Ana Sayfa Blog Sayfa 4740

Nükleer karar!

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, ”İkinci nükleer santral ihalesine iki ay içerisinde karar vereceğiz” dedi.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Yıldız nükleer santral projesi ile ilgili açıklama yaptı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi temaslarda bulunmak amacıyla Çin’e yaptığı ziyarete eşlik eden Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, basın mensuplarıyla yaptığı sohbette Türkiye’de gerçekleştirilecek, ikinci nükleer santral ihalesiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

”İkinci nükleer santral ihalesine iki ay içerisinde karar vereceğiz” diyen Bakan Yıldız, Türkiye’de yapılacak ikinci nükleer santral konusunda Güney Kore, Japon’ya Rusya ve Çin’in ön plana çıktığını belirterek, ”İkinci nükleer santrali Çin’in yapıp yapmayacağına bu gezide karar verilecek” diye konuştu.

Bakan Yıldız, konuyla ilgili olarak Çin Enerji Bakanı ile bir görüşme yapacağını da bildirdi.

Kanserli hücrelere saldıran aşı geliştirildi

Sunday Telegraph’ın aktardığına göre kanser hastalarının sağlıklı hücrelerini tümörlü hücrelere saldıracak şekilde eğiten yeni bir aşı geliştirildiğini yazıyor.

Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılarla Vaxil Biotheraputics adlı ilaç şirketinin ortak çalışması, kanser türlerinin yüzde 90’ında bulunan MUC1 adı verilen molekülü hedef alıyor.

Buna göre hastanın kendi bağışıklık sistemi kanserli hücreyle savaşıyor.

Aşı, hastanın bağışıklık sistemini kanserli hücreye direnmek üzere tetikliyor.

Dolayısıyla kansere yakalanmadan önce değil ama kanserli hastalarda başarı elde edilebiliyor.

Araştırma sonuçlarının resmi olarak yayınlanması bekleniyor ancak yeni denemelerin de sonuç vermesi halinde aşının altı yıl içerisinde piyasaya sürülebileceği belirtiliyor.

Aşının meme ve prostat gibi en yaygın kanser türlerinde de etkili olacağı düşünülüyor.

Kanser araştırma dernekleri gelişmeyi memnuniyetle karşıladıklarını söylerken daha fazla deney yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

(BBC)

Çanakkale’den fair-play dersi

Centilmenlik gereği kaleciye gönderilen topun gol olması üzerine, Dardanelspor teknik direktörü oyuncularından gol yemelerini istedi.

Çanakkale’de, Dardanelspor ile Erzurum Büyükşehir Belediyespor arasında oynanan ve Dardanelspor’un 4-3 üstünlüğüyle sonuçlanan Spor Toto 3. Lig 3. Grup maçında birbirinden ilginç goller atıldı.

18 Mart Stadı’ndaki maçın ilk yarısında girdiği pozisyonda Dardanelspor’lu Taner’in sakatlandığı fark eden rakip takım oyuncuları, oyuncunun tedavisinin yapılabilmesi için 37. dakikada topu taca attı.

Tedavinin tamamlanmasının ardından, taç atışını kullanan ve aralarından paslaşan Dardanelspor’lu oyunculardan Faruk Güler, topu fair play gereği Erzurum Büyükşehir Belediyespor kalesine doğru attı. Ancak top kaleci Metin’in hatasıyla gol oldu.

Bunun üzerine Dardanelspor futbol direktörü Tamer Tuna, oyuncularını uyarıp, rakipten gol yemelerini istedi. Rakip oyuncuların Dardanelspor kalesine attığı rahat gol ise ofsayt olduğu gerekçesiyle geçerli sayılmadı.

Yaşananların ardından, Dardanelspor’un kalecisi Volkan topu takım arkadaşı Fatih’e attı. Bu kez Fatih topu kendi kalesine göndererek rakip takım adına gol attı.

Maç, Dardanelspor’un 4-3 üstünlüğüyle sona erdi.

(Ajanslar)

Genç Siviller hayvan severse – Emre Tansu Keten

Bundan yaklaşık bir ay önce, hayvan hakları ve hayvan özgürleşmesi mücadelesi veren insanlar, “Hayvan Partisi” isimli bir siyasi partinin kurulduğunu duyduklarında şaşırdılar. Çünkü sayısı çok fazla olmayan hayvan hakları aktivistleri arasında böyle bir gündem yoktu. Hayvan haklarını dert edinen bir düzine insanın yerden biter gibi ortaya çıkıp, siyasi parti gibi iddialı bir formla mücadeleye atılmaları gerçekten şaşırtıcıydı, üstelik daha da şaşırtıcı olan, TRT gibi bir kanalda (ve saftaşlarında) bu partinin ayrıntılı şekilde tanıtılmasıydı. Neyse ki, bu esrar uzun sürmedi, Hayvan Partisi’nin altından Genç Siviller‘in kurucularından Turgay Oğur ve kardeşi Yıldıray Oğur’un eşi çıktı. Söylediklerine göre de, partinin yüzde 25′i genç sivilmiş. Türkiye’yi darbe tehditinden kurtarıp, demokratik ellere teslim eden bukahraman sivillerin, hayvanları kaderlerine teslim etmeleri tabi ki düşünülemezdi. Hayvan haklarından girip, parlamento hayallerinden çıkan yazılarla partiyi tanıtan hayvansever sivillerin foyası ise Milliyet ve Radikalgazetelerine verdikleri iki röportajla ortaya çıktı. Bu röportajlara geçmeden önce, Hayvan Partisi aktivistlerinin ağızlarından düşürmedikleri hayvan hakları kavramının ne olduğundan bahsedelim.

Hayvan Hakları

Hayvan hakları, 1978 yılında Paris’te kabul edilen “Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi”yle bilinse de, geçmişten bugüne, bu beyannameyi de aşan bir siyasi mücadele alanı olarak geldi. Richard D. Ryder, Peter Singer ve Tom Regan gibi hayvan hakları aktivistlerinin düşünsel çabalarıyla gelişen hayvan hakları, kısaca insan olmayan hayvanların, yaşam, vücut bütünlüğü, şiddet görmeme gibi doğal haklarını tanımlar. Bu haklar Ryder tarafından ortaya atılan “türcülük” kavramı olmaksızın anlaşılamaz. Türcülük, bütün insan olmayan hayvanları, insanların emrinde, ona yiyecek, giyecek ve eğlence nesnesi olmak zorunda olan bir alt varlık olarak görür.Irkçılık ve cinsiyetçilikle aynı zihinsel mazeretlere sahip türcülüğü reddetmeden, yani insanla, onun dışındaki bütün hayvanları eşit olarak görmeden hayvan hakları savunulamaz. Hayvanlar da, en az insanlar kadar bu yaşamın öznesidir ve bu dünyayı hak etmektedir.

