Ana Sayfa Blog Sayfa 4785

12 Eylül Darbesi’nin Siyasi Şube Müdürü öldürüldü!

12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da Siyasi Şube Müdürü olan Hasan Eryılmaz, Ankara’da otomobilinde öldürülmüş halde bulundu

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde “Siyasi Şube Müdürü” olan Hasan Eryılmaz, Ankara’da otomobilinin içinde öldürüldü.

Ankara İncek’te emekli bir polis müdürü, aracında vurulmuş olarak bulundu. Emekli emniyet müdürünün silahı yan koltukta bulunurken, yakınları, olay yerinde sinir krizleri geçidi. Emekli emniyet müdürünün kardeşi, ağabeyinin kendisini, ‘birileri önümü kesiyor’ diye aradığını ifade etti.

Konya yolundan İncek’e gidişte, 06 ZUY 06 plakalı araç içerisinde, sürücü koltuğunda vurulmuş biri olduğu ihbarı üzerine, polis ve sağlık ekipleri olay yerine hareket etti.

Polis ekiplerinin olay yerinde yaptığı araştırmada, aracında vurulmuş olarak bulunan kişinin, emekli emniyet müdürü Hasan Eryılmaz olduğu anlaşıldı.

Olay yerine çok sayıda polis ekibi sevkedilirken, sağlık ekiplerinin yaptığı müdahalelere cevap vermeyen Eryılmaz’ın, hayatını kaybettiği belirlendi.

Haber alır almaz olay yerine gelen Eryılmaz’ın kardeşi, ağabeyinin, birilerinin önünü kesmek istediği yönünde kendisine bilgi verdiğini, bu nedenle İncek’e geldiğini söyledi.

Olay yerine gelen Eryılmaz’ın oğlu ve kızı, ağlayarak sinir krizleri geçirdi. Eryılmaz’ın beylik tabancası yan koltukta bulunurken, polis, olayla ilgili soruşturmasını sürdürüyor.

Eryılmaz, 12 Eylül döneminde Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde “Siyasi Şube Müdürü” olarak görev yaptı. 12 Eylül askeri savcılarından Nurettin Soyer, Uğur Mumcu’ya verdiği söyleşide, darbe sırasında MHP’lilerin sorgusunu anlatırken Hasan Eryılmaz’ın da adını anmıştı. Soyer, daha sonra aranan bazı MHP’lilerin o sırada Ankara’da Siyasi Şube Müdürü olan Hasan Eryılmaz tarafından bırakıldığını Mumcu’ya söylemişti.

Soyer, Uğur Mumcu’nun “Eryılmaz tek başına mı bıraktı bunları” sorusu üzerine, “Bana sordu; ‘Albayım, bunların bir ilişkileri yok, bırakalım mı?’ O zaman salacaksınız, dedim” yanıtını vermişti.

(t24)

Son dönemin yeşil kitapları (7)

0

Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku

Tabii yasalara aykırı, insani yasaların bir geçerliliği olamaz.
“Yerçekimi yoktur, güneş batıdan doğacak ve dünyanın etrafında dönecektir” diye bir yasa çıkarırsak bunun bir geçerliliği olmaz. Aynı şekilde doğanın canlılara vermiş olduğu hakları yok sayan bir hukuk düzeninin de geçerliliği olamaz. Doğal hukukun tüm canlılara tanıdığı, canlı hakları adını verdiğimiz üç temel hak vardır:
Tüm canlı türleri yaşama hakkına sahiptir.
Tüm canlı türleri beslenme hakkına sahiptir.
Tüm canlı türleri üreme (soyunu devam ettirme) hakkına sahiptir.

Eğer insanoğlu, tüm canlılara tanınan bu haklara saygı göstermezse, doğanın daha üst fizik yasaları, çevresel felaketler yoluyla insanoğlunu cezalandıracak, belki yerkürede, ekosistemle uyumsuzluk yaratan insani yaşam sona erecektir.
Bir insan, diğer canlıların yaşama ve var olma hakkına duyduğu saygı kadar, vicdan ve ahlak sahibidir.

 

Çevre Hukuku ve Hayvan Hakları Hukuku

Şeref Ertaş

İleri Yayınevi

2012

 

Marx’ın Ekolojisi

Marksizmin insanlığın geleceğini bugünden etkileyen hayati meselelere dair siyasal ve ideolojik düşünceleri hem dogmatik Marksistler hem de Batılı Marksizm eleştiricileri tarafından istismar edilmiştir.

Ekoloji meselesi de bunlardan birisidir. Ekoloji, günlük hayatı ve insanlığın geleceğini de doğrudan etkileyen başka konularda olduğu gibi dogmatik Marksistler tarafından es geçilmiş, sosyalizm sonrasına belki de ideolojik cennete havale edilmiştir. Bu perspektifte, ekoloji gibi meselelerle uğraşmak, Marxın düşüncesinden uzaklaşma olarak kavranır. Batılı Marksizm eleştiricileri ise. probleme “ekolojik bilimin her türlü bilgisinden (ya da her türlü ekolojik bağlamdan) yoksun bir biçimde. neredeyse bütünüyle kültürelci olan ve genellikle insanın doğadan yabancılaşmasını bilime atfeden bir “ekolojik” ideoloji eleştirisi geliştirmişlerdir.” Bu perspektifte. yabancılaşma, tek yanlı biçimde. doğa fikrinden yabancılaşma olarak kavranır. Her iki tarafında ortak özelliği Marx’ta bir ekolojik görüş yokmuş gibi davranmaları ve nihayet Marx’ın düşüncesini basit bir ideoloji dünyasında kabul etmeleridir.

John Bellamy Foster’a göre. “Marx’ın düşüncesi derinden daha doğrusu sistematik biçimde ekolojiktir. Bu ekolojik perspektif ise, Marx’ın tarih biliminden kaynaklanmaktadır.” Çünkü Marx’ın toplum ve doğa analizi, bütün/gövde ya da metabolizma kavramlarıyla anlam kazanır; Marx, Kapital’de toplumu bir bütün, bir gövde, emek sürecini ise, “insanın doğa ile arasındaki bir süreç. insanın doğayla eylemleri aracılığıyla kurduğu. denetlediği, düzenlediği metabolik bir ilişki olarak tanımlamıştır. Fakat Marx’a göre, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan doğa- insan bölünmesi, metabolizmada “onarılamaz bir yarılma” yaratmıştı.

