Ana Sayfa Blog Sayfa 4692

Rahmimizde, kalemimizde dış mihrak arayanlara… Oya Baydar

Başbakan Erdoğan son günlerde dört nala gidiyor. Gidiyor da, Arap atı gibi değil züccaciye dükkânına girmiş fil gibi, önüne ne gelirse kıra döke gidiyor. Parti kongresi adı altında gerçekleştirilen büyük AKP şovunda, on beş metre boyundaki kendi maketi altında yaptığı konuşmada, en yakın adamı ve dublörü İçişleri Bakanı Şahin’i bile solladı. En az üç çocuk, o da yetmez beş çocuk talimatıyla başlattığı nüfus mühendisliğini “Her kürtaj bir Uludere’dir”, “Kürtaj cinayettir”, “Sezaryen yasaklanmalıdır” gibisinden açılımlarla sürdürürken, işine gelmeyen konuları kurcalayan gazetecileri, muhalif yazarları, medya mensuplarını tasmalı köpeklere benzetmeye kadar vardırdı işi.

Bu sınır tanımayan öfkeyi, kendinde ağzına geleni  söyleme hakkı vehmeden büyüklenmeyi, sıklaşan dil sürçmelerini, son zamanlardaki psikolojik durumuna verip acil şifa dileklerinde bulunmakla yetinebiliriz. Ancak Başbakan’ın kürtaj, sezeryan, doğurganlık konularını Uludere tartışmalarına bağlayarak, dış mihrakların ülkemizi yok etme planlarının parçası olarak gündeme getirmesi, şifa dilekleriyle yetinemeyeceğimiz bir ruh halini yansıtıyor: Hiç yabancısı olmadığımız, şoven milliyetçi, ulusalcı, izolasyonist “dış mihraklar” ve “yabancı parmağı” paranoyasını…

 

Başbakanla Ulusalcıların İttifakı

Bugünün işi değil; Türkiye’de gelmiş geçmiş bütün iktidarlar dış mihrak paranoyasını kendi suçlarının, yetersizliklerinin, despotik-otoriter siyasetlerinin gerekçesi yaptılar. Kitlelerin vatan, millet, din hassasiyetlerini sömürmenin en şaşmaz ve etkili silahıdır “bizi bölmek, yutmak, haritadan silmek, güçsüz düşürmek isteyen dış mihraklar” edebiyatı. Dış düşman paranoyası; faşist rejimlerin, dünyaya kapanarak ayakta kalmaya çabalayan diktatörlüklerin, antidemokratik otoriter din devletlerinin, aşiret toplumlarının, bürokratik-oligarşik muktedirlerin ortak söylemi ve umacısıdır. Dış düşmana karşı silahlanmak gerekir, savaşa hazır olmak gerekir, yabancı parmağına karşı iktidarın etrafında kilitlenip millî birliği güçlendirmek gerekir. Bizi yutmaya, yok etmeye, bölmeye çalışan dış güçlerin ve onların ortağı ve maşası vatan hainlerinin komplolarına hazırlıklı olmalıyız, sesimizi kısıp iktidarı desteklemeliyiz…

Bu kalıplardan Türkiye solunun ulusalcı kesimlerinin de kurtulamadıklarını söylemeden geçmeyelim. Emperyalizm teorisi ve emperyalizmle mücadele günümüzde ulusalcı sol tarafından enternasyonalist özünden ve bağlamından soyutlanarak, içi boşaltılıp papağan slogancılığına indirgenmiş; faşizan Türk şovenizminin arabasına koşulmuştur.