Ancak dünyanın mevcut durumuna bakıldığında hayvan haklarının hiçbir şekilde uygulanmadığı görülebilir. En basitinden her sene milyarlarca hayvan, içinde doğdukları ve başka bir ortamla karşılaşmadıkları kapalı ortamlarda kesilmektedir. Milyonlarca vahşi doğa hayvanının kürkleri, arkadaşlarına hava atma derdindeki burjuva kadınların sırtlarını süslemek için, canlıyken yüzülmektedir. Pet Shop endüstrisi köpekleri, eğitim endüstrisi yunusları, eğlence endüstrisi aslanları hayatlarından bezdirmektedir. İşte en basit tanımıylahayvan hakları, insan olmayan hayvanların insanların bu zulmünden kurtarılmasıdır. Bu görevin zorluğu, örgütlenerek mücadele etme yeteneklerinden yoksun hayvanlar adına (ama onlarla beraber) insanların örgütlenmesini zorunlu kılmıştır. Böyle bir mücadelenin et, giyim, eğlence, bilim, kozmetik gibi birçok sektörü karşısında bulması ise hayvan özgürleşmesi mücadelesinin, sermaye sistemine karşı da mücadele etmesini getirmiştir. Yani etik alanda başlayan mücadele doğal olarak siyasi alanı da kapsamak durumunda kalmıştır.

Genç Sivillerin Hayvan Sevgisi

Hayvan Partisi kurucuları ise, Milliyet’e verdikleri mülakatta hayvan hakları mücadelesinin edindiği dertlerden ve gerekli kıldığı radikal algı değişiminden bihaber olduklarını ortaya koyuyorlar, Zeynep Mertoğlu Oğur partinin kuruluşunu şöyle açıklıyor: “Benim hayvanlara karşı aşırı bir düşkünlüğüm var. Mutlu bir hayvanı görünce bile ağlayan bir tipim. Bir arkadaşımızın nikahında kendi aramızda konuşurken eşim Yıldıray (Oğur), Turgay’ın da kardeşi, ‘Neden bunu bir harekete dönüştürmüyorsunuz?’ dedi.” Ve anladığımız kadarıyla Zeynep hanımın gözyaşları hatrına parti kuruluşuna başlanıyor.Muhabirin “Kişisel olarak hayvanlarla aranız nasıl?” sorusuna ise şu cevaplar veriliyor: “Turgay Oğur: Hiçbir hayvanla beraber yaşamak istemem. Hayvanların doğal ortamlarında yaşaması gerektiğine inanıyorum. Çoğundan korkarım. Artık yemeği mutlaka sokaktaki hayvanlara veririm. / Bünyamin Salman: Geçen gün iş yerinde yemediğim yemeğini hayvanlara için hazırlarken müdire hanım “Seni gören satanist sanır, kedileri kestiğini düşünür ama bak sen neler yapıyorsun” dedi. / Neslihan Demir: Benim üç kedim var. Soğuk havalarda iki tane daha alıyorum. Zeynep Oğur: Bizim de kedimiz var. Ama belgesel izleyip “Bu ayıyı istiyorum” dediğim çok olmuştur. / Alaz Kuseyri: Dört kedim, bir köpeğim var. Türkiye’de izin verilmiyor ama hayalim rakun beslemek.”

Cevapların saçmalığından kolayca anlayabileceğimiz gibi, bu partiyi kuranlar, sürekli örnek gösterdikleri, Hollanda’da meclise girmelerini sürekli anlattıkları Avrupa’daki hayvan hakları hareketlerinin kaygılarından uzak bir şekilde, Genç Siviller örgütlenmesinin verdiği heyecanla, bir deneyim yaşamak istemişler. Bunu yaparken de en boş alanı hayvan hakları olarak görmüşler: “Bizler zaten aktivizme uzak insanlar değiliz. Hayvan hakları konusunda da söyleyeceklerimiz olduğunu fark ettik.”(Turgay Oğur) Hayvanlar için yaptığı en büyük fedakarlık “artık yemekleri kedilere vermek” olan ya da televizyonda gördüğü ayıya herhangi bir çantadan farksız bir şekilde sahip olmak istediğini belirten zihinlerin hayvan hakları mücadelesiyle ancak “yanlış anlama” noktasında bir ilişkisi olabilir.

Bunu Radikal’e mülakat veren kurucu üye Merve Alıcı‘nın söylemlerinde de görebiliyoruz. İnsanların diğer hayvanlarla eşit olduğunu söyleyerek, diğerlerinden farklı olarak konuya zaman ayırıp bir şeyler okuduğunu anladığımız Alıcı, sorular ilerledikçe türcülüğün topraklarına giriyor. Muhabirin“her hayvanseverin vejetaryen olması gerekir mi” sorusuna “hayvan hakları savunucularının bile vejetaryen olmak zorunda olmadığı, bunun gerçeklikle örtüşmediği” cevabını veriyor Alıcı. Muhabirin sorusunda bizce bir sorun yok, hayvanseverlik hayvan mücadelesine dair bir iddiada bulunmak anlamına gelmeyen bir duygusal durumdur. Her hayvanseverin vejetaryen olması gerektiğinden söz edemeyiz. Ancak “hayvanların hakları vardır, bunların en başında da yaşama hakkı gelir ve ben bu hakların yerine getirilmesi için mücadele edeceğim” diyen bir aktivist vejetaryen olmak zorundadır. Aksi hali, insan hakları mücadelesi verip, mafyada çalışmak gibi bir duruma denk gelir. Hayvanların insanların midelerine girmesi için kitlesel şekilde katledilmesine karşı çıkmamak hayvan haklarına karşı bir konumda bulunmaktır. Hayvan Partisi’nin kurucuları da bunu yapıyor, hatta daha da ileri gidip, hayvanların kesilip yenmesini bir insan hakkı olarak tanımlıyor: “İnsanların kendi hayvanlarını kesme hakkı vardır. (kurbanı kastediyor- etk) Bu dini bir ritüel ve dini gerekliliğine saygı duyulmalı. Bunu ayıplamak, insanlarda psikolojik baskı yaratmak da çok ayıp bir şey ama doğru kesildiğinden emin olmak lazım.”(Merve Alıcı)

Bu sözlerin üzerine bir şey söylemek artık gereksiz. Ancak Alıcı bir şeyler söyleyeceğimizi tahmin ederek şunları da belirtiyor: “Türkiye’de hayvan hakları grupları çok marjinal kalıyor. ‘İmkansızı iste’ pozisyonunda hareket ediyorlar. Biz ise mümkün olanın en iyisini istiyoruz.” Bu sözler, hayvan hakları mücadelesinden bir şey anlamamanın yanında Genç Siviller’in felsefesini de çok iyi anlatıyor: mümkün olana yakın dur, ondan kopma, ondan yararlan. Kendisini 13-14 yaşında  merkez sağcı diye nitelendiren, 20′li yaşlarda her iktidarın sevdalısı bünyelerin felsefesi bu.