“Bu kitabın iki amacı var. Birincisi Çağdaş Yeşil kuramda kabul edilen yaygın görüşün aksine, Marx’ın düşüncesinin ve tarih biliminin ekolojik düşünce biçimlerini nasıl geliştirdiğini daha doğrusu nasıl mümkün kıldığını vurgulamaktır .İkincisi bugün çok büyük bir ihtiyaç duyduğumuz toplumsal dönüşümü ekolojik bir tarzda insanın doğayla ilişkisinin dönüştürülmesine bağlayan devrimci bir görüşü tarihsel ve kuramsal olarak anlamak ve geliştirmektir.”

Marx’ın ekoloji gibi hayati bir mesele hakkında da söyleyebilecek ciddi sözleri var…

Ekolojik perspektifin imkanlarını, felsefi, sosyolojik, tarihsel ve tabii bugünkü hayatımızı da gözden kaçırmadan inceleyen sıkı bir kitap J. B. Foster’in Marx’ ın Ekolojisi.

Marx’ın Ekolojisi

John Bellamy Foster

Epos Yayınları

2011

 

Organik Tarım Ekonomisi

OrganikTarımın Tarihçesi
Organik Tarım Kavram ve İlkeleri
Organik Tarımın Nedenleri ve Beklenen Yararlar
Organik Üretim
Organik Ürünlerin Pazarlanması
Organik Ürünlerin Sertifikasyonu
Türkiye’de Organik Tarım
Organik Hareketin Geleceği

Organik Tarım Ekonomisi

Erkan Rehber

Ekin Basım Yayın

2012

Claude Lévi-Strauss; Yaban Düşünce’den yeşil düşünceye

0

Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek.

-1955

Albert Einstein, 20. yy’da  fizik bilimleri için ne ifade ediyorsa, sosyal bilimler için de Claude Lévi-Strauss onu ifade eder. O, antropoloji biliminin üç yıl önce, 100 yaşında ölen dev bir çınarıdır. Onunla birlikte en kapsayıcı haliyle kültüre ait ve kültürün içinde yer alan, bildiğimiz herşeye başka bir perspektiften bakma gerekliği ortaya çıkmıştır, en başta da “insan”a…

Bilimsel bir kitabı kısa bir yazıyla tanıtmak hayli güç. Üstelik yazarı, kendi zamanının düşünce biçimlerini neredeyse kökten reddetmiş ve başlı başına yeni bir paradigma geliştirmişse. Buna karşılık, verdiği eserlerden yalnızca Yaban Düşünce (1962) isimli kitabına odaklanıp, hem tanıtıp hem de yeşil düşünceye yönelik birkaç not düşmek istiyorum. Çünkü bu kitap eserlerinin kavşak noktasını oluşturur.

Antropoloji biliminin bir çok bilimdalının yanısıra politik düşünce gelişimini de etkilediği gözlenebilir. Örneğin Marx ve Engels, o zamanların en önde gelen antropologu Lewis Henry Morgan’ın Ancient Society’deki verilerinden bolca yararlanarak Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni ‘ni yayımlamışlardı. İlk antropologlarda ise bariz bir evrimcilik vardır. Elbette evrim düşüncesi biyoloji ve tıp gibi alanlara dinamizm kazandırmış, insan ufkunu açmıştı. Buna karşılık evrimi, toplum bilimlerine, sosyolojiye, kültüre ve politik bilinçlere de yansıtarak acaba biraz aşırıya kaçılmıyor muydu?

Evrimciliğin kaba bir şekilde yansıtılmasıyla; “ilerleme”, “daha öteye gitme”, “gelişme” gibi kavramlar üretiliyor, bu kavramlar ise “geri kalma”, “az geri kalma” ve “gelişmemiş” gibi kavramları da beraberinde getirip, toplamda “ilkel-uygar” zıtlığını takdis ediyordu.

Bu kavrayış kendisini sürekli yeniden üretiyordu. Şüphesiz; antropologların “ilkel” toplumları ziyaretlerinde, “ilkeller”in basitlik ve kabalığına dayalı önyargıları, topladıkları verilere de yansıyor ve sonuçta onları tekrar ilkel olarak tanımlamaya götürüyordu.

Lévi-Strauss ise eserinde şunu iddia eder. “«Yabanıl», hiçbir zaman ve hiçbir yerde, bizim çoğu kez tasarlamaktan hoşlandığımız şu hayvanlık koşulunu ancak aşmış, hâlâ gereksinim ve içgüdülerinin tutsağı olmaktan kurtulamamış varlık olmamıştır. Duygusallığın egemenliği altında, şaşkınlık ve katılım içinde boğulmuş bilinç de olmamıştır.”

İlkelleri bu şekilde tanımlamaktan hoşlanmak aslında insanın en temel zihinsel kategorileştirme biçiminden yani “benlik ve öteki” düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her insanda var olan, kendisini ötekinden üstün görmeye meyilli bu “bön” kavrayış; “batılı bilim adamını da ilkel denilen toplumları kendi toplumundan ayrı toplumlar olarak göstermesini kolaylaştırmaktadır.”

İlkel toplumlardaki totemleri, tabular veya tapınılarla açıklamaya girişirken, bizim gibi ilkellerin totemlerini görmezden mi geliyoruz? Bazı şeyleri o kadar kanıksamışızdır ki öteki türlüsünü düşünemeyiz. Örneğin neden düğünlere veya kutlamalara çelenk gönderilir? Aşkla gül arasında kurduğumuz bağlantı nedir? Evlilik-nişan yüzüklerine, gelinlik-damatlığa da tapını olarak bakabiliyor muyuz? Bir kabilenin yaşam alanının girişinde totemleri görür ve mistik biçimde yorumlamaya meylederiz ama bir kentin girişine süslü püslü asılan bir “hoşgeldiniz” yazısının aynı totemsel mukayesesi ne sonuç verir? Her şirket yada esnafın kapısının üstüne renkli ve can alıcı bir logoyla tabela asmasının anlamı sorulsa, nasıl yanıt verilebilir? Soruyu soran ve yanıtlayanın yaşam evrenlerindeki yabancılaşma dikkate değmez mi? Seyrine daldığımız bilgisayarlarla Macintosh’a veya Mac logosuna taptığımızdan bahsedilebilir mi? Belki de ilkellik bize o kadar da uzak değildir!