Kuşkusuz ulus devletler var oldukça, süper güçler arasındaki güç ve paylaşım rekabeti / savaşı sürdükçe; din, mezhep, aidiyet çatışmalarının sonu gelmedikçe uluslararası ilişkilerde ülkeler kendi ulusal, bölgesel çıkarlarını korumak için öteki ülkeyi etkilemeye, siyaset ve ekonomi alanında zayıf düşürmeye ya da yarar görüyorlarsa güçlendirmeye, öteki ülkenin iç çelişkilerinden yararlanarak nüfuzlarını artırmaya, kendileri için yarar umuyorlarsa öteki ülkeyi destabilize etmeye (toplumsal-siyasal dengeyi sarsmaya)  yönelik gizli açık planlar, uygulamalar, operasyonlar yaparlar. Bu türden operasyonlar ve müdahaleler konusunda Türkiye’nin de sicilinin parlak olmadığı herkesin bildiği bir sırdır. Ama günümüzde demokratik, çağdaş, gelişmiş, kendine ve halkına güvenen hiçbir ülkenin başbakanı veya yetkili bir devlet adamı “Bu milleti dünya sahnesinden silmek için bir plan olduğunu biliyoruz” demez, böyle de düşünmez zaten. Ülkesine yönelmiş  (günümüzde daha çok ekonomik ve teknolojik üstünlük kurmayı amaçlayan) manipülasyonlar olduğunda bunları açığa çıkarmaya, önlemeye çalışır; kendisi de diğer ülkelere benzerlerini uygular ama dış mihrak paranoyasına kapılmaz, hele de bu paranoyayı diktatörlüğünü pekiştirmek için kullanmaz.  Kore, İran, Türkistan, Yemen ve de Türkiye gibi ülkelerde duyarsınız bu sözleri; şaşırmazsınız da, çünkü dış mihrak paranoyası ile ömür boyu haşır neşir olmuşsunuzdur. Geniş kitlelerin, sokaktaki adamın da siyasal kültür ve zihniyet dünyasının parçasıdır bu hastalıklı ruh hali. Türkün Türkten başka dostu yoktur, herkes bize düşman; bizi yok etmek, bölmek için komplo kuruluyor, her şey emperyalizmin veya komünizmin oyunu, bu işte yabancı parmağı var, misyonerler ülkemizi ele geçirmek için çalışıyor, vb, vb…

Bir süredir etki alanını ve fikriyatını AKP’ye kaptırmış olan şoven milliyetçi MHP’nin, CHP’nin ulusalcı kanadının, ulusalcı solun, şu sırada hapishanelere doldurulan darbeci-vesayetçi kadroların Başbakan Tayyip Erdoğan’la buluştukları en temel nokta bu dış mihrak ve komplo teorisidir. Erdoğan, söylemiyle olduğu kadar icraatıyla da, Kürt meselesi başta olmak üzere pek çok alanda Türkçü ulusalcı, şoven çevrelerle ittifak halindedir.

 

Kürtajdan Uludere’ye

Rahmimize, bedenimize, yatak odalarımıza, aile planlamamıza, cinsel tercihlerimize varana kadar bütün toplumun, ama özellikle biz kadınların mahremine, özeline ve özgürlüğüne kendi değerleri ve doğruları adına müdahalede beis görmeyen Sayın Tayyip Erdoğan İstanbul kongresi şovunda kürtajı cinayet ilan ederken, en az üç çocuk diye tuttururken, buyruğunun nedenini bu milleti dünya sahnesinden silmek isteyen bir planın varlığıyla açıkladı. Ona göre, dış mihraklar nüfusumuzun çoğalmasını istemiyorlardı ve kürtaj da bu menfur emellerin araçlarından biriydi.

