Ana Sayfa Blog Sayfa 4704

Slow Food, okul sütü projesi için açıklama yaptı

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan dün yapılan açıklamada gelişmiş ülkelerde süt tüketiminin 80-100 litre arasında olduğu, oysa ülkemizde bu rakamın 25 litrede kaldığına vurgu var. Çocuklarımızın ancak yüzde 30’unun düzenli olarak süt içtiklerini gene bu açıklamadan öğreniyoruz. Bakanlığın bu rakamları Okul Sütü Projesi’ne sebep olarak açıkladığı hepimizin malumu.

Bununla beraber Türkiye’de laktoz intoleransının yüzde 50 civarında olduğu ve belki de bu nedenle ülkemizde geleneksel olarak sütün değil, yoğurt ve beyaz peynirin tüketildiği de 2 Mayıs’dan bu yana gazetelere yansıyan uzman görüşleri arasındaydı. Türkiye’de yoğurt tüketiminin kişi başı 36 kg, beyaz peynir tüketiminin ise 35-40 kg civarında olduğu, geçen hafta boyu okuduğumuz beyanatlar içerisinde ilgimizi çeken rakamlar oldu.

Okul Sütü Projesi’ne giden haftalar boyu dikkatimizi çeken bir kaç konu daha var; bunlardan ilki ihaleye katılan firmalardan birinin yetkilisinin açıkladığı büyüme öngörüsüydü! Paketli süt üreticisi firmanın genel müdürü Okul Sütü Projesi ile kapasitelerini yüzde 25 büyüteceklerini açıkladığında ihalenin neticelenmesine henüz iki haftadan fazla zaman vardı.

İlgimizi çeken bir diğer konu da ihalenin tek seferde tamamlanamamasının sebebi oldu. 12 Nisan günü yapılan ilk Okul Sütü Projesi ihalesinde doğu bölgelerimize hiç teklif gelmedi! Ege ve Marmara bölgelerinde yoğunlaşan paketli süt fabrikalarının tüm yurda dağıtım yapabilmeleri için ihale şartnamesinde UHT koşulu yer aldığı halde, doğunun bu kadar dağıtım ağının dışında kaldığını görmek, hiç bir teklifin verilmediğini okumak bizler için önemli bir idrak anıydı.

İlgimizi çeken üçüncü bir konu da paketli süt üreticilerinin tedarikçisi uluslararası bir firma yetkilisinin Türkiye’de 2014 yılında işlenmiş süt tüketiminin 14 litreden 16 litreye çıkacağını öngörmesi oldu. Bakanlığın Türkiye süt tüketimini 25 litre olarak açıkladığını hatırlarsak, paketli süt üreticilerinin “sokak sütçüsü”nün payından kazanacağı bu 2 litrenin de ötesini hedeflediğini görebilir, sektörün büyüme kapasitesini sezebiliriz. Yetkilinin çocuk sütlerinin pazar payının son 3 yılda yüzde 11 büyüdüğünü vurgulayan beyanatı, bizim konuya bambaşka bir açıdan bakmamıza da özellikle sebep oldu.

Bugüne dönecek olursak…

Bakanlık, dün yayınladığı beyanatında Okul Sütü Projesi’ne devam edileceğini açıklarken sütün kalitesine teminat veriyor, bu süt sağlıklı ve çocuklarımızın gelişimi için gerekli diye vurguluyor ve süte alerjisi olanların da dağıtılan sütleri içmemelerini öneriyor.

Türkiye’de laktoz intoleransı akademisyenlerimizin beyanatları dikkate alındığında yüzde 50 civarında. bu koşullarda çocuklarımızın yüzde 50’sine yakın bir bölümü zaten süt içmeyecekler ya da içtikleri taktirde hafif ya da ağır sağlık sıkıntıları tecrübe edecekler!

Bu bilgiye bakanlığın açıklamasında yer alan çocuklarımızın ancak yüzde 30’unun düzenli olarak süt içtiklerini bilgisini eklersek, hem laktoz intoleransı olmayan hem de koşulları süt içmeye müsait olmayan çocukların oranının yüzde 20 olduğu sonucunu dahi çıkartabiliriz!

Bir yanda kapasitesini yüzde 25 arttıracağını müjdeleyen paketli süt üreticisi ve süt tüketim biçimlerimizi yakından takip eden uluslararası firmalar, diğer yanda ise yüzde 50’si laktoz intoleransı gösteren halk…

Şüphesiz gerek Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve gerekse de Sağlık Bakanlığı bu verilere haiz. İstatistikleri yorumlamak hususunda ise şüphesiz bizlerden çok daha donanımlı ekipleri, bürokratları olduğu olduğu gibi; ellerindeki bu verileri bir yandan ekonomik dengeleri kollayacak ve bir diğer yandan da ülkemiz gerçeklerine, tercihlerine uygun kararlar almak üzere kullanacak tecrübeye de sahipler.

Ancak kanaatimiz odur ki, Okul Sütü Projesi, hele ifa olduğu haliyle… fevkalade sorgulanmaya muhtaç bir projedir.

“Gerçek gıdaya adil erişim hakkı” prensibi çerçevesinde, süt ürünlerini de içeren ancak tercihan çeşitlilik arz eden gıda kampanyalara desteğimiz her daim olacaktır. Fayda göreni sorgulanamaz projeler dışında hiç bir projeye çocuklarımızın muhattap kalmaması tek şartımızdır. Okul Sütü Projesi bu bağlamda devamında ısrar edilebilecek bir proje olmaktan çıkmıştır.

Başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı olmak üzere tüm hükümetin sesimizi duyacağına güvenmek istiyoruz.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar

Hedefte Kaz Dağları, Kaş ve Kalkan var

‘Zeytinlik saha’ tanımı yönetmelikle değişti. Kaz Dağları, Kaş ve Kalkan başta olmak üzere Türkiye’nin zeytinlikleri yerine HES’ler ve turistik tesisler yapılabilecek.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yaptığı yönetmelik değişikliği “zeytinlik saha”sını yeniden tanımlayarak 25 dekar (25 bin metrekare) altındaki zeytinlikleri, hidro elektrik santral ( HES ) inşaatlarına, turizm tesislerine ve konut yapılanmasına açtı. Yönetmelikte yapılan bu değişiklik, Kaz Dağları ile birlikte Antalya’nın batısındaki Kaş ve Kalkan’daki zeytinlikleri de yapılaşma tehdidi karşısında bırakıyor.

T24’ün haberine göre, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın 3 Nisan 2012’de “Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelik’te Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”te yaptığı değişiklikle, başta Kaz Dağları olmak üzere, ormanlık alanları koruyan düzenlemeyi değiştirdi.