Hayvanların Özgürleşmesi İçin Mücadele Etmek

Hayvan Partisi kurucularının söylemlerinden şunu anlıyoruz: savundukları şey hayvan hakları değil, hayvan refahı. Hayvan refahı fikri, profesyonel olarak, hayvan hakları savunucularını tehlikeli teröristler olarak propaganda eden büyük et ve giyim şirketlerinin reklam departmanlarında hazırlanıyor. Bu fikre göre hayvanların kısa yaşamlarını “iyi” koşullarda sürdürmeleri ve en acısız şekilde öldürülmeleri ideal durumdur. Yani sorun öldürülmeleri değil, acı çekmelerine sebep olacak şekilde öldürülmeleridir. Bu sebeple,Kanada’da öldürülen foklar için kampanya yaparken, Türkiye’de öldürülen koyunların acı çekmeden öldüklerine inanabilmekteler. Sivilliği demokrasi sananların, soğuk havalarda eve iki kedi daha almayı hayvan hakları sanması bizce çok normal.

En az bizim kadar yeryüzü üzerinde hakkı olan, buna rağmen insanlar tarafından kitlesel şekilde öldürülen ve zulmedilen hayvanların özgürleşmesi, kapitalist sistemi karşısına almış bir mücadeleyle mümkün. Çünkü hayvanların hemen hemen her türlü sömürüsünün altında kâr hırsı yatıyor. At yarışları, ilaç deneyleri, sosisler, salamlar, kürkler, deriler hep daha fazla kar elde etmek için üretiliyor. Üstelik bu sermaye canavarı, sadece hayvanları değil, insanları ve ekolojiyi de yok oluşa sürüklüyor.Sermayeye karşı verilecek mücadele bütün bu başlıkları kapsamak durumunda. Ancak hiçbir mücadeleyi ötekinin önüne koymayalım. Bugün hayvan özgürleşmesi için yapabileceklerimiz var: sirkleri, kürk fuarlarını, yunus parklarını, büyük akvaryumları kapatmak, hayvanlara bir meta değil birey olarak bakmak ve tabii ki hayvan dostlarımızı yememek!

Emre Tansu Keten- www.haberfabrikasi.org

 

Son dönemin yeşil kitapları (10)

Anadolu Orkideleri

“Dikkat! iyisi mi onlara uzun süre bakmayın, zira orkideler bağımlılık yaratır ve yaşam boyu sürecek bir tutkuyu ateşler. Hele üreme yöntemleri! Hayrete düşeceksiniz…”

Fotoğrafçı Faruk Akbaş, Anadolu gezileri sırasında çektiği orkide fotoğraflarından oluşan albüm kitabını aktüel yazılar ve derlemelerle okuyucuya sunuyor…

Anadolu Orkideleri
Faruk Akbaş
Say Yayınları
2010

 

Başak’ın Çevre Günlüğü

 

Çiçekleri, kuşları, kelebekleri kim sevmez? Başak da senin gibi, doğayı çok seviyor ve temiz bir çevrede yaşamak istiyor. Bu konuda çalışmalar yapıyor. Başak duygu ve düşüncelerini, yaptığı çalışmaları günlüğüne yazdı. Okumak ister misin? Kimbilir, Başak’ın Çevre Günlüğü’nü okuduktan sonra, sen de bir günlük tutmaya başlarsın.
Başak’ın Çevre Günlüğü
Gülsüm Cengiz
Say Yayınları
2011
İklim Değişikliği ve Ormancılık: Modellerden Uygulamaya 

Atmosferdeki aşırı karbon birikimini azaltmanın en etkili yollarından  biri, karbonu tutan canlı dokunun, yani ormanların çoğaltılması  ve korunmasıdır. İklim değişikliği ve orman ekosistemleri arasında  iki yönlü bir ilişki bulunmaktadır. İklim değişikliğinin olumsuz

etkileri orman alanlarına zarar verirken, öte yandan ormanlar  karbon yutak alanı oluşturarak iklim değişikliğinin etkilerini  azaltırlar. İklim değişikliğinin orman ekosistemleri üzerindeki olası  etkileri, ormanların hassaslaşması,  orman alanlarının azalması,  yayılışlarının değişmesi, biyokütle artımının azalması, ormanlardaki  tür kompozisyonlarının değişmesi ve orman yangını olasılığının  artmasıdır. Bu etkiler sonucunda sel ve erozyon tehlikesinin artmasının yanı sıra, odun üretimine ve odun dışı orman ürünlerine  bağlı ekonominin olumsuz yönde değişmesi beklenmektedir. IPCC 4. Değerlendirme Raporu’nda Akdeniz Bölgesi iklim  değişikliğinden en çok etkilenecek bölgeler arasında gösterilmektedir.

İklim değişikliğinin beklenen olumsuz etkileri; su kaynaklarında  zayıflama ve azalma, kuraklık, orman yangınları, sıcak dalgalarına  bağlı ölümler, ekolojik bozulmalar, erozyon, tarımsal üretkenlikte  değişiklikler, vektör kaynaklı hastalıklarda artışlar olarak beklenmektedir.

Seyhan Havzası’nda Orman Ekosistemlerinin ve Ormancılığın İklim
Değişikliği’ne Uyum Sağlaması Projesi, 20.450 km2’lik alana sahip olan Seyhan Havzası’nda iklim değişikliğinden kaynaklanan etkilerin ormancılık uygulamalarına entegre edilmesi amacıyla yürütülmüştür.

Bu proje Türkiye’de iklim değişikliğinin orman ekosistemlerinin
dağılımında ne gibi değişikliklere neden olabileceğini ortaya koyan ilk
çalışmalarından biri olmuştur.

Bu kitap da, beklenen değişiklikler doğrultusunda ormancılık uygulamalarını tekrar gözden geçirmemizi sağlayan bir öneri paketi şeklindedir. Bu doğrultuda diğer Orman Bölge Müdürlükleri ve OGM’ de bundan yararlanarak örnek çalışmalar gerçekleştirebilirler

İklim Değişikliği ve Ormancılık: Modellerden Uygulamaya
Adana Orman Bölge Müdürlüğü için Uyum Önerileri
Doğa Koruma Merkezi, Ankara, Türkiye
2012

Erişim: images.dkm.org.tr/2011/12/27/iklim-degisikligi-ve-ormancilik.pdf

Kazdağlarında Permakültür

Son yıllarda altın madencilerinin saldırılarına karşı direnen Kazdağlarında  permakültür çalıştayı yapılıyor. Permakültür kısaca sürdürülebilir yaşam  tasarım felsefesi/bilimi/sanatı olarak biliniyor.