Peki ya ilkellerin bizden düşünme kapasitesi yönünden eksik olduğuna dair kanaatlerimiz? Lévi-Strauss, kitap boyunca sayısız örneklerle donattığı yabanıl toplumların bitki terminolojisine odaklandığında; Seminole’lerden tek bir bilgi-vericinin 250 bitki türü ve çeşidini tanıdığını, Hopi’lerin 350 bitki, Navaho’ların 500′ün üzerinde, Filipinler’in güneyinde yaşayan Subanun’ların bitkibilimsel sözcük dağarcığının 1000 terimi fazlasıyla aştığını, Hanunoo’larınkinin 2000′e yaklaştığını göstermektedir. Kendini üst görme eğiliminde olan bir yüksek bilgisayar mühendisinin mesleğiyle ilgili kelime dağarcığı 2000’i aşabilir mi? Üstelik bu kadarla da kalmaz… Lévi-Strauss; “öyleyse, biçimsel açıdan bakınca, yeni bulunmuş bir bitkiye -buraya daha önceden geçirilmemiş olsa bile- dizgenin kendisine hazırladığı Elaphontopus Spicatus Aubl. konumunu veren bitkibilimci ya da hayvanbilimciyle, topluluğun yeni bir üyesine Yaşlı-bizonun-aşınmış-toynağı adını vererek onun toplumsal dizisini tanımlayan Omaha rahibi arasında köklü bir fark yoktur. Her ikisi de ne yaptığını bilmektedir.” Böylelikle Lévi-Strauss yalnızca “ilkel” denilen toplulukların zihinsel faaliyetlerinin eksiksiz olduğunu belirlemez aynı zamanda günümüz insanının da aynı düşünce aracılığıyla tersten okumasını yapar. Kitap yine buna benzer örneklerle doludur. Dinka’lara oymak tanrısı olarak kimi seçmesi gerektiğini soran araştırmacıya yazı makinesi (daktilo), kağıt ya da kamyonu önerirler. Ne de olsa bu nesneler halkına yarar sağlamış ve atalardan miras kalmıştır.

Lévi-Strauss’un bakış açısındaki farkı belirgin kılan bir diğer örnek Churinga ismiyle anılan ve kendisinden önceki antropologların bir çeşit totem olarak varsaydığı objeleri ele alış biçimidir. “Görünüşü ne olursa olsun, her churinga belirli bir atanın fizik bedenidir ve kuşaktan kuşağa, yeniden cisimleşmiş ata olduğuna inanılan canlıya verilir. Churinga’lar, ayak üstü yerlerden uzak olan doğal korunaklarda saklanır. Denetlemek ya da elden geçirmek amacıyla, dönem dönem çıkarılır, her çıkarılışlarında da parlatılır, yağlanır, boyanırlar, bu arada kendilerine dua ve yakarılarda bulunulur. İşlevleri ve gördükleri ilgi bakımından, çarpıcı biçimde bizim arşiv belgelerimize benzerler: biz de arşiv belgelerimizi kasalarda saklar ya da noterlerin gizli bekçiliğine bırakırız, gerekirse onarmak ya da daha güzel dosyalara yerleştirmek üzere, kutsal nesnelere gösterilmesi gereken özenle gözden geçiririz. “Öyleyse churinga’ların kutsal bir nitelik taşımalarının nedenini uzaklarda aramaya gerek yok: yabanıl bir görenek, görünüşteki tuhaflığına karşın (ya da tuhaflığı nedeniyle) bizi büyülüyorsa, bize bildik bir görüntüyü biçimleri değiştiren bir ayna gibi sunduğu için, bizim de, daha onu tanıyamasak bile, böyle olduğunu bulanık bir biçimde sezdiğimiz içindir.

“Ama arşivlerimize neden bu kadar değer veririz? Ne de olsa birer kâğıt parçası oldukları söylenemez mi? Büyük bir felaket, arşivleri yok edecek olsa, mesela bir kütüphane yanıp kül olsa durumumuzda hiçbir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, bizi canevimizden yaralayan, düzeltilmesi olanaksız bir zarar gibi algılarız bu yitiği. Nedensiz de değildir bu. Örneğin, sanatçının tınılarını işitir işitmez yüreği çarpmaya başlayan bir kişi için Jean – Sebastian Bach’ın imzası ne büyük bir değer taşır!

Lévi-Strauss kavrayışını sağlam temellere oturttuktan sonra, eserinin sonunda yüzyılın en önemli filozoflarından biri olarak anılan Sartre’ı eleştirmektedir. Aslında Sartre nezdinde tüm yaygın düşüncelerle hesaplaşır.  Jean-Paul Sartre, “Critique de la raison dialectique” adlı yapıtında iki ayrı diyalektik biçiminin varlığını kesinlemeye yönelir. Bunlardan birincisi tarihsel toplumlara özgü olan ‘gerçek’ diyalektik, ikincisiyse ilkel denilen toplumlara özgü olan ‘yineleyici’ diyalektiktir.” “Hiç kuşkusuz, böyle bir ayrım yapmak tarih içinde ve günümüzde insanlığın büyük bir bölümünün gerçek düşünceden yoksun olduğunu kesinlemekle birdir. Ama Sartre, bunu gizlemek şöyle dursun, ayrımını geçersiz kılan kanıtları çürütmeye çalışır: Toplumunun evlilik kurallarını ve akrabalık dizgesini araştırmacıya kum üstünde çizgilerle açıklayan ‘yerli’nin karmaşık bilgisi ve çözümleme ustalığı karşısında, “Bu kurmanın bir düşünce olmadığını söylemek bile gerekmez: dile getirmediği bir bileşimsel bilgi denetiminde gerçekleştirilen bir el işidir bu” der.

“Gerçekten böyle midir durum, ilkel denilen insanların düşünme, yorumlama, sınıflandırma biçimleri de ilkel midir, yoksa Sartre da, nice benzeri gibi, bir düşünce cambazlığıyla, Batı’nın yüzyıllar ötesinden gelen önyargısını en uç noktalarına dek götürerek bir kez daha doğrulamaya mı çalışmaktadır?” Lévi-Strauss ise Sartre’a şöyle yanıt vermektedir. “Diyelim ki öyledir, ama o zaman kara tahtada kanıtlama yapan bir yüksek teknoloji profesörü için de aynı şeyi söylemek gerekir.”

