dövmek, argo bir kelime. “Evet, dövüyoruz. Sebebi de bu, bu” desek, önemi olur mu? Polisin dövmek gibi bir yetkisi de, haddi de yok. Kademeli olarak, zor kullanma yetkisi var. Bu yetkisini kullanırken, “Aşırı kaçmış mı, kaçmamış mı” ona bakmalıyız. Biz, polislerin de insan haklarına aykırı çalıştırıldığını ifade etmeye çalışıyoruz.

– Söz konusu, iktidar partisi üyelerine karşı eylem olunca şiddetin dozu neden artıyor?

Polisin meslekten ihraç olması gibi konular, dediğimiz gibi Bakanlar Kurulu kararı ile düzenleniyor. Hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin, bu gücü kaybetmek istemiyor.

Polisin, iktidara karşı kendini koruyacak mekanizması da olmayınca gelen emre uyuyor. Dolayısıyla, çalışma, disiplin gibi konularda ayrıntılı kanuna ve anayasal denetime ihtiyaç var. Van’da depremzedelere yapılan müdahalede herkes cop vuran, biber gazı sıkan polisleri suçladı. Emri kimin verdiğini ve neden verdiğini sorgulamadı. Ayrıca, müdahale eden polislerin de depremzede polis olduğu unutuldu!

– Eylemlerde, müdahale emri nasıl geliyor? Amir ve idareciler size tam olarak ne söylüyorlar? Örneğin, “Biber gazı sıkın” veya “Bu eylemde cop serbest” mi diyorlar?

Polislerin başında amir, amirin de başında sorumlu müdür, müdürün başında il emniyet müdürü, il emniyet müdürünün başında da vali, onun başında İçişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı başında da Başbakan var. Yetkili kim, tespit etmek zor.

Sıralı amirlerce, telsiz ya da telefon aracı ile “Dağıt” emri gelir. “Cop çek”, “Toma aracı su sık”, “Gazcı gaz fırlat” gibi emri hangi kademede uygulanacağına, yine sıralı amir karar verir. Her ne kadar eğitim verilse de, oradaki atmosfer farklı oluyor çünkü “Dur” emri de gelmesi gerekiyor. Ya bu emir geç gelirse ya da gelmezse?

– Sizlere, karşı çıkmak istediğiniz, hukuka uygun olmayan ne gibi emirler veriliyor?

Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda “polis başka işlerde kullanılmaz” dendiği halde, polis, amir şoförlüğü, amir eşini kuaföre götürme, çocuğunun teneffüsüne beslenme çantası götürme gibi özel işlerden tutun da, silahlı ve çelik yelekli bir şekilde 12 saat nöbet tutmaya kadar çok geniş bir yelpazede hukuksuz emirler almaktadır.

Kanun ve yönetmelikte yazılanların uygulanmasını isteyen kişi, sistem tarafından öğütülmektedir. Örneğin, İzmir Polis Evi’nde mağdur polis H.T. emniyet müdürüne karşı hakkını savundu diye 7 tane soruşturma açıldı. Emniyette, maalesef hâlâ “üstünlerin hukuku” var. Biz ise “hukukun üstünlüğü” diyoruz. İdarecilerin birbirini denetlemesini değil, sivillerden oluşan bir bağımsız mekanizma tarafından denetlenmesini istiyoruz. Sendika da en büyük denetleme mekanizmasıdır.