29 Nisan – 6 Mayıs tarihleri arasında Çanakkale Bayramiç, Yeniköy- Muratlar’da düzenlenen çalıştayda Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün kurucusu Mustafa Bakır ve tüm dünyada eğitimler veren bir permakültür tasarımcısı olan Penny Livingston Stark eğitmenlik yapacak. 25 yıllık uluslararası bir permakültür öğretmenliği, arazi yönetimi, ve permakültür tasarımı tecrübesine sahip Penny Livingston Stark  Kaliforniya, Bolinas’daki Regenerative Design Institute’un kurucusu ve yöneticisidir.

Atölyeye temel permakültür bilgisine ya da permakültür sertifikasına sahip şehir planlamacıları, peyzaj mimarları ve tasarımcıları, çiftçiler, toprak sahipleri, bahçıvanlar, eğitimciler, öğrenciler, yazarlar ile sürdürülebilirlik ve dirençlilik konularına ilgi duyanların yararlanabileceği  belirtiliyor. Atölyelerde konular, Türkçe çeviriyle, teorik ve uygulamalı olarak işlenecek.

Katılımcılar isterlerse kendi çadırlarında kalabilecekleri gibi köy evlerinde de kalma imkanları sunuluyor.

Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi: http://www.bayramicyenikoy.com/egitimler.asp?id=5

Yeşil Gazete

Şevket-i bostanı pişirmek

Bahar aylarında kasaba pazarında amaçsızca dolaşmak gibisi yoktur. Hele bir de kış uzun sürmüş ve soğuklar insanı canından bezdirmişse baharla birlikte tabiattan önce pazaryerleri şenlenir.

Yeniden canlanan tabiatın ilk kıpırdanışları pazar tezgâhlarına köylü kadınların getirdikleri yabani otlarda görülür, yeşilin tonlarının seyrine doyamazsınız. Çoğunun adını bilemediğim onca yeşilliğe hayranlıkla bakarken yere serilmiş bir bezin üzerine sepetten çıkartılmış şevket-i bostanlara ne kadar bakakalmışım bilemiyorum. Yaşlı pazarcı kadının baştan çıkarıcı teklifine gülümseyerek cevap verdim; yapmasını bilmiyorum dedim.

Doğrusu şevket-i bostan alıp pişirmeyi hiç düşünmemiştim. Her bahar gelişinde mutlaka arkadaşlarımdan biri mevsimin ilk şevket-i bostanını yemeye davet ederdi. Büyük bir zahmetle pişirildiğine hiç kuşku duymadığım bu yemeğe davet eden dostuma minnet duygum bir sonraki bahara kadar sürerdi. Şevket-i bostan başkasının pişirdiği ve dostlarla beraber yenilen bir şölen yemeğiydi benim için, bu yüzden kendim pişirmeyi hiç düşünmemiştim.

Pazarcı kadın dikenlerini önceden temizlediği büyükçe bir tutam şevket-i bostanı ısrarla uzatarak şevket-i bostan tarifini anlatmaya başladı. Parasını uzatıp, içimden kadıncağızı mutlu ederim, en azından sustururum diye geçirirken yanı başında sessizce oturup bizi seyreden kocası öldürücü darbeyi vurdu ve yanında bir şişe de rakı açarsam akşama benden mutlu kimse olamayacağını söyledi.

Pazar alışverişine henüz başlamamıştım. Boş filemde iki tutam şevket-i bostanla yürürken karşılaştığım bütün tanıdıklar bana değil de elimdekilere ilgi gösterdiler. İlk sorular şevket-i bostanı etli mi pişireceğim, yoksa kavurmasını mı yapacağım yolundaydı. Düşünmemiştim. Aslında alırken pişirmeyi de düşünmemiştim. Ama bu sene şevket-i bostan pişirip, beni yemeye davet edecek kimsenin olmayabileceği ihtimali birden aklıma düşünce derhal harekete geçmeye karar verdim.

Pazarcı kadının tarifine kulak vermemiştim. Karşılaştığım ilk tanıdık kadına elimdeki şevket-i bostanları nasıl pişirmem gerektiğini sordum. Tanıdığım bütün kadınlar erkeklere yemek tarif etmekten büyük zevk alırlar diye bir genelleme yapabilirim. Hepsi kendi yaptıklarının en üstün olduğuna içtenlikle inanırlar ve kendi bilgilerine itibar edilmesinden açık bir sevinç duyarlar.

Danıştığım ilk kadın elimdeki şevket-i bostanı eliyle şöyle bir karıştırıp tarifine başladı. Kuzu eti yerine oğlak eti kullanmamı önerdi. Anlattıklarını can kulağıyla dinledim, aklıma not ettim. Çok zor gelmedi. Kasapta karşılaştığım ikinci kadın şevketi bostanların yeteri kadar temizlenmediğini söyledi ve saplardaki siyah kısmı nasıl temizleyeceğimi bir kaç tanesini temizleyerek gösterdi. Yarım saat içinde 10’dan fazla tanıdıkla şevket-i bostan pişirme usulleri üzerine konuştuk. Her birinden farklı bir şeyler duydum, kafam karışmaya başlamıştı. Kimisi oğlak etini soğanlarla birlikte kavurmayı önerdi, kimi terbiyesine limon ve unla beraber yumurta sarısı katmamı önerdi. Soğan, yağ, tuz, limon, un için verdikleri ölçüler ve pişirme süresine ilişkin söyledikleri şevket-i bostanın ve belki de tüm yemeklerin her evde başka bir şekilde pişirildiğini gösteriyordu. Hepsini ayrı ayrı tadabilmeyi diledim.

En son olarak, öğrendiklerimi doğrulatmak üzere Girit kökenli bir arkadaşımın annesine uğradım. Ne de olsa Girit muhacirleri tüm ot yemeklerinin erbabı olarak kabul görürler. Yaşlı Giritli teyze büyük bir incelikle beni akşama yemeğe davet etti. Yalana başvurdum ve eve misafirlerimin geleceğini söyledim. Elimdeki şevket-i bostanlara dikkatlice baktı, oğlak etini onayladı. Oğlak etinin bu mevsimde çok çabuk pişeceği konusunda uyararak sanki yanımda pişiriyormuşçasına şevket-i bostanları nasıl doğrayacağıma, tuzu ne zaman atacağıma, terbiyesinin unuyla limonunu nasıl karıştıracağıma kadar tüm ayrıntılarıyla uzun uzadıya anlattı. Şevket-i bostanı hakkıyla pişiremeyeceğime kanaat getirmiş olsa gerek, hafta içinde mutlaka kendi pişireceği yemeğe çağırdı.