Lévi-Strauss; “İnsanın doğadan koparılması ve üstün, egemen varlık durumuna getirilmesiyle başlanmıştır işe; böylece en yadsınmaz özelliğinin, yani canlı varlık niteliğinin silinebileceği sanılmıştır. Bu ortak nitelik görülmezlikten gelinerek her türlü aşırılığa olanak sağlanmıştır. Batılı insan, özellikle tarihinin son dört yüzyılında, insansallıkla hayvansallığı birbirinden kesin çizgilerle ayırma hakkını benimserken, birinden aldığı her şeyi ötekine verirken, uğursuz bir dönemi başlattığını, durmamacasına daraltılan bu sınırın, insanları da birbirinden uzaklaştırmaya ve gittikçe daha sınırlı bir azınlık yararına, bir insanlık ayrıcalığı istemeye yarayacağını, bu insanlığınsa, ilkesini ve kavramını özsaygıdan aldığı için, daha doğar doğmaz çürüyeceğini anlayamamıştır” der.

“Bir fizik bilimi kurmak isteyen Descartes, İnsan’ı Toplum’dan koparıyordu. Bir insanbilim kurmak savında olan Sartre’sa, kendi toplumunu başka toplumlardan koparıyor.” Ancak bu durum yeni değildir. “Çağdaş filozoflar arasında, tarihe öbür insan bilimlerinden daha üstün bir yer veren ve onu nerdeyse gizemsel bir kavram durumuna getiren tek filozof Sartre değil kuşkusuz.”

****

Antropolojide yapısalcılığın kurucusu olan Lévi-Strauss, iddialarını ortaya attığı zamanlarda tarih bilimini ve evrimi reddettiği gerekçesiyle sıkı eleştirilere maruz kalır. Buna karşılık hatırlatmak gerekir; bir cümle ya da bir paragrafta bile yılları ve hatta onyılları, yüzyılları diziveren tarihçinin hepi topu bir “üst-hikayecilik/history” yarattığı düşünülmemeli midir?  Aynı zamanda tarih hiç tarafsız olabilmiş midir? Gerçek bir bilim niteliği kazanabilmiş midir?

Öte yandan evrimi reddettiği düşüncesi ayrıntılı değerlendirilmelidir. Büyü ve mitsel düşünce, biliminki kadar dikkatli bir mantığa sahiptir ve bunlar “tam ve kapsamlı bir belirleyiciliğe” dayanır. Eski düşüncelerin başarıyla yaptıkları da takdir edilmelidir: Çömlekçilik, dokumacılık, tarım ve hayvan evcilleştirimi, “gerçekten bilimsel bir tutum, sürekli ve her zaman uyanık bir merak ve sırf bir bilme arzusunu gerektirir.” Uygar ve ilkel insanların zihin kapasiteleri arasında anlamlı farklılıklar yoktur.

Günümüz insanına sorsanız zamane uygarlığından kendisine pay çıkarmaya meyillidir. Bilgisayarlar, telefonlar, uzay yolculukları… Sanki bir elektromanyetik bomba patlasa ve tüm bilgisayarlar artık çalışmaz olsa evinde oturup bir bilgisayar veya telefon yapabilecekmiş gibidir. İnsan her yerde ve çok uzak geçmişe kadar hep aynı insan olagelmiştir. Yüzbin yıl öncesinden bir bebek şimdiki New York’ta büyüse, aynı bilgisayarları kolaylıkla kullanabilir. İnsanın durumunu belirleyen çevresel şartlar, içine doğduğu yaşama evrenidir. Evrimi çok uzun soluklu ve tesadüfi değişimler olarak kavramak, kültürel sosyal ve politik düşüncelerden uzak tutmak, arındırmak gerekmektedir. Kısaca yeşil düşüncenin sürdürülebilirlik ilkesindeki gibi…

Lévi-Strauss daha önceki romantik doğacılıktan farklı olarak, gerçek anlamdaki ilk ekolojisttir. Onun önerdiği hümanizm, “insanı doğanın efendisi haline getirip, kendinden sonra geleceklerin en açık ihtiyaç ve çıkarlarını göz önünde bulundurmadan doğayı talan ettirmek yerine, (…) ona doğada makul bir yer verir.” Bu önerisini bilimsel zeminde ortaya koyarak kendisinden sonrasını da açık biçimde etkilemiş ve günümüz yeşil düşüncesinin temellerini atmıştır.

“Demek ki, senden öncekiler nasıl göçüp gittilerse,senden sonrakiler de öyle göçüp gidecekler.”

Lucteritus – De Rerum Natura, III, 969

Hüzünlü Dönenceler, giriş

* Lévi-Strauss’un Yaban Düşünce (1962) eseri, Tahsin Yücel çevirisiyle, 1984 yılında Hürriyet Vakfı Yayınlarından, sonrasında ise Yapı Kredi Yayınları Cogito düşünce kitapları serisinden düzenli olarak basılmaktadır. Türkçe’ye çevrilmiş başka eserleri de vardır. Dört ciltlik kapsamlı “Mitolojiler” ise ne yazık ki halen Türkçe’ye çevrilmedi.

Not: Yazıda kolay okunabilirlik açısından alıntılarımı belirtmedim. Ayrıntılı bilgi sahibi olmak isteyenler, blogumdaki daha kapsamlı çalışmama müracaat edebilirler.

Muhabbetle…

Kent Hareketleri, deşifre edecek!

Kent Hareketleri, başlattığı imza kampanyasında, ekolojiyi, kültürel mirası yok edecek, insanları yerlerinden edecek projelere imza atan mimar, sehir plancıları ve bilim insanlarını deşifre edeceğini açıkladı.

Kent Hareketleri, mimar, şehir plancıları ve akademiye seslenerek ekolojiyi, çevreyi, kültürel mirası yok edecek insanları yerlerinden edecek projelerde yer almamalarını isteyen bir imza kampanyası başlattı.

İmza metninde, bu projelere ortak olanların teşhir edileceği belirtildi.

Küresel sermayenin tayin ettiği kentlerin planlanmasında, kent sakinlerine söz hakkı verilmediği belirtilen imza metninde bu rant kavgasına bir kısım mimar, plancı ve akademinin de katıldığı ifade edildi.