AKP yandaşları, Tayyip Bey’in hayranları ve müritleri bile bu sözleri ne yapacaklarını, nereye uyduracaklarını şaşırmış görünüyorlar. Bu epeyce sorunlu ve sözleri tevil için, Başbakan’ın konuya nüfus politikası açısından yaklaştığını, genç ve dinamik nüfusun kalkınmanın kaldıraçlarından biri olduğunu, vizyon sahibi başbakanımızın Türkiye’nin geleceğine yatırım yaptığını söylüyorlar. Nüfus uzmanı değilim, ancak kalkınma ve nüfus ilişkisine dayalı teorilerin 19. yüzyıl dünyası ve ekonomisinde geçerli olduğunu, günümüzde ise gelişme ve kalkınmanın dinamikleri sıralanırken başka faktörlerin öne geçtiğini biliyorum. Öte yandan her ülkenin nüfus politikası vardır, uzmanlarca belirlenir. Ve asıl önemlisi, öyle başbakan buyruklarıyla, yaşlı nine dede tavsiyeleriyle değil, devletin doğumu özendirme teşvikleri ve politikalarıyla yürütülür. Başbakan’ın sıkça kullandığı deyişle: Kusura bakmasın, biraz ağır konuşacağım ama, üç çocuk, kürtaj vb. gibi konulardaki beyanları; kadını mal ve kuluçka makinesi sayan, kadın bedeni ve ruhu üzerinde erkek tahakkümünü din, töre, gelenekle gerekçelendiren, cinsellikle, bedenle, kadınla ve özgürlüklerle barışamamış dinî referanslı muhafazakârlığını yansıtıyor. Bir nokta daha var ki dillendirmeye cesaret edilmeli: Başbakan’ın  siyasal-ideolojik amacı nüfusun etnik kompozisyonunu ve doğurganlık oranlarını Türk nüfusu çoğunlukta tutacak şekilde ayarlama isteği. Fazla söze gerek yok, Kürt ve Alevi nüfusun sünni Türk nüfusa oranla çok daha hızlı arttığı istatistiklerin ortaya koyduğu bir gerçek.

Aynı refleksleri ve zihniyet iklimini paylaştığı halkı iyi tanıyan Tayyip Erdoğan kamuoyunu ikna için kitlelerin genlerine sinmiş korkuları kaşımaktan ve kullanmaktan çekinmiyor. Nüfus artışını engelleyecek düşünceleri, tercihleri, siyasetleri dış mihrakların komplolarına bağlayarak kürtaj yaptıranı, doğum kontrolünü, çocuk yapmama veya tek çocuk tercihlerini itibarsızlaştırıyor. Dahası, cinayetle suçlamakla da kalmayıp dış mihrakların Türkü dünya sahnesinden silmek için düzenledikleri komplonun parçası ve ortağı sayıyor.

Kalem erbabına, yazarlara, kendisinin tasma takamadığı medya mensuplarına, sanatçılara, nefret ettiği muhalif aydınlara (hatta bütün aydınlara), Kürt siyasal hareketine en ağır sözlerle, bugüne kadar eşine benzerine rastlamadığımız tahkir edici sıfatlarla saldırırken elindeki kalkan, yine “bizi yok etmek isteyen dış mihraklar” tehdidi. Özellikle sorumluluğunu bir türlü kabullenmek istemediği Uludere faciasını kurcalayanlara çok kızıyor. Eleştirilerde, soru ve sorgulamada da dış mihrakların, yabancı düşmanların parmağını arıyor.

Kendisine yardımcı olmak için şu kadarını söyleyim: Eğer siz rahmimizden, bedenimizden, yatak odamızdan ve de düşüncemizden,  kalemlerimizden elinizi çekerseniz, kısıtlamak yerine özgürlük alanımızı genişletmeye cesaret ederseniz, yani siz kendiniz bizlerin “dış mihrakı” yabancı parmağı olmazsanız, bu ülkeyi güçsüzleştirecek komplolar ve müdahaleler başarılı olamaz. Ama onlarca yıldır sürdürülen bu dış mihrak, yabancı parmağı,  komplo, vb. aldatmacalarıyla, bu toplum mühendisliği hevesiyle giderseniz, şoven milliyetçi, ulusalcı faşizan cephede yerinizi sağlamlaştırırsanız, bu ülkeyi kendi ellerinizle boğar, parçalar, güçsüzleştirirsiniz. İl kongrenizde stadyumu dolduran o görkemli kalabalık, gücünüzü oylarından aldığınız on binler, budala değildir. Geçici çıkarlar sona erer, alkışlar heyecanlar azalır, çoğalmasını istediğiniz genç nüfus bir anda size karşı döner. Unutmayalım, gençlik isyankârdır. Hele de yarınsız, umutsuz, işsiz, kimlikleri çiğnenmiş genç kitleler.

Unutmayalım; ne tarih ne de Tahrir sona erdi.