[Yorum] Dramatik finalin kazananı Zambiya – Alper Akyüz

0

Futbolu bütün o yetenekler, taktikler ve mücadelesi yanında asıl izlenir kılan dram faktörü, Gabon ve Ekvator Ginesi tarafından ortaklaşa düzenlenen 2012 Afrika Kupasının dün akşamki finalinde fazlasıyla ön planda yer alarak izleyenlere tarihi bir akşam yaşattı. Fildişi Sahili ile Zambiya arasında oynanan finali hangi takım alırsa alsın diğeri açısından sembolik anlamda ciddi bir kayıp olacaktı. Zambiya için hem tarihinde ilk kez bu kupayı almak, hem de 1993’te bir kişi hariç bütün bir milli takımı kaybettikleri uçak kazasının meydana geldiği yerde, Gabon’un Libreville kentinde oynanan finali kazanmak önemliydi, üstelik kurtulan tek kişi de şu anda ülkenin futbol federasyonu başkanıydı. Fildişi Sahili ise Avrupa’nın önemli kulüplerinde oynayan yıldız oyuncuların oluşturduğu bir ‘altın nesil’e sahip olsa da bu nesil Afrika Kupasına sahip olamamıştı. Drogba’lı, Toure’li, Gervinho’lu, (Trabzonspor’dan) Zokora’lı, (Orduspor’dan) Gosso’lu, (Galatasaray’dan) Eboue’li, Keita’lı kadro Mısır, Kamerun, Nijerya ve Cezayir gibi güçlü takımların finallere gelemediği turnuvada sonunda kupaya kavuşmak istiyordu ve finale kadar maç kaybetmemek bir yana, beraberlik bile almadan ve gol yemeden gelmeyi başardılar. Buna karşın sadece tek bir oyuncusu Avrupa’da, o da İsviçre’nin Young Boys’unda oynayan Zambiya’nın grup aşamasında Afrika futbolunun güçlü ekiplerinden Senegal’i, daha sonra ise Gana’yı saf dışı bırakmış olması nedeniyle herkesin aklında ciddi bir şüphe vardı, ancak aynı takım grup maçlarında Libya’yla berabere de kalmıştı. Sonuçta çok çekişmeli geçse de normal süresi ve uzatmaları golsüz berabere biten maçta penaltılarda 8-7 üstün gelen Zambiya kupaya kavuştu.

Tabii Afrika futbolundan bahsedince mücadele eden ve organize eden ülkelerin sosyal ve politik koşulları dramı artırıyordu ve maçları yayınlayan Eurosport ekibi özellikle Dağhan Irak’ın sunduğu maçlarda bu ek bilgileri de dikkatimize getirdi. Özellikle Chelsea’den hırçın hareketleriyle tanıdığımız aşırı hırslı ve antipatik Didier Drogba ülkesinin en önde gelen figürlerinden biri ve bu gücünü geçen sene yaşanan iç savaş sonrasında adil bir barışın kurulması için akil insanlar komisyonunda yer aldığı ve savaşın taraflarından olan ülkenin zengin güney bölgesinden geliyor olmasına rağmen Afrika Kupası Eleme Grubu maçlarının göçmen ağırlıklı kuzeyde düzenlenmesi için devreye girdiği bilgisi kendisine ayrı bir sempati oluşmasını sağladı. Bunun dışında özellikle ev sahiplerinden Ekvator Ginesinin bir kabile diktatörlüğü olması, 1990’larda petrol bulunması sonrasında da zenginliğin sadece bu kabile içinde paylaşılıyor olması, eski bir İspanyol sömürgesi olan ülkeye başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupalı petrol şirketlerinin girmek için darbeler örgütlemeye çalışmaları, şu andaki başkanın amcasını devirerek ve kurşuna dizerek konumuna gelmesi ve bütün kilit pozisyonlara eş-dost-hısım-akrabasını getirmesi gibi bir yakın tarihin futbola da yansıması vardı: federasyon başkanı kendi oğluydu, futbolun getireceği prestij için Brezilyalı futbolcuların getirilerek vatandaş yapılması sonucu ağırlıkla toplama bir takım oluşturulmuştu ve bu takım gruplardan çeyrek finale çıkmayı da başardı, ama aynı başarıyı seyircileri tribüne çekmekte gösteremedi. Bütün maçların oldukça bozuk bir zeminde oynanması ve sık yağan tropik yağmurların zemin koşullarını daha da zorlaştırması da oyun içinde sürprizlere neden oldu. Afrika Kupasını izlenmeye değer kılan başka bir faktör de tribünlerin renkliliği ve şenlikliliğiydi.