Metinde, doğayı, çevreyi, kültür varlıklarını ve tarihi değerleri hiçe sayan bu gidişata karşı, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, hukuki güvenceleri ve katılımcı mekanizmalarıyla herkesin barış ve onur içinde yasayabileceği bir kent talep edildi.

Afet bahanesiyle spekülasyona karşı

İmza metninden satır başları:

* Kamu politikalarının, kentsel planlamanın, bütçelendirmenin ve kent süreçlerinin tasarlanmasında, uygulanmasında, izlenmesinde ve değerlendirilmesinde kent sakinlerinin katılımcılığının en yüksek karar alma seviyelerinde sağlanmasını,

* Kentin kaynaklarının toplumsal sorumluluk ile kullanılmasını, ayrımcılık yapmadan, kentin tüm sakinlerine sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre teminini, doğal afet bahanesiyle spekülasyon ve rant amaçlı projeler yerine, bu afetlere karşı tedbirlerini alan,

* Yasal güvenliği olan emniyetli konut hakkını, kentin sakinlerini zorla tahliye ile yerinden etmeksizin garanti eden bir yönetimi, kentsel ayrışma/dışlama /zorla tahliye ve yerinden etmelere karşı hukuki yaptırım mekanizmalarını,  kentteki tüm kişi ve topluluklara eşit şartlarda gelişim olanakları sağlanmasını talep ediyoruz.

Mimar, şehir plancıları ve akademiye

* Ekolojiyi ve çevreyi tamir edilemez bir şekilde zarara uğratacak, yoksulluğu arttıracak, insanları yerlerinden edecek,
Somut ve somut olmayan kültürel miras değerlerini, çok-sınıflı kamusal alanları ve kent meydanlarını, kamusal binalar ile kentin hafıza mekânlarını yok edecek projelerde yer almamaları, bunları gerçekleştiren tüm projelere de karşı çıkmaları çağrısında bulunuyoruz.

Kent Hareketlerine bu adresten ulaşabilir.

Ayrıca facabook sayfasından da takip edebilirsiniz.

Kent Hareketlerinin “Kürsü Senin İstanbul” eylemii için tıklayınız.

(Bianet)

96 yaşında bir aktivisti dinleyin

Jacque Fresco, 1916 doğumlu Amerikalı bir aktivist. Kendi kendini yetiştiren bir filozof, mühendis ve fütürist olarak tanınan Fresco gençlik yıllarından bu yana muhalif bir aktivist. Sürdürülebilir kentler, doğal yaşamın korunması, enerji verimliliği gibi alanlarda çalışmaları olan Fresco, The Venus Project adlı bir örgütün de kurucusu.

Fresco’nun popüler olmasını sağlayan üç belgeelden biri olan Zeitgeist seisinin son filmi Moving Forward’ın klibinde, Fresco 1929’dan bu yana yaşanan gelişmeleri anlatıyor ve “Bu saçmalık artık son bulmalı” diyor. İşte Fresco’nun anlatımıyla Zeitgeist: Moving Forward’dan dünyanın hali:

(Yeşil Gazete)

Öğle uykusu hak mıdır?

Çin’in 1949 tarihli anayasasının 49. maddesine göre öğle uykusu hak olarak kabul edilmiş. Günümüzde hak olarak tanınması bir yana, tembelliğin açık bir göstergesi olduğu yaygın olarak kabul edilen öğle uykusu, yani siesta, ekonomik krizle boğuşan Yunanistan, İspanya, İtalya gibi ülkelerin çöküşünden sorumlu tutuluyor.

Gustave Courbet – Uyku

Thierry Paquot’nun yazdığı “Bir sanattır öğle uykusu” kitabı öğle uykusu hakkını tartışıyor. Kitap aslında öğle uykusuna bir güzelleme olarak da okunabilir. Öğle uykusunun bir hak olmasından önce bir sanat olduğunu anlatan kitap, güzel sanatlarda öğle uykusuna yatmış insanları betimleyen resimlerden örnekleri ele alarak mutlulukla öğle uykusu arasındaki ilişkiye dikkatimiz çekiyor.

Öğle uykusu günümüzü çalışma saatlerine göre ayarlayan modern zamanların en sakıncalı bulduğu alışkanlıklardan. Günümüzü belirleyen ve saatleri kullanmamızı toplumsallaştıran modern toplum bireylerin kendi zamanları üzerindeki tasarruflarını da ortadan kaldırmaya çalışıyor. Büyük ölçüde başarılı olunan bu proje günümüzü tümüyle mesai saatlerine göre düzenlemiş. Saat kaçta kalkacağımız, kaçta kahvaltı edip kaçta evlerimize döneceğimiz ne kadar süreyle ve ne sıklıkla sevişeceğimiz ve kaçta uykuya dalacağımız sistemin saati tarafından düzenleniyor.

Teknoloji tarihçisi Mumford’un öne sürdüğü gibi çağdaş sanayi döneminin asıl kilit makinesi buhar makinesi değil, saattir. Fabrika düzeninin fabrika sınırlarını aşıp herkesin zamanını nasıl kullanması gerektiğini belirlemeye başladığını söyleyen Thierry Paquot okulu kıran çocuklar örneğini vererek öğle uykusunu da insanın kendi saatini kullanmaya başlamasının ön adımı olarak görür.

Vakit nakittir özdeyişi bize zamanımızı en verimli biçimde kullanmayı önerir. Gün içinde daha çok uyanık kalmak vakti verimli kullanabilmek için mutlak ön şart olarak öğretilir. Böylece daha çok çalışmak, daha fazla üretmek imkânından mahrum kalınmamış olur. Oysa zamanı sistemin önerdiği şekliyle değil de kendi keyfimizce kullanabilmenin yolunu öğle uykularımızı savunarak başlatabiliriz.