3575 Sayılı Kanun’un “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılanmasına İlişkin Yasa”nın 20. maddesinde yer alan “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikaları dışında zeytinin gelişmesine engel olacak kimyasal atık, toz, duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletme kurulamaz” hükmünü değiştirmek yerine, yönetmelikteki “zeytinlik saha” tanımı değiştirildi.

“25 dekarın üzerindeki zeytinlik alan” olarak değiştirilen tanım, 25 dekar altı zeytinlik alanları yasal korumadan çıkardı. Değişiklik sonucu bu sınırın altındaki bölgeler, her türlü maden, HES ve büyük sanayi tesisine açılmış oldu.

Altın madeni girişimleri durdurulmuştu 3575 Sayılı Kanun, şimdiye kadar maden arama girişimlerine karşı ormanlık alanları koruma altına almıştı. Kamuoyunda tartışma yaratan Kaz Dağları ‘nda altın madeni girişimleri de bu kanun hükmüyle durdurulmuştu. Uluslararası maden şirketleri ile büyük sanayi kuruluşlarının baskısına rağmen, kamuoyundan gelen tepki yasa değişikliğini zora soktu. Uzun zamandır aranan çözüm, yönetmelik değişikliğinde bulundu.

Zeytinliklerin yarıdan fazlası tehlikede
3 Nisan 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”teki “zeytinlik saha” tanımı “25 dekarın üzerindeki zeytinlik alanlar” olarak belirlendi. Böylece 25 dekarın altındaki zeytinlikler, “korunan zeytinlik” vasfından çıkarıldı. Sessiz sedasız yapılan bu değişikliğin ardından Türkiye’deki zeytinliklerin yarıdan fazlasının tehdit altına girdiğine dikkat çekildi. Türkiye ‘de zeytinliklerin yüzde 90’ının susuz ve yüzde 75’inin yamaç arazilerde yer aldığı belirtildi.

Turizm tesislerine yeşil ışık
Yönetmelikte yapılan değişiklik, sorunun sadece Kaz Dağları ’nda yeniden baş göstermesi anlamına gelmiyor. Özellikle Antalya’nın batısındaki Kaş ve Kalkan ilçelerinde denize yakın yamaçlarda yer alan zeytinliklerin yüzde 80’i de 25 dekarın altında. Dolayısıyla, yönetmelik değişikliği ile birlikte bu alanların da turizm tesislerine açılması söz konusu olabilecek.

Hayvan deneylerine karşı “Beyaz tavşanı takip et” (2)

Her neyse, aradığım ürünleri bulduktan sonra da araştırmaya devam ettim çünkü kafamda hala fazlasıyla soru işareti vardı. Öncelikle, her türlü ürünlerinin doğal olduğunu ve kesinlikle hayvan deneylerine karşı olduklarını söyleyen yaygın kozmetik markaları Body Shop ve Yves Rocher mağazalarını dolaştım.  Çünkü gördüğüm kadarıyla bu firmaların ürünlerinde de logo yoktu. Öncelikle Body Shop’tan bahsetmek istiyorum. Ürünlerin üzerinde logo olmamasının nedenini pek çok mağazada sordum. Mağazalarda sorduğum kişilerin hepsi hiçbir fikri olmadığını söyledi. Sadece bir Body Shop çalışanı “Biz kesinlikle hayvanlar üzerinde deney yapmıyoruz, gönüllü insan denekler üzerinde deney yapıyoruz” cevabını verdi. Beklediği “Ha tamam o zaman insanlar üzerinde deniyorsanız alayım o zaman” demem miydi bilmiyorum ancak sonuçta bir farkı yok. Yine de bahsettiğim gibi ne yazık ki çalışanlara çok da güvenilmediği gösterdi bu süreç bana. O sebeple önce Body Shop’un Türkiye’deki temsilcisine mail attım ama bir yanıt gelmedi. Sonrasında ise Amerika’daki Tüketici Merkezi’ne danışmaya karar verdim. Oradan gelen yanıtta şunlar yazıyordu: Öncelikle Body Shop’un kesinlikle doğaya duyarlı olduğunu açıklamışlar. Ürünlerinin içeriklerinde kullandıkları doğal ürünleri de Zambiya’dan Avustralya’ya  küçük üreticiden satın aldıklarını eklemişler. Dahası sorumda Loreal’le ilgili hiçbir şey sormama rağmen, anladığım kadarıyla bu konuda fazlaca soru geldiği için ona da bir açıklama getirmek istemişler. Body shop uzunca bir süre önce Loreal’e satıldığı ve Loreal’de hayvan deneylerine bir son vermediği için çoğu insan Body Shop’un’da artık deney yaptığı kanısında. Fakat Body Shopdan gelen mailde, Loreal’ın, Body Shop’ın ilkelerine saygı duyduğu ve destek verdiği söyleniyor. Peki, o zaman Loreal neden bu ilkeleri benimsemiyor derseniz ona da bir cevabım yok.

Gelelim logo meselesine… Müşteri temsilcisi Tangy J. Body Shop’un www.leapingbunny.org listesinde yer aldğını ama logoyu kullanmadıklarını söylemiş. Evet gerçekten de listede Body Shop’un adı var. Benim anladığım kadarıyla logoyu kullanamamalarının nedeni Loreal’in bir alt firması olmaları. Çünkü listelere baktığınıda 3 farklı grup görüyorsunuz. Bunlardan ilki Sıçrayan Tavşan (Leaping Bunny) standardına uymayan ana şirkete bağlı zulümsüz üretim yapan (cruelty free) yan şirket, ikinci grupta Kanada firmaları, üçüncü grupta ise CCIC (leaping bunny standardını belirleyen ve gerekli uygulamaları yapan kuruluş) logosu lisansı sahibi firma. Body Shop’da tahmin edileceği gibi ilk gruba ait.