Final maçına geri dönecek olursak bütün bu dramların en yoğun yaşandığı maç da bu karşılama oldu. Tribünlerde organizatör ve karşılaşan ülkelerin devlet başkanları ve eşlerinin yanı sıra düzenleyici CAF başkanı yanı sıra FIFA ve UEFA başkanları gibi dünya futbolunun yöneticileri ve Pele, Eto’o gibi ünlü futbolcular da yerlerini almıştı. Zambiya’nın oyuncuları tanınmamış olsa da daha önce Afrika’daki Angola gibi bir milli takımı başarıya ulaştıran genç, Fransız, sarışın ve beyaz gömlekli (evet, bu imaj ayrıca önemli) Herve Renard star olarak öne çıkıyordu. Fildişi Sahilinin yıldızlarının ise başarı zorunluluğu nedeniyle gerilimleri yüzlerinden okunuyordu. Son üç kupanın sahibi olsa da bu kez finallere gelemeyen Mısır’daki El Ehli-El Mısri karşılaşması sonrası yaşanan katliam anısına bütün maçlar öncesi tekrarlanan bir dakikalık saygı duruşu da başka bir trajik gerçeği hatırlattı; Mısır finallere gelebilmiş olsa lig maçları o tarihte oynanmamış olacaktı ve 74 kişi ölmeyecekti.

Maçın başlamasıyla Zambiya yüklendi ve hemen ciddi bir kaç gol şansı elde ederek heybetli futbol tanrılarına karşı ele avuca sığmaz bir takım olduğunu hatırlattı. Fildişi Sahili de karşılık verdi, ancak bu ataklardan birisinde Zambiya’nın 34 yaşındaki savunma oyuncusu Musondo daha 10. dakikada sakatlandı ve sahayı ağlayarak terk etti; belki bir daha böylesi bir maçta oynayamayacaktı.

Bütün maç boyunca karşılıklı ataklar ve gol pozisyonları gol getirmedi, bu pozisyon nasıl kaçar diye izleyenlere saç baş yoldurdu, ancak bu şekilde geçen dakikalar daha çok Fildişi Sahilinin gerilimini ve üzerlerindeki baskıyı artırdı. Daha önce iki kere finale çıkan Fillerin şampiyonluğu her ikisinde de penaltılara kalmış, 1992’de ancak 11-10 kazanmışlar, 2006’da ise kaybetmişlerdi. Üstelik 2006’da Mısır’a kaybettikleri finalde Drogba oyun içinde de bir penaltı kaçırmıştı. Tarihin tekerrürü olasılığının yarattığı gerilim Drogba’nın bu final maçında da normal süre içinde bir penaltı kaçırmasına neden olacaktı. İş penaltılara kaldığında ise tarih penaltı atışları uzayan 1992 ile kaybedilen 2006’nın bir bileşimi şeklinde tekerrür edecekti. Her penaltı sırasında Zambiya takımı hep birlikte kendi şarkılarını söyledi, tribünler büyü ve totemlerini eksik etmedi. İlk 5’er penaltı sırasında her iki takım fire vermedi. Fildişi Sahili bir penaltıyı kaçırsa da Zambiya kalecisinin çizgiyi erken terk etmesi nedeniyle tekrarlanan vuruş bu sefer gol oldu. Fildişi Sahili’nin beşinci penaltısını Drogba kullandı ve bu sefer kaçırmadı. Buna karşın Zambiya’nın 5. penaltısını kaleci Mweene’nin kullanması kararı şaşırtıcı olsa da en soğukkanlı ve temiz gol de ondan geldi ve rakibinden samimi bir tebrik aldı. Skorlar 7-7’ye gelirken Zambiya’dan Sinkala inanılmaz güzellikte bir penaltı vuruşu kullanmıştı. Fildişi Sahilinden Kolo Toure topu dışarı attığında herşey bitti sanılsa da Zambiya’nın en yetenekli oyuncusu Kalaba da kaçıracak ve Fildişine bir şans daha verecekti. Ancak yine yıldızlardan Gervinho’nun kaçırması ve bu sefer Sunzu’nun affetmemesi üzerine Zambiya tarihinde ilk kez kupaya uzandı. Bu kayıp bu sefer kendilerini zafere hazırlamış ve inandırmış Fildişi Sahilleri için çok ağırdı.

