Ana Sayfa Blog Sayfa 4784

Polisin yine “ayağı kaydı”

Asker firarisi olduğu gerekçesiyle cezaevine götürülürken kaçma girişiminde bulunan Demirkaya, ayağı kaydığı söylenen bir polisin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetti. Mehmet Tursun, polisin pek çok olayda aynı şeyi söylediğini belirtti.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre;

Mahir Zorbey Demirkaya, asker firarisi olduğu gerekçesiyle hakkında kesinleşen 10 aylık hapis cezasını yatmak üzere cezaevine götürülürken, kaçma girişiminde bulununca polis memuru M.S tarafından kafasından vurularak öldürüldü.

Uluslararası Baran Tursun Vakfı‘nın kurucusu olan ve oğlu Baran Tursun 25 Kasım 2007’de polis kurşunuyla ölen Mehmet Tursun, kendi oğlunun ölümünde de Çağdaş Gemik‘in ölümünde de, Turan Özdemir‘in ölümünde de polislerin hep aynı savunmayı yaptıklarını ve mahkemelerin de bu ifadeye itibar ettiğini söyledi.

Polisin ayağı kaymış

Aydın’da “Yaşı küçük çocuğu alıkoyduğu” iddiasıyla gözaltına alınan ve gözaltında asker kaçağı olduğu gerekçesiyle hakkında kesinleşmiş 10 ay ceza olduğu anlaşılan 21 yaşındaki Demirkaya, adliyeye götürüldü.

Buradan 10 aylık cezayı çekmek üzere cezaevine götürüleceği sırada annesini gören ve sarılmak istediğini söyleyen Demirkaya’nın kelepçeleri açıldı. Annesine sarıldıktan sonra kaçmaya başlayan Demirkaya, polis memuru M.S tarafından başından vuruldu.

Milliyet gazetesinin haberine göre, “dur” ihtarında bulunan ve havaya ateş eden İnfaz Büro Amirliği’nde görevli polislerden M.S’nin ayağı kaydı ve kurşun Demirkaya’nın başına isabet etti.

Aydın Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Demirkaya hayatını kaybederken, polis memuru M.S. gözaltına alındı.

Ayak kayınca, kurşun hep kafaya isabet ediyor!

Baran Tursun’un babası Mehmet Tursun, bu gibi olaylarda polislerin hep aynı savunmayı yaptığını ve mahkemelerin de buna inandığını söyledi.

“Baran da aynı, Çağdaş Gemik de aynı Turan Özdemir de aynı. Hepsinin kaçarken polis tarafından yanlışlıkla vurulduğu iddia ediliyor. Hepsinde polislerin ayağı kaydı deniyor.”

“Ama nedense ayağı kayan polislerin kurşunları hep bu çocukların kafasına isabet ediyor. Koluna, bacağına veya çevrede başka bir şeye isabet etmiyor; polisin ayağı kayınca kurşun tam kafadan vuruyor.”

24 karakol, 24 ölüm, 24 bozuk kamera

Mehmet Tursun, sadece sokaklarda değil, karakollarda da çok sayıda şüpheli ölüm olduğunu ifade ederek vakıf olarak Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na başvurduklarını söyledi.

2007’de değişen Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na dikkat çeken Tursun, bu tarihten itibaren 24 karakolda 24 ölüm olayının gerçekleştiğini söyledi.

Bu karakolların hiçbirinde kameraların çalışmadığını ve kayıt olmadığını vurgulayan Tursun, bu iddiaları gayri ahlaki buluyor.

“Bu karakolların da hiçbirinde güvenlik kameraları çalışmıyor. Bir, iki tanesinde kameralar bozuk olsa ve kayıt alınamamış olsa anlayacağım ama 24 karakol, 24 ölüm ve hiçbirinde kameralar çalışmıyor.”

“Kameralar çalışmayınca, geriye sadece tanık ifadeleri kalıyor. Tanık olarak ifade verenler de yine polis. Polisler de bir şey bilmediklerini söylüyorlar ve mahkemeler de polislerin söylediklerine genellikle itibar ediyorlar ve takipsizlik kararı veriliyor.”