İkinci olarak ele bahsetmek istediğim marka ise önce de söylediğim gibi Yves Rocher. Açıkçası deney yapmadıklarını söylemenin yanı sıra Yves Rocher’nin başka dikkat çeken noktaları da var. Örneğin, şampuanlarının üzerinde “gezegenimiz için şampuanlanırken suyu kapatın” yazıyor. Ayrıca, geri dönüştürülmüş plastikler kullanıyorlar. Fakat ürünlerinde neden logo yok sorusu yine kafamı kurcaladı. Kaçıncı defa tekrarlıyorum bilmiyorum ancak bu markanın çalışanlarının da (en azından benim sorduklarımın) ürünlerde neden logo olmadığıyla ilgili bir bilgisi yoktu. Sadece bir tanesi nesli tükenmekte olan bitkileri bile kullanmadıklarını söyledi. En sonunda bunun nedenini öğrenmek için Yves Rocher’nin Fransa’daki merkezine mail attım. Gelen cevap oldukça ilginçti. Öncelikle uzunca ürünlerini farklı yöntemlerle test ettiklerini ancak kesinlikle hayvanlar üzerinde test yapmadıklarını açıklamışlar. Logonun olmamasının sebebini de şu şekilde anlatmışlar. Hayvanlar üzerinde test edilmemiştir logosunu veren BUAV bir süredir kriterlerini değiştirmiş. Her ne kadar bir firma hayvan deneylerine karşı olsa da Çin’e ithal edildiğinde Çin kendi inisiyatifiyle deney yapabiliyormuş. Dolayısıyla ürünlerini Çin’e ithal eden markalara artık logo verilmiyormuş. Yves Rocher sorunların diyalogla çözüleceğine inandığı için Çin pazarından çekilmek yerine onları ikna etmeye çalışıyormuş. Karar kullanıcının.

Hayvanlar üzerinde deney yapılmamış  ürün arama serüvenimi belki azıcık da olsa yol gösterici olur diye paylaşmak istedim. Neler yapılabilir diye düşündüğümde her halde ilk olarak insanların da o deneylerde katledilen hayvanlar gibi sadece doğanın bir parçası olduğu ve istediği hayvanı istediği şekilde kullanmayacağı fikri herkesçe benimsenmeli. Sonrasında herkesin logodan haberdar olması bir şekilde sağlanmalı. Dahası, üreticiler üzerinde baskı oluşturmalı ve test edilmemiş ürünler tercih edilmeli, hala deney yapmakta ısrar eden firmaların ürünleri satın alınmamalı. Sonra, bir düşünün tam şu an kaç milyon hayvan acı çekiyor ya da bu yazıyı okuduğunuz zaman içerisinde kaç bini öldü.

Yazının ilk bölümü için: http://www.yesilgazete.org/blog/2012/05/08/hayvan-deneylerine-karsi-%E2%80%9Cbeyaz-tavsani-takip-et%E2%80%9D-1/

Mahalleyi yakmak mı, yeniden kurmak mı? – Oya Baydar

Eskiler, teşbihte hata olmaz deseler de her benzetme biraz sorunlu, en azından yüzeyseldir. Ama bir kavram var ki, şu günlerdeki sol tartışmalarının/dövüşmelerinin özünü anlamak için bir sürü lâftan çok daha açıklayıcı: Mahalle…

Bir mahalle düşünelim; yıllar önce, o zamanın dünya ve ülke koşullarına ve olanaklarına göre büyük özveri ve umutlarla  kurulmuş; yepyeni, tertemiz, gönlünüze uygun, tam da taşınıp yaşamak isteyeceğiniz, daha da güzelleştirerek, geliştirerek gelecek kuşaklara bırakmak için çaba harcamaya değer bir yer. Adı Sosyalizm Mahallesi olsun. Zaman geçiyor; mahalle sakinleri arasında mahallenin onarılması, yönetimi, geleceği gibi konularda başlayan anlaşmazlık giderek büyüyor. Bu arada mahallenin altyapısının yetersizliği, artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiği, çöplerin toplanmadığı, çevrenin kirlendiği görülse de görmezlikten geliniyor. Suç işleniyor; suçu işleyen bizim mahallenin çocuğu diye olay örtbas ediliyor ya da kimse inanmak istemiyor. Bu durumu fark edip de söylemeye çalışanlara kulaklar tıkanıyor, seslerini biraz yükselttiklerinde mahalle baskısıyla karşı karşıya kalıyorlar. Mahalle yönetimi de bölünmüş, gerçekleri görmek, mahalleyi temiz ve sağlıklı bir ortama kavuşturmak yerine, her bir fraksiyon mahallenin ortak putunu kendine siper edip kendi iktidarı için ötekileri tepelemekten kaçınmıyor. Özgürlük, adalet, eşitlik hayaliyle kurulmuş ve bir süre bu değerlerin merkezi görülmüş mahallenin ve o mahallenin değerlerinin yeminli düşmanları da var tabii. Devleti ve bütün muktedirleri yanlarına almışlar; silahlılar, kin dolular, kandan katliamdan çekinmiyorlar. Sonrasını anlatmaya gerek yok, hepimiz biliyoruz.

Diyelim ki o mahalledensiniz, içinde yaşadığınız hırgüre rağmen yine de öteki mahallelerden daha temiz, daha iyi, daha yaşanır olduğunu düşünüyordunuz. Sonra bir gün geldi, zamanlar değişti, dünya değişti, siz değiştiniz; o zamana kadar fark etmediğiniz kötü kokuları duymaya, nereden çıktığını sorgulamaya, kötü gidişatın ve çürümenin derin nedenleri üzerinde düşünmeye; yanlışlarla yüzleşmeye ve hatta bu hatalardaki payınızı sorgulamaya başladınız. Ne yaparsınız? Kuşkusuz herkesin kendi özel tarihinden ve kişilik yapısından kaynaklanan farklı tercihleri vardır.

•Mesela, kokuları duymamak için burnunuzu tıkar, yıkılmış, damı uçmuş evleri, çamur deryasına dönüşmüş sokakları, bir yüzyıl öncesinde donup kalmış yapıları görmezden gelir, totemlerinizin, putlarınızın ardına sığınır, neydi o güzel günler, aslında biz hep doğruyduk ama dış mahalle yüzünden bu hale geldik diyerek kendinisi uyutur, gün geçirirsiniz.

•Mesela, görüp yaşadıklarınızdan sıtkınız sıyrılmıştır, komşularınızdan rahatsız olmaya, hatta tiksinmeye başlamışsınızdır. Ya da yaşam standardınızı yükseltmeye, sınıf değiştirmeye kararlısınızdır, öteki mahallelere özenmektesinizdir. Bu durumda artık orada yaşamak istemez, ilk fırsatta başka bir semte, başka bir mahalleye taşınırsınız. Kimseye de laf düşmez, tarcihiniz ve hakkınızdır.