Diğer kıta kupalarından farklı olarak iki senede bir düzenlenen Afrika Kupasının bir sonraki ayağı ise hemen gelecek sene, 2013’te Güney Afrika’da. Bunun nedeni ise Dünya Kupası ve Olimpiyat senelerine denk gelmemesi için tekli senelere kaydırılıyor olması. Fildişi Sahillerinin altın nesli için artık bu gerçekten de son şans olsa gerek. Ancak bu sefer başta ev sahibi Güney Afrika olmak üzere diğer güçlü rakiplerinden bir kısmı da büyük olasılıkla orada olacak. Zambiyalı futbolcuların (ve belki teknik direktörünün) ise Avrupalı kulüplerce kapışılacağına ise kesin gözüyle bakabiliriz; bu durumun milli takımın performansını nasıl etkileyeceğini de o zaman göreceğiz. Her halukarda Türkiye basınının ilgi göstermediği, Avrupa basınının ise oldukça Avrupamerkezci bir gözle izleyip yorum ve tahminler sunduğu Afrika Kupasını yeniden izlemek büyük bir zevk olacak.

İzmirli termik santrale karşı 1 milyon oluyor

İzmir Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ile Yeşiller Partisi, Aliağa’da yapımına başlanan ve projesi süren 6 termik santral için 1 Milyon İzmirli’yi harekete geçirmek için bir kampanya başlattı.

Kampanyanın başlangıcı olarak, Karşıyaka çarşı girişinde stand kuran EDP ve Yeşiller, ‘İzmir’de yaşam tehdit altında’ başlığıyla 1 milyona ulaşmak için İzmirlilerin desteğini toplamaya başladı.

İzmir’in rüzgar, güneş ve jeotermal enerji kullanarak enerji sorununu çözeceğine inanan İzmirliler dün başlayan “1 milyon İzmirli Termik Santrallere Karşı Kampanyası”na büyük ilgi gösterdi. Kampanyayı başlatan Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi üyelerinin yanı sıra İmece Derneği,  Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP),  İzmir Çevre, Doğal Hayatı ve Hayvanları Koruma Derneği (İZÇEV), çevre gönüllüleri, Dikili, Foça, Aliağa ve Menemen’den çok sayıda vatandaşın yanı sıra Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven de kampanyanın ilk ayağına destek verdi.

Burada konuşan EDP İzmir İl Başkanı Arif Ali Cangı, “Termik santrallerin çevresinde yaşayan insanların kansere yakalanma riski artacak, deniz ekosistemi mahvolacak, Foça’nın denizi kirlenecek. Aliağa-Menemen, Foça-İzmir, kül, duman, asit yağmuru altında kalacak. Hava, su, toprak kirlenecek, tarım yapılamaz hale gelecek. Kömür iklim değişikliğini en çok hızlandıran yakıt türüdür. Oysa, İzmir, rüzgar, güneş ve jeotermal kullanarak enerji üretme şansına sahiptir” dedi.

20 yıl öncesinde bölgeye yapılmak istenen termik santrali, İzmir’den Aliağa’ya 80 kilometrelik insan zinciri oluşturarak önlediklerini hatırlatan Cangı, “20 yıl sonra aynı tehlike yine hortladı. Bir kez daha iş başa düştü. El ele verip, imzalarımızla 1 milyon İzmirli olacağız. Termik santrallere yine geçit vermeyeceğiz. Temiz İzmir ve sağlıklı bir yaşam için, havaya, denize, suya, bitkilere, hayvanlara, insanlara ve tüm canlılara, kısaca yaşama sahip çıkacağız. Bugün burada termik santralleri durdurmak için 1 milyon İzmirli olmanın ilk adımını atıyoruz. Yaşamdan yana olan herkesle buluşacağız. 6 Mayıs’a kadar birlikte örgütleneceğiz. Bu yıl Hıdrellezi Aliağa’da termik santral sahasında kutlayacağız. Termik santral ateşini söndüreceğiz, onun yerine Hıdrellez ateşi yakacağız. İmza stantlarımızda imza verileceği gibi İzmirliler kampanyaya internet adresini tıklayarak da katılabilir” dedi.

