Ana Sayfa Blog Sayfa 4741

Kendi aramızda oynamak – Cengiz Aktar

Zaten epeyidir kendi aramızda oynamıyor muyduk? Sadece futbolu da değil. Neredeyse her işi kendi uydurduğumuz ölçülerle gerçekleştirmiyor muyuz 1923’ten beri? Ezberin bozulduğu dönemler elbette oldu. Özal’ın ilk dönemi ve AK Parti’nin 2005’e dek süren icraatı. Ama yine içe dönüverdik işte.

Futbola aklım ermez, iyi hareketleri keyifle seyrederim. Son yıllarda “Türk futbolu” olarak adlandırılan bol akçalı, bol yaldızlı faaliyetten haz aldığımı söyleyemem. Sanırım bu doyumsuzluk pek çoğumuz için geçerli. Futbol meraklısı arkadaşlarım Avrupalı liglere boşuna teşne olmadılar. Süper, ultra vs… lig takımlarının evde kükreyip Avrupa arenalarında kedileştiğini yıllardır izliyoruz. Bir iki tur sonra eleniveriyorlar. Eğer Avrupa futbolu bir kıstassa bizim takımların ora takımlarıyla boy ölçüşecek mecali yok. Anca bizim çöplükte ötebiliyorlar. Nitekim Fener Şampiyonlar Ligi’nden men edilirken, süperligde oynaması bu her anlamda “yerel” lige verilen önemi anlatmıyor mu? Fark şu ki foya Avrupa ve dünya ile boy ölçüşünce ortaya çıkıyordu. Şimdi artık buna gerek kalmayacak.

Geçen sonbaharda daha lig başlamamışken ve Başbakan’ın geçen haftaki teklifinden çok önce ne yapılacağı tartışılırken Devlet Bahçeli “UEFA’nın baskı ve belirleyiciliği altında…” diye başlayan bir beyanda bulunmuştu. MHP halkın ruh halini iyi okumuştu. Zira birkaç istisna dışında genel kanaat top sahasında ve herhangi başka bir konuda kırılan kolların yen veya bayrak içinde kalması değil mi?

Futbolda savunulan “millî duruş” bana daima Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yoluyla hukuk ve adalet sistemimizin geçirdiği dönüşümü hatırlatır. Türkiye 1989’da kişisel başvuru hakkını kabul etti, AİHM’in yargı yetkisini tanıdı ve böylece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemine dâhil oldu. Rahmetli Turgut Özal’ın yasaya imzayı atarken sakat hukuk sistemimizin ancak böyle bir sistemin getireceği kıstaslarla dönüşebileceğini ifade ettiği söylenir. Nitekim tam da öyle oldu, hukuk sistemimiz, kim ne derse desin, bu sayede büyük dönüşüm geçirdi. Şimdiyse, dava sayısında yani hak ihlallerinde yaşanan gözle görülür artış nedeniyle sistemi Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yoluyla bypass etme ve yerelleştirme çabası var. Hatta günün birinde biriken dosya ve artan tazminat sonucunda tamamen “kendi aramıza” dönebiliriz.

Daha yakın zamanda ve çok daha kapsamlı boyutta Avrupa Birliği kıstasları ile tanışmış idik. Önce gümrük birliği sayesinde sanayi altyapısında muazzam bir dönüşüm gerçekleşti. Ardından üyelik süreciyle memleketin bütün köhnemiş kuralları elden geçirilmeye başlandı. Bu dış dinamiğin olumlu dönüştürücü gücü bazılarınca gayrimillî olarak yaftalansa da memleketin dönüşümüne yaptıkları katkı açıktır.

2005’ten bu yana dış dinamiğe ya da dışarıdan tutulan aynalara artık ihtiyacı olmayacak kadar kendimize yeter olduğumuz farz ediliyorsa da sonuç ortada. Her ne kadar dinamik içe dönse ve millileştirilmeye çalışılsa da dış kıstaslar daha uzun müddet geçerliliklerini koruyacak. Kopenhag Kriterleri’ne Ankara Kriterleri demekle, AİHM’e kişisel başvuru hakkını Anayasa Mahkemesi’ne şikâyet yoluyla sulandırmakla, UEFA’ya celallenmekle yol almak kolay değil. Olsaydı sonuçlarını bu vakte kadar hissederdik. Zira Türkiye’de 2005’ten bu yana dişe dokunur reform yapılmıyor. Aksine 2000-2005 dönemi reformlarından yani cepten yiyoruz.

Özgüvende aşırıya kaçtıkça, yerellikte ısrar ettikçe normalleşme ve dünyalılaşmada zaman kaybediyor, toplumsal barışa ve kalıcı istikrara bir türlü vasıl olamıyoruz. Kabul görmüş, denenmiş norm, standart ve ilkeleri kendimize benzettikçe yapılan işler sırıtıyor.

“Panem et circences”:

“Ekmek ve Eğlence”

“Kol kırılır yen içinde kalır”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” zihniyeti üzerine çok yazıldı çizildi. Meselenin bir veçhesi buysa diğeri de futbolun yani eğlencenin ve arkasındaki sanayinin zarar görmemesi.

Batı Roma şiarı “panem et circences”, Türkçesiyle ekmek ve sirk oyunları yani eğlence demek. Kitlelere, münafıklıklara sapmalarını engelleyerek hükmetmenin altın kurallarından biridir. Doğu Roma da bu formülü tabiatıyla kullanmış, halefi Osmanlı da. Daha yakın zamanda Portekiz diktatörü Salazar ülkesini “üç F” yani “fado, futbol ve Fatima” ile idare etmekle övünürdü. Fado Portekiz havaları, futbol malum, Fatima köyü ise 1917’de Hazret-i Meryem’in göründüğü Vatikan tarafından kabul edilmiş, Arapça Fatima’dan gelen Katolik dünyada önemli bir ziyaret.