“Mesela Abdurrahman Süzen karakolda üç kurşunla öldürüldü. Karakoldaki polislerin hepsi ‘duymadım, görmedim’ diyince Süzen’in davası takipsizlikle sonuçlandı.”

“Komisyondan milletvekilleriyle görüşmelerimiz devam ediyor. 24 ölüm hakkında İçişleri Bakanı’nın cevaplaması istemiyle soru önergesi verilmesini istiyoruz.”

Ordusunun toplumu – Murat Belge

12 Eylül Türkiye toplumunun yaşadığı en korkunç dönemdi. Bir yandan, “Büyük Tehlike”, yani “Komünizm”, eziliyordu. Her şeyin tepesinde oturan ve her şeyi herkesten daha iyi bilen beş general, yeni başlamış onyılın (seksenlerin) sonuna gelinirken komünizmin dünyada yıkılacağından habersiz, her türlü şiddet ve vahşet yöntemini uygulayarak komünizmin köklerini kurutmaya çalışıyorlardı.

Televizyonda ve radyoda, haber programlarında veya her türlü programda, “bismillah” der gibi, “12 Eylül’ün sağladığı huzur ve güven ortamında” diye bir klişe oluşmuştu. Evet, her “Allah’ın günü” bir şeylerin patladığı, bir yerlerin tarandığı, şu kadar ölü, şu kadar yaralı haberlerinin söylendiği, adı konmamış bir “iç savaş” ortamında yaşıyorduk, dört beş yıldır. 12 Eylül bizi bundan “kurtarmış”, böylece “huzur ve güven” sağlamıştı. Yiyip içip şükretmemiz gerekiyordu. Netekim öyle yaptık.

Bu “iç savaş” ortamı nasıl yaratılmıştı, falan filan, o konulara hiç girmeyeyim. Eldeki iki buçuk bilgi kırıntısıyla burada bir şeyler iddia etmek, yeni bir “komplo teorisi” yaratmak olur. “Komplo yoktu” demek de imkânsız, ama varsa da, ne vardı, bilmiyoruz. Onu bilmiyoruz ama, bu “huzur ve güven ortamı” nasıl sağlanmıştı, neyin üstünde oturuyordu, onları biliyoruz. Hattâ, tek tek bilmeden, salı günü şöyle, perşembe günü böyle olmuş demeden biliyoruz, biliyorduk. Çünkü zaten tarih boyunca böyle olmuştu. Bir “Türk”ün bundan daha iyi bildiği bir şey yoktu.

Ama sorun o değil. Sorun, bundan kimsenin “şikâyetçi” olmaması. “Necip Türk Milleti” rejimini onaylıyordu. “Huzur ve güven ortamı”nın nasıl kurulduğunu gayet iyi biliyor, ama bundan uzun boylu tedirgin olmuyordu.

Fazla abartmayayım. Yapılan ilk seçimde bu ahali “12 Eylül’ün devamı benim” diyen Turgut Sunalp’ı en aşağıya itti (ama o da az buz oy almadı, bunu da unutmayalım), yaşanan yıllara en “uzak” görünen öbür Turgut’u seçti. Ama bütün o zulüm, işkence, şu bu, öylece yaşandı ve üzeri örtüldü. 1915’in, 1926’nın, Dersim’in, Varlık Vergisi’nin, 6 Eylül’ün, 1 Mayıs’ın provokasyonunun ve daha binlerce olayın üstünün örtülmesi gibi, o dönem de, “Nisyan”a emanet olundu. Şimdi, biraz biraz, o nisyan perdesi aralanıyor, aralıklardan korkunç şeyler görünüyor. Zaten o “huzur ve güven ortamı”nın doğrudan doğruya yaratıp kucağımıza attığı bir yığın şey var. 12 Eylül’den önce de bu toplumun bir “Kürt sorunu” vardı elbette. Ama onun bugün bildiğimiz haliyle “Kürt sorunu” olması 12 Eylül’ün eseridir. O “huzur ve güven ortamı”nın bizlere armağanıdır.

