Ana Sayfa Blog Sayfa 4782

Sol bir ekoloji: Neden gerekli?

İnsanların hayatlarına dokunan iki büyük sorun var. Bu sorunlara çözüm gelsin diye sokaklar doluyor, bu sorunlardan insanlar bıktıkları için isyan ediyorlar. İlki ekolojik krizin canlılara dayattığı sorunlar, ikincisi ise insanların, insanlara dayattığı paylaşım ve adalet sorunları. Kısacası insanın doğayı sömürmesinin ortaya çıkardığı sorunlar ve insanın insanı sömürmesinin ortaya çıkardığı sorunlar.

21. Yüzyıl’ın yaşanabilir bir yüzyıl olması ve belki de 22. Yüzyıl’ın yaşanan, üzerinde insan yaşamı olan bir Dünya!, bir yüzyıl olabilmesi için bu sorunlara yanıtlar ortaya konmalı. İşte sol bir ekoloji bunun için gerekli. Çünkü yaşadığın kadar, nasıl yaşadığın da önemli ve bu uğurda verilmiş büyük bir mücadele tarihi var.

Peki, ekolojinin sol bir yorumu özellikle neden gerekli? İşte tam da o “nasıl yaşadığın” sorusuna yanıt vermek için. Yani sade ekoloji değil, sol bir ekoloji gerekli? Çünkü hem doğayı yok eden, hem de adaletin insanı terkettiği, yoksulluğun artık ucu görünmez bir tünel olarak bir insan yaşamının tamamını kapladığı Dünya’da, sol bir ekoloji gerçek yüzünü göstermezse, biz bir yalanla karşı karşıya kalacağız. Bu yalan, tüm adaletsizliğiyle, tüm sömürü düzeniyle ve eskiden kalan mantığın biraz yeşile boyanmasıyla karşımıza çıkacak olan Yeşil Kapitalizm’dir. Ve insanlık tarihi bize, kapitalizmin, kendini var edebilecek kadarı aldıktan sonra fikirleri, ideolojileri bir kenara attığı gösteriyor.

Kapitalizm ve bu sistemin devamı için çalıştırılan binlerce insan, geleceğin de bir geleceği olması/olabilmesi için şu an üzerinde oldukları endüstriyalizmin kara treninde bazı değişiklikler yapmaları gerektiğini görmekteler. Yapılabilecek, yapabilecekleri en kolay değişiklik de badana. Evin duvarının rengini değiştirip, eve yeni bir hava vermek gibi, kara trene de badana ile yeni bir hava katmak en kolayı. Kapitalizmin bu yolda hızla ilerlediği de görülüyor. Artık, her ürünün bir de “çevreci”, “yeşil”, “ekolojik” muadili var.

Kara treni, yeşile boyayarak, bir Yeşil Kapitalizm ortaya çıkarmak da yaşam tarzlarından hiçbir şekilde vazgeçmeden, içlerini ferahlatmak isteyen binlerce insana yeterli geliyor, gelecek. Bu yüzden zaten, bu kadar oksimoron ifadelerle (çevreci termik santral, doğaya uyumlu HES) insanların karşısına çıkan kapitalizm, büyük bir tepkiyle karşılaşmamakta. İnsanların inanmak istediklerini onlara sunmakta bu oksimoron ifadeler. Fakat ne insanlığın karşısındaki ilk soruna, ne de insanlığın karşısındaki ikinci soruna yanıt vermiyor, veremez bu tarz yaklaşımlar. Yanıt verdiği, insan psikolojisi ve iyi niyeti üzerine oynayarak düzen karlar ve içinden çıkılmaz bilançolardır.

Kısacası kapitalizm kendi devamı için bazı şeyleri değiştirmesinin gerekliliğini farketmiş durumda. Bunu da yapıyor. Gelecekten ve insanların iyi niyetlerini (bunu inançlarını olarak da okuyabilirsiniz) çalarak bunu yapıyor. Şimdi sıra doğanın ve doğanın bir parçası olan insanlığın adalet ve eşitlik içerisinde bir geleceği olabilmesi için bizim bunu farketmemizde. Sol bir ekolojinin gerekli olduğunu, ekolojik olmayan bir solun ya da sol olmayan bir ekolojinin olmayacağını görmemizde. Bunu gördüğümüzde önümüzdeki iki büyük soruna da yanıtlar bulmak için en önemli adımı atmış olacağız.

Solu endüstriyalizmden, ekolojiyi de kapitalizmden ancak böyle kurtarabiliriz. Doğanın ve insanın sömürüsüne son verecek alternatifi ancak böyle ortaya koyabiliriz.

 

* 21. Yüzyıl’ın dayattığı yanıt: Sol bir ekoloji!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Bir ilk: Artvin’de yüksek gerilimi mahkeme çarptı

Rize İdare Mahkemesi, Artvin’in Sümbüllü Köyü’nden geçirilen iki ayrı HES projesinin yüksek gerilim hattının yürütmesini durdurdu. Bu karar aynı zamanda HES sürecinde yüksek gerilim hatlarıyla ilgili bir ilk oldu.

TEİAŞ tarafından yapılmakta olan Borçka HES ve Yusufeli HES projelerinin elektrik iletim hatları için Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından 2004 yılında verilen ‘ÇED olumlu’ raporuna karşı Sümbüllü Köyü’nden 17 kişi geçen yıl Rize İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. Mahkeme, bilirkişi ve keşif raporunda belirtilen konuların göz ardı edildiğine, bu nedenle verilen ‘ÇED olumlu raporu’nun hukuka uygun olmadığına karar vererek işlemin yürütmesini durdurdu.