Buraların ekmeği inşaatla tüketim furyası, eğlencesiyse televizyonla top! Ulusal politika mertebesine vasıl olmuş olan inşaat, ilginçtir, dışa en az bağımlı sanayi kolu. İşin eğlence ayağı da artık öyle… Sorun o ki, kendi aramızda top çevirmek, kıyas dışı kalacak olan her faaliyeti köreltme riskini taşır. Ve bu arada birikecek sorunları daha uzun müddet idare etmeye yetmeyebilir.

Cengiz Aktar – Vatan

Bugünkü dersimiz: küçük Ekin’in AVM keyfi – Pınar Öğünç

Aşağıdaki metni okurken bir yandan da düşünür müsünüz bu hangi AVM’nin, süpermarketin reklamından alınmış olabilir?
“Ekin, özellikle her şeyin bulunabildiği büyük marketlerden alışveriş yapmayı seviyor. Binlerce ürün, tekerlekli arabalar, elbette bisküviler, şekerler Ekin’i çok heyecanlandırıyor. Adeta paten yaparcasına marketin rafları arasında oradan oraya gidip geliyor. Hatta geçen yıl gittiği Disneyland’deki (Disnilent) kadar eğlenebiliyor. O yüzden evde malzemelerin bittiği günü iple çekiyor. Genelde markete hafta sonları babası ve annesiyle gidiyorlar. Elbette bu arada Ekin kendi listesini de çıkarıyor. Ailesi ‘Haydi!’ dediğinde, Ekin de hızla hazırlanıyor. Listesinde genellikle kırtasiye malzemeleri ve bazı yiyecekler oluyor.
Bu marketler, gerçekten de çok fazla malı aynı anda bulundurabiliyorlar. Tek yere gidip birçok şeyi alabilmek, satın alabilmek daha ekonomik. Hem de daha az yorucu. Kısacası dışarıda olduğu gibi kasaptan manava, bakkaldan kırtasiyeye gitmek zorunda kalmıyor.”
Kesmeye kıyamadığım bu okuma parçası ilköğretim 3. sınıf Türkçe kitabından. Dörtel Yayıncılık’ın kitabı, 2010-2011 öğretim yılında beş yıllığına onay almış.
Bu gerçekten nerenin reklamıdır? Yorucu değilmiş hem de daha ekonomikmiş. Küçük Ekin gidilecek günü iple çekermiş, raflar arasında paten gibi coşkuyla kayarmış. Bu nasıl bir güzelleme, ‘tüketici çocuk’a nasıl dolaysız bir mesajdır…
Üstelik aynı kitapta, kahramanın başka kıtalara uçabildiği gayet fantastik bir okuma parçasında şöyle bir bölüm var. Susuzluktan yakınan iki ‘kara çocuğa’ bizimki diyor ki: “Sizin ülkenizde market yok mu? Su alın.” O iki kara çocuk da cevap veriyor: “Bizim ülkemizde market yok. Satacağımız malımız yok. Alacak paramız da yok. Topraklarımız kurak, hayvanlarımız hastalıklı.”
Çocuk uçabilir ama bence bu metinde asıl fantastik olan ‘marketten su al’ bahsidir. 

Ödevimiz: Rekabetçilik
Değişen eğitim sistemiyle ilgili başka mevzulara odaklanmış vaziyetteyken aynı esnada başka şeyler oluyor. Şöyle bir müjde vereyim, önümüzdeki öğretim yıllarında öğrencilerin zihinlerine tüketimi, böyle belli tüketme biçimlerini zerk eden çok daha fazla sayıda metin olacak kitaplarda. Çünkü artık yasal zemini var!
Geçen yılın sonunda, aslında bugün konuştuğumuz 4+4+4 sistemini de hazırlayan bir dizi KHK çıktı. Bu kısmı ayrı; biz bu kehanetin dayanağına gelelim.
Resmi Gazete’de 14.9.2011’de yayımlanan, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında 652 sayılı KHK’nın 2. maddesinde bakanlığın görevleri sıralanmış. Burada bildiğimiz görevlere şöyle bir ek yapılmış: Öğrencileri küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek…
Küresel düzeyde rekabet ediyor ya Türkiye, mesela büyüme hızı nasıl fetişleşecek o metinlerde? İş kazalarının kader olduğu şimdiden mi öğretilecek? Rekabetçilik tazecik beyinlere nasıl nakşedilecek?
Çocukların hayal gücü geniş. Ama ‘ekonomik sistemin gerektirdikleri’ başlığında yetişkinlerin çocuklar üzerinde sınayacağı hayal gücü emin olun çok daha geniş ve ürkütücü.

Pınar Öğünç – Radikal

Anaokulu karşısında baz istasyonu kabusu – Celal Özbek

Herşey Mart 2012 de arabamı park ettiğim sırada oturduğum sitenin çocuk parkı önünde gördüğüm kalabalıkla başladı, sitemizin güvenlik görevlisine kalabalığın ne olduğunu sordum… Bana baz istasyonu temeli atmaya gelmişler onları engellemek için toplanıyorlar dedi, hangi baz istasyonu dediğimde ve parka baktığımda koca gri bir direkt ve tepesinde kocaman dikdörtgen, etrafı giydirilmiş bir kutu gördüğümde bunun bir baz istasyonu olduğunu anladım. Turkcell tarafından kurulmuş bir istasyon. Şimdi Avea tarafından dikilmek istenen ikinci istasyona karşı önlem almak üzere toplanılmış ve gece gelen baz istasyonu kurucularına karşı izinsiz olarak atılan temel yıkılmış site sakinlerince                  

Aradan 2 gün geçmeden kapıcı akşam 21.00 de kapıma geldi ve sitede baz istasyonu istenmediğine dair imza toplandığını belirterek imza istedi, Hemen attım imzayı….. oturduğum Gönül Dostları Sitesi (Sahrayıcedit/Kadıköy) sakinlerinin büyük çoğunluğu da baz istasyonuna karşı olduğunu imza atarak göstermiş durumda.