 

Oya Baydar – www.t24.com.tr

 

Kışanak’tan, Erdoğan’a, “Kalleş olan AKP iktidarıdır”

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BDP’ye yönelik kullandığı “kalleş” ifadesine aynı ifadeyle yanıt vererek, “AKP,Türkiye’’nin gelmiş geçmiş en ikiyüzlü, en kalleş iktidarı. Uludere olayının arkasında bizzat Başbakan vardır” dedi. Kışanak’ın gruptaki konuşmasından özetler…

“Meclis’teki 3 muhalefet partisi, halkın iradesini buraya taşımamız gerekir, tutuklu milletvekillerini serbest bırakmamız gerekir, diyor AKP’nin diktatörlüğü altında Meclis Başkanı bile pes etmiş durumda. ‘Ben ne yapayım, ölüm orucuna mı yatayım, AKP istemiyor’ diyor.Yasama resmen AKP diktatörlüğünün elinde esir halindedir. Eğer bir ülkede Meclis Başkanı ben ne yapayım, çaresizim, iktidar bana yaptırmıyor, ben Meclis’in iradesini bile korumaya muktedir değilim diyorsa bunun adı diktatörlüktür.”

“Hitler’in yaşamını anlatan belgesel vardı, orada çok çarpıcı bir şey vardı. Hitler kazandıkça böbürleniyor, böbürlendikçe daha çok hükmetme hevesine kapılıyor ve herşeye hükmetme hastalığına yakalanıyor. Bunun adı Hitler hastalığıdır ve şu anda Hitlerin ruhu AKP iktidarında yaşıyor.”

“Böyle bir kelimeyi nasıl ağzına alabiliyorsun? Bu ne seviyesizlik, bu ne terbiyesizlik bu ne utanmazlık, aile terbiyesi de mi görmedin. Biz onun seviyesine düşecek değiliz ancak bize yönelik yaptığı hakaretlerin hepsini eksiksiz tamamıyla kendisine iade ediyorum.”

“Başbakan talimat verecek çocuk doğuracak mısın, doğurmayacak mısın, kaç çocuk doğuracağını da Başbakan tayin ediyor o da yetmiyor hangi yöntemle doğuracağını da tarif ediyor. Bu kadar kadının kimliğine kadının bedenine yönelik saldırgan bir dil kullanılabilir mi? Sen kim oluyorsun ki kadınların bedeninin, haklarının, kişiliğinin bir parçası olan doğurganlık hakkıyla ilgili bu kadar buyurgan oluyorsun. Bu zihniyet faşizmdir. Yarın öbür gün de bu faşist zihniyet der ki falanca ırktan olan çocuklar doğsun filanca ırktan olanlar doğmasın. Tüm kadınlar, ayrımsız  şekilde bütün kadınlar çek bedenimizden elini, kim oluyorsun sen haddini bil demeli.”

 

THY Grevi uçak seferlerini iptal ettirdi

Türk Hava Yolları’ndaki grev nedeniyle bir çok sefer iptal edildi. Personelinin eylem yapması sebebiyle çok sayıda uçak seferini iptal eden Türk Hava Yolları (THY) çalışanları eylemi sanal aleme de taşıdı.

THY’in bilet satışı dahil bir çok online işlemlerinin yapıldığı internet sitesi çalışmıyor. TSİ 23.30 itibariyle başta; Türkiye’nin başkenti Ankara olmak üzere Ukrayna’dan Estonya’ya kadar birçok ülkedeki vatandaşlar THY’nin internet adresi www.turkishairlines.com sitesine bağlanamadı.

Mağdur olan vatandaşlar THY sitesindeki arızanın giderilmesini bekliyor.

İnternet sitesinin eyleme ne kadar devam edeceği bilinmiyor.