Marks’ın damadı Paul Lafarge’ın 1848 devrimcilerinin zar zor elde ettiği “ Çalışma Hakkı”nın karşısına Tembellik Hakkını koyarak başlattığı itirazı Paquot daha da ileri götürerek “ Küresel zamana” karşı direnmek için öğle uykusunu önerir.” Ekonominin her şeyin içine sızan ve hiç utanıp sıkılmadan kendisini bir gerçeklik olarak sunan küreselleşmenin bu sonucuna” karşı çıkarak, “onca değerli bir şeyi, zamanı, daha doğrusu gündelik yaşamı kullanma hakkını elimizden alan şey”e karşı öğle uykusunu savunur:

“ Öğle uykusu inançla, hazla ve ciddiyetle savunulması, yaygınlaştırılması, uygulanması gereken bir yaşam sanatı sürecidir… Her yaştan, her enlemden boylamdan, her saat diliminden, her meslekten uykucular size sesleniyorum, eşsizliğinizin arkasında durun ve dünya saatine, uydu saatine, totaliter saate direnin! “

BİR SANATTIR ÖĞLE UYKUSU
Thierry Paquot
Çev: Orçun Türkay
Can Yayınları Kırkmerak Dizisi,
96 sayfa

22 yıl önce İzmir: ‘Yeşile deh kirliliğe çüş!’

12 Aralık 1989 İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndan başlayan  “Bisikletlerle İzmir’den Kozbeyli’ye” eyleminde pankartlarda ‘Termik santral istemiyoruz’ yazıyor. Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven bisiklet başındalar. Çadırlar kuruluyor. Gazetelerde haber; ‘çadırda sazlı sözlü termik santrale hayır’, ‘yeşillerin direncini soğuk bile kıramadı’, ‘Aliağa Termik Santral projesine karşı savaş açan çevre gönüllülerini soğuk bile durduramıyor’ başlıklarıyla duyuruluyor.

12 Aralık 1989 İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndan başlayan  “Bisikletlerle İzmir’den Kozbeyli’ye” eyleminde pankartlarda ‘Termik santral istemiyoruz’ yazıyor. Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven bisiklet başındalar. Çadırlar kuruluyor. Gazetelerde haber; ‘çadırda sazlı sözlü termik santrale hayır’, ‘yeşillerin direncini soğuk bile kıramadı’, ‘Aliağa Termik Santral projesine karşı savaş açan çevre gönüllülerini soğuk bile durduramıyor’ başlıklarıyla duyuruluyor.

 

24 Aralık 1989, Foça’da termik santrale karşı halkoylaması yapıldı. Liman çevresine yerleştirilen sandıkların çevresinde açılan pankartlarda ‘Balık mı, Termik santral mi?’ yazılı. 24 Aralık 1989, “Gaz Maskeni Al Petkim’e Gel”  14 Ocak 1990, kilometrelerce süren termik santrallere karşı ‘At Arabalı Yürüyüş’, gazete manşetleri “Yeşile deh, kirliliğe çüş” ve 6 Mayıs 1990, İzmir’den Aliağa’ya 50 kilometre boyunca oluşturulan 50.000 kişi ile insan zinciri…  Aliağa termik santralı projesini protesto etmek için İzmir’den Aliağa’ya kadar 50 kilometrelik yol boyunca binlerce kişi ele ele tutuşmuş ve bir insan zinciri oluşturmuştu. Zamanın ANAP hükümetinin Japonya’ya yaptırmayı düşündüğü, Aliağa termik santrali, bu eylemin yapılmasından iki gün sonra, dönemin Enerji Bakanı Fahrettin Kurt’un yaptığı açıklamayla yapımından vazgeçildi. Eylem çevrecilerin büyük başarısıyla sonuçlandı. Bakan açıklamasında “Santralin yapımından çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçilmiştir” dedi.

Günlerce süren bu hareket çevreyi kirletecek bir yatırımı durdurmak amacıyla yapılmış örnek bir başarı öyküsü. Aliağa termik santralinden, çevrecilerin baskısı nedeniyle vazgeçilmişti. Bu hareket Bakırçay yöresinde 18 belediyenin kurmuş olduğu Bakırçay Belediyeler Birliği öncülüğünde başarıya ulaşmıştı. Özellikle SHP İzmir Milletvekili Kemal Anadol, Yeşiller Partisi İzmir İl Başkanı Savaş Emek, Foça Belediye Başkanı Nihat Dirim, Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven ve yöre halkının verdiği bu mücadele çevreciler ve insanlık adına tarihe geçmişti. 

Termik santral yapılmaması için Bakırçay Belediyeler Birliği adı altındaki örgütlenme ile sadece Bakırçay havzasındaki halkı değil, aynı zamanda İzmir halkının da dikkatini çekerek yığınsal eylemlere başvurmuşlar, başarıya ulaşmışlardı. Dönemi anlatan dönemin Aliağa Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği Başkanı Hakkı Ülkü yerel bir gazetede “Aliağa ve çevresinde zaten var olan kirlilik yaratan sanayilere ek olarak ithal kömüre dayalı bir termik santral yapılamak istenmesi Aliağa ve çevresini yaşanabilir olmaktan çıkartacaktı” diyordu. O dönemde Dikili Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği’nin 2. Başkanı olan Osman Özgüven ise aynı yerel gazetede “Sevi Zinciri’’ adını verdiğimiz eylem, 12 Eylül sonrasının ilk çevre eylemiydi” diyor ve yaşam savunucuları için büyük bir zaferdi diye ekliyordu.

 

MÜCADELE ZAFERE ULAŞTI
O dönem de Foça Belediye Başkanı ve Bakırçay Belediyeler Birliği’nin Çevre Komisyonu Başkanı olan Nihat Dirim ise “Bakırçay Belediyeler Birliği öncülüğünde gerçekleşen bu eyleme; o dönemde Mimar Mühendis Odaları, Sanayi ve Ticaret Odaları, esnaf odaları ve diğer meslek kuruluşları büyük destek verdiler, katkı sağladılar. İnsanlarımız o dönemde yapılan çağrılara uydu. Ve mücadelemiz başarı ile sonuçlandı” diyordu.


6 Mayıs 1990 İzmir Konak Meydanı’ndan Gencelli’ye kadar oluşturulan 50 kilometrelik insan zinciri, Türkiye’deki en büyük çevre eylemi olarak tarihe geçti. Mücadele sonucunda Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu, Bakanlar Kurulu’nun termik santralle ilgili verdiği kararı iptal etti. 