Bir de kale var
Mahkeme, yapılacak iletim hatlarının ne gibi sonuçlar doğuracağı ve projenin uygun olup olmadığıyla ilgili bilirkişi incelemesi talep etti. Bilirkişi incelemesine göre değerlendirme yapan mahkeme projeyi oybirliğiyle durdurdu. Kararda, TEİAŞ tarafından hazırlanan projede kültür ve tabiat varlığı belirtilmemesine rağmen, Sümbüllü Köyü’nde kale kalıntılarının bulunduğu, Sümbüllü Köyü Kalesi’nin korunması gereken değer olduğu, iletim hattı yapılacak alanda erozyon, heyelan ve çığ gibi durumlar için projede jeolojik ve jeoteknik incelemelerin yapılmadığı vurgulandı.

Davada 17 köylüyü temsil eden Avukat Bedrettin Kalın da, yargının bir kez daha HES projelerindeki hukuksuzluğu gösterdiğini savunarak, “Bu karar, aynı zamanda bölgede yapımı devam eden HES projelerinin yüksek gerilim hatlarıyla ilgili ilk yürütmeyi durdurma kararı oldu” dedi.

(Radikal)

KCK davasından: Polis 3 kişiyi vurmamı istedi

Mardin’in Nusaybin İlçesinde geçen yıl düzenlenen KCK operasyonu kapsamında yakalanan 23’ü tutulu 26 sanığın yargılandığı davada, polise yönelik suçlayıcı iddialar ortaya atıldı.

3 sanığın ifadelerinde, polisin bazı kişilerin vurulmasını istediği, polis zoruyla emniyet binasına ateş edildiği, polis tararfından kendilerine silahlı eğitim verildiği ve bir okula havai fişek gömüldüğü iddiaları yer aldı.

İfadelerde adı geçen polis ‘Rızgar’ kod adlı Servet olurken, sanık avukatları iddialarla ilgili soruşturma açılması talebinde bulundu.

19 yaşındaki sanık Serhat Kartal’ın yazılı ifadesinden:
“Daha önce hırsızlık ve uyuşturucudan sabıkalarım var. BDP’nin çalışmalarına katılmaya başladım. Bir süre sonra bu işlerden koptum. Siyasete atıldım. Bu nedenle polislerden çok baskı gördüm.

Bana sürekli ’Gel yine hırsızlık yap” dediler. Bir gün evimizi basarak beni aldılar. Nusaybin Otogarı arkasında boş bir araziye götürüp kafama silah dayadılar. Bana ajanlık teklif ettiler. İstediklerini yapmadığım için burada yargılanıyorum. Polisin bana ajanlık teklifini İHD’ye aileme ve partiden bazı arkadaşlara anlatmıştım. Polis benden Cevat Altunkaya, Musa Aslan ve Burhan isimli kişileri vurmamı istedi. Bunları bana söyleyen Nusaybin’den Servet isimli polistir. Ben bu 3 kişiyi öldürseydim beni burada yargılayamazdınız.”

“EMNİYET BİNASINA ATEŞ ETTİK”
19 yaşındaki Botan Cankurt’un yazılı dilekçesinden:
BDP’ye gittiğim için polis baskı yaptı. Servet adlı polis bana ajanlık teklif etti. BDP’den bilgi getirmemi istiyordu. İstediğim kadar para teklif etti. Baskılara dayanamayıp kabul ettim. Gençleri toplayıp eylem yaptırmak istiyordu. Beni ismini bilmediğim bir kişi ile tanıştırdı. Bize patlayıcı madde eğitimi veriyorlardı. 30-35 kişilik gruplar halinde eğitimlere tabi tutulduk. Bazı evlerde Perşembe akşamları toplanıp Fethullah Gülen’in kitaplarını okutuyorlardı.

Polis Servet bana 7.65’lik silah vererek akrep polis aracına ateş etmemi istedi. Eylemi yapıp silahı istediği yere bıraktım. Daha sonra başka bir eylemde emniyet binasına ateş ettik. Bu olaydan sonra baskınlar başladı. Banka şubelerine saldırı yapıyorduk.

Eylemleri haftasonu yapmamızı istiyordu. Servet’in talimatı ile birçok eylem yaptık. Şu anda gizli tanık olup olmadığımı bilmiyorum. 33 ATM 34 plakalı arabayla beni alıyorlardı. Silahlı eğitimi Servet’in polis lojmanlarındeki 3’üncü kattaki evinde aldık. Ancak ateş etmemiz yasaktı. Siyasi eğitimleri değişik evlerde alıyorduk. Polis Servet’in kod adı Rızgar’dır. Bahsettiğim örgüt buraya gelmeden nerede toplantılar yaptığımızı söylemeyeceğim. Eğitim aldığımız yerlerden biri Peker marketin altıdır ve girişi arka taraftadır. Diğer yer demiryolu arkasındaki Caminin arkasında bodrum kattı.

Polis sizin polisinizdir. Siz de bu oyunları biliyorsunuz. Dosyadaki tüm gizli tanıkları tanıyorum. Gizli tanıklar Kızılay ve Tango’yu tanıyorum. Bunlar benimle çalıştıkları için biliyorum. Gizli tanık Kuşçu’yu tanımıyorum. Artık polislerin kirli oyunlarına gelmeyeceğiz. Gençleri nasıl düşürdüklerini gördük.”

“HAVAİ FİŞEKLERİ GÖMMEMİ İSTEDİ”
Sanıklardan Peşger İlhan:
“Nusaybin’de istihbarattan Ali adlı bir polis kendileriyle çalışmamı teklif etti. Bana BDP’ye gelenleri bildireceksin diye tehdit etti. Ben de korktuğum için dediklerini yaptım. Ali isimli polis bana 8 tane havai fişek vererek Atatürk Lisesi arkasındaki çukura gömmemi ve sonra ihbar etmemi istediler. Ben havai fişekleri gömerek polis Ali’yi arayıp ihbar ettim. İstihbaratçı ve polislerin dini imanı paradır. Bunları para için yaptılar. Bana, ’Sen malzeme koy yakalat, sen kazan biz de kazanalım’ diyordu.”