•Mesela, bir başka tercih; sizin gibi düşünenleri yanınıza alıp işe mahallenin tabelasından başlayarak topyekûn bir temizliğe, onarım faaliyetine girişmek olabilir. Önce köhnemiş yapıları gereğinde tümüyle yıkmaktan da korkmadan sağlam temeller üzerinde yeniden inşa etmeye başlarsınız, sonra mahallelinin eski güzel günlerin eskimemiş değerlerine sahip çıkması için çabalarsınız. Kıyasıya eleştirmekten, kendinizle, kendi sokağınızdaki komşularınızla yüzleşmekten kaçınmaksızın, o değerleri yeni koşullarda sürdürecek ortamı yaratmaya çalışırsınız. En güç olan budur kuşkusuz, çünkü o değerlere karşı olanlar, o değerleri ve yaşam biçimini kendi bireysel ya da siyasal iktidarları için tehlike olarak gören öteki mahalledekiler de pusudadır. Belinizi ve mahallenizi doğrultmaya doğru attığınız her adımı kösteklemeye hazırdırlar. Hem kendinizle, hem kendi mahalle halkınızla, hem de öteki mahallenin bıçkınlarıyla karşı karşıyasınızdır artık.

•Bir de, mahallenin o hale gelmesindeki sorumluluklarını hatırlamadıkları için değil, tam da hatırladıkları ve bunun ağırlığına dayanamadıkları için çözümü mahalleyi içindekilerle, insanlarıyla birlikte yakmakta görenler vardır. Kendileri bunu istemeseler de kundakladıkları yangına, hasım/düşman öteki mahallenin elebaşıları keyifle odun taşır. Ne zamandır bugünü beklemişlerdir, açtığınız  yoldan girer, saldırırlar.

Tabuları yıkmak, mahalle baskısına direnmek

 

Meselden misale, hikâyeden gerçek olaya gelirsek: Son tartışmalar, Sayın Halil Berktay’ın 1 Mayıs 1977’de Taksim’deki ölümlerden, kaostan ve sonuçlarından, devleti aklayıp solu sorumlu tutan, “solun kendi rezilliğini örtmek için” bir masal uydurduğunu iddia eden yazısıyla alevlendi. Bir televizyon programında, biraz da bunalıp “sözlerimi huysuz bir tarihçinin gerçeklik tutkusuna verin” diyen Sayın Berktay, tarihçi gözüyle baktığını iddia ettiği bir hadisenin öznelerine “rezillik” gibi son derece sübjektif, bilim dışı, hınç kokan, tahkir edici bir sıfat yakıştırdığı andan itibaren kendi tarihçiliği ve  gerçeklik iddiası büyük yara aldı. Huysuzluk kendi sorunu, yakınlarını ilgilendirir, bizi ilgilendirmez. Ancak  mahalleliye hınçlanıp mahalleyi öteki mahallelerin de yardımıyla yakıp kül etmeyi put yıkıcılık¸ mahalle baskısına kahramanca direniş, ne pahasına olursa olsun doğruları söylemekten korkmamak, mahalle baskısına pabuç bırakmamak olarak göstermeye/pazarlamaya kalkıştınız mı iş değişir. Tabulara, putlara karşıysanız, onları yıkmasını istediğiniz, uyarmaya çalıştığınız insanları ve onların doğru – yanlış değerlerini ayak altında çiğneyerek yapamazsınız bunu. Yüzleşme diyorsak, önce kendimizden başlamamız gerekmez mi? Ama hınçla değil, “Ah ben ne ettim, nerelere sürüklenmişim meğer” pişmanlığıyla değil, “Dün şunları vaaz ediyordum, en keskini bendim ve doğruydum, bugün bunları söylüyorum yine en doğru benim, doğrunun tekeli bende” büyüklenmesi ile değil. Bir dönemi, bir kaç kuşağı, yüzbinlerce insanı, ayrım da gözetmeden rezillikle itham ettiğiniz andan itibaren, söylediğiniz doğruların da hükmü kalmaz,  sözleriniz mağdur ettiklerinizin duvarına çarpıp kendinize döner.

Mahalle baskısı kuşkusuz aşılması en güç olan; sadece dışardan gelen değil insanın kendi derunundan, içinden kaynaklanan bir baskıdır. Bu baskıya siyasal-düşünsel ömrü boyunca bazen ağır biçimlerde maruz kalmış biri olarak konuşursam, insanın nasıl sürü dışına itildiğini, o zamana kadar hayranlık belirtmiş olanların nasıl düşmanlaşıp hakarete varan davranışlarda bulunduklarını iyi bilirim. Böyle bir baskı ve dışlanmaya karşı çareniz ne olmalı peki? İçinden çıktığınız mahalleyi hiçbir ayrım gözetmeksizin, orada umut, gelecek ütopyası, insani değerler, bir sürü iyi şey ve bunları taşıyan insanlar da vardı demeksizin ateşe vermek, ardından da yangını körükleyen öteki mahalleye sığınmak mı? Ya da kendi ilkeleriniz doğrultusunda, vicdanınıza yaslanarak mahalleye çeki düzen vermeye elinizden geldiğince çalışmak mı? Birinci şıkkı tercih ediyorsanız, Allah selamet versin, kendiniz bilirsiniz ama yangın kundaklamanın da en azından vicdani bir cezası vardır. İkinci şıkkı tercih ediyorsanız, yani mahalle baskısına rağmen doğru bildiklerinizi mahalleliyle paylaşarak, onları rezil ilan etmeden -ve de ihbar etmeden- mahallenize çeki düzen vermek istiyorsanız, bu iş sabır ve gösterişsiz bir cesaret ister.

Tartışmayı başlatan ve taraf olanları kişisel özellikleri ve siyasal geçmişleriyle tanıdığım ve kendim de o geçmişin ürünü olduğum için, koparılmakta olan minik fırtınayı, o dönemleri kulaktan dolma bilgilerle anlamaya çalışan, 1980 darbesi ortamında yetişmiş gençlere göre daha iyi anlayabiliyorum sanırım. 7 TİP’linin öldürülmesi, 16 Mart İstanbul Üniversitesi katliamı, Maraş katliamı, v.b.  dahil, yakın tarihimizin en kanlı eylemlerinde imzası bulunan Ülkücü Komandoların bağrından çıkmış günümüzün makbul Prof.’larının hariçten gazelleriyle renklenen bu kavga dövüş; sosyalist solun kendisiyle yüzleşmesi, tarihiyle, hatalarıyla, günahlarıyla hesaplaşması gibi son derece gerekli ve gecikmiş siyasi-ideolojik-ahlaki bir amaca hizmet ederse hayırlara vesile olabilir. Sosyalist sol, kendi dışından körüklenen bu rüzgârlara kapılmak, yani provokasyona gelmek yerine sapla samanı ayırarak, hiç komplekse kapılmadan, cesaretle ve alçakgönüllülükle, “yanlış neredeydi, biz bu yanlışın neresindeydik?” sorularını kendine sormalı,  soruyu sorup cevabını ararken  tabu ve kutsal tanımamalıdır diye düşünüyorum. Daha açık söylenecek olursa, Marksizmin dogmalarından başlayıp Leninizme ve tüm sosyalist-komünist devrimlere ve toplumsal uygulamalara uzanan bir hatırlama, anlama, yüzleşme ve yeniyi kurma sürecine girilmezse, sadece kanlı 77 “1 Mayıs”ı değil, korkarım esas ve değişmeyen mağdurları sosyalistler, komünistler olan Cumhuriyet tarihinin bütün kanları bizzat o kanı dökenler tarafından solun üzerine bulaştırılacak yakında. Ne güzel, ne verimli bir buluşma noktası olurdu kendi tarihimiz ve öğretimizle yüzleşme. Ama hasımlaşarak, düşmanlaşarak, devletin ve iktidarın saflarına geçerek değil, değerlerimizi, ütopyamızı ve dayanışmamızı yeniden inşa ederken kendimizi de değiştirerek…