Kameraya çektim tam 80 adım ana okulu ile baz istasyonu arasındaki mesafe ve baz istasyonunun yüzü direkt olarak anaokuluna bakıyor. İnsaf! Bu olayın trajik tarafı şu; çocuk parkının içinde ve çok yakınında (80 adım) bir anaokulu olan çocuk parkına neden baz istasyonu kurma fikri sadece bizim ülkemizde olur?… demokrasinin ve insan haklarının kurumsallaştığı, insan sağlığına önem veren ülkelerde  böyle bir uygulama hayal bile edilebilir mi? Çekim gücünü artırma adına gelecek nesilleri yok etme riski alınabilir mi? İletişim hakkını kullanırken yaşam hakkından ne kadar vazgeçeceğiz? Bazı haklarımızı bir başka hakkın önüne koyacak mıyız? Tamam madalyonun öteki tarafından bakıldığında yaşadığım bölgede çekim gücü az bunu kabul ediyorum, ancak baz istasyonu kurulacak alan bir çocuk parkı mı olmalı? Çocuk parkının işletilmesi ve sorumluluğu Kadıköy Belediyesine ait, konu hakkında belediyeden yetkililerle yapılan görüşme sonucunda yaptırılan ölçümlerin normal olduğu, Belediyenin verdiği izinde hukuki ve insan sağlığı açısından bir sorun olmadığı tarafımıza bildirildi. Hukuki açıdan bakıldığında; Turkcell gibi Türkiyenin dev firmalarından birinin böyle bir uygulamada hata yapacağını yani hukuka aykırı bir şekilde baz istasyonu açabileceğini düşünmüyorum. (GSM baz istasyonları ve TV vericilerinin kuruluşu ve işletilmesi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) sorumluluğunda)

Elektrik alan üreten GSM baz istasyonu vericilerinin ve TV vericilerinin insan sağlığı üzerindeki etkileri hakkındaki bilimsel çalışmaların yöntemi gereği ve bu teknolojilerin yaygın olarak yeni kullanılması nedeniyle kesin sonuçlara henüz ulaşılamamış, ancak elektromanyetik kirliliğin canlılar üzerindeki termal ve biyolojik etkileri hakkında çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış. İş yaşamında sürekli elektrik ve manyetik alan ortamlarda bulunan erkeklerin kız çocuğu sahibi olma oranının çok yüksek olması, kuşların GSM baz istasyonu çevresinde yuva yapmamaları gibi günlük yaşamımızdan gözlemlerimizde elektromanyetik dalgaların biyolojik etkileri konusundaki kuşkuları artırmaktadır Yapılan araştırmalar sonucunda özellikle akciğer hastalıklarının oluşmasına ve gelişmesine neden olduğu net olarak tespit edilmiştir.

Ancak;

Çocuk parkının işletici Kadıköy Belediyesi+Baz istasyonunu çocuk parkına kuran Turkcell firması ve söz konusu baz istasyonunun kurulmasına izin veren ve denetiminden sorumlu kamu kuruluşu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) zincirleme olarak bu işin sorumluları. Belediye kira gelirinden nemalanıyor, Turkcell daha çok kapsama alanı ile daha fazla satmak için halk sağlığını hiçe sayıyor, bir yandan dalga geçer gibi sosyal sorumluluk kampanyalarından bahsedip (Turkcell Sağlık Takip ile 5 hastalık 7/24 izlenebilecek kampanyası gibi…) öte yandan çocuklarımızın geleceğini yok etmeye çalışıyor. Devlet kurumu ise özel teşebbüsün önünü açma adına bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler diyor, 2012 yılında daha yeni; Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım tüm valilere gönderdiği baz istasyonu genelgesi ile “Yurt genelindeki tüm illerimizde baz istasyonlarının kurulması ve işletilmesi konusunda  her türlü kolaylığın sağlanmasını “ istiyor.

Eminim bu üç kurumun üst düzey yetkililerinin oturduğu evlerin çocuk bahçesinde veya çocuklarının gittiği ana okullarının 200 metre yakınında bir baz istasyonu yoktur, olmamalı da zaten. Peki bizim çocuklarımızın suçu, günahı ne? Savunma olarak baz istasyonlarının sağlığa zararının henüz ispatlanmadığını söyleyenlerle, 80’li yıllarda utanmadan ekran karşısında radyasonlu çay içiyorum bir şey olmuyor diyenler aynı zihniyette. Karadeniz’de Çernobil faciasından sonra Ülkemizde ve Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerde ölen insan sayısı ortada…(Yapılan araştırmalara göre felaketin ardından Karadeniz bölgesinde, akciğer, lösemi ve tiroit kanseri vakalarında ve sakat doğumlarda yüzde 40’lara varan artışlar oldu), Baz istasyonlarının insan sağlığına zararı da birileri öldükten sonra mı ispatlanmalı?

Halkını, çocuklarını sevmeyen, insan sağlığını hiçe sayan bu zihniyet sahipleri ne yapmak istiyorlar inanın anlamıyorum. Para, hırs, ihtiras ve servet uğruna çocuklarımızın geleceği ile oynama hakkını nereden alıyorsunuz? Dünyanın neresinde böyle bir meşru cinayet teşebbüsü var ? hem de devletten/kamudan izin alarak?