“‘RIZGAR’ ARAŞTIRILSIN
Daha sonra söz alan Botan Cankurt’un avukatı Abdullah Düzgün, “Müvekkilim 2 polisten ve 33 ATM 34 plakalı araçtan söz ediyor. Bu hususların araştırılmasını istiyoruz. Adreslerini verdiği eğitim yerlerinin tespit edilmesi gerekir. Ayrıca tapelerden Rızgar kod adlı polisin araştırılmasını talep ediyoruz” dedi.

Diğer sanık avukatları da, polislerin yargılanan gençleri kullandığını vurgulayarak soruşturma açılmasını istediler.

(NTV)

Cumhuriyetçi başkan adaylarının ‘Süper Salı’ heyecanı

0

Cumhuriyetçi Partili başkan adayları, bugün on eyalette birden yapılacak ve “Süper Salı” olarak adlandırılan önseçimlere hazırlanıyor.

Eski Massachusetts eyaleti valisi Mitt Romney dün en yakın rakibi Rick Santorum’la, önseçimlerin en kritik geçmesi beklenen Ohio eyaletinde kampanyalarını sürdürdü.

Son açıklanan bir kamuoyu yoklamasına göre Romney ve Santorum, Ohio’da başa baş gidiyor. Quinnipac Üniversitesi tarafından yapılan kamuoyu yoklaması, Romney’in geçen haftadan bu yana yükselişte ve Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 34’ünün desteğine sahip olduğunu gösteriyor. Geçen ay Ohio’da Cumhuriyetçi seçmenlerin ilk tercihi olan Santorum, son kamuoyu yoklamasında Romney’i üç puan geriden izliyor.

 

Önseçim sürecinin en önemli aşamalarından biri olan Süper Salı’da, başkan aday adayları farklı siyasi yapıya sahip on eyalette 419 delegenin desteğini almaya çalışıyor. Bu on eyaletin çıkaracağı delege sayısı, şimdiye kadar önseçim yapılan eyaletlerle neredeyse aynı. Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığını kazanmak için 1144 delegenin desteği gerekiyor. Süper Salı önseçimleri, Ohio dışında Georgia, Massachusetts, Vermont, Virginia, Oklahoma, Tennessee, Idaho, Kuzey Dakota ve Alaska eyaletlerinde yapılacak.

Delege yarışında önde giden Mitt Romney, Süper Salı önseçimlerinde de bu yükselişini sürdürmeye çalışıyor. Cumhuriyetçi Parti’nin önseçimlerde belirleyeceği başkan adayı, Kasım ayında Demokrat Partili Başkan Barack Obama’ya karşı yarışacak.

Diğer adaylardan eski Temsilciler Meclisi Başkanı Newt Gingrich Tennessee ve Georgia’da, Libertaryan aday Ron Paul da Alaska, Idaho ve Kuzey Dakota’da başarılı olmayı amaçlıyor.

Romney, 2003 ve 2007 yılları arasında valilik yaptığı Massachusetts eyaletinin yanısıra Vermont ve Virginia’da da seçmenlerin desteğini almayı umuyor.

(VOA)

GDO’nun çevreye etkileri ve Tıp’ta kullanımı

Bir önceki yazımda GDO’ nun ne olduğu, nasıl yapıldığı ve temelde neden korkulduğunu yazmaya çalışmıştım. O yazıda temelde GDO’ nun insan sağlığına olası etkilerini, bilinmezlikleri ve riskleri anlatmaya çalışmıştım.

Oysa sadece insan sağlığına ve sadece yiyeceğimiz gıdadaki GDO’ ya odaklanmak kendimizi korumak amaçlı verdiğimiz içgüdüsel bir tepki ve günümüz insanının içgüdüsel tepkilerle yaşama lüksü “maalesef” yok. Sistem çok daha karışık ve aşağıda, bir çoğumuzun haberi bile olmadan GDO daha ne şekilde hayatlarımızı etkileyebilir, onu anlatacağım.

İnsan Dışı Canlılar ve Biyoçeşitlilik

İnsanlık olarak dünyayı parselledik ve sahiplendik. Bitkilerin, hayvanların, havanın, suyun, dağın, taşın sahibi olduğumuzu iddia ediyor ve böyle yaşıyoruz…

Dünyayı defalarca yok edecek güçte silahlarımız var…

İnsanlık olarak zenginleştiğimizi, güçlendiğimizi sandıkça aslında fakirleştiğimizi içten içe belki fark, belki hissediyoruz. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Başkanı Ahmed Djohlaf, 2010 yılında İngiliz Guardian gazetesine verdiği bir ropörtajda bakınız ne diyor:

Bilimadamları, dünyada her 24 saat içerisinde 150-200 bitki, böcek, kuş ve memelinin soyunun tükendiği tahmin ediyor. Bu neredeyse doğal ya da tarihte olan oranın 1000 katı. Ve birçok biyologa göre bu, 65 milyon yıl önceki dinozorların yok oluşundan beri olan en büyük yok oluş. Memeli türlerinin % 15′ i ve kuş türlerinin % 11′ i soyu tehlike altındaki türler listesinde.1

Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmekte.2 Buna göre türler bu hızla yok olursa 100 yıl içerisinde doğada yaşaması mümkün olmayan birkaç evcil bitki ve hayvandan başka canlı türü kalmayacağını öngörebiliriz. (Bence hemen bir fotoğraf makinesi ile günümüzde görme şansı bulduğunuz tüm bitki, hayvanların fotoğrafını çekip bir sandıkta torunlarınıza hatıra olarak bırakın; çünkü bu gidişle onlar bunların gerçeğini asla ama asla göremeyecek.)