Ermenice dersleri başlıyor

Ermeni Kültürü ve Araştırmaları Derneği tarafından İstanbul’da Ermenice dersleri başlıyor.

Dersler Talar Silelyan eğitmenliğinde gerçekleştirilecek ve 3 ay sürecek. ‘Ermeniceye Giriş’ niteliğindeki ilk kurda 38 harflik alfabenin tanıtımı, okuma kuralları, yazı çalışmaları, Ermeni harfleriyle Türkçe metinlerin deşifresi, alfabe öğrenildikten sonra ise temel bilgiler olan sayılar, aylar, günler, renkler, selamlaşma, yiyecekler, meslekler, fiiller ve fiillerin şimdiki zaman ve gelecek zamanda çekimi, yaş ve saati söyleme gibi bilgilerin öğretilmesi planlanmaktadır.

Ermenice Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir dildir. Alfabesi M.S.405 yılında bir din adamı olan Aziz Mesrob Maşdots tarafından oluşturulmuştur. Ermeni alfabesi daha sonra 2 harfin de eklenmesiyle son halini almıştır. Batı ve Doğu olmak üzere iki lehçesi vardır. Batı Ermenicesi Türkiye ve Batı Ermeni Diasporası’nda, Doğu Ermenicesi ise Ermenistan ve eski Sovyet coğrafyasında kullanılmaktadır.

Atölye çalışmaları, Cumartesi günleri 12.00 – 14.00 saatleri arasında Ermeni Kültürü ve Dayanışma Derneği’nde gerçekleşecektir.

 

Detaylı bilgi için [email protected]

 

 

Yeşil Gazete

 

Taksim Projesi üzerinden neoliberal kenti okumak -Cihan Uzunçarşılı Baysal

Genel Seçimlerde iktidarın ustalık dönemi projeleri arasında saydığı trafiğin yeraltına indirilerek Taksim’in yayalaştırılması projesi, 2011 Eylül’de İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından oybirliği ile onaylandıktan sonra, İstanbul 2 Numaralı Koruma Kurulu tarafından da 10 Ocak 2012’de yine oybirliğiyle kabul edildi. Taksim’in yayalaştırılması olarak sunulan projenin adıyla çelişkili (uzmanlar projeyi tam aksine bir yayasızlaştırma projesi olarak değerlendirmekte) amacını ve ayrıca kent ile kentsel yaşama etkilerini doğru okuyabilmek için Tarlabaşı dönüşümünü ve İstiklal Caddesi’nin masa/sandalye yasağı ile ıssızlaştırılmasını hatta en son Nevizade operasyonunu da hesaba katmak zorundayız. Bu bağlamda iktidarın, bu ve benzeri projeler vasıtasıyla yaratmaya yol aldığı kent tasavvuru gözler önüne serilirken aslında neoliberalizmin bugün kentleri getirdiği noktadan çok da farklı bir konumda olmadığımız anlaşılacaktır.