Benim birkaç zamandır anlatmaya çalıştığım şey, 12 Eylül’ün ne kadar feci olduğu, onunla elde edilmiş ayrıcalıkların elden gitmemesi için nasıl “darbe hazırlığı” yapıldığı değil. Bunları zaten bin kere yazdık, daha da yazacağız. Ama bütün bunlarda –ve başka şeylerde–sevgili ve necip Türk milletinin “suç ortaklığını” vurgulamak istiyorum. Benim gibilerin elinde, “toplum”dan başka bir otorite kaynağı, olayların hakemi, şu bu, yoktur. Nihaî kararı bence toplum verir, bunlar böyle. Ama bu ülkede “toplum” dediğimizde, toplum bu. Buradan başlıyoruz, buradan yola çıkıyoruz.

Çünkü bu kendiliğinden böyle olmuş, düşünüp taşınıp böyle olmayı seçmiş bir toplum değil. Devletinin ve son yüzyıl içinde ordusunun biçimlendirdiği toplum. Onu “suç ortağı” toplum haline getiren güçler bunlar. Bunlar, yakın zamana kadar, “tencere ve kapağı” ilişkisi içinde, vaziyeti idare ettiler. Ama şimdi toplum, bu ilişkiden çıkmak istiyor, ordusunun kapağı değil, bir toplum olmak istiyor. Bunu da elindeki imkânlarla yapmaya çalışıyor.

Ama o “elindeki”ler, öyle fazla “sağlam ayakkabı” değil. Yukarıda en özetlenmiş haliyle sıraladığım korkunçlukların hasadı bunlar. Ve şimdi; bu toplum, kendisiyle ilgili kararı vereceği âna yaklaşıyor : Hrant’ın cenazesine gidenlerin toplumu mu olacak, Hocalı mitingine gidenlerin mi?

Murat Belge – Taraf

İçi dışı bir hükümet – Özgür Mumcu

Dışişleri Bakanımız çok seyahat etmesiyle, sıkı ve yoğun bir biçimde yürüttüğü diplomatik temaslarıyla tanınıyor. Bakanımız dinamik ve yerinde duramayan, çalışkan ve sebatkâr bir siyasetçi portresi çiziyor.
Bakanımız yurtiçinde olduğu zaman da diplomatik temaslarda bulunmayı ihmal etmiyor. Temas edecek yabancı temsilci bulamadığı zaman herhalde yabancıya en yakın olarak değerlendirdiği için gayrimüslim cemaat önderleriyle buluşuyor.
Dışişleri Bakanı geçen gün Fener Rum Patriği’ni, Deyrülzafaran Manastırı Metropoliti’ni, Ermeni Patriği Genel Vekili’ni, Türk Süryani Kadim Kilisesi Metropoliti’ni ve Süryani Katolik Kilisesi Patrik Vekili’ni ziyaret etti.
Dışişleri Bakanlığı Kanunu’nda bakanın görevi şöyle belirlenmiş: “Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini yürütmek.”
Herhalde Sayın Bakan gayrimüslim cemaatleri yabancı bir unsur olarak görüyor ki, Dışişleri Bakanı sıfatıyla kendileriyle temasa geçmeyi tercih ediyor.
Geçen hafta gördük ki bir başka bakan da İçişleri Bakanı sıfatıyla Dağlık Karabağ sorununa ilişkin nutuk atıyor. Onun görevi de kanunda “Bakanlığa bağlı iç güvenlik kuruluşlarını idare etmek suretiyle (…) yurdun iç güvenliğini ve asayişini, kamu düzenini ve genel ahlakı, anayasada yazılı hak ve hürriyetleri korumak” olarak belirlenmiş.
Görüyoruz ki bakanlarımız görev alanlarına riayet etmek konusunda azami bir özen gösteriyor.
Mesela İçişleri Bakanı, dış politikayla bağlantılı bir meselede, Ermenileri hedef alan pankartların yer aldığı ve sloganların atıldığı bir mitingde “Türk’ün yumruğu birdir” diye konuşuyor. Hemen ertesi hafta Dışişleri Bakanı Ermeni Patrikliği’ni ziyaretinde ‘Türkiye’nin Ermenilere ilişkin oluşan önyargıları aşacağını’ kaydediyor.
İçler dışlar çarpılıyor haliyle kafalar karışıyor.
Dağlık Karabağ konusu ve Hocalı katliamı hakkında neden Dışişleri Bakanı konuşmuyor ya da gayrimüslim vatandaşlarla neden İçişleri Bakanı temasa geçmiyor bilemiyoruz.
İçişleri Bakanı “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” yazılı pankartların önünde 21. yüzyılı, sonra hızını alamayıp 22. yüzyılı Türk yüzyılı ilan ederken, Dışişleri Bakanı “Biz vatandaşlarımızın hepsinin hukukunu eşit görürüz. Hükümetimizin bu konudaki ilkeli yaklaşımı malumdur” diyor.
Zannederim İçişleri Bakanı’yla Dışişleri Bakanı’nın bir araya gelip uzun uzun konuşması gerekiyor. Çünkü gerçekten de Sayın Davutoğlu’nun belirttiği üzere ‘Türklerin ve Ermenilerin oluşturdukları büyük kültüre uygun düşmeyen önyargılar’ mevcut.
Bu önyargılar o raddede ki İdris Naim Şahin’e o unutulmayacak nutku attırıyor, Ahmet Davutoğlu’nu da gayrimüslimleri yabancı bir temsilcilikmişler gibi ziyaret ettiriyor.
Elbette hükümetimizin vardır bir bildiği. Dışişleri Bakanı Türkiye vatandaşlarıyla diplomatik ilişkiler kurarken belli mi olur belki de İçişleri Bakanı yabancı devlet başkanlarıyla müzakerelere girişir.
Neticede hükümetimizin içi dışı birdir.