Çok fakir bir ülkeye bir gün bir sihirbaz gelmiş, yoksulluktan kırılan fakat insanların birbirine sevgiyle yaklaştığı ve acılarını/yoksulluklarını paylaştığı bu ülkenin daha mutlu olabileceğini refah içinde yaşayabileceğini söylüyormuş sihirbaz.…Ülke halkı da bu sihirbazdan krala bahsetmiş, kral hemen halkını toplayıp sihirbazı çağırmış…. sihirbaza daha zengin ve mutlu olmalarının nasıl mümkün olacağını sormuş… sihirbaz bunu sağlayabileceğini fakat ufak bir şartı olduğunu söylemiş. Şart ise “Hergün bir ailenin çocuğuna işkence yapılarak bir kolunun kesilmesi “. Halk ve kral öneriyi düşünmek için süre istemişler. Sürenin sonunda kendi aralarında yaptıkları toplantıda sıranın kendilerine gelmesinin çok uzun zaman alacağını düşünen her aile öneriye olumlu yaklaşmış ve büyük çoğunluk Krala öneriyi kabul ettiklerini bildirmiş. Zamanla ülke zenginliğe kavuşmuş ve herkes (Hemen hemen herkes) halinden mutlu şekilde yaşamaya başlamış… Ama günler geçtikçe sıra kendisine gelen ailelerdeki huzursuzluk ve korku artmış artmış artmış …ve tüm ülke halkı ne kadar yanlış bir karar verdiğini ancak sıra kendi çocuklarına geldiğinde anlayabilmiş. Tabi iş işten geçtikten sonra ….Daha az zengin ama daha insancıl bir düzenin olması gerektiğini……

Biz iş işten geçtikten sonra değil şimdi şu anda bu baz istasyonunun çocuk parkımızdan kalkmasını ve mücadelemizde sizleri de yanımızda görmek istiyoruz.

Sizden korkuyorum

Turkcell,

Kadıköy Belediyesi ve

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu.

Tıpkı zamanında Amerikalıların Kızılderililere yaptığı soykırımı şimdi siz bizim çocuklarımız üzerinden yapmak istiyorsunuz. Fakat şef seatle’ın dediklerini hatırlamakta fayda var;

Toprağımızı satma teklifinizi düşüneceğiz. Ama halkım soruyor: Beyaz adam ne istiyor? İnsan gökyüzünü ya da toprağın sıcaklığını satın alabilir mi? Ya da antilopun hızını? Biz bunları size nasıl satabiliriz ve sizler bunları nasıl satın alabilirsiniz? Kızılderili bir kağıt parçasını imzalayıp beyaz adama verdi diye toprağa istediğinizi yapabilir misiniz? Havanın tazeliği ve suyun pırıltısı bize ait olmadığına göre bunları bizden nasıl satın alabilirsiniz?

Teklifinizi düşüneceğiz. Toprağı satmazsak, beyaz adamın silahla gelip, onu zorla alacağını biliyoruz. Ama biz vahşiyiz. Şimdilik güçlü olan beyaz adam; tanrı olduğuna inanıyor, toprağın onun olduğunu sanıyor. Bir insan nasıl olur da anasının sahibi olur?

Toprağımızı size satarsak onu sevdiğimiz gibi sevin sizde onu. Ona özendiğimiz gibi özenin. Ve tüm gücünüzle, ruhunuzla, yüreğinizle onu çocuklarınız için koruyun ve tanrının bizi, hepimizi sevdiği gibi sevin onu. Çünkü bir şeyi biliyoruz: Bizim tanrımız sizinkinin aynısıdır. Bu ortak hükme beyaz adam bile karşı çıkamaz. Kim bilir, belki yine kardeşizdir sizinle. Göreceğiz…

Teknoloji karşıtı değiliz ama günümüzde gelişen teknolojiler toplumun küçük bir bölümü için daha çok servet biriktirme aracı olurken, zararlı sonuçları tüm toplum tarafından paylaşılıyor. Şimdilik yapacağımız yapılabilecekler konusunda sizlerden görüş almak, hukuki mücadele için yol haritası belirlemek, bir platform oluşturarak bu üç kurumu da protesto etmek, ürünlerini kullanmamak, oy vermemek ve bireysel olarak cezalandırmak. Dayanabilirmisiniz cep telefonsuz, internetsiz bir dünyaya? Ne kadar zor değil mi? Ama Akira Kurusava’nın “Dreams” filminin (Son filmi ve hidayete erdiği film bana göre ) son bölümündeki akinova adasında yaşıyordu sanırım yaşlı bilgenin söylediği sözler çok önemli bence..” şehirden gelen adam geceleri naparsın diye sorduğunda… cevabı: gece karanlıktır bırak gece karanlığını yaşasın ama siz beyazlar geceyi aydınlatmaya çalışıyorsunuz bu doğanın dengesi değil” diyor…. Düşünsenize seyircisiz oynanan maçlar gibi kimsenin Turkcell ürünü almadığını, Kadıköy belediyesinin kaç dönemdir kazandığı Belediyeyi kaybettiğini…Lütfen sağduyu gösterelim. Sıra sizin çocuğunuza gelmesin.. Doağanın ve insanlığın geleceği bugün bizlere emanettir.…. Lütfen….Teşekkürler….

 

 

Celal Özbek

twitter.com/#!/pitbos71

 

Amasya’da elektrik akımına kapılan işçi hayatını kaybetti

0

Nisan ayında işçi ölümleri artarak sürüyor. Gün içinde Tuzla Tershanesinde 3 işçinin ölümünün ardından Amasya’da elektrik akımına kapılan bir işçi Samsun’da tedavi altına alındığı hastanede hayatını kaybetti.

Amasya’da elektrik akımına kapılan Lütfi Güler adlı işçi Samsun’da tedavi altına alındığı hastanede hayatını kaybetti.

Amasya Suluova ilçesinde bir elektrik firmasında çalışan Lütfi Güler (34), elektrik akımına kapılarak ağır yaralandı. Soluova Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Lütfi Güler, ilk müdahalesinin ardından Samsun’da bulunan özel bir hastaneye sevk edildi. Lütfi Güler, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti.

(sol)

‘Kafkaslardan Balkanlara Yasemin Göksu’

6 Nisan Cuma akşamı Clinic Live Music Club’da sahneye çıkacak Yasemin Göksu, bugüne kadar gerek albümlerinde gerekse film ve dizi müziklerinde seslendirdiği her dilden türkülerle bahara merhaba diyecek.

Sanatçı, çok renkli ve çok dilli repertuvarıyla, Kafkaslardan yola çıkacak ve Anadolu’yu baştan başa geçecek.

Göksu, uğradığı her coğrafyanın türküleri eşliğinde sürdürdüğü yolculuğu, Rumeli ve Balkanlar’da sonlandıracak.