Biraz geriye giderek değerlendirmemize başlarsak, 2011 Seçimleri’ni bir kırılma noktası olarak kabul edebiliriz. Bu seçim dönemi, bir genel seçim olmasına rağmen, şimdiye dek hiç olmadığı kadar iktidarın ‘Kent’ üzerinden yerele yaptığı vurguyla öne çıktı. İktidarın kentleri yeniden şekillendirecek çılgın projelerini, bu projelerden bizzat etkilenecek kentlilerin katılımını tamamen dışlayarak, şatafatlı sunumlarla ‘kullarına’! birbiri ardına ilan ettiği bir seçim döneminden geçtik. Korhan Gümüş’ün Taksim Projesi üzerinden doğru nitelendirmesiyle, tüm açıklanan projelerdeki bu anti-demokratik yöntem, ‘’yukarıdan, bir mimari süreci tarif etmek, kitap yakmak, film yasaklamak gibi bir şey ve demokratik yönetimlerde olmaz ancak otoriter ve teknokratik yönetimlerde olur’’. Öte yandan, deprem bekleyen İstanbul ve 2009’da Mimarlar Odası tarafından ‘depremin eli kulağında’ diye dikkat çektiği Van gibi kentlere yönelik deprem hazırlık çalışmaları iktidarın seçim bildirgelerinde hemen hiç yer almazken, bu çılgın projeler ardı ardına (İstanbul’a Kanal ve 2 yeni Kent/ Van’a Nevruz Efsaneler Ülkesi Projesi) ortaya saçıldı. Burada bir parantez açarak, iktidarın Van depreminde neden sınıfta kaldığının da böylece açıklanmış olduğunu belirtelim.

Tüketim ve tüketicilik değerleri üzerinden şekillenen yeni paradigma yeni bir kent ortaya çıkarmakta ve böyle bir kentte kentlilerin yaşamlarını iyileştirmeye, yaşam alanlarını sağlıklaştırmaya ya da kamusal binaları ve mekanları kamu yararı doğrultusunda kullanmaya yönelik bir kaygı yok. Merkezi ve yerel yöneticiler, kentlerin çok önem kazandığı bir çağda, artık yöneticilik yerine girişimcilik yaparak kentlerini küresel sermayeye pazarlama telaşındalar. 2011 seçimleri işte bu gidişatın en görünür veçhesi oldu ve çılgın projeler de böyle bir siyasi tercihi gözler önüne serdi. Bugün Taksim, yarın Beyoğlu, öbür gün Haydarpaşa derken bir kentkırımdan ekokırıma 3. Köprü ve Kanal İstanbul sırada. David Harvey, ‘’ Dikkat çekici, sosyal adaletten uzak ve çevreyi heba edecek şekilde ortadan kaldırmaya girişmiş, suç denecek derecede absürd sayılmasa da insanın dudaklarını uçuklatacak cinsten mega-kentleşme projeleri ortaya çıkmıştır’’, diyerek çağı yorumlarken sanki İstanbul başta olmak üzere geleceğimize ışık tutuyor. Arazinin arsızca metalaştığı bu düzende arazi kullanımında sosyal ve çevresel koşullara (ve insani değerler ile hak ve özgürlüklere ) itibar etmeden artık tamamen arazinin değerine göre hareket edilmekte (Hasan 2009). Kamusal mekânların ve kamu hizmetlerinin giderek özelleştirildiği ve planlama pratiklerinin de değişerek etkileşimin meta ve sermaye akışlarına göre yürütüldüğü bir dönemdeyiz: Parayı veren düdüğü değil kenti çalıyor, kendi kentlilerinden!

Bu gidişat sonucu küresel sermaye ve üst gelir gruplarına yönelik bir kentsel mekân tanzim edilirken, alt gelir grupları, emekçiler ve kentin dezavantajlı kesimleri kısaca ‘tüketemeyecek’ olanlar kentten dışlanıyor; kapılar kapanmıyor ama kentsel mekânlar ya soylulaştırılıp/özelleştirilip pahalılaştırılarak erişilemez yapılıyor ya da işte Taksim gibi otobanlaştırılarak/kavşaklaştırılarak. Tabi bunun bir başka veçhesi de bugün her ne dönüşümü adı altında olursa olsun, alt gelir gruplarının yaşam alanları ve mahalleleri üzerinde estirilen zorla tahliyeler. Swyngedouw, ‘’Kimin Kent Hakkı?’’ (2009) sorusuyla böyle bir kenti ‘Post-Demokrat’ bir kent ilan ediyor. Post-Demokrat çünkü rastlaşma, temas, toplanma, iletişim, bilgi, etkileşim, kamusal ve siyasi buluşmalar / karşılaşmalar, karşı çıkış, muhalefet ve başkaldırılar mekânı olarak kent meydanlarımız/ Agoralarımız birer ikişer AVM’leştirilip/ kavşaklaştırılıp elimizden alındığında geriye demokrasiden pek bir şey kalmayacak.