Ve bizler biyoçeşitliliği korumak için büyük seferberlikler başlatıp ciddi önlemler alabilsek bile genetiği değiştirilen canlılar, doğadaki yabani ve evcil türlerle çiftleşip onların genetiğini değiştirebilir ve bunun geri dönüşü maalesef pek mümkün  olmaz.

Genetiği Değiştirilmiş Bir Canlı, Diğer Canlı Türlerini Nasıl Değiştirir?

Örneğin lahanagillerden bir yağ bitkisi olan kanola (kolza)’ nın GDO varyeteleri; kendi ailesindeki karnabahar, brokoli, yabani turp, yabani şalgam, yabani hardal ile tozlaşabilir (yabani hardalı [Sinapis arvensis L.] bilirsiniz, ilkbahar ve yazın etrafta sarı sarı çiçek açan ve çok geniş yayılış gösteren bir bitkidir). Bu durumda örneğin normalde yabani hardala zarar verip nüfusunu kontrol altına alan bir böcek; GDO (Bt geni) içeren hardalların ürettiği zehir sebebi ile bitkinin nüfusunu kontrol edemeyecek ve GD’ leşmiş yabani hardal bu avantajı ile bölgedeki tüm florayı (biteyi) işgal edebilecektir.

Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkiler ile tarım yapılan bir bölgede, etraftaki üreticiler asla GDO bitki üretmek istemeseler de rüzgar, arılar, kelebekler aracılığı ile taşınan GD polenler; GDO’ suz bitkilere ulaşabilir ve onları da GDO’ lu yapabilir.

Yine örneğin genetiği değiştirilmiş bir balığın, yetiştirildiği havuzdan-kafesten kaçması durumunda (ki bu sıklıkla olur); bu balık doğal türdeşleri ile çiftleşerek o türün genlerinin değişmesine kolaylıkla sebep olabilir.

Tıpta GDO’ lar, Biyosentetik Ensülin Üretimi

Ve aslında risk çok daha da yakınımızda. Şeker hastalarının tedavisinde kullanılan ensülinin günümüzde nasıl üretildiğini biliyor musunuz? Şöyle:

1- İnsan ensülin proteinini üreten gen, insan kromozomundan alınarak izole edilir (ayrıştırılır).

2- Bu gen, bir bakterinin plazmidine eklenir. Plazmidler bakterinin içerisine konulur. Böylece insan ensülin proteinini üreten gen bir bakteri DNA’ sına eklenmiş olur.

3- Bu bakteri uygun bir besin ortamına konulur ve doğal olarak insan ensülin proteini üreten geniyle birlikte bölünerek çoğalır.

4- Böylece bu bakteri tarafından şeker hastaları için gerekli ensülin bolca ve domuz veya inekten üretilen ensüline göre çok daha ucuz şekilde üretilmiş olur. Buna “biyosentetik ensülin” denir.3 Şimdilerde bu üretim bakteriler yerine Aspir bitkisi ile yapılmaya başlanıyor, böylece üretim maliyetleri düşecekmiş.4

1980′ lerde “biyosentetik ensülin” in keşfedilmesi, domuz ve inek ensülinine göre çok daha ucuz şekilde üretilebildiği için şeker hastalarının ilaç masraflarını çok azaltmış ve patent sahibi firmayı zengin etmiştir.

Evet, sağlığı söz konusu olduğu zaman bir insan “tamam, bu ilaç satın alamayacağım ücretlerde üretilecek ve ben hayatımı sağlıklı şekilde sürdüremeyeceksem, GDO’ larla üretilmiş ilaçları kullanabilirim” diyebilir.(Tabii merak ediyorum acaba kaç şeker hastası kullandığı ensülinin GDO bakteriler tarafından üretildiğini biliyor? Aspir ile üretilecek olsa bilecek mi?) Ancak bu bakterilerin doğaya karışmasını önlemek mümkün mü? Bu biyosentetik ensülin 1980 ‘li yıllardan beri üretilip kullanılıyor. Ve bunun üretiminde yaygın olarak kullanılan bakteri “E. coli“. Bu bakteri her yerdedir: toprakta, havada, elimizde, suda… Ayrıca ayçiçeği ile aynı familyadan olan GDO aspir bitkisini de hatırlayalım.

Yani;

1- Genetik mühendisliği kullanılarak canlıların genlerine müdahale etmek ile doğadaki canlılar, doğal DNA yapılarını kaybedebilir ve bunun geriye dönüşü imkansıza yakındır.

2- Parmağınızı bastığınız herhangi bir noktada, uzak bir akrabanızın DNA’ sının bir kopyasına sahip, ataları 1990 yılında laboratuardan kaçmış (ki bu çok mümkündür) bir bakteri bulunabilir. (Dikkat edin, o bakteri akrabanız sayılır:)

Sonuç

Tıp amaçlı bile olsa genetik mühendisliği ile genlere yapay olarak müdahale etmek doğal yaşamı ve dolayısı ile insanı olumsuz etkiler. Olası kayıplar geri dönüşsüzdür. Şeker hastalığına karşı belirlenmesi gereken ana politika, insanlar hasta olduktan sonra tedavi etmek için ucuz ensülin üretmek değil; hastalığın hiç oluşmamasını sağlayacak tedbirler almaya çalışmak olmak zorundadır.

Şeker hastalığı son 100 yılın hastalığıdır ve yanlış tarım, gıda, sağlık politikalarının; vahşi kapitalizmin ürünüdür.