Gecenin biletleri Biletix’ten http://www.biletix.com/etkinlik/NKL35/TURKIYE/tr adresinden alınabilecek.

Ben 104 yaşında geldim, onlar nerede?

12 Eylül askeri darbesi nedeniyle dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı davanın 2. duruşmasında “müdahillik” tartışması yaşandı. 78’liler Vakfı üyesi, Maraş katliamı sanığı Ökkeş Şendiller’e “katil” diye bağırdı. Berfo Ana’nın sözleri ise duruşmaya damga vurdu.

12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı Evren ile emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı davanın görülmesine Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi.

İkinci celsenin sona erdiği duruşmaya, yarın 09.45’ten itibaren devam edilecek.

Yargılamanın ikinci gününe oğlu 12 Eylül döneminde oğlu kaybolan ve kamuoyunda Berfo Ana olarak tanınan Berfo Kırbayır’ın sözleri damga vurdu.

12 Eylül döneminde oğlu kaybolan 104 yaşındaki Berfo Anne, 12 Eylül Davası’na müdahil olmak üzere adliyeye gelerek duruşma salonuna girdi. Ambulansla mahkemeye gelen Berfo Ana, duruşma salonuna girişte alkışlarla karşılandı.

Mahkeme Başkanının Türkçe bilip bilmediğini sorduğu Berfo Ana’nın yanındaki yakınları bildiğini söyledi.

Yakınlarının kollarına girerek adliyeye gelen Berfo Kırbayır, oğlu Cemil Kırbayır’ın kaybolmasından sorumlu olanlarının ceza almasını istedi.

Kırbayır, “Ben 104 yaşında hasta hasta yatağımdan kalkıp geldim. Tansiyonum var, kalp hastasıyım, dil altı kullanıyorum. Ama sanıklar hastalıklarını bahane ederek gelmiyorlar. Onların da gelmesi gerekir” dedi.

Berfo Ana ölmeden önce tek isteğinin oğlunun başına neler geldiğini öğrenmek olduğunu belirtti: “Oğluma ne oldu? Nasıl götürdüler? Nereye götürdüler? Öldürdüler mi? Kestiler mi? Astılar mı? Nerede yatıyor? Mezarı nerede? Öğrenmek istiyorum.”

Duruşmaya, iddianamede adı geçen ”mağdur ve müştekiler”, katılma talebinde bulunanlar, avukatlar ve izleyiciler ile basın mensupları alındı.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın avukatları da duruşmada hazır bulundu. Bu arada, bazı avukatların duruşma salonuna bavulla geldikleri görüldü.

ŞENDİLLER’E TEPKİ
Duruşmada Çorum, Maraş ve Sivas katliamları mercek altına alındı. Maraş katliamının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’in salona gelmesi gerginliğe neden oldu. Salonda bulunan bazı kişiler Şendiller’e tepki gösterdi.

‘ECEVİT’E KURŞUN SESLERİNİ DİNLETTİM’
Duruşmada söz alan eski CHP milletvekilleri, katliamlara göz yumulduğunu ifade ettiler.

Dönemin Kahramanmaraş Milletvekili Hüseyin Doğan, olaylar sırasında evinin ateş altına alındığını söyledi.

Bunun üzerine dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in yanına çıktığını belirten Doğan, silah seslerini kendisine telefonla dinlettiğini aktardı.

Doğan, Ecevit’in hemen kuvvet komutanını aradığını ancak olumsuz yanıt alınca da öfkeyle telefonu masaya fırlattığını dile getirdi.

‘KATİL’ DİYE BAĞIRDI
Öte yandan, duruşmada müdahillik polemiği de yaşandı. Milletvekilleri, “Katliamda provokasyonluk yapanlar davaya müdahil olamaz” dediler.

Söz alan Ökkeş Şendiller ise “Maraş davasında yargılandım ama aklandım” diye konuştu.

78’liler Vakfı üyesi Cumhur Yavuz, Şendiller’e “Katil!” diye bağırdı.

(Ajanslar)

15 bin hükümlüye tahliye yolu gözüktü

Meclis Genel Kurulu’nda, 15 bin hükümlünün tahliyesini öngören Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı kabul edildi.
Tasarının açık oylamasında 231 milletvekili oy kullandı. 229 milletvekili kabul oyu verirken 2 milletvekili çekimser kaldı.

Adalet Bakanı: Cezaevlerini boşaltmak maksadıyla hazırlanmadı

Milletvekillerinin sorularını yanıtlayan Adalet Bakanı, “Bu tasarı cezaevlerini boşaltmak maksadıyla hazırlanmış bir tasarı değildir. Cezaevlerinden tahliye olması bu tasarının bir sonucudur. 15 bine yakın hükümlü bu tasarı sonucunda denetimli serbestlik şartlarında cezalarının kalan kısmını toplum içerisinde infaz edeceklerdir. Ancak Türkiye’de alternatif ceza infaz yöntemlerini geliştirmek için attığımız bir adımdır. Kalıcı bir düzenlemedir. Çağdaş infaz yöntemlerinden bir tanesinin temeli atılıyor” dedi.

Kimler yararlanacak

Yasanın getirdiği düzenlemeler şöyle:Açık ceza infaz kurumunda cezasının son altı ayını kesintisiz olarak geçiren, çocuk eğitimevinde toplam cezasının beşte birini tamamlayan, koşullu salıverilmesine bir yıl ve daha az süre kalan iyi halli hükümlülerin talebi hâlinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazına, ceza infaz kurumu idaresince hükümlü hakkında hazırlanan değerlendirme raporu dikkate alınarak infaz hakimi tarafından karar verilebilecek.

Açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları oluşmasına karşın, iradesi dışındaki bir nedenle açık ceza infaz kurumuna ayrılamayan veya bu nedenle kapalı ceza infaz kurumuna geri gönderilen iyi hâlli hükümlüler, açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartlarının oluşmasından itibaren en az altı aylık sürenin geçmiş olması durumunda, diğer şartları da taşımaları halinde, düzenlemeden yararlanabilecek.