Çok öykündüğümüz dünya kentlerinden Los Angeles’in hal-i pür melaline göz atalım:

‘‘Sokakları olmayan bir kentten geliyorum. Los Angeles’in baskın özelliği hiç kuşkusuz otoyollarıdır. Ve otoyollar çabuk hareket etmek için tasarlanmıştır, kenti görünmez kılar. Sokaklar karşılaşma mekânlarıdır ancak LA sokakları bomboştur. Yollarda yürürken suçluluk duyarsınız, muhtemelen bir polis otosu yaklaşıp o saatte oralarda ne işiniz olduğunu soracaktır… Kentin diğer baskın özelliği son on yılda stratejik mekânlarda oluşan düzinelerce alışveriş merkezidir’’ (Friedmann 2002).

Taksim’e dönersek, 1 Mayıs Alanı’na çıkış sadece İstiklal Caddesi girişinden olup da uzmanların dikkat çektiği üzere diğer yönlerden meydana çıkış bilet sırası vaziyetinde tek-sıra olacaksa, 1 Mayıslarda İstanbul’un neresini mekân tutacağız? Üstelik Gezi Park’ın betonlaştırılmasıyla alan daralmış da olacak. Çeperlerdeki TOKİ silolarına sürülen gecekondulular misali, kimselerin duyamayacağı çeper meydanlardan mı muhalefet hakkımızı seslendireceğiz? Beyoğlu’ndan masa sandalyelerin kaldırılması da, Nevizade’nin ‘yenileme’ adı altında soylulaştırılması da aynı planın parçalarıdır; alt gelir ve emekçi grupları ile öğrencilerin ayaklarını buralardan kesmek. Böylece bir taşla 2 kuş: Masa sandalyeleri toplar, mekânları şıklaştırır, pahalılaştırır, binaların üst katlarını da ayrıca kullanıma açar ve küresel kentin turistlerine ve sermayenin üst hizmetlileri CEO’larına sunarsınız. Tarlabaşı butik oteller ve şık binalar ile dolduğunda zaten kimlere hizmet verecek? Emekçi ile öğrencinin ayağını kesince, İstiklal boyunca yürüyüşler de engellenmiş olur; hem zaten birtakım ‘lümpenler’ kim ola ki oraları mekân tuta, buyurmamış mıydı bir Zerdüşt!

Taksim’i yayasızlaştırma, kentin kamusal mekânı Gezi Park’ı elimizden alarak betonlaştırma, Beyoğlu’ndaki masa-sandalye operasyonları dahası … Mahallelerimiz, hafıza mekanlarımız, kamusal alanlarımız, kamu binalarımız ve bil cümlesi neoliberal düzenin kent mekanlarına rantsal müdahaleleridir. Kentin sakinleri olarak, kentsel mekânın kullanım ve üretim hakkını elinde bulunduranlar, kısaca Kent Hakkı’nın gerçek özneleri olarak, ayrı –ayrı, parçasal mücadeleler yerine bütüncül bir mücadeleyi hayata geçirmenin acil zamanlarındayız. Değil mi ki iktidarlar hegemonyalarını kentlerin meydanlarından cümle âleme duyurur, iktidarın demokrasiden nasibini almamış, tüketime odaklanmış siyasi görüşünün simgesi olarak kışla-AVM-otoban arasında sıkışmış Disneyland -Kent tasavvurunu yerle yeksan eyleyip demokrasinin kentini inşa etmek de elimizdedir, istersek.

Cihan Uzunçarşılı Baysal – www.sendika.org

 

 

 

Taksim kimin?