Oya Baydar- www.t24.com.tr

Çağrı merkezinden 17 işçi atıldı

0

Düzce’de faaliyet gösteren Atos Çağrı Merkezi’nde çalışan 17 kişi, çalışma koşullarının ağırlığına tepki gösterince işten atıldı.

Avea operasyonunda çalışan 17 kişi çalışma koşullarına, sürekli olarak üst üste konan gece vardiyalarına karşı taleplerini çağrıya girmeyerek gösterdi. Birkaç saatlik uğraşların sonucunda kendilerine koşulların düzeltileceğine dair söz verilmesi üzerine tekrar işe başlayan çalışanlar, 3 Mayıs günü işten atıldı.

Görüşmeye çağrılan işçiler, işten çıkışlarında alacakları olmadığına dair belge imzalatılmaya çalışıldığını belirtti.  Buna rağmen işten çıkışlarının yapıldığı ve yasal yollardan tazminat talep edileceği bilgisi verildi.
Çalışanlar tek tek görüşmeye çağrılırken dışarıda bekleyen arkadaşlarının giriş kartlarının iptal edildiği işyerinde dolaşmamaları için de yanlarından görevlilerin ayrılmadığını söylediler. Bu yaşananların karşında çalışanlar, çalışma koşulları karşısında haklı taleplerini dile getirdiklerini ve bunu içinde mücadelelerini her alanda sürdüreceklerini belirtti.

(Evrensel)

“Füze kalkanına hayır” cezası

Gülşah Işıklı ve Meral Dönmez, “Kürecik’te radar üssüne hayır” yazılı pankart astıkları için 5 buçuk aydır tutuklu. CHP milletvekili Hüseyin Aygün, biri öğretmen diğeri öğrenci olan Işıklı ve Dönmez’in Kandıra Cezaevi’nde işkence gördükleri iddialarını ve durumlarını Meclis’e taşıdı.

İki anne Meclis’te CHP’li Hüseyin Aygün ile birlikte basın toplantısı düzenledi. İkisi de kızlarının Kandıra Cezaevi’nde sözlü ve fiziksel işkence gördüğünü iddia etti.

Gülşah Işıklı’nın annesi Cennet Güneş, “Biz komşu ülkelerle dost olmak istiyoruz. Kızım bu yüzden Malatya’daki füze kalkanına karşı çıktı. Bunu söylemeyenler utansın” dedi.

Üniversitede okuyan kızının derslerinden geri kaldığını anlatan anne Güneş, “Kızımın başında tümör var. Başına birşey gelirse devletten bileceğim” diye konuştu.

HDK 1. Genel Kurulu’nu gerçeleştirecek

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) 1. Genel Kurulu’nu gerçekleştirmek için 12-13 Mayıs’ta Ankara’da toplanacak.

Geçtiğimiz yıl Ekim ayında kuruluş kongresini gerçekleştiren Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 1. Genel Kurulu’nu toplamak için delegeleriyle Ankara’da buluşacak.

1. Genel Kurul’u 12-13 Mayıs gerçekleştirecek olan HDK, kongre çağırısında “Kısa, ama önemli deneyimler kazandığımız, birbirimizden, hayattan ve gelişmelerden öğrenerek sonuçlar çıkardığımız bir süreç yaşadık ve yaşıyoruz. Yılların birikimi, onca deneyim, onca girişimden sonra canlı, direngen ve umut dolu yanımızla başlattığımız Kongre Girişimi, Türkiye’nin önemli toplumsal örgütlenme modellerinden biri olma yolunda ilerliyor ve yavaş yavaş egemen güçler karşısında demokratik bir siyasal seçenek haline geliyor.” sözlerine yer verdi.

Ankara’da toplanacak Genel Kurul’un gündemi şöyle;

1. Gün (12 Mayıs)

– Açılış

– Divan seçimi

– Milletvekillerinin konuşmaları

– Konukların konuşmaları

– Siyasal durum değerlendirmesi

– Karar önergeleri

2. Gün (13 Mayıs)

– HDK çalışmaları ve önümüzdeki döneme ilişkin değerlendirmeler

– Örgütsel çalışmalar

– Komisyonlar

– Tüzük değişiklikleri

– Dilek ve öneriler

Siyasal bir kooperatif kuralım

“Siyasal bir kooperatif kuralım!” ya da “Siyaset değiştirmek için siyaseti değiştrelim!” Bu başlıklar benim değil. Biraz hafızasını yoklayanlar, Türkiye’de  kısa bir süre bu konunun tartışıldığını hatırlayacaklardır. Bundan 25 ay önce, Fransa’da gerçekleşen bölge seçimleri sonucunda Daniel Cohn-Bendit tarafından Liberation Gazetesi’ne yazının başlığıydı “Siyasal Bir Kooperatif İcat Edelim!“. Tartışmayı Türkiye gündemine getiren ise Ahmet İnsel’in Radikal 2’de yazdığı “Siyasal kooperatif olarak parti” yazısıydı. İki yazının oluşturduğu fikirler bütününün günümüz ile ilgili düşünürken önemli olduğunu ve üzerine gitmek gerektiğini düşünüyorum.