30 Aralık 2011 Aliağa Belediye Başkanı Turgut Oğuz Aliağa’da bir Demir Çelik Fabrikasınca kurulmak istenen İthal Kömüre dayalı Termik Santralı inşaatı için yapı ruhsatına imza attı. 4 Ocak 2011 İmza sonrası Bakırçay ve bölge halkı ayağa kalktı. Bakırçay Belediyeler Birliği, İzmir Kent Konseyleri Birliği, CHP Aliağa İlçe Teşkilatı ile CHP İzmir eski Milletvekili Kemal Anadol, Aliağa il Genel Meclisi Üyeleri, Aliağa Belediye Meclis Üyeleri, yazar Hüseyin Yurttaş, FOÇEP, EGEÇEP, Aliağa Atatürkçü Düşünce Derneği, çevreciler ve vatandaşlar çok sert tepkiler göstererek ruhsat iptali için dava açacaklarını ve 21 yıl önce olduğu gibi yeniden mücadele edecekleri kararına vardılar.

5 Ocak 2011 21 Yıllık mücadele ve 50.000 kişilik bir eylemi ezip geçen imzanın sahibi Aliağa Belediye Başkanı Turgut Oğuz tepkiler sonrası basına bir açıklamada bulundu; “Temiz, sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre için hepimiz mücadele edeceğiz. Çevreci arkadaşlarımızın hukuki süreci başlatıp, mahkemeye başvurmalarını tüm kalbimle destekliyorum. Açılacak davalara çevreci arkadaşlarımla birlikte omuz omuza katılacağım. Hukuki mücadeleyi hep birlikte yapacağız. Bu süreci durdurmak için hep birlikte hareket etmeye hazırım” Açıklamanın geri kalanını mazeret ve yazmaya gerek yok. Yorum sizin… 

NE OLMUŞTU?

20 Kasım 1989- Aliağa’da büyük Miting
Pankartlarda “Burada katliam var”, “Doğadaki soykırıma hayır” yazıyor.

23 Kasım 1989; Konser’e Çağrı
“Termik santrale karşı enstrümanını al Aliağa’ya gel”, dönemin haberleri gazeteci yazar Ümit Otan, Yeşiller Partisi, SHP, Bakırçay Belediyeler Birliği, çevre belediye başkanları ve yaşam savunucuları çevre için harekete geçiyor.

10 Aralık 1989- “Termik Konser”
Pankartlarda “Termik santrali yaptırmayacağız” Cem Karaca, Bulutsuzluk Özlemi Nejat Yavaşoğulları, Ayşegül Aldinç…

Oben Ulu / Birgün

Üç Ekoloji’nin “Gönüllü Sadelik ve Ekolojik Yaşam” sayısı çıktı

Yeşil Düşünce ve Özgürlükçü Düşünce dergisi Üç Ekoloji’nin 9. sayısı “Gönüllü Sadelik ve Ekolojik Yaşam” dosyasıyla yayımlandı. 2003 yılından bu yana çıkan dergide dosya dışında, politikadan düşünceye, yeşil düşünce klasikleri, anısına ve kitap tanıtımı bölümleri bulunuyor.

Dosya, Durukan Dudu’nun Gönüllü Sadelik başlıklı yazısıyla başlıyor. Yazı Dudu’nun 2009’da Yeşil Ekonomi Konferansı’nda sunduğu bir tebliğden yola çıkıyor. Dosyada Durukan Dudu’nun İsveç’te Matparken ekolojik komününün kurucularından Marina Querroz ile yaptığı söyleşi ve Emet Değirmenci’nin permakültür üzerine bir yazısının yanısıra Ümit Şahin’in ekolojik yaşam kavramına Rudolf Bahro’nun “Komünler Kurma Cesareti” yazısına göndermelerle eleştirel yaklaştığı bir denemesi de bulunuyor. Dosya kapsamında ayrıca Oya Ayman, Erol Benjamin Scott, Ahmet Kizen ve Mete Hacaloğlu’nun yanıtladığı bir soruşturma köşesi var.

Üç Ekoloji’nin her sayısında bir de uzun söyleşi yer alıyor. Bu sayının konuğu ise Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Yüksel Selek. Selek’in yaşam öyküsünün satırbaşlarıyla yeşil politika ve günümüzün politik sorunlarıyla ilişkili görüşleri bu röportajda bulunabilir.

Üç Ekoloji’nin 9. sayısında Yeşi Düşünce Klasikleri’nde Bruno Latour’un “Doğanın Sonu” başlıklı bir yazısı ve Ayşem Mert’in Arne Naess üzerine yazdığı “Anısına” bölümü bulunuyor.

Yeni İnsan Yayınları tarafından yayımlanan Üç Ekoloji kitapçılarda ve internette bulunabiliyor.

(Yeşil Gazete)

Eski bir dost!

Ortaoyuncu Kız Tevfik’in kızı… Mahalle imamının torunu… Piyanist Peregrini’nin önce öğrencisi, sonra eşi… Sufi Vehbi Efendi’nin öğrencisi… Ama herkesin sevgilisi: Rabia.

Onun hayatını merak edeceğinize eminim. Fakat bu romanı okurken sadece Rabia’nın hayatını değil, aynı zamanda, yaşadığı dönemin canlı şahitlerinin ağzından, o dönemin sosyal-siyasal dinamiklerini de öğreneceksiniz.

Belki en çok cüce Rakım ilginizi çekecek, belki de Abdülhamit’in ince entrikaları. Ya da yazarın, tüm detayları, okuyucuyu hiç yormadan verebilme yeteneği. İlginç bir anekdot olarak aktarmak isterim ki, romanın ilk baskısı ingilizcedir. Adını hepinizin duyduğuna eminim, pek çoğunuzun ise hala okumadığına emin olduğum gibi. Benim de henüz okumuş olduğum bu romanın ismi hep ‘eski bir dost’ tadı çağrıştırır hafızamda.

Herkese iyi okumalar, işte Halide Edip’ten SİNEKLİ BAKKAL !!!