Özgür Mumcu – Radikal

Çatalzeytin’de HES şantiyesi kapatıldı

Hes Enerji Üretimi San. Tic. A.Ş.’nin Çatalzeytin Akçay deresinde Yunuslar Hidro Elektrik Santralı çalışmaları durduruldu.

Dere üzerinde çalışmalarını sürdüren Hes firması Kastamonu İdare Mahkemesinin, İl Çevre ve Orman Müdürlüğünce 25.06.2010 tarihinde verilen Çed gerekli değildir kararını iptal etmesiyle ilgi firmaca şantiye kapatıldı. İş makineleri operatörleri, kamyon şoförleri ve diğer çalışanlar olmak üzere 10 kişinin işine son verildi. Şantiye sahasında sadece 1 bekçi görevlendirildi.

Çatalzeytin Aşıkları Çevre Platformu’nca 17.09.2010 tarihinde Akçay Hes’in iptali için dava açılmıştı.

Ektiği tohumlar yeşeriyor

Türkiye’de ekolojik yaşamın öncülerinden Victor Ananias ölümünün birinci yılında mezarı başında anıldı. 3 Mart 2011’de genç yaşta yitirdiğimiz Victor için Bodrum Bitez mezarlığında düzenlenen anmaya ailesi ve arkadaşları katıldı. “ yaşam dönüşümdür “ yazan mezar taşının dikildiği mezarına buğday tohumları serpildi.

Victor için ayrıca kurucusu olduğu Şişli organik pazarda 3 Mart Cumartesi, Maltepe organik pazarda 4 Mart günü anma törenleri düzenlendi.

7 Mart Çarşamba günü de Victor’un Kazdağları’nda kurduğu Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde de bir anma düzenlenecek ve hayır yemeği yenilecek.

Yeşil Gazete

Taksim’de ırkçılık protesto edildi

Geçen hafta Hocalı Katliamı’nı protesto adı altında ırkçı sloganlara sahne olan Taksim’de bugün “Nefret sizin, insanlık bizim” sloganlarıyla yürüyen yüzlerce kişi, kendi anadillerinde aynı mesajı verdi: Yaşasın halkların kardeşliği!

Halkların Demokratik Kongresi, Azeri Sosyalistler, Gürcü Kültür Merkezi, Hemşin Kültür ve Araştırma Derneği, Jineps Gazetesi, Kafkas Dernekleri Federasyonu ve Kangal Dernekler Federasyonu’nun da içinde olduğu çok sayıda kurumun çağrısıyla yüzlerce kişi Galatasaray’da bir araya geldi.