Günümüzde tarım endüstrisi gıda endüstrisini ve o da tıp endüstrisini beslemektedir. Bu döngü içerisinde de herkes, alır verir ve ekonomiye can verir. Ekonomi canlandıkça gerçekte doğanın ve dolayısı ile insanın öldüğü; gelecek nesillerin önü alınamaz şekilde yoksullaştığı görülmez.

Bu makalemi de bir önceki ile aynı şekilde bitirmek istiyorum:

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…

Kaynaklar

1 http://www.guardian.co.uk/environment/2010/aug/16/nature-economic-security 16 Ağustos 2010

2 http://www.ekolojimagazin.com/?id=20&s=magazin

3 http://www.iptv.org/exploremore/ge/what/insulin.cfm

http://www.i-sis.org.uk/gmSaffloweHumanPro-Insulin.php

 

Bu yazı ilk olarak www.tarimsal.com/ da yayınlanmıştır

 

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

twitter.com/#!/h_ozan_erz

Gerçeği gizlemenin 1001 yolu – Gazihan Çağlar

Evet ,’’karartma’’ konusunda  çok yetenekliler ve zihin bulandırmada ustalar. Öyle ya, gerçekleri örtbas edecekseniz aslında sadece yalan söylemek yeterli gibi gelir insana. Ama hayır bu topraklarda tanık olduğumuz olaylar bize muktedirlerin yaratıcılığının  sınırlarını da doyasıya görmeyi  olanaklı kılıyor.

Er ya da geç ortaya çıkmasıyla ünlü olan, görününce babamızdan yediğimiz okkalı tokat misali tat bırakan bu ‘’bizatıhÎ devrimci’’  kural , devletin ağır saldırılarıyla karşı karşıya (yüz)yıllardır. ‘’Gerçek’’ kavramı, felsefi bir kavram olarak, genel anlamda, düşüncede varolan ya da düşünülmüş şeylere karşıt anlamda varolan, düşünülmüş olanın dışında mevcut olan anlamındadır. ‘’Doğru’’ ise değişkendir, tartışılabilir, yanlışlanabilir. ‘’Doğruluk’’, bilgi etkinliğinin temel bir kavramıdır ve bilgiyi bilgi olmayan biçimlerden ayırmak üzere kullanılır. Peki bilgi nedir o zaman ?

Bilgi , belli bir süre boyunce edindiğimiz birikimlerdir. Gerçeğin bilgisini edinebilmek için ise en önemli yol nesnel olabilmektir.’’Nesnellik’’, yaygın olarak her tür öznel etki ve öğelerden bağımsız olabilme durumunu ifade etmek icin kullanılan bir terimdir.

O halde biz  hangi nedenle uygulanmış olursa olsun her türlü şiddeti reddediyorsak; yaşamın içinde ve politikanın her alanında şiddetsiz yöntemleri hayata geçirmeyi , insan özgürlüğünün ve demokrasinin önündeki en büyük engel olarak gördüğü militarizme karşı sivilleşmeyi, yaşamın ve doğanın baş düşmanı olan ve tümüyle reddedilmedikçe asla yok edilemeyecek olan savaşa karşı koşulsuz barışı ve silahsızlanmayı savunuyorsak , gerçeği gizlemeyi politikalarının temel  ekseni olarak kullanan iktidarlara karşı ne yapabiliriz,ne yapmalıyız?

Gözümüzün önündeki  doğruları, gerçekleri, tanıklıkları , görsel malzemeyi  1001 yolla inkar ederek çarpıtan, açık yalana başvuran,yüzü kızarmayan , dezenforme edenlerin yüzüne gerçekleri  bir bir ısrarla çarpmaktan başka çare yok. Şanssızlığımız gerçeğe ulaşma konusundaki olanaklarımızın sınırlı olması ve bunun için çabalarken devlet denen o ucubenin vantuzlarının anında sırtımıza yapışması. Karşısında mücadele ettiğimiz mekanizma kolları heryere uzanan dev bir ahtapot gibi.  – soruşturma açtık, araştırıyoruz, -müfettiş gönderiyoruz, gerekli araştırma yapılacak,   – olayda ihmali görülenler hakkında  vs  , -devletin namusu,benim namusum vs. ,-Hrant cinayetinde örgüt yok;  – devlet de hata yapar , gibi zırvaları duyduğunuzda emin olun ki bir katilin  terfi yazısı çoktan yazılmış, bir bulvara daha bir işkencecinin adı verilmiştir.

Gerçeklikte ısrar sonuç alıcıdır unutulmasın. Dersim katliamı yalandı  gerçek oldu, itiraf ettiler;  12 Eylül işkenceleri  yalandı  gerçek oldu, yargılanacaklar; aydınları, sosyalistleri  devletin öldürdüğü yalandı şimdiyse tartışılmaz gerçek ; faili meçhulleri dile getiren yokolurdu, şimdi toplu mezarlardan kemikler fışkırıyor,toprak katliamları örtemez hale geldi. HES ler doğaya zarar vermez dediler, kendileri bile inanmaz duruma geldiler, savunamıyorlar. Nükleer santral  yalanlarını halk yüzlerine çarptı, Fukushima’daki  gerçek  olanca ağırlığıyla ortada, açık ve net.  Uludere’yi  tarih şimdiden silinemez şekilde yazdı, hesabını er ya da geç verecekler.  Pozantı ‘da tımarhaneye tıkılan , ‘’taş atan çocuklara’’ yapılan taciz ve tecavüzü de yazacak tarih.

Bizim gerçeklerimiz de bunlar, kardeşlerimiz ve yoldaşlarımız size değil gerçeklere inanacaklar, kontrol edemediğiniz alanlarımızı genişleteceğiz.