Kooperatif, “Birlikte iş yapmak isteyenlerin kurduğu dayanışma yapısı” anlamına geliyor. Peki, bir siyasal kooperatif ne anlama geliyor? Siyasal bir kooperatif Türkiye’de ve 2012 yılında ne anlama geliyor? Ve tabii ki önümüzde duran sol bir ekoloji projesinde, sol bir ekoloji akıl yürütmesinde, nerelere denk düşüyor? Sol bir ekoloji “ideolojisi” Türkiye ve Dünya’daki insanlara bakarak ve temel sorunları ortaya koymaya çalışarak ifade edilmişti. Yani bir hedef olarak ortaya konmuştu. Acaba siyasal bir kooperatif de bu hedefe ulaşmanın aracı olabilir mi?

Türkiye’de (ve belki de Dünya’da) gidişattan hoşnutsuz olmasına rağmen siyasi bir örgütle bağını seçimlerden seçimlere oy vermek düzeyinde tutan (düşen katılımlar gösteriyor ki artık bundan da vazgeçme eğiliminde olan) insanların sayısı, hoşnutsuz olup, siyasi bir yapı içerisinde olanların sayısını kat be kat aşıyor. Bu kişiler kendilerine, mevcut siyasi yelpaze içerisinde yer bulamıyorlar, mevcutlar içerisinde bir umut görmüyorlar ve seçim olduğunda da oylarını meclise yansıyacak şekilde kullanıp, siyasetle aralarına tekrar mesafe koyuyorlar. Başka bir Dünya’yı isteyip, gidişattan hoşnutsuz olup, “beni temsil edebilecek, benim içerisinde bulunabileceğim bir siyasi yapı yok” diyorlar. En iyi ihtimalle bir sivil toplum örgütünde, tek bir konu üzerinden hayata müdahale etmeyi seçiyor bu kişiler ya da bir cenazede, kutlamada sokağa çıkmayı…

İnsanlara hitap etmeyen siyasi yapılar denildiğinde, Türkiye’nin bir de özel durumu var. Muhalif yapılara baktığımızda hepsinin bir tarihselliği var. Kartlar halen, 1980 öncesindeki duruşa göre dağıtılıyor. Böyle olunca da o yapıların içerisine girmek için bu tarihselliği yakalama zorunluluğu ortaya çıkıyor. İlginç bir şekilde bu tarihselliği yakalamak da, akrabalık, yakın arkadaşlık gibi birincil ilişkiler üzerinden olabiliyor. Bu da sosyolojik olarak cemaat kalıbına denk gelen birincil ilişkiler üzerinden hareketi getiriyor. Bu yüzden “gelenekli” partiler hep belli bir kalabalığa sahip oluyorlar. Bu devamlılık anlamında olumlu, artışın önünde engel olması anlamında da olumsuz yorumlanabilir. Bu kalabalık, onurlu ve mücadele içerisinde geçmiş olan yılların devamı olarak hep orada evet; fakat birincil ilişkilere nüfuz edemeyenleri de cemaate kabul etmekte zorlanan bir kalabalık bu. Hatta bu ilişki yapısı, varlıksal olarak kalabalıkların, muhalif yapılardan uzak durmasının da nedeni.

İşte bu yazıda adını anmaya ve üzerinde düşünmeye çalıştığım, siyasal kooperatif olarak kuruluş fikri tam geleneksizliği temel almalı. Geleneksiz olacak olmanın, 80 öncesinin formülleriyle 2012’yi değerlendirmeyecek olmanın avantajını kullanmalı. Buradan da hoşnutsuz ve örgütsüz kitlelerin adresi olmaya talip olmayı kendine hedef olarak belirlemeli. Tabii ki hedef olarak belirlemek yetmiyor. Bunun için de yapısını düzenlemeli.

Türkiye’de şimdiye kadar hep çatılar üzerinde duruldu. Çatı partisi, çatı örgütlenmesi. Fakat bunun olmadığını, herkesin çekildiği odalarından, sıvalar düşmeye başlayınca, tarihsellik etrafında hızlıca ayrıldığını defalarca gördük. Her deneme ve başarısızlık da bu denemelere umutla yaklaşan kişi sayısını azalttı. O zaman bize gereken çatı değil. Bize gereken bir muhalefet kabıdır. Yani çatının ters çevrilmesidir. Herkesin içerisinde olabileceği, herkesin “nereden geldiğiyle değil, nereye gitmek istediğiyle ilgilenen” bir kap. Cohn-Bendit’in söylediği gibi “Kendini iktidar oyunlarının sterilliğine ya da yarış halindeki egoların şiddetli fırtınasına kaptırmadan kolektif konumlanmalara izin veren ve ekoloji projesini taşıyabilen, hem zaman içinde kalıcı hem de esnek olabilen bir yapı”

İşte buradan hareketle düşünmeliyiz. Elimizde belli kazanımlar var. Öncelikle, ortaya çıkacak olan yapı, siyasal ekolojinin Türkiye’deki temsilcisi olacak. Bu bağlamda da “biricik.” Bu biricikliği, sıradanlığa feda etmemek gerekir. 21. YY’ın en önemli mücadele alanı ekoloji olacaktır ve eğer bir 22. YY olacaksa da bu ekoloji mücadelesi sayesinde olacaktır. Bu biricikliği hem fikir olarak, hem de klasik parti anlayışını devam ettirerek feda etmemeliyiz. Siyasal ekolojinin belirli kazanımlarından artık geri dönülemez. Doğrudan demokrasi ile aradaki farkın adım adım kapatılmaya çalışılması gibi, lidersizlik gibi, kotalar gibi, eş sözcülük uygulamaları gibi kazanımlardan geri dönülemez. Zaten ancak bu tip ilkelerle hareket edildiğinde siyasal bir kooperatif kurmaya yaklaşabiliriz. Oluşturmak için yola çıktığımız muhalefet kabının sağlıklı işleyebilmesi bu tip ilkelere bağlı.

Cohn-Bendit’in yazısı üzerine yazdığı yazıda Ahmet İnsel şöyle diyor “Kooperatif ortaklık, eşitlik ve paylaşımın ön planda olduğu bir ilişki modeli. Çoklu aidiyetli bireylerin, otoriterlik karşıtı bir anlayışa sadık kalarak ortak siyasal özneye dönüşebilmesi için kooperatif gerçekten anlamlı bir benzetme.” Buradan hareketle, siyasal kooperatif Dünya’dan hoşnut olmayan ama kafasındaki Dünya (ütopyaları), bizimkilere benzeyen insanlara ulaşıp, onların da ortak olabilecekleri bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Çok ya da az, tek bir sorun-çözüm ya da bir çok. Bu önemli değil. Siyasal bir özne olarak, Dünya’yı değiştirmek için hep birlikte olmak…

Öyle bir mekanizma kurmamız gerekli ki; bir soruna ya da bir çözüme, parti üyesi olmayan muhattapları da rahatça ortak olabilmeli. Bunun yolu da hem yerellere, hem de bireylere tam bir özerklik verecek olan esnek bir yapı oluşturmaktan geçiyor. Hatta özerkliği de aşacak şekilde “mühür” onlara verilmeli. Yerelin/bireylerin, yerele/bireylere dair sorun ve çözüm saptamaları, demokrasinin işleyişi içerisinde tüm kooperatifin de olmalı ve böylece her yereli/bireyi içerisine alan ve dinamik şekilde tüm Türkiye’yi kapsayabilecek olan kabımızı oluşturmalıyız. Liderliği ve Cohn-Bendit’in çok güzel bir şekilde tanımladığı, “sanayi devriminin ürünleri ve cisimsiz makineler olarak tasarlanan partileri” dağıtabildiğimiz kadar dağıtmalıyız. Bu bize, her noktada yeniden doğan, yeniden filizlenen bir yapı kazandıracaktır.