Söylediklerini aklımda tutabilmek için bu haftalık pazar alışverişinden vazgeçtim ve elimde sadece şevket-i bostanlar ve bir şişe rakı ile eve doğru keyif içinde yürümeye başladım.

Bağdat nasıl fethedildi? GDO’lu “Demokrasi” tohumları

“Irak neden işgal edildi?” sorusuna verilen ilk cevap genelde “petrol” oluyor. Fakat petrolün Amerikan-İngiliz şirketlerine geçmesi, işgalle beraber gelen soygunun sadece bir yüzü. Irak’ta şu an farklı sektörlerde pekçok ticari girişim var: inşaat, silah, askeri eğitim ve belki en önemlisi tarım.

Bu yazıda Irak tarımında işgalle beraber gelen değişikliklerden bahsedeceğim. Koca bir ülkenin tarım şirketleri tarafından nasıl kıskıvrak esir edildiğini anlatmaya çalışacağım.

İşgalin hemen ertesinde, George W. Bush Irak’ta bulunma sebeplerinin “demokrasi tohumlarını ekmek” olduğunu söylemişti. Demokrasi tohumları Irak’ta ne derece tuttu tartışılır; ama Irak topraklarına artık Monsanto markalı genetiği değiştirilmiş tohumlar ekiliyor, bu başarıldı.

Geçici Koalisyon Güçleri’nin başına geçirilen Paul Bremer III, 2004 yılında Irak’ta bir dizi yasayı yürürlüğe soktu. Yasaların asli görevi, Irak’ı serbest piyasa şartlarında (ve elbette Amerikan himayesinde) yeniden yapılandırmaktı. İlk olarak ülkenin sınırları kısıtlamasız bir şekilde ithalata açıldı. Her türlü denetim, tarife, gümrük kaldırıldı. Türkiyeli şirketlerin Irak pazarına hücumu da bu sayede gerçekleşti.

Bu esnada çimento, kağıt, hatta çamaşır makinesi üreten 200 adet devlete bağlı endüstri büyük bir hızla özelleştirildi. Gerekçe tanıdık: “Devletin verimsiz işletmelerini özel sektörün eline vermek, Irak’ı istikrarlı bir piyasa ekonomisi haline getirmek”. Bremer Kanunları ile özel şirketler Irak’a vergi vermekten muaf tutuldu. Amaç, güya yatırımı özendirmek.

En verimli araziler, doğal kaynaklar, kırk yıla varan kontratlarla şirketlere devredildi. Sonuç olarak, bir ülkenin bütün üretim kaynakları şirketlere peşkeş çekildi.

Türk gazeteleri ve şirketleri ise bu olanlardan gurur vesilesi çıkaracak kadar alçalabiliyorlardı. Star gazetesinde çıkmış bir haberin (reklam demek daha doğru herhalde) metni şöyle:

“Kuzey Irak’ta Türk mallarının kapış kapış gittiğini biliyorduk… ama Bağdat pazarını ele geçirdiğimize ilk kez şahit oluyoruz… “Bizim Yağ[Ülker] marketlerin en gözde ürünü. Peki satılan mallardan sadece yağ mı bizim? Hayır… Şampuan bizim, beyaz eşya bizim, küçük ev aletleri bizim, kasetler bizim, gösterimdeki filmler bizim… İşte fethettiğimiz Bağdat Pazarı’ndan görüntüler…”


“Zenginleşen Türkiye”nin ihracatında 2010’la beraber Irak ilk 5’e giriyor. İşgal sonrası bu ülkeye ihracat büyük bir hızla artmış. Star gazetesinde belirtildiği gibi işgal altındaki bir ülkeyi “fethetme” arzusunda Türkiye hiç kimseden geri değil.

O sırada (ve bugün hâlâ) Irak’ta bombalar patlıyor. Medyada bize anlatılan hikaye, birtakım “dini-etnik gruplar”ın, sokak ortasında bomba patlatıp onlarca kişiyi öldürerek ülkeyi “teröre” sürüklediği idi. Irak’taki şiddet, bir grubun diğerine duyduğu  intikam duygularıyla açıklanıyordu. Hüküm hazırdı: Demokrasi karşıtı geri kalmış unsurlar!

Anaarter medya her zamanki görevini ifa ederken asıl büyük ihaleler, işgalci devletler arasında pay edildi. Bunlardan önemli bir kalemi de tarım oluşturuyor.

William Engdahl’ın “Ölüm Tohumları: Genetik Biliminin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” isimli kitabında Irak’taki yeni tarım rejimi hakkında önemli bilgiler veriliyor. Bunlardan en önemlisi Bremer Kanunları diye geçen 100 maddenin 81.’si. “Patent, Endüstriyel Tasarım, Gizli Bilgi, Bileşik Devreler ve Bitki Çeşitleri Kanunu” olarak geçiyor. Özetle yasanın öngördüğü durum şu: Tohumlar patentleniyor (bir şirketin ürünü haline geliyor), sadece patentlenen tohumlar koruma altına alınıyor (Irak’ın yerli tohumları ticari anlamda dezavantajlı hale getiriliyor), bu tohumların tekrar tekrar ekilmesi yasaklanıyor ve çiftçilerden yıllık lisans parası alınıyor (Engdahl 2009).

İşgalin hemen ardından, Irak tarımını “ıslah etmek” için Cargill’in eski başkan yardımcısı ve Amerikan Tarım Bakanlığı yetkilisi Daniel Amstutz görevlendirildi. Irak Tarım Bakanlığı’nın ve USAID isimli dev Amerikan yardım (!) örgütünün yoğun teşvikiyle koca ülke bir genetik laboratuara dönüştürüldü, dönüştürülüyor. Bremer kanunlarının çıkmasından kısa bir süre sonra çiftçiye binlerce ton “yüksek kalite”, sertifikalı (GDO’lu) buğday tohumu dağıtıldı (Engdahl 2009). Bilindiği gibi, bu da sık sık uygulanan bir yöntem. Piyasaya ucuz, hatta bedava mal sokulur; yerli üretim bitirilir; ülke belirli grupların ürünlerine bağımlı hale getirilir.

Çiftçilerin eğitilmesi de programa dahildi. Teksas Uluslararası Tarım Ofisi tarafından yürütülen bir proje ile Kuzey Irak’ta 500 hektarlık bir arazide, Iraklı çiftçilere yüksek verimli mercimek, buğday, arpa ve nohut türlerinin nasıl ekileceği gösteriliyordu. Temel düşünce, kuşkucu Irak çiftçilerini bu “mucize” tohumlarla daha fazla mahsul alacaklarına ikna edebilmekti. Söylenmeyen ise, açlıkla boğuşan bir ülkenin serbest piyasa ortamında gıda ürünlerini ihraç etmek zorunda kalacağı idi.