Yürüyüş sırasında Adıyaman’da Alevilerin evlerinin işaretlenmesine tepki olarak, “Biz de buradayız, bizi de işaretleyin” denildi, çarpı işareti atılmış dövizler taşındı. Hrant Dink davasındaki “örgüt yok” değerlendirmesine tepki gösteren kitle, “Örgüt, geçen hafta Taksim’deydi. Örgüt devletin kendisi” sözleriyle tepkisini dile getirdi. Eylemciler, geçtiğimiz Pazar yapılan ırkçı gösteriye İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in de katılmasına protesto etti.

ABD’de felaketin bilançosu kabarıyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin orta batı ve güney eyaletlerini etkisi altına alan hortum ve fırtına felaketlerinde en az 37 kişi hayatını kaybetti.

5 eyalette etkili olan şiddetli fırtınalarda en çok can kaybını Kentucky ve Indiana eyaletleri verdi. Bölgedeki arama ve kurtarma çalışmaları tüm hızıyla sürüyor.

Kötü hava şartları nedeniyle onlarca ev enkaz haline geldi. Kentucky’de 18, Indiana’da 14, Ohio’da 3, Alabama ve Georgia’da ise birer kişinin yaşamını yitirdiği belirtildi. Hortum ve şiddetli fırtınalar, birçok iş yeri ve okulu kullanılmaz hale getirdi.

Indiana eyaletine bağlı Henryville kentindeki bu okul da felakette, ağır hasar gördü: “Öğrencilerim ve diğer büyükler, yüklüğün içindeydik ama dışarı bakıyorduk. Hortumun geldiğini gördük ve hepimiz biraraya toplandık, yere çöktük ve başımızın üstüne yastıklar koyduk.”

Meteoroloji uzmanları, Georgia ve Florida’nın kuzeyinde daha sert rüzgarların etkili olacağı tahmininde bulunuyor. Fırtınanın etkili olduğu eyaletlerde elektrik kabloları koptu, ulaşım aksadı.

Alabama’da en az 40 ev hasar gördü. Bölge halkı endişeli: “Sanırım bir süre apartmanda oturacağım, yani tam olarak nereye gideceğime karar verene kadar. Batıl inançları olan biri değilim ama burada bir yarık açılmış gibi görünüyor ve ben tekrar onun içinde olmak istemiyorum.”

Yetkililer, ölü sayısının artmasından endişe ediyor. Geçen yıl Amerika’da fırtına ve kötü hava koşulları nedeniyle 500’ü aşkın kişi yaşamını yitirmişti.

(en)

Tüketici aidatın peşinde

Türkiye Bankalar Birliği, kararın, ücretlerin yasal dayanağı olmadığı ve son 10 yıl için iade istenebileceği şeklinde yorumlanmasının söz konusu olmadığını savunurken tüketici örgütleri, Birliğin “açıkça yalan söylediğini” belirtti. TÜDEF Başkanı Ali Çetin, 3 milyar lirayı aşkın haksız kazancın sağlandığı aidatın geri istenebileceğini savundu.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin kararının, kredi kartı ücretlerinin yasal dayanağının bulunmadığı ve kart hamillerinin son 10 yılda ödedikleri kart ücretlerini bankalardan geri talep edebileceklerine imkân verildiği şeklinde yorumlanmasının söz konusu olmadığını bildirdi. Tüketiciler ise TBB’nin kamuoyunu yanıltmaya çalıştığını savundu.

TBB’den yapılan açıklamada, kredi kartlarına ilişkin olarak Resmi Gazete’nin 6 Aralık 2011 tarihli nüshasında yayımlanan Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 18 Temmuz 2011 tarihli kararına atıfta bulunularak, kredi kartı ücretlerinin 10 yıl geriye dönük olarak alınabileceği yönünde haber ve yorumların yer aldığı anımsatıldı. Bu çerçevede, bazı müşterilerin ödedikleri kredi kartı ücretlerinin kendilerine iadesi için bankalara başvurdukları gözlemlendiği, ancak kararın buna imkân vermediği savunuldu.

Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Genel Başkanı Ali Çetin ise TBB’yi yalan söyleyerek kamuoyunu yanıltmaya çalışmakla suçladı. Açıklamasında, ilgili Yargıtay kararına da yer verilirken aidatlardan 3 milyar TL’yi aşkın haksız kazanç sağlandığını aktaran Çetin, şöyle devam etti:

“Bankalar, paniğe kapıldı. Tüketicilerin girişimlerini önce her bir müracaat eden tüketiciden 35 TL ‘ekstre’ parası isteyerek önlemeye çalıştılar. Ancak tüketiciler 35 TL’yi verip 10 yıllık kart aidatları yanında ekstre parası olarak istenen 35 TL haksız tutarı da geri istemeye başlayınca iler tutar yanı olmayan açıklama ile tüketicileri kandırmaya çalışmaktadır. Oysa Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin kararları artık yerleşik hale gelmiştir. Yargıtay son kararla kredi kartı aidatlarını 1 ya da 5 yıl değil geriye dönük 10 yıl iadesine olanak vermiştir. Konuyu süre açısından değil esas açısından da tartışmış ve karar vermiştir. Bankalar Birliği suç işliyor.”

Kongo’da askeri üstte facia: 206 ölü

0

Kongo Cumhuriyeti’nde bir cephanelikte meydana gelen patlamada en az 200 kişi hayatını kaybetti. Yaralı sayısı da 237 olarak açıklandı. Savunma Bakanı ise, “Savaş çıkmadı, darbe olmadı, sadece bir patlama” sözleriyle halkı sakinleştirmeye çalıştı.

Uluslararası haber ajansı Reuters’a telefonla açıklama yapan Devlet Başkanlığı sözcüsü Betu Bangana, “Hastanelerden aldığımız bilgiye göre cephanelikteki patlamada 206 kişi ölürken, çok sayıda kişi de yaralandı” dedi.

Devlet televizyonunda açıklama yapan Savunma Bakanı Charles Zacharie Bowao ise, halktan sakin olmasını ve paniğe kapılmamasını isterken ilginç bir açıklama yaptı.

Bowao, “Duyduğunuz patlamalar savaş çıktı ya da darbe oldu şeklinde algılamayın. İsyan çıktı anlamına da gelmiyor. Cephanelikte yangın çıkması sonrası meydana gelen patlamalardır” dedi.

Putin %59 ile başkan!

Vlademir Putin, sandık başına giden yaklaşık 110 milyon Rus seçmenin yüzde 59’unun oyunu alarak devlet başkanı oldu.

Rusya’da devlet başkanlığı koltuğuna 3. kez Vlademir Putin oturuyor.

Ülkedeki yaklaşık 110 milyon seçmen sandığa gitti ve 5 aday arasında seçimini yaptı.

Sandık çıkışı ankletlerine göre şu an başbakan olan Vlademir Putin, oyların yüzde 59’unu alarak seçimden zaferle ayrıldı. Bu sonuç, şu anki devlet başkanı Dimitriy Medvedev’in de yeni başbakan olacağı anlamına geliyor.

usya, 4 Aralık’ta yapılan parlamento seçimlerinin ardından devlet başlanlığı için sandığa gitti.

Aralık seçiminden partisi kan kaybına rağmen tek başına iktidar çıkan Vlademir Putin, sandık çıkışı anketlerine göre oyların yüzde 59’unu aldı.

Bu oranla seçimi ilk turda kazandığı görülen Putin, 4 yıl aradan sonra ve bu kez 6 yıllığına devlet başkanlığı koltuğuna geri döndü. Putin, 2000 ile 2008 yılları arasında da iki dönem devlet başkanlığı görevini yürütmüştü.

Seçimde Putin’in rakipleri Komünist Parti Başkanı Gennadiy Züganov, aşırı milliyetçi Liberal Demokratik Parti Başkanı Vladimir Jirinovski, Adil Rusya Partisi Başkanı Sergey Mironov ve milyarder işadamı Mihail Prohorov’du.

Devlet başkanı olması halinde mevcut Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev’i başbakan olarak atayacağını açıklayan putin’in zaferini kutlamak için binlerce kişi şu dakikalarda Kremlin Sarayı önünde toplanmış durumda.