Önümüzde bu yapıyı oluşturmak ve insanları harekete geçirecek olan duyguyu yani coşkuyu oluşturacak bir imkan var. Bu hem teorik olarak mümkün (sol bir ekoloji) hem de yapısal olarak (siyasal bir kooperatif) mümkün. Dünya’da muhalefet bu kadar dinamikken, Türkiye’de bir türlü bu dinamizmi yakalayamaması, hoşnutsuz bireylerin kendilerini ifade edecek bir yer bulamaması bir gerçek. Eğer biricikliğimizi kullanıp bu alanı insanlarla paylaşmaya karar verirsek, var olacağız!

Not: “Sol bir ekoloji” yazılarının tümüne buradan ulaşabilirsiniz: SOL BİR EKOLOJİ

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

Tek din: İttihatçı ajandadan çok tehlikeli bir fikir – Ali Topuz

“Tek millet, tek bayrak, tek devlet” lafını biliyorduk. “Tek dil demedim” sözü de doğru değil, 26 Aralık 2010’da, Meclis’te söylendi. Bir de “tek din” çıktı. Tek din, “tek ulus, tek dil” gibi, İttihatçıların hedeflediği bir tasarımdır, sanıldığı gibi İslamî bir söylem ya da hedef değil.

Konuşan Başbakan Erdoğan; tarih 5 Mayıs 2012: “Bu terör örgütü uzantıları ikide bir bizim ‘tek dil’ ifadesini kullandığımızdan bahsediyor. Ben dört kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim. (…) Tek millet. Tek bayrak. TEK DİN. Tek devlet.”

İktidarın “tek dilci”liği tartışma götürmez. Kürtçenin eğitim-öğretim dili yapılmasına daima ve kesin biçimde karşı çıkanların “tek dilci olmadığı” söylenemez. Söz uçar uygulama kalır: Zorunlu eğitim varsa, bir dilde eğitim-öğretim yoksa, o dilin ölümü sadece kuşak meselesidir. En fazla üç kuşak. Üstelik Başbakan, “Söylemedim” dediği şeyi, 26 Aralık 2010’daki bütçe görüşmeleri sırasında Meclis’te söyledi: “Benim milletimin dili tektir, Türkçedir.”

Neyse. Dil değil, dinden bahsedeceğim. Tek dinden. Tüyler ürpertici bir laf. Dün Taraf dışında hiçbir gazetenin konuya yüz vermemiş olması akıl alır gibi değil.

İSLAMÎ BİR SÖYLEM Mİ?

Şunu öne süreceğim: “Tek din”den kasıt İslam olmasına rağmen, bu söz İslamî değil. İslam, tüm evrensel iddialı (ökünemik) dinler gibi yayılmak ister. Fakat “tek din” İslam olduğunda, teorik olarak başka bir seçim kalmamış, tarih bitmiştir. Tarihin sonlanmasını İslam özel bir biçimde öngörür: Kıyamet. İnancın şartlarından. O gün ve sonrasında artık kimse seçim yapamaz, fakat seçimlerinin sonuçlarını alır. Fani dünya bitmiştir artık.

Buna karşılık İslam “tek din” değil, “üstün din”, “hâkim din” söylemini benimser. Üstün din, İslam’ın tarihi kavrama ve yapma ilkesidir; “teklik”se tarihi bitirme ilkesi. O gün istisnasız herkes “hakikat”i anlayacaktır, fakat daha önce değil.

“Tek”çiliğin kaynağı, “homojen toplum” fikrini esas alan kapitalistik ulus devlettir. Kapitalistik yönetsel akıl, “ana ulus” dahil topraklarındaki tüm ulusların asimile edilmesini öngörür; dil, din dahil, tüm unsurlarıyla. Zorunlu eğitim denilen şeyin kaynağı ve hedefi, saf bir “hümanist aydınlanma” fikrinden çok, asimilasyonla homojenleştirilmiş toplum tasarımına ulaşmadır. Devlet-birey ilişkisinde zorunlu askerlik ve zorunlu vergiden sonraki en önemli, “zor”lu keşiflerden biri, zorunlu eğitim. Asimilasyonist süreç, örneğin resmi dile, Türkçeye bile bu mantıkla müdahale etmiş, onun sadece alfabesine değil, tarihine, söz varlığına, sentaksına ve hatta gramerine bile yeniden şekil vermek istemiş, önemli ölçüde vermiştir de. Tarih ve dil kurumları bu yüzden kuruldu. Bugün el üstünde tutulmalarının da özel bir anlamı var.

ZORUNLU EĞİTİM, ZORLA EĞİTİM

Ulus devletin zorunlu eğitimi, yine fizik zor ya da fikri zora dayalı diğer bir çok aygıtın desteğiyle, dinleri de devletin isterlerine göre saptanan konumu benimsemeye çağırır. Hem dine, hem yurttaşların dinle ilişkisine konum biçilir. Özellikle Türkiye’nin model aldığı kıta Avrupası, onun içinde de özellikle Fransız deneyimi böyledir. Kadim devletler de dinle saf inanca dayalı bir ilişki kurmamış, onu kullanmışsa da, ulus-devletle birlikte köklü bir değişim yaşanmıştır: Artık dinin prensipleri devlete değil, devletin prensipleri dine hareket alanı tayin edecektir. Tabii dindara da. Model budur.

“Tek din”, ulus devletlerin (özellikle sosyalist adı altında kurulmuş olan) bazılarında heves edilmiş “sıfır din” kadar imkânsız bir hedef. İmkânsız ve fakat en az onun kadar tehlikeli. “Hâkim din” teolojik bir yönelimken, “tek din” politik bir yönelim; sıfır din gibi. İlkinde din, politikayı yönlendirmeye çalışır veya çalışmaz; ama ikincide politika muhakkak dini yönlendirmeye çalışır.