Bu yapılanlar milyonlarca insanın geleceğini ipotek altına alıyor. Çiftçi tohumunu kendi üretemez hale gelince tarım, birkaç şirketin kontrolüne geçmiş olur. Oysa gıda politikaları hiçbir şekilde şirketlerin insafına devredilemez. Bir coğrafyanın tarihi-kültürel birikimi, nesiller boyunca geliştirilmiş tohumları, bu şekilde yok edilemez.

Görünen o ki Amerika bu işgali, Ortadoğu coğrafyasını tümden dönüştürmek için gerçekleştirmiş. İşgal öncesi bombalanan yerler arasında Irak’ın ve bütün bölgenin çok değerli tohumlarının saklandığı tohum bankası da vardı. Bu çok önemli hazine yerle bir edildi. Amaç, çiftçiyi dünya pazarına üreten, Amerikan şirketlerine göbeğinden bağlı bir piyasa unsuruna çevirmek. Çiftçiler tohumunu-gübresini-ilacını DuPond, Monsanto, Dow gibi şirketlerden alsın, ürettiklerini de serbest piyasanın öngördüğü gibi satsın, mümkünse ihraç etsin. Sözün özü: İnsanlar kendi topraklarında köle olsun.

Sömürge tarihinde bu tarz üretim “plantasyon” olarak geçer; ama sonradan Amerika’da okumuş kalkınma uzmanları bunu “ihracata dayalı büyüme” olarak makyajlamayı başardılar. Kısaca sistemi şu: Bir coğrafyanın doğal kaynakları o toprakta yaşayanların elinden alınır. Yerli halk ya ucuz işgücüne dönüşür ya da göç etmek zorunda kalır. Yarın yokmuşçasına üretilen “çok kârlı” mallar dünya pazarına satılır. Dağı, suyu, madeni, ağacı, insanı harap eden bu üretim sayesinde zenginlik yaratılır. Bu zenginlik de çikolata, plastik masa örtüsü, füze, araba, futbolcu, iphone’a harcanır, buna “büyüme” adı verilir.

Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Irak “başarıyla” borçlandırıldı, borçlarının yeniden yapılandırılması karşılığında çeşitli sektörler itinayla şirketlere devredildi. Tarımı ve gelecek on yılları, şirketler tarafından esir alındı. Birtakım Türkiyeli şirketler de bundan nemalanmayı başaran leş kargası payesine erdi, afiyet olsun!

Konuyla ilgili daha fazla bilgi için: F. William Engdahl, Ölüm Tohumları: Genetik Biliminin Arkasındaki Karanlık Oyunlar, Bilim+Gönül Yayınları, 2009.

William Engdahl 12-15 Nisan tarihlerinde İstanbul’a gelecek. 14 Nisan Cumartesi öğleden sonra Yeşilev’de kendisiyle bir ufak toplantı olacak.

*Son olarak kafamdaki ufak bir şüpheyi paylaşmak istiyorum. Yukardaki Star Gazetesi haberini 6 ay önce internette bulmuş, kendi blogumda kullanmıştım. Şu an ne fotoğraf ne de haber internette yok; tamamen kaybolmuş, sanki hiç olmamış gibi. Bir blog yazısına fazla önem atfetmek de istemiyorum bir yandan; ama şirketler kendileri hakkındaki her türlü medyayı takip ediyor, bunu biliyoruz. Acaba aldıkları önlemler arasında bu tarz bazı haberleri silmek de mi var?

 

 

Sezai Ozan Zeybek

http://ozanoyunbozan.blogspot.com/

 

 

Ve insan köpekle tanıştı – Bilgi Buluş

Konrad Lorenz’in köpekleri (ve özellikle de kendi köpeklerini) anlattığı, okuması keyifli, zaman zaman felsefi derinliklere dalan kitabı: Ve İnsan Köpekle Tanıştı.

Kitabın yazarı Konrad Lorenz, Avusturyalı Nobel ödüllü (1973) bir zoolog (hayvan bilimci). Uzmanlık alanı hayvan davranışları ve kuş bilimi. Hayvanlara çok yakınlık duyan Lorenz’e göre ancak ve ancak canlılar dünyasının tamamını sevmeye yönelik bir sevgi gerçekten güzeldir. Şaşırmayın bu sevginin merkezine de insan sevgisini koyuyor. Ona göre, hayvanların insanlardan daha iyi olduğunu söylemek, kutsal değerlere hakaret, sosyal bir sapkınlık.

Lorenz’e göre, köpeklerin efendisine (‘efendi’yi ‘sahibi’ yerine kullanmayı tercih ediyor – ingilizcesinde ‘master’) yönelik sadakatinin kaynağı, sürüp giden çocuksulukları; bir diğer ifade ile köpeklerin hiç erişkin olmayan kurtlar olması. Bunu söylemişken, Lorenz’in köpekleri atalarına göre ikiye ayırdığını da belirteyim: Aureus köpekleri (altın çakal soyundan gelenler ki Lorenz’e göre bunlar Orta Avrupa’da evcilleştirilmişlerdir)  ve Lupus köpekleri (kurt soyundan gelenler, kuzey avrupanın evcil köpekleri). Tüm kitapta bu ikisi arasındaki ayrıma ilişkin kıyaslamalar bulunabilir. Ancak kitabın sonunda yazarın kendisinin de not ettiği gibi, bugünün evcil köpeklerinin altın çakaldan türediği yönündeki varsayım artık terkedildi.

Köpek eğitiminde, ödül ve ceza ayrımıyla ilgili olarak Lorenz, birini diğerinden daha etkili bulmuyor. Şöyle diyor: “köpeğin aktif katılımını gerektiren her çeşit eğitim yöntemi için söylenebilecek bir şey, en uslu köpeğin bile ‘görev bilinci’ diye bir şeye sahip olmadığı, dolayısıyla da, ancak ve ancak onun için eğlenceli olması halinde bu işe katılımının sağlanabileceğidir. Dolayısıyla eğitim esnasında her tür ceza yersiz olduğu gibi, bir işe de yaramayacaktır… Ona karşı davranışınızda sertlik ile yumuşaklık arasındaki dengeyi bulmak biraz sağduyu gerektirecektir.” Ne dersiniz, Lorenz’i günümüz pozitif eğitimcilerinden sayabilir miyiz? Ne olursa olsun, 20. yüzyılın başlarında bu sözler devrim niteliğindeydi.