Taksim Platformu tarafından başlatılan kampanya çerçevesinde Taksim Meydanı düzenlemelerine karşı protesto eylemi yapıldı.

Taksim gezisinde, proje kapsamında kesilmek üzere işaretlenmiş ağaçlara sahip çıkmak üzere çok sayıda tanınmış sanatçı, yazar ve bilim insanı bir araya geldiler. Kesilecek ağaçları sahiplenenler arasında Hale Soygazi, Lale Mansur, Zeynep Tanbay, Şebnem Dönmez, Orhan Alkaya, Deniz Türkali , Hilmi Yavuz, Sedat Ergin, Banu Güven, Soli Özel, Cengiz Aktar, Şafak Pavey, Mehmet Bekaroğlu, Melda Onur, Gencay Gürsoy, İbrahim Betil, Murat Belge, Gündüz Vassaf gibi isimler vardı. Ağaçları sahiplenme kampanyasına çok sayıda İstanbullu da katılarak destek verdi.

Daha iyi bir proje, daha iyi bir Taksim, daha iyi bir gelecek başlığıyla yapılan basın açıklamasında demokratik katılım süreçlerinin işletilmesi talepleri dile getirildi. Gezi Parkında dedelerimizle yaşıt ağaçlarımız “tasnif” adı altında yok edilmek üzere işaretlendi. Meydanımızı korumaya bu ağaçlardan başlıyoruz diyen Taksim platformu sözcüleri diğer taleplerini şöyle dile getirdiler:

Taksim’in yaşayanı, çalışanı, geleni ve gideni ile birlikte ele alınarak planlanmasını istiyoruz. Taksim’de, ulaşım planı, meydan düzenlemesi, park düzenlenmesi ayrı ayrı değil bir bütün olarak tasarlanmalı, süreç şeffaf ve katılımcı olmalı. Gelin bu defa farklı bir iş yapalım, şehri fikir yönünden zenginleştirecek, şeffaf, katılımcı ve müzakereye açık bir proje üretebileceğimizi gösterelim,  başarılı bir örnek oluşturalım.

Bir hafta gibi kısa bir sürede 11 000’den fazla kişinin katıldığı imza kampanyası ise www.taksimplatformu.org adresinde halen sürüyor.

Yeşil Gazete Haber Merkezi

Hertha’da Skibbe dönemi 5 maç sürdü

0

Almanya Birinci Futbol Ligi takımlarından Hertha Berlin’in teknik direktörü Michael Skibbe’nin görevine son verildi.

5 maçtır galibiyet yüzü görmeyen Herhta Berlin’de menajer Michael Preetz, Skibbe’nin görevine son verdi.

Sezona teknik direktör olarak Markus Babbel ile başlayan Hertha Berlin kötü gidişe son vermek amacıyla devre arasında Eskişehirspor’u çalıştıran Skibbe’yi göreve getirmişti.

Ancak dün akşam Stuttgart’a karşı alınan 5-0-lık mağlubiyet sonrası Michael Skibbe’nin de görevine son verildi.

Berlin takımı, Skibbe ile 3 lig maçı ve iki Almanya Kupası maçında galibiyet yüzü göremedi.

Preetz: ‘Skibbe bir hataydı’

Hertha Berlin menajeri Michael Preetz ise, “Skibbe’yi takımın başına getirmek bir hataydı. Bu hatayı düzeltilmesinden de ben sorumluydum” dedi.

Hertha Berlin kaptanı André Mijatovic yönetimin kararla ilgili takımı bilgilendirdiğini, Skibbe’nin de kendileriyle vedalaştığını söyledi.

Mijatovic, kararla ilgili yorumunun sorulması üzerine, “Bu işler böyle yürüyor” diye cevap verdi.

Hertha Berlin’i yeni bir teknik direktör bulunana kadar yardımcı antrenörün maçlara çıkarması bekleniyor.

Skibbe Türkiye’de Galatasaray ve Eskişehirspor’u çalıştırmıştı.

Herta Berlin, Bundesliga’da 20 puanla 15. sırada bulunuyor.

(DW)