Gerçekler  ve  doğrularla ilgili nesnel  değilseniz  1001 yolunuz da çıkmaz sokaktır. 1000 operasyon yapsanız da bunu değiştiremezsiniz.

 

 

Gazihan Çağlar

twitter.com/#!/gazihanca

“Topraklarımızı Geri Alıyoruz”

Kampta yapılan işgal bahçelerinden biri

 

Ulus-aşırı “Reclaim The Fields” (Topraklarımızı Geri Alıyoruz – RTF) hareketinin bu seneki bahar buluşması İtalya’nın Torino kentindeki “Mescal İşgal Evi” ve

Kamptaki doğrudan katılımlı Genel Kurul'dan...

bahçesinde gerçekleştirildi. 24 Şubat’ta başlayan ve Avrupa’nın dört bir yanından aktivist, ekolojist ve genç çiftçiyi bir araya getiren kamp 4 Mart’ta sona erdi.

İtalya’da gerçekleştirilmek istenen TAV hızlı tren projesine karşı başlayan “NO TAV” (TAV’a Hayır) protesto hareketine destek olmak için bu seneki bahar kampını İtalya-Torino’daki Mescal İşgal Evi’nde gerçekleştiren RTF’ciler 26 ve 27 Şubat’ta düzenledikleri Reclaim The Seeds (Tohumlarımızı Geri Alıyoruz) buluşmasıyla yerel, temiz, genetiğiyle oynanmamış tohumlar üzerine atölye çalışmaları yapmış ve bir tohum takas etkinliği de gerçekleştirmişti. Kamp boyunca da Torinolularla birlikte gerilla bahçeler oluşturuldu, buluşma ve toplantılar gerçekleştirildi, ulus-aşırı ekolojik sorunlara karşı ortak mücadele toplantıları yapıldı. Kamp sonuçlarını içeren ve RTF’nin web sitesinde yayınlanan 5 sayılı bültene göre Türkiye’deki maden çalışmaları ve bu nedenle yaşanan ekolojik yıkım da ortak mücadele yaratmak için konuşulan konulardan biriydi.

Tohum Takas Şenliği

RTF’ciler 28 Şubat’tan itibaren de aktif olarak “NO TAV” protestolarına katıldılar ve bir otoyolunu ulaşıma kapattılar. Protestolara 29 Şubat gününde gerçekleştirilen polis müdahalesinin ardından, Susa Vadisi’nden geçen otoyol çiftçilerin ve halkın da katılımıyla ve bu sefer 2000 kişiyle, 1 Mart’ta tekrar kapatıldı.

RTF hareketi kendisini “toprağa dönmek ve gıda üretimi üzerindeki kontrollerini yeniden kazanmak

Gerçekleştirilen otoyol barikatından bir fotoğraf

isteyen genç insanlar ve kollektif projelerin oluşturduğu bir hareket” olarak tanımlıyor. Güney Amerika çıkışlı ünlü ulus-aşırı çiftçi hareketi La Via Campesina’yla söylem ve eylem birlikteliği olan “Topraklarımızı Geri Alıyoruz” hareketi üyeleri otonom, kolektif ve kooperatif topluluklar üzerinden küçük ölçekli ve doğayla bütünleşik tarım uygulamalarını paylaşıyor ve uyguluyor. Hareketin üyeleri kendileri için “Biz genç çiftçileriz, topraksızız ve geleceğin köylüleriyiz” diyorlar. Hareket, alternatif akımlar ve şehir çiftçileri tarafından da destekleniyor.

Aktardığı bilgi ve izlenimler, fotoğraflar için Mithat Marul‘a teşekkürler.

NO TAV ‘ı takip etmek için ; http://www.notav.info www.twitter.com/notav_info

RTF’le ilgili Türkçe bilgi için; http://mithatmarul.wordpress.com/category/reclaim-the-fields/

ÖZEL HABER – Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)


Kupada 4. tur kuraları çarşamba günü çekiliyor

0

Bu yıl 50.si düzenlenen Ziraat Türkiye Kupası’nın 4.tur kura çekimi 7 Mart Çarşamba günü yapılacak. Ataköy Olimpiyatevi’nde yapılacak kura çekimi saat 14.00’te başlayacak.

Bu yıl 50.si düzenlenen Ziraat Türkiye Kupası’nın 4.tur kura çekimi 7 Mart Çarşamba günü yapılacak. Ataköy Olimpiyatevi’nde yapılacak kura çekimi saat 14.00’te başlayacak.

Tek maçlık eleminasyon sisteminde 21, 22 ve 23 Mart tarihlerinde oynanacak bu turda, bir alt kademeden gelen 16 takım eşleşecek.

4. turda Fenerbahçe A.Ş., Trabzonspor A.Ş., Bursaspor, Beşiktaş A.Ş., Kayserispor, Eskişehirspor, Galatasaray A.Ş. ve Kardemir D.Ç. Karabükspor seri başı olacak.

Seri başları, diğer 8 takım ile (Bugsaşspor, Medical Park Antalyaspor, Boluspor, Kasımpaşa, İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Sivasspor, Samsunspor ve Çaykur Rizespor) eşleşecek.

Maçlar, kurada küçük numarayı çeken takımın sahasında oynanacak. Normal sürenin berabere bitmesi durumunda 15’er dakikalık 2 devre uzatılacak. Burada da eşitlik bozulmazsa penaltı atışlarına geçilecek. Turu geçen 8 takım çeyrek finale yükselecek.

Uluslararası Feminist Forum’un programı açıklandı

Kaos GL Derneği’nin koordine ettiği Uluslararası Feminist Forum’un programı belli oldu. Ankara’da iki günlük bir buluşma şeklinde düzenlenecek “Uluslararası Feminist Forum”, 10-11 Mart’ta.