Kitabın en ilginç bölümlerinden biri de, köpeklerin beden dilini anlattığı bölüm. Köpeklerin burun ve alnını kırıştırması, dudaklarını aşağı kıvırması, kuyruğunu dikmesi veya ayakları arasına alması ne anlama gelir? Köpekler birbirlerini nasıl selamlarlar? Korku, tehdit ve nezaket suratları nasıl olur? Bunları kitapta “köpek töreleri” başlığı altında bulacaksınız. Ayrıca kitap içindeki çizimlerin Lorenz’e ait olduğunu söylemek gerek.

Küçük bir kitap, ancak uzun bir süre yanıbaşınızda tutmak isteyebilirsiniz. Saptamaları düşündürücü. Köpek ve efendisi arasındaki ilişkide, köpeğin efendisinin ‘yansısı’ veya ‘tamamlayıcısı’ olması (s.82), köpek ve çocukların ilişkisi (s.85), köpekte terbiye ve doğal yapı karşılaştırması (s.94), güzelliği ruhsal özelliklere tercih eden köpek yetiştiricilerine ithamı (s. 98), köpeklerin insan mimik ve ifadelerini anlamaları, altını çizdiğim bazı bölümlerden.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de köpek edinmek isteyenlere önerileri kapsıyor. Köpekle yaşamın sorumluluklarına ve sorunlu köpeklere değinen Lorenz, şöyle bitiriyor konuyu: Edinilen her köpek köpeksizlikten iyidir.

Lorenz kitabında köpeklerin yanı sıra kazlara (asıl çalışma alanı kazlar aslında), maymunlara, porsuklara, lemurlara, ayılara da değiniyor. Kedilere ayrılmış dolu dolu üç bölüm var; kediseverlere duyurulur.

Kitabı okurken, Lorenz’in bir öjenik (insan soyunun bilimsel olarak iyileştirilebileceğine inanan) ve bir Nazi Partisi üyesi olduğunu düşünmek zor. Bu zarif insanın ırkçı emellere hizmet etmiş olduğuna insan inanamıyor. Nitekim, kendisi de daha sonra pişmanlığını dile getirmiş ve biyografisinde, araştırmalarında kullandığı “ırka dayalı seçilim” ifadesinin uygulamada öldürmeye gerekçe olarak kullanılabileceğine ihtimal vermemiş olduğunu yazmış.

Ne diyelim; yargı bizim işimiz değil. Lorenz kim olursa olsun, görüşleri ve kitapları hayvan davranış biliminde mihenk taşları olmuş. “Ve insan köpekle tanıştı” ile beraber, yine Cumhuriyet Kitapları’nda yayınlanış olan “Hz. Süleymanın Yüzüğü” de hayvanseverler için tavsiye edeceğim kitaplarından.

Ve köpeksever Lorenz’le tanıştı… diyelim mi?

 

Konrad Lorenz, Cumhuriyet Kitapları, 2007

Orijinal isim, yayım tarihi: So kam der Mensch auf den Hund, 1949

 

 

Bilgi Buluş

 

kopeklerveinsanlari.com

 

[Söyleşi] BGST Yayınları Ekoloji Dizisi

Türkiye’de çevre yayıncılığının aktörleri ile söyleşmeye devam ediyoruz. Bu hafta konuğumuz BGST Yayınları kurucularından Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Ali Kerem Saysel. Kendisiyle BGST Yayınları’nın ekoloji dizisini ve çevre yayıncılığını değerlendirdik.

 

BGST Ekoloji Dizisi oluşturmaya nasıl karar verdi?

BGST Yayınları’nı 2005 yılında kurduğumuzda, temel olarak BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) bünyesinde yürütülen eğitim-araştırma ve prodüksiyon faaliyetlerinin birer ürünü olan veya bu faaliyetleri doğrudan besleyecek eserleri yayınlamayı hedeflemiştik. Haliyle tiyatro, müzik ve dans kitaplığı BGST yayın portföyünün vazgeçilmezleri olacaktı. Diğer taraftan bizim yine BGST içerisinde “kuramsal eğitim ve araştırma” başlığı altında yürüttüğümüz çalışmalar da BGST Yayınları’nı besleyecekti. Özgürlükçü düşünce geleneğini temsil eden eserler, toplumsal cinsiyet, kültürel çoğulculuk ve ekoloji alanındaki çalışmalar bu ikinci gruba dahildir.

Diğer bir ifadeyle, BGST Yayınları’nın işleyişi BGST çalışma gruplarının ve aynı zamanda BGST yapısı dışındaki proje sahiplerinin önerilerine açık. Belirli bir editör kadro tarafından değil, BGST çalışma grupları tarafından yönetiliyor. Gösteri sanatlarından bilimlere, beşeri bilimlere ve sosyal bilimlere kadar uzanan çok geniş bir bilgi sahası içerisinde referans niteliği taşıyan eserlerin yayınlanması mümkün.

Ekoloji dizisinin çıkış noktası da BGST çalışma gruplarıyla alakalı. 2005 yılında, BGST Yayınları’nın birinci kitabı olan İktidara Karşı Adalet’i (Noam Chomsky ve Michel Foucault arasında, insan doğasına dair kısa ve ilginç tartışma) yayınladığımızda, yayıncılık faaliyetini de yürütmek üzere “toplumsal araştırmalar birimini” kurmuştuk. Bu birim içerisinde ben, çevre-ekoloji alanında çalışan bir akademisyen olarak yer alıyordum. Elimde daha öncesinde Aram Yayınları için hazırlamakta olduğum fakat yine Aram’la ilgili sorunlar nedeniyle bir türlü yayınlanamayan, çevirisi kısmen tamamlanmış üç kitap vardı: Çalınmış Hasat (Vandana Shiva), Su Savaşları (Vandana Shiva) ve Ölümcül Sıcak (Paul Athanasiou ve Paul Baer). Diyebilirim ki, BGST ekoloji dizisi, “toplumsal araştırmalar biriminin” kuruluşu, benim o birim içerisinde yer almam ve elimdeki yarım kalmış projeleri BGST Yayınları’na önermemle mümkün oldu.

Neden ağırlıkla Vandana Shiva’nın kitaplarını seçmiştiniz?

Benim açımdan Vandana Shiva kitaplarının önemi, su, tarım ve gıda konularındaki tarihsel, küresel yönelimlerden yola çıkarak kapitalist sistemin işleyişini sorgulaması ve anti-kapitalist bir hassasiyet yaratmasıdır. Bunlar kolay okunabilir, kolay çevirilebilir kitaplardır, dolayısıyla hem başlangıç aşamasındaki bir yayıncı, hem de başlangıç aşamasındaki bir okuyucu için uygun. Vandana Shiva’yı politik ideolojisi itibariyle belirli bir yere koymak o kadar kolay değil. Hindu pasifizminden, ekolojik-ekonomik düşünceden, eko-feminizmden, anti-emperyalizmden beslenen karmaşık bir sistem karşıtı pozisyonu var. Fakat önemli bir yazar olduğunu da kabul etmemiz gerekir, çünkü yazıları topluluklarla bir arada yürütülen uzun soluklu araştırmalardan ve mücadelelerden besleniyor. 2009’da çıkan, yayınladığımız son kitabı Yeryüzü Demokrasisi, kültürel çoğulcu bir toplum tasavvuruyla, yaşayan ve sürdürülebilir bir toplum ve ekonomi arasındaki zorunlu bağı vurguladığı için özellikle önemli.