ÇEKİŞMELİ BİR İTTİFAK

Tekçi politikalar, Osmanlı’nın son döneminde başlayarak, 1. Dünya Savaşı günlerinde özel ve kanlı bir ivme kazanarak, cumhuriyet döneminde hiç hız kesmeyerek, ağır, acı, kesintisiz ve kararlı biçimde uygulandı. Konumuz açısından, İttihatçı-Kemalist hat, kadim “üstün din” ilkesinden modern “tek din” ilkesine geçişin hattıdır bir bakıma. Müslüman yurttaşların önemli bir bölümünün de Müslüman olsun olmasın diğer azınlıklar gibi bu politikalardan rahatsız olması, İttihatçı-Kemalist hattın çokça söylendiği gibi “dinsizleştirme çabası” içermesiyle ilgisizdir. Rahatsızlığın nedeni devletin hem dine hem de dindara bir yorumu ve ilişki biçimini emretmesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı bunun için kuruldu. Fakat “hâkim din”den, “tek din”e geçiş bir ilkenin diğerini yok etmesinden ziyade, bir ilkenin diğerini dönüştürmesi, sentezlemesidir. İki yönlü bir sentez üstelik. Eski hâkim dinin bir devlet onaylı tek yorumunun kalması istenmiştir. Kalan dinler, bilindik ağır ve acılı usullerle “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün”den temizlenmek istenmiştir.

İşte “tek din” lafzı, İttihatçı-Kemalist hattın, yurttaşı kendi tanımladığı bir forma dökmek isteyen hattın bir güncellenişidir. “Muhafazakâr”larla İttihatçı-Kemalist hattın birbirinin mirasçısı olduğunu gösterir. Bir Kemalist kurum olan Diyanet İşleri’nin bugün el üstünde tutulmasının başka izahı yoktur.

Hasılı, “Tek din”, “AK Parti’nin gizli İslamî ajandasını aşikar eden” bir söz değil. TC devletinin açık ajandasını tekrar eden bir söz: Batı tipi asimilasyonist (“Türkçülük”, “milliyetçilik” ve “Atatürk milliyetçiliği” hep bu demek, Kürtçe bu yüzden kabul edilmez) ulus-devletle, Osmanlı tipi paternalist otoriterliğin (her tür muhalefet bu yüzden karalanır, dışlanır, mücrimleştirilir ya da şeytanlaştırılır) bir sentezi.

 

Ali Topuz – Radikal

 

Akkuyu’nun kardeşinde gerginlik

Hindistan’ın en güneyinde, Tamil Nadu eyaletinde ilk etabının inşası sona ermek üzere olan Kudankumar Nükleer Santrali’ne karşı protestolar devam

Cuma günü Nükleer Karşıtı Halk Hareketi (PMANE) ile binlerce kişi inşaatı biten reaktörleri çalıştırmayın derken.

ediyor. Ülkede nükleer karşıtı hareketin sözcüsü haline gelmiş olan isimlerden Dr. S. P. Udayakumar ve yaklaşık 10 bin nükleer karşıtı Hintli, reaktörlerin çalışmasının durdurulması talebiyle santral sahasının yakınında kamp kurdu ve birçoğu açlık grevinde. Buna karşılık, protestocular, etraflarını sarmış 10 bin kadar polis olduğunu, ve bunların, şiddetsiz protestolarına muhtemelen şiddetle müdahale edebileceklerini açıklıyorlar. Uzun soluklu bu mücadelede daha önce benzer polis baskınları için medyanın bölgeden uzaklaştırıldığı gözlemlenmişti.  Son olarak 8 Mayıs Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece sokağa çıkma yasağı ilan edildiği ve vaziyetin gerginleştiği rapor ediliyor. Protestocular mücadelelerine bu kritik anda uluslararası destek çağrısı yapıyorlar.

Diğer taraftan, Hindistan Nükleer Enerji Ltd. (NPCIL), 8 Mayıs’ta yaptığı açıklama ile santralde bir patlama olduğunu reddetti. Daha önce, çalıştırılma aşamasındaki santralde bir kazan patlaması olduğu iddia edilmiş, yayılan kısa mesajlar bazı işçilerin yaralandığını yazmıştı. Şirket adına açıklamayı yapan tesis yöneticisi R.S. Sundar, olayın sadece yedek kazanın uzun süre aradan sonra çalışması üzerine bir gürültü çıkmasından ibaret olduğunu söyledi. Bu haberlerin ve açıklamanın arkasındaki detaylar, menşei ve mahiyeti bilinmiyor.

NPCIL, Kundakumar’daki tesiste ileride daha fazlasını eklemek üzere şu anda iki adet 1000 MW gücünde Rus yapımı reaktör inşa ediyor. Kararı, Sovyetler ve Hindistan hükümetleri arası bir anlaşma ile 1988’de verilen tesiste inşaat 1997 yılından beri, 15 senedir, Akkuyu Nükleer santralini de inşa etmeye çalışan Atomstroyexport’ce devam ettiriliyor ve güvenliği konusunda ciddi kaygılar var. Son olarak Şubat ayında Rus devlet şirketi Rosatom ve onun uluslararası satış yan kuruluşu Atomstoyeskport ile bunlar için imalat yapan ZiO-Podolsk şirketi hakkında Rusya federal savcılığınca büyük bir soruşturma açılmış, Akkuyu’yu yürüten Atomstoyeskport’un Hindistan, Çin, Bulgaristan ve İran’daki projelerinde standartları tutturmayan parçalar kullanıldığı, skandalın Rusya’daki tüm reaktörleri de etkileyebilecek bir boyutta olduğu anlaşılmıştı.

Hindistan hükümeti tesiste 4 adet nükleer reaktör daha inşa etmek istiyor ve 2008’de ilk aşamada 2 adet, Akkuyu’da da kullanılacak olan, VVER-1200 model reaktör inşaası için Rusya’yla bir hükümetler arası anlaşma imzaladı. Henüz bunların inşaatı başlamış değil.

Gerek reaktör modelleri, gerek hukuk-üzeri hükümetler arası anlaşmalar kullanılması, gerekse kamuoyudaki büyük muhalefeti ve skandallarla ortaya çıkan güvenlik risklerini gözardı edebilmeleri ile Akkuyu ve Kundakulam süreçleri arasında büyük örtüşme gözlemleniyor.

 

(Yeşil Gazete, NRIS, People’s Movement Against Nuclear Energy)