5 Mart 2012
Uçan Süpürge Haber Merkezi

Türkiyeli feminist örgütler ile LGBT örgütlerinin davetli olduğu Feminist Forum’a Lübnan, Fransa, İsveç ve İran’dan konuşmacılar katılacak. Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsünde, Ahmet Taner Kışlalı Sanat Evi’nde yapılacak Uluslararası Feminist Forum’un tüm etkinlikleri herkesin katılımına açık gerçekleşecek. Forum’un birinci günü simültane çeviri yapılacak.

Kaos GL’in açıkladığı forum programı şöyle:

10 MART 2012, CUMARTESİ

AÇILIŞ – Saat: 10:30

Doç. Dr. Betül Yarar, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi

Prof. Dr. Simten Coşar, Kaos GL Danışma Kurulu Üyesi & Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

BİRİNCİ OTURUM – Saat: 11:00-12:30

“Eşcinsel ve Müslüman – İslamofobi ve Homofobi Arasında Özgürleşme ve Sekülerizm”

Ludovic Zahed, Homos Musulmans de France | Gay Muslims & CALEM, Fransa

Moderatör: Doç. Dr. Alev Özkazanç, Ankara Üniversitesi SBF Kadın Çalışmaları ABD & KASAUM (Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi)

Yemek Arası: 12:30-13:15

İKİNCİ OTURUM – Saat: 13:15-14:45

“Arap Coğrafyasında LGBT Mücadeleleri”

Dr. Samar Habib, Western Sydney Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Lübnan

Moderatör: Doç. Dr. Betül Yarar, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi & Ankara Üniversitesi SBF Kadın Çalışmaları ABD

ÜÇÜNCÜ OTURUM – Saat: 15:15-16:45

“Queer ve LGBT Arasındaki Tek Fark Alfabetik Harfler Değildir”

Anna Maria Sörberg, Yazar ve Gazeteci, İsveç

Moderatör: Yrd. Doç. Dr. Emek Çaylı, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi

TRANS-FEMİNİST ATÖLYE – Saat: 17:00-18:30

Moderatör: Buse Kılıçkaya, Pembe Hayat Derneği

Feminizmler trans varoluşa nasıl bakıyor? Trans feminizm mümkün mü? Feminizm mi queer yoldaşlığı mı? Biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet tartışmalarında sıra trans bireylere gelince toplumsal cinsiyetin kurgusal olduğunu unutabiliyor muyuz? Kadın dayanışması, heteroseksüel, orta sınıf, üniversiteli, beyaz, türk, biyolojik kız kardeşlik mi? Yoldaşlıkla hayatlarımızı nasıl çoğaltabiliriz?

11 MART 2012, PAZAR
YOLDAŞ FORUM – Saat: 12:00-13:30

Moderatör: İlknur Üstün

Feminist mücadelede her ne kadar bazı alanlarda hareketli bir görünüm sergilense de nerdeyse her kesimin kendi “ev”ine/çevresine çekilmesi/kapanması gibi bir resim ile karşı karşıyayız. Birlikte güçlenmek ve birlikte özgürleşmek için Feministler ile LGBT’lerin örgütsel ve ideolojik ilişkilerine yeniden bakmak hangi olanakları sunabilir…

Feminist/kadın hareketi homofobi ve transfobiye karşı da bir söylem ve pratik geliştirmeden cinsiyetçiliğe karşı mücadelede başarılı olabilir mi…

Hem Türkiye yerelinde hem de küresel ölçekte muhafazakârlaşmaya karşı feminist bir bakışı nasıl geliştirebiliriz…

Hızla muhafazakârlaşırken ne yaptığımıza, nasıl yaptığımıza, nerede durduğumuza bakmak için buluşuyoruz…

LEZBİYEN ATÖLYE – Saat: 14:00-15:30

Moderatör: Zehra Tosun, Kaos GL Derneği

Toplumsal cinsiyet meselesini sadece kadın-erkek ilişkisi üzerinden değil, aynı zamanda cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği üzerinden de değerlendirmemiz nasıl mümkün? Eşcinsel ve biseksüel kadın deneyimleri hangi patikaları aşıyor? Çıkmaz sokaklarımız nerde nasıl karşımıza çıkıyor? LGBT hareketin gündeminde eşcinsel ve biseksüel kadınların sorunları neden görünmezliğe mahkûm ediliyor? Feminist hareketin gündeminin neresinde eşcinsel ve biseksüel kadınlar? Eşcinsel ve biseksüel kadın olma hali bilinir ama adı mı konulamaz? Adı konulduğunda ne olur? Yoksa biz miyiz “kadın kadına aşk”ı değersizleştiren? Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığının ötesinde, bir sistem sorunu olarak sorunlarımızı nasıl tarifliyoruz? Her daim “olmadığın bir şey” sayılmak ne anlama geliyor? Toplum ne diyor, ben ne hissediyorum? Bu kurgunun içinde olmak istemiyorum dediğimde ise nelerle karşılaşıyorum? Cinsel yönelimleri ve cinsiyeti birbirinden ayrıştırmak mümkün mü? Bireysel görünürlük, bireysel görünmezlik, toplumsal görünürlük ve toplumsal görünmezlik bize ne hissettiriyor? “Görünür olunca ne oluyor ki?” Evet, biz tartışmak istiyoruz. Nerede, ne yaşıyoruz ya da yaşayamıyoruz üzerine…

ERKEKLİK ATÖLYESİ – Saat: 16:00-17:30

Moderatör: Remzi Altunpolat, Kaos GL Derneği

Türkiye’de toplumsal cinsiyet tartışmaları genelde kadınlar ve kadınlık halleri üzerinde yoğunlaşmakla birlikte söz konusu tartışmaların bütünlüklü bir çerçeveye ulaşabilmesi toplumsal cinsiyet matrisi içerisinde hâkim konumda bulunan erkekliğin ve erkeklik hallerinin de masaya yatırılmasını zorunlu kılar. Feminist araştırmaların Türkiye’deki seyrine bakıldığında bugüne kadar ihmal edilmiş bir alan olan erkeklik, özellikle LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) Hareketinin heteropatriarkayı sorgulayan ve farklı erkekliklerin mevcudiyeti üzerine düşünmeye çağıran hamleleri neticesinde giderek daha fazla konuşulan bir mesele haline gelmiştir.