Ücretsiz olarak çalışacak, belirlenen programlara katılacak

Denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle cezasının infazına karar verilen hükümlünün, koşullu salıverilme tarihine kadar; kamuya yararlı bir işte ücretsiz olarak çalıştırılması, bir konut veya bölgede denetim ve gözetim altında bulundurulması, belirlenen yer veya bölgelere gitmemesi, belirlenen programlara katılması yükümlülüklerinden bir veya birden fazlasına tabi tutulmasına denetimli serbestlik müdürlüğünce karar verilecek.

Sıfır-Altı yaş grubunda çocuğu olan ve ağır hasta olanlar

Sıfır-altı yaş grubunda çocuğu bulunan ve koşullu salıverilmesine iki yıl veya daha az süre kalan kadın hükümlüler, maruz kaldıkları ağır bir hastalık, sakatlık veya kocama nedeniyle hayatlarını yalnız idame ettiremeyen ve koşullu salıverilmesine üç yıl veya daha az süre kalan hükümlüler de diğer şartları da taşımaları halinde söz konusu infaz usulünden yararlanacak.Ağır hastalık, sakatlık veya kocama hali, Adli Tıp Kurumundan alınan veya Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adli Tıp Kurumunda onaylanan bir raporla belgelendirecek.

Geri dönmek isterse kapalı ceza infaz kurumuna gönderilecek

Hükümlünün; ceza infaz kurumundan ayrıldıktan sonra, talebinde belirttiği denetimli serbestlik müdürlüğüne üç gün içinde müracaat etmemesi, hakkında belirlenen yükümlülüklere, denetimli serbestlik müdürlüğünün hazırladığı denetim ve iyileştirme programına, denetimli serbestlik görevlilerinin bu kapsamdaki uyarı ve önerileriyle hakkında hazırlanan denetim planına uymamakta ısrar etmesi, ceza infaz kurumuna geri dönmek istemesi hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine, koşullu salıverilme tarihine kadar olan cezasının infazı için kapalı ceza infaz kurumuna gönderilmesine infaz hâkimi tarafından karar verilecek.

İnfaz hakimi tarafından karar verilecek

Hükümlü hakkında; işlediği iddia olunan başka bir suçtan dolayı Ceza Muhakemesi Kanununun 100’üncü maddesinde sayılan nedenlerle tutuklama kararı verilmesi, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlanmasından önce işlediği iddia olunan ve cezasının üst sınırı yedi yıldan az olmayan bir suçtan dolayı soruşturma veya kovuşturmaya devam edilmesi, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla olan kasıtlı bir suçtan dolayı soruşturma veya kovuşturma başlatılması halinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine, infaz hakimi tarafından hükümlünün kapalı ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilecek.

Hükümlü hakkında soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı veya kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi hâlinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilecek.

Koşullu salıverilmelerine bir yıldan az süre kalan; açık ceza infaz kurumunda bulunan,kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartlarını taşıyan iyi halli hükümlülerin talepleri halinde, cezalarının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazına karar verilebilecek.

Koşullu salıverilmelerine bir yıl kala açık ceza infaz kurumuna ayrılma hakkını kazanan hükümlüler, bu infaz usulünden en fazla altı ay süreyle yararlanacak.

Elektronik kelepçe ile intihar

Şüpheli, sanık ve hükümlülerin toplum içinde izlenmesi, gözetimi ve denetimi elektronik cihazların kullanılması suretiyle de yerine getirilebilecek.

Müdür ve müdür yardımcılığına atama

Denetimli serbestlik müdürlüklerine, en az dört yıllık eğitim veren fakülte ve yüksekokullardan veya bunlara denkliği Yükseköğretim Kurulunca kabul edilmiş yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından mezun olanlar arasından yazılı ve Bakanlıkça yapılacak mülakat sınav sonucuna göre denetimli serbestlik müdür yardımcısı atanacak.
Denetimli serbestlik müdür yardımcılığı yazılı ve mülakat sınavı ile denetimli serbestlik müdür yardımcılarının denetimli serbestlik müdürlüğüne, denetimli serbestlik müdürlerinin denetimli serbestlik müdür yardımcılığına atanmalarına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenecek.

Adalet Bakanlığının boş memur kadrolarından 3490 adedine 2012 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunundaki sınırlamalara tabi olmadan atama yapılabilecek.

Bu Kanunla kadroları kaldırılan denetimli serbestlik ve yardım merkezi şube müdürleri, başka bir işleme gerek kalmaksızın denetimli serbestlik müdür yardımcılığı kadrolarına atanmış sayılacak.

‘Türkiye’nin ev sahipliğiyle ilgilenmiyoruz’

Nükleer programı nedeniyle 13 Nisan’da BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ve Almanya ile masaya oturacak olan İran, müzakerelerin yeri olarak İstanbul’u istemediklerini yineledi.

Bağımsız Etemaad gazetesine açıklama yapan İran Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Alaaddin Burucerdi, Türkiye’nin müzakerelere ev sahipliği yapmasını istemediklerini söyledi. Burucerdi, “İranlı yetkililer, Türkiye’nin ev sahipliğiyle ilgilenmiyor” dedi.

Burucerdi, müzakere yeri olarak ise Irak’ın başkenti Bağdat’ı tercih edeceklerini belirtti. Burucerdi, İran’da son sözü söyleyen konumunda bulunmuyor ancak İran Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı olarak sistem içinde önemli bir konuma sahip. Burucerdi, Türkiye’nin nükleer müzakerelere ev sahipliği yapmasına karşı çıkma nedeni olarak ise Ankara’nın Suriye politikasını gösterdi.

İran’ın müzakere yeri olarak Irak’ı istemesinde Bağdat’ın Suriye’ye karşı aldığı tutum etkili oldu. Irak, Arap Birliği dönem başkanlığını yürütmesine rağmen İstanbul’da yapılan Suriye’nin Dostları Toplantısı’na katılmamıştı.