Türkiye’de çevre ve ekoloji konularındaki yayıncılığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu alanda ciddi bir yayıncılık yapıldığını düşünmüyorum. 1990’larda çevre meseleleri hakkında çok daha fazla özgün ve çeviri eser yayınlanıyordu. Bugün benim bildiğim kadarıyla bu alanda belirli bir yayın programına sahip herhangi bir yayınevi yok. Kitabevlerinde çevre-ekoloji kitaplarını bulabileceğiniz raflar yok. Oysa küresel planda yürüyen tartışmalara baktığınızda entelektüel ortam 1990’lara göre çok daha hareketli fakat bunun Türkiye üzerindeki yansımalarını göremiyoruz. Sorun hem arz hem de talep tarafında yaşanıyor. Kendi talebini yaratacak avangard eserler yayınlanmadığı gibi varolan az sayıdaki eser için de yeterli talep yok. Yayıncıların entelektüel sorumsuzluğu ve toplumsal muhalefetin çevre-ekoloji problemlerine karşı ilgisizliği, çevresel sorunları talileştirmesi birbirini besleyerek kısır bir yayıncılık ortamı yaratıyor.

Yaşadığınız temel zorluklar nelerdir yayıncılıkta?

Yukarıda açıkladığım manzaranın BGST ekoloji dizisi açısından da geçerli olduğunu söylememe bilmem gerek var mı. 2009’da Vandana Shiva’nın Yeryüzü Demokrasisi’nin yayınlanmasının ardından BGST yapısı içerisinde ekoloji dizisi için parlak öneriler geliştirmedik. Bunda herhalde temel sorumluluğun bana ait olduğunu kabul etmem gerekir. Aslında genetiği değiştirilmiş organizmalar, iklim değişimi, enerji darboğazı ve toplumsal ekoloji gibi sorunsallar etrafında önerilebilecek pekçok önemli eser elimizin altında olmasına karşın bu çalışmaları hem entelektüel işçilik hem de mali sorumluluk bakımından üstlenmeye çekindik. BGST yapısı içerisinde böyle bir çalışma için ihtiyaç duyulan entelektüel işçiliğin paylaşılabilmesi maalesef zor. Çeşitli kitapların biribirini mali olarak desteklemesini olanaklı kılacak bir ortaklık sistemi ise henüz yeni kuruldu.

Tüm bunlardan ders çıkaracak olursak, şunları söylemek mümkün: Avangard yayıncılık yapmak isteyen, diğer taraftan meslekten yayıncı olmayan insanların entelektüel işçiliği verimli ve nitelikli bir şekilde paylaşabilecekleri bir birliktelik oluşturmaları gerekiyor. Bu tür yayınlar kısıtlı mali imkanlarla beslendikleri için çeşitli yatırım ortaklığı biçimlerinin araştırılması gerekiyor. Basılan kitapların mali dönüşünü hızlandırmak için elden, alternatif satış imkanlarının değerlendirilmesi gerekiyor.

Son dönemde yayına hazırladığınız kitapları sorsak…

Ekoloji disizi için son hazırladığımız kitap Robin Hahnel’in 2010 yılında yayınlanan Yeşil İktisat kitabı. İşin içinde bir BGST üyesi olarak ben var olsam da, öneri esas olarak BGST yapısı dışından, Politik Ekoloji Çalışma Grubu’ndan geldi. Aslında bu BGST Yayınları’nın işleyişiyle son derece tutarlı ve ekoloji yayıncılığında yaşanan dar boğazı aşmamıza yardımcı olabilecek bir model. Politik Ekoloji Çalışma Grubu bunun ve benzer projelerin entelektüel işçiliğini paylaşabilir, yatırım ortaklığı geliştirebilir, tanıtım ve elden dağıtım aşamalarında katkı göstererek kitabın mali yükünü ciddi oranda hafifletebilir. Hatta bazı kitaplar için sponsor arayışına gdilebilir. Böyle bir enerjinin kendisini ispatlaması ve sürekli kılması halinde çevre-ekoloji yayıncılığında pekçok önemli eser Türkçe’ye çevirilebilir. Böylece ekoloji yayıncılığı pekçok yayıncının ve BGST’nin bugüne kadar yaptığı şekilde tesadüfi bir akışa bırakılmaz, peşpeşe, birden fazla eser projelendirilerek daha kuvvetli bir akışa kavuşturulabilir.

Okuyucu profiliniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Ekoloji kitaplarını bugüne kadar, çevre-ekoloji aktivistlerinin düzenlediği çeşitli toplantılarda satma imkanımız oldu. Temel okurun bu çevreler olduğunu söyleyebilirim. Sanırım oldukça geniş bir yaş yelpazesi içerisinde, çevre-ekoloji problemleriyle doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenen çevreler okudu. Akademi içerisindeyse yeterli ilgi görmedi. Bugüne kadar yayınladığımız kitapların ders kitabı veya yardımcı kitap özelliği taşıyabilecek derinlikte ve bütünlükte olmayışı bunun bir nedeni olabilir. Aktivist çevrelerde okur ilgisi zayıf, diğer taraftan yayınların akademiyle kurduğu bağlar da yetersiz olunca basılı yayıncılığın devamı zora giriyor. Sanırım bu da ilerisi için ders çıkarmamız gereken diğer bir nokta.

E-kitap konusuna nasıl bakıyorsunuz?

BGST yayınları baskısı tükenen çeşitli başlıkların ikinci baskılarını e-kitap olarak yayınlamaya başladı. Önümüzdeki dönemde bazı eserleri, kağıt baskı adedini dijital baskı yoluyla sembolik miktarlarda tutarak veya tümüyle sıfırlayarak e-kitap biçiminde basmak düşüncesindeyiz. Özellikle güncel değeri yüksek eserler için bu daha makul bir biçim olabilir.

Bize ayırdığınız zaman ve verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz.

 

Çevre yayıncılığı konusunda önceki söyleşilerimize ulaşmak için

Yeni İnsan Yayınevi

yesilgazete.org/blog/2012/01/07/roportaj-yeni-insan-yayinevi/

EKO IQ Dergisi

yesilgazete.org/blog/2012/01/28/roportaj-ekoiq-yesil-is-ve-yasam-dergisi/