Taksim Meydanı ile Karadeniz otoyolu – Cengiz Aktar

Taksim’de trafiğin alta alınması hedefiyle yola çıkmış projeyi duymuşsunuzdur. Duymadıysanız www.taksimplatformu.org kaynağına başvurun. Tartışması yeni başlayan bu konuyla ilgili bilgiye bu mecradan başka bir yerden ulaşmak mümkün değil ve sorunun büyük kısmı da burada. Platform, projenin şeffaf bir danışma, düzenleme ve denetleme evrelerinden geçmesi gerektiğini savunan ve bu haliyle projeye itiraz eden bir vatandaş girişimi. İşin sorumlusu olan resmi kurumlardan İBB’nin websitesinde proje tamamlandıktan sonra meydanın nasıl olacağını gösteren temsili bir kısa filmden başka bir şey yok. Aynı film Ak Parti’nin websitesinde de var. Beyoğlu Belediyeleri ile İstanbul II. Koruma Kurulu üzerinden projeyle ilgili bilgiye ulaşmak mümkün değil. Koruma Kurulu’nun oybirliğiyle aldığı karar projenin ‘doğru’ olduğu anlamına gelmiyor zira bu gibi projelerde uzman görüşü yeterli değil. Dolayısıyla ayrıntılı bilgi olmayınca dedikodu, spekülasyon oluyor ama esas soru soruluyor.

Taksim Platformu’nun soruları basit: Projeyi kim ne zaman yaptı? Yayalaştırma mı yoksa ayrıştırma mı? Esnafı mağdur etmemek için alınan önlemler neler? Topçu Kışlası kim için ve neden yeniden yapılmak isteniyor? Projeden kim kazançlı, kim zararlı çıkacak? İtfaiye, ambulans önlemleri var mı? Semt dernekleri haberdar mı? Kültür sanat kurumları ve uzmanlar haberdar mı? Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçlar neden işaretlendi? Taksim Gezi Parkı afet halinde toplanma yeri değil mi? Büyük şehirlerin merkezlerinde yeraltı tünelleri trafik sorununu çözer mi? Şehir merkezlerinde hâlâ tünel tercih ediliyor mu? Proje bütünlüklü bir yaklaşım içeriyor mu?

Bütün bu sorular ve daha başkaları kamusal alanda yapılması düşünülen veya özel olup kamusal alana etkisi olabilecek tüm projelerden önce yapılan düzenleyici etki analizinin alışılagelmiş soruları. Kabaca söylenecek olursa, kamuyu ilgilendiren kararların, karar ve uygulamadan önce olumlu ve olumsuz muhtemel her çeşit etkisinin incelenmesi, bulguların kamuyla paylaşılması ve karar alıcılara ulaştırılması demek. Bir nevi meşveret, danışma, akıl sorma, ölçme biçme, ders çıkarma, öngörme… Bunlar olmadan yapılan işlerin akıbetini maalesef iyi biliyoruz.

Mâlum Türkiye danışsız, düzensiz, denetsiz ve sonuçta doğal olarak hatalı ve savurgan uygulamalar cennetidir. Şöyle bir hafıza tazelersek: Ankara’nın şehir tünelleri, Haliç metro köprüsü, İstanbul Kongre Merkezi, Eminönü Meydanı, Beyoğlu’nun kaldırımı, Antakya Havaalanı, Sütlüce Kongre Merkezi, Feshane, Çeşme Otoyolu ve elbette Karadeniz Otoyolu…

Bu uygulamalar ne sadece bu döneme ait ne de Türkiye’ye mahsus. AK Parti’den önceki merkezi ve mahallÓ idareler ve bugünkü diğer partilerden mahallî idarelerin iş yapma biçimi farksız. Keza insansız, ruhsuz, doğa düşmanı ve hatalı kamusal uygulama her ülkede gani. Buralarda hayranlık uyandıran Abu Dhabi bunun tipik örneği. Kent aktivisti Jane Jacobs’un 2011’de Metis’ten çıkan ‘Büyük Amerikan şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı’ başlıklı kitabından:“Burayı inşa ederken kimse bizim ne istediğimizi düşünmedi. Evlerimizi yerle bir edip bizi buraya, dostlarımızı başka yere tıktılar. Bir fincan kahve içip gazete okuyacak ya da üç-beş kuruş borç alacak bir yerimiz yok. Kimse neye ihtiyacımız olduğunu düşünmedi. Buraya gelen büyük adamlar çimenlere bakıp şöyle diyorlar: ‘Ne kadar şahane! Artık yoksulların her şeyi var!”

Bir kamusal uygulama faciası

Türkiye’deki hatalı uygulamaların şahikası muhtemelen Doğu Karadeniz Sahil Yolu’dur. 541 kilometrelik Samsun-Sarp arasındaki yolun inşaatının ihale kararı 1993’te alındı. İnşaat kamu kaynaklarından 5 milyar dolar götürdü, 2006’da bitti ama sorunlar bitmedi. ODTÜ Deniz Mühendisliği Araştırma Merkezi’ne kulak verelim:‘Deney ve ekonomik analiz sonuçlarından yola çıkarak, Doğu Karadeniz Sahil Yolu Projesi’nde kullanılan ve bu çalışmada modellenen ilk yapı olan kıyı koruma yapısının yörede oluşabilecek fırtınalara karşı dayanıklı olmadığı ve son derece pahalı bir yapı olduğu söylenebilir.’

Proje tamamlanmadan önce Eylül 2005’te yapılan Ulusal Coğrafya Kongresi’ne sunduğu bildiride İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nden Hüseyin Turoğlu ise projenin güzergâh sahası arazi potansiyeline uygun değil demiş. Can ve mal kaybına sebep olacak, sık sık yol tamiratına gerek duyulacak,maliyet artacak, geri kazanılması mümkün olmayan doğal tahribat olacak diye yazmış. Uzmanlar dışında yöre halkı da yolun deniz kıyısından geçmesinin tehlikesine dikkat çekmiş ve yanıbaşlarındaki Gürcistan’dan örnek alınmasını talep etmişler. Şimdi uzmanlar acı acı gülüyor, halk ise kaderine isyan ediyordur.

Nitekim otoyol fıkra gibi. Yerleşim merkezlerinden 70 santimetre yükseğe inşa edildiği için yağmur sonrası dağlardan gelen suyu baraj gibi tutuyor ve su denize ulaşamadığı için yerleşimleri sel basıyor. Elbette denizden gelen dalganın şiddetine de dayanıklı değil, Ocak’ta Hopa-Sarp arası yine çöktü.

Taksim’de geri dönüşü olmayan yollara girmeden Karadeniz yolundan ibret alalım.

Taksim Platformu Cumartesi saat 13.00’de Gezi Parkı merdivenlerinde buluşup müzakere süreçlerinin işlemesini ve demokratik katılım hakkını talep ediyor, kent yönetimini ve yetkilileri göreve çağırıyor.

Cengiz Aktar – Vatan