Siyasi uzmanlar, İran Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Burucerdi’nin bu açıklamasıyle nükleer müzakerelerin yapılmasının tehlikeye girdiğini belirtiyor. Uzmanlar 13 Nisan’a sadece bir hafta kalmasına rağmen, hala müzakere yerinin belirlenememiş olmasının anlamlı olduğunu iddia ediyor.

İRAN DÜN DE ŞAM’I ÖNERMİŞTİ
İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e tavsiyelerde bulunan, Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de, Türkiye’nin İran ile yapılan bazı anlaşmalara bağlı kalmadığını belirterek, nükleer görüşmelerin Şam, Bağdat, ya da Beyrut’ta yapılması yönünde teklif verileceğini söylemişti.

Kuşların yarısı Iğdır’da

KuzeyDoğa Derneği’nin 2006 yılından yürüttüğü Aras Nehri kuş araştırmaları, ilk kez halkalanan çulluk, derekuşu ve çam baştankarası ile 227 kuş türüne ulaştı.

Türkiye’nin düzenli araştırma çalışması yürütülen üç kuş halkalama istasyonundan biri olan Iğdır ili Tuzluca ilçesi Yukarı Çıyrıklı köyündeki Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi çalışmalarında yedinci yılına girdi. İstasyonda yapılan kuş araştırma, halkalama, çevre eğitimi, doğa turizmi geliştirme çalışmaları 6 yıldır KuzeyDoğa Derneği öncülüğünde, Iğdır Orman ve Su İşleri İl Müdürlüğü ve Kafkas Üniversitesi’nin desteğiyle yürütülüyor. 12. halkalama sezonunu açan istasyon, 2012 ilkbahar kuş halkalama çalışmalarına 15 Mart 2012 tarihinde başladı. Çalışmalar Kafkas Üniversitesi öğrencileri, Türkiye’nin ve dünyanın başka yerlerinden gelmiş gönüllülerin yardımı ve uzman halkacı Doç. Dr. Çağan H. Şekercioğlu’nun gözetiminde, uzman halkacı ve Kafkas Üniversitesi doktora öğrencisi Uzman Biyolog Sedat İnak tarafından yürütülüyor.

15 Mart’ta halkalama çalışmalarına başlayan Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi sezonu üç yeni sürpriz türle açtı. Sezonun ikinci gününde, Iğdır’da daha önce tespit edilmeyen çulluk (Scolopax rusticola) kuşunu halkalayarak çalışmalarına başladı. Uzman halkacı biyolog Sedat İnak, tanımlama, ölçüm ve ayrıntılı fotoğraflamaları yaptıktan sonra sağlıklı bir şekilde doğaya kuşu geri bıraktı. Aras istasyonun ağlarına ikince günde ise derekuşu (Cinclus cinclus) takıldı. Genellikle hızlı akan derelerde yaşayan sutavuğugiller ailesinden olan bu küçük misafir, havaların soğuk olmasından dolayı Aras nehri kenarında akan dereciklere sığınmıştı. Halkalamanın ikinci haftasında ise yine bir ilk tür olan çam baştankarası (Parus ater) Aras’ın yeni misafiriydi.

Konuyla ilgili KuzeyDoğa Derneği başkanı ve Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu,

“Aras Kuş Halkalama ve Eğitim Merkezi’nde, 2006 yılından 2012 yılı başına kadar 156 türden 31,513 kuş halkalandı. Geçtiğimiz 15 günde halkalanan 3 yeni tür ile bu sayı 159 türe çıktı. Böylelikle Türkiye’de en çok kuş türünün halkalandığı istasyon olan Aras vadisinde ülkemizde bulunan toplam 468 kuş türünün yaklaşık üçte birinden fazlası halkalanmış oldu. İstasyonda halkalanan ve gözlenen 227 kuş türü ise, Türkiye kuş türlerinin yaklaşık yarısını ve KuzeyDoğa Derneği’nin Iğdır ilinde tespit ettiği 256 kuş türünün %88’ini oluşturuyor. Bu önemli veriler Aras nehri vadisi sulak alanının Türkiye’de kuşlar açısından ne kadar zengin ve ufak yüzölçümüne rağmen Serhat şehrimiz Iğdır’ın kuş çeşitliliği açısından en önemli illerimizden biri olduğunu gösteriyor. Biz bugüne kadar göç mevsimi olan ilkbahar ve sonbahar aylarında yaptığımız çalışmalardan dolayı, hep göç yolu olması nedeniyle Aras vadisine bir önem atfettik. Fakat şu son 15 günde halkalanan bu üç kış türü aslında vadinin birçok kuş türü için kış aylarında adeta doğal bir sığınak olduğunu gösteriyor. Önceki yıllarda bu kadar ağır ve uzun bir kış olmadığı için muhtemelen bu türler biz halkalamaya başladığımızda besin bulabilecekleri diğer alanlara çoktan göç etmiş oluyorlardı. Fakat bu sene kışın uzun ve sert geçmesi bu türlerin Mart sonuna kadar bölgede kalmasını, ağlarımıza takılmalarını ve de onların farkına varabilmemizi sağladı. Böylelikle Aras vadisinin sadece göç mevsiminde değil, kış aylarında da doğal bir sığınak olduğunu öğrenmiş olduk.

Öte yandan 2006 yılından bu yana Aras İstasyonu’nda halkalanan kuşlar, şimdiye kadar Güney Kıbrıs, Macaristan ve Zambiya’da bizim gibi başka kuş araştırmacılarının ağlarına yakalandı. Aynı şekilde, İsrail, Rusya ve Güney Afrika’da halkalanan kuşlar ise merkezimizde yeniden yakalandı. Merkezde halkalanan 156 türden 31,513 kuşun 3 kıtaya dağılmış 6 ülkeden geri bildiriminin gelmiş olması, 6 yıldır çalıştığımız bölge olan Aras vadisinin kuşlar için ne kadar önemli olduğunu ve bu çalışmaların ne kadar emek gerektirdiğini gösteriyor bizlere.