Kaos GL, politik bir özne olarak zuhur ettiği günden bu yana eril sistemin dışladığı, talileştirdiği ve tabî kıldığı kategoriler olan kadınlar ve LGBT’ler arasındaki kesişimlere ve ortak mücadele pratiklerine odaklanan bir hattı inşa etmek konusunda kararlı olmuştur. Bu doğrultuda bu yıl Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma kapsamında 10-11 Mart tarihlerinde gerçekleştirilecek olan Uluslararası Feminist Forum’un temalarından birini de Erkeklik olarak belirlemiş ve bir oturumu buna ayırmıştır. Bizi kuşatan eril yapıda çatlaklar yaratmak için erkeklikle derdim var diyen herkesi bu oturuma katkı vermeye çağırıyoruz.

Demokrasi ve Ekoloji Forumları 5 merkezde gerçekleşti

Demokrasi ve Ekoloji Forumları başlığıyla otuzdan fazla kentte gerçekleşen panellerin bu haftaki durağı Lüleburgaz, Bodrum, Antalya, Mersin ve Adana idi. Panellerde Kürt sorunundan nükleer santrallere bir çok konu ele alındı. Hükümetin bu konulardaki politikaları tartışıldı.

Antalya’da düzenlenen foruma EDP MYK üyesi Fehim Caculi ve Yeşiller Genel Sekreteri Aytaç Timur katıldı. Yaklaşık 40 kişinin katıldığı forumda konuşan Fehim Caculi, Türkiye’de demokrasi, tarihle yüzleşme, nasıl bir anayasa istiyoruz ve AKP’ye karşı mücadelenin yolları üzerine söz aldı. Caculi, Ortadoğu’da Baas rejimlerini ve totaliter rejimleri destekleyen değil özgürlükçü ve demokratik bir çözümden yana olan solla bir araya gelmek istediklerini ifade etti.

“Börtü böcek değil demokrasiyle eş bir sorun…”

“Yeşiller ile çalışmalarımızda güncel konularda benzer düşündüğümüzü gördük” diyen Caculi, EDP’nin bir takım çevreler gibi ekoloji konusunu börtü böcek meselesi olarak değil demokrasiyle eş bir sorun olarak gördüğünü söyledi. Ekoloji hareketinin ulusalcı bir çizgiden ziyade özgürlükçü bir çizgide gelişmesi için çaba sarf edilmesi gerektiğini ifade eden Caculi’den sonra söz alan Aytaç Timur, GDO, nükleer ve yenilenebilir enerji, iklim değişikliği ve tarım politikaları alt başlıklarıyla konuşmasını yaptı. Timur, Yeşiller ile EDP’nin 3 aydır süren birlikte çalışmasının çok iyi gittiğini ve artık birlikte 3. kişilere gidilmesi gerektiğini söyledi. Timur, bununla ilgili bir takvimlendirmenin bahar aylarında yapılabileceğini ifade etti.

Lüleburgaz’da sorular 12 Eylül ve HDK üzerine

Lüleburgaz’daki panel, EDP fahri danışmanı Sami Evren ile Yeşiller Partisi’nden Kemal Tuncaelli’nin katılımıyla Kristal-İş Lüleburgaz şubesi salonunda gerçekleştirildi. Yaklaşık 60 kişinin katıldığı forum konukların 12 Eylül davası ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) üzerine soru ve cevaplarıyla son buldu.

Hem Çevre, hem demokrasi, hem barış…

Mersin’de Akdeniz Belediyesi Konferans salonunda yapılan panele Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin ve EDP Mersin İl Sekreteri Osman Yılmaz katıldı. Kürt sorununun çözümü konusunda gelinen noktanın çok iç açıcı olmadığını söyleyen Osman Yılmaz, hükümetin bu konuda yeterince çaba sarf etmediğini savundu. Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin ise kendilerinin sadece bir çevre hareketi olmadığını, toplumsal duyarlılığa sahip, aynı zamanda demokrasi ve barış için mücadele eden bir parti olduklarını dile getirdi.

Şahin “Her gelen iktidar Akkuyu veya diğer yerler için bir şeyler yapma derdinde. Bu anlamda son iktidar AKP’yi üç ana başlıkta değerlendirebiliriz, ilk olarak adım adım otoriteleşme yoluna gitti bunu tutuklama furyasıyla da zaten göstermiş oldu. İkinci olarak Kürt sorununda çözümsüzlüktür, hükümet bu sorunu resmen çözümsüzlüğe itmiştir, geçtiğimiz yıllarda yaptığı açılımlar tutmadı. Son olarak da, saldırgan bir ekonomik büyüme politikasıyla ekolojiyi yıkması. Bu konuda büyümek adına kural tanımayan yıkımlar gerçekleştirmesi”dedi.

Bodrum’da gerçekleşen forumun katılımcıları EDP’den Erol Katırcıoğlu ve Yeşiller’den Mahmut Boynudelik olurken, Adana’daki toplantının katılımcıları ise EDP fahri danışmanı Sami Evren ve Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin oldu.

(Turnusol)