Bu büyük önemine, kuş türü zenginliğine ve KuzeyDoğa Derneği’nin hazırladığı rapor ve başvurulara rağmen, Aras istasyonun yer aldığı 10 kilometrekarelik Aras Nehri sulak alanının herhangi bir koruma statüsü bulunmuyor ve hatta resmi olarak sulakalan olarak bile kabul edilmiyor. Öte yandan Aras nehri üzerine kurulan barajlar, nehir yatağından alınan kum ve çakıllarla vadinin ekosistemi her geçen gün daha da bozuluyor. Bu vadiden göç eden ve kışın Kars, Ardahan, Erzurum ve Van platolarında şiddetli kışlar geçerken bu vadiyi adeta doğal bir sığınak olarak kullanan milyonlarca kuşu kurtarmak istiyorsak bir an önce vadiyi korunan alan ilan etmeli ve bu kuşların kullandığı yaşam alanlarını korumalıyız. Aksi takdirde diğer kaybedilen pek çok alanımız gibi Aras vadisi, dolayısıyla da kuşlar yok olacak. Bu nedenle ulusal sulakalan komisyonumuzun bir an önce bu alanın koruma sınırlarını çizip alana bir koruma statüsü vermesi gerektiğini buradan dile getiriyorum” dedi.

Böyle bir ‘zemin’de 12 Eylül – Erol Katırcıoğlu

Bir öneriye “hayır!” demek “evet!” demek kadar kolaydır. Dersiniz olur biter. Eğer üstelik bu sözü samimiyetle söylemişseniz her ikisi de iç rahatlığı verir. Tavrınızı koymuş, pozisyonunuzu almışsınızdır. “Gerisini diğerleri düşünsün” der gibisinizdir. Rahat ve fütursuz!

Ama galiba asıl zor olan, “Hayır!”ın içine “Evet!” diyenleri ya da “Evet!”in içine “Hayır!” diyenleri de katabilmek, onları da ikna etmeye, onları da yanınıza almaya çalışmak. Zor olan bu.

Biz toplum olarak oldum olası ya evet ya da hayır diyen bir toplumuz. Ya bir şeyi benimsiyor ya da ona karşı çıkıyoruz. Benimsediğimiz konuların eksikliklerini göstermeye çalışmak ve onların düzeltilmesini talep etmek bizim davranış biçimlerimiz içinde pek yok. O nedenle de hep “Tek yol”larla“Kahrolsun”larla yürüyoruz. Ya tümden karşı çıkıyor ya da hiç sorgulamadan tümden kabul ediyoruz. Sanki toplumca davranış kalıbımız bu.

Dün 12 Eylül davasına gösterilen ilgiye bakınca bunları düşündüm. Bilindiği gibi bu davaya sol ve demokrat kesimler arasında “komik” diyen, “tiyatro” diyen, hatta bu davayla “12 Eylül”ün meşrulaştırılacağını” ileri sürenlerle; “sembolik” olacak olsa bile 12 Eylül’ün generallerinin mahkemeye getirilmeleri önemlidir diyenler arasında bir zamandan beri bir tür ayrışma yaşanmaktaydı. Ama dün her iki kesimden de insanların yan yana olduklarını gördük. Birlikte değillerdi ama yan yanaydılar.

Bu itişmenin sol ve demokrat kesimler arasındaki filizlenişi ise 12 Eylül Referandumu ile başlamıştı. Bu kesim içinde bir kısım insan referandumda “AKP zihniyetine hayır, referandumda evet!”, bir kısım insan da “Yetmez ama evet!” derken diğer bir kısmı da ya “boykot” ya da “hayır” demeyi seçmişti.

Bu yarılma sol ve demokrat çevrelerde yeni değildi kuşkusuz ama özellikle geçmişin tartışmalarından habersiz genç kuşaklar arasında yeni ayrılış tohumları ektiğini de unutmamak gerek. Referandumda alınan sonuçta hangi grupların daha etkili olduğu gibi bir meseleyi tartışmak anlamlı değil.

Ama bu vesileyle tekrar altını çizmekte yarar var ki her şeye hayır diyen bir pozisyon her şeye evet diyen bir pozisyon gibidir. Değil mi ki referandumu AKP hükümeti getirdi o zaman mubah değildir bakışı, mademki referandumu bizim parti AKP getirdi o zaman desteklemeliyiz bakışından çok farklı değil. Oysa farklı olabilseydi belki şu anda eleştirilen yalnızca Kenan Evren/ Tahsin Şahinkaya davası değil belki de gerçek bir 12 Eylül hesaplaşması söz konusu olabilirdi.

Mithat Sancar’ın dünkü yazısı bu davayla ilgili önemli bir saptamayı içeriyordu. Arjantin örneğinden giderek Sancar, “Evren/ Şahinkaya davasını 12 Eylül’ün yargılandığı bir davaya dönüştürmek için, Arjantin’deki gibi bir siyasal çerçeveye ve zemine ihtiyaç var”diyordu. Bu “siyasal çerçeve” ve “zemin” olmadıkça 12 Eylül’le de olması gerektiği gibi hesaplaşmak mümkün olmayacak demek istiyordu.

Doğrusu bu konunun öncesi ve sonrasındaki tartışmalara baktığımızda görülen, sol ve demokrat kesimler arasında böyle bir “çerçeve” ve “zemin” yaratmak ihtiyacının büyüklüğü kadar bunun yaratılmasının da neredeyse imkânsız olduğu…

12 Eylül darbesinin zorluklarını beraber yaşamış olan bir kuşağın 12 Eylül’ün, sembolik de olsa planlayıcı ve emirleri veren iki kişisinin yargılanması konusunda bile anlaşamıyor oluşu sanırım siyasibir olaydan çok sosyolojik bir olay.

O nedenle de dün meydandaki sol ve demokrat kesimlerden gelen yüzlerce kişinin onlarca farklı bayrak

altında toplanmış olduğuna bakarak sevinç mi duymalıydım yoksa hüzün mü karar veremedim.

Erol Katırcıoğlu – Taraf