İŞTE THY’NİN İPTAL EDİLEN SEFERLERİ VE SAATLERİ

THY Basın Müşavirliği internet sitesinden yapılan açıklamada, THY’nin yarınki iç ve dış hat olarak 30 seferini operasyonel nedenler gerekçesiyle iptal ettiği belirtildi. İptal edilen seferler ve saatleri şöyle:

30/05/2012 TK 0323 (ASB) Aşkabat 04: 10 (IST) İstanbul Atatürk 06: 15

30/05/2012 TK 0781 (DOH) Doha Intl. 02: 15 (IST) İstanbul Atatürk 06: 40

30/05/2012 TK 0773 (KWI) Kuveyt 02: 15 (IST) İstanbul Atatürk 06: 00

30/05/2012 TK 0446 (IST) İstanbul Atatürk 00: 30 (UFA) Ufa 07: 15

30/05/2012 TK 2573 (DLM) Muğla Dalaman 05: 00 (IST) İstanbul Atatürk 06: 20

30/05/2012 TK 2581 (DNZ) Denizli Çardak 05: 50 (IST) İstanbul Atatürk 07: 00

30/05/2012 TK 1821 (IST) İstanbul Atatürk 07: 35 (CDG) Paris Charles de Gaulle 10: 15

30/05/2012 TK 1822 (CDG) Paris Charles de Gaulle 11: 25 (IST) İstanbul Atatürk 15: 55

30/05/2012 TK 2423 (AYT) Antalya 20: 10 (IST) İstanbul Atatürk 21: 30

30/05/2012 TK 1081 (IST) İstanbul Atatürk 07: 45 (BEG) Belgrad Nikola Tesla 07: 25

30/05/2012 TK 1082 (BEG) Belgrad Nikola Tesla 08: 20 (IST) İstanbul Atatürk 12: 00

30/05/2012 TK 2560 (IST) İstanbul Atatürk 21: 55 (DLM) Muğla Dalaman 23: 10

30/05/2012 TK 2561 (DLM) Muğla Dalaman 23: 55 (IST) İstanbul Atatürk 01: 15

30/05/2012 TK 1865 (IST) İstanbul Atatürk 13: 00 (FCO) Roma Fiumicino – Leonardo da Vinci 14: 40

30/05/2012 TK 1866 (FCO) Roma Fiumicino – Leonardo da Vinci 15: 40 (IST) İstanbul Atatürk 19: 05

30/05/2012 TK 2224 (IST) İstanbul Atatürk 17: 10 (GZT) Gaziantep 18: 45

30/05/2012 TK 2225 (GZT) Gaziantep 19: 30 (IST) İstanbul Atatürk 21: 10

30/05/2012 TK 2467 (ADA) Adana 18: 30 (IST) İstanbul Atatürk 20: 10

30/05/2012 TK 2466 (IST) İstanbul Atatürk 16: 10 (ADA) Adana 17: 45

30/05/2012 TK 1814 (NCE) Nice Cote D’Azur 11: 45 (IST) İstanbul Atatürk 15: 35

30/05/2012 TK 1813 (IST) İstanbul Atatürk 08: 45 (NCE) Nice Cote D’Azur 10: 50

30/05/2012 TK 2420 (IST) İstanbul Atatürk 17: 20 (AYT) Antalya 18: 35

30/05/2012 TK 0628 (DKR) Dakar Leopold Sedar Senghor Intl. 01: 45 (IST) İstanbul Atatürk 11: 35

30/05/2012 TK 0604 (DAR) Darüsselam Dar Es Salaam 03: 45 (IST) İstanbul Atatürk 10: 50

30/05/2012 TK 2134 (IST) İstanbul Atatürk 09: 00 (ESB) Ankara Esenboğa 10: 05

30/05/2012 TK 2135 (ESB) Ankara Esenboğa 11: 00 (IST) İstanbul Atatürk 12: 05

30/05/2012 TK 1307 (IST) İstanbul Atatürk 11: 55 (GOA) Cenova Cristoforo Colombo 13: 45

30/05/2012 TK 1308 (GOA) Cenova Cristoforo Colombo 14: 45 (IST) İstanbul Atatürk 18: 35

30/05/2012 TK 0447 (UFA) Ufa 08: 40 (IST) İstanbul Atatürk 09: 40

 

Şeffaflık Derneği, “Nükleer Santraller”i masaya yatırıyor

2008 yılından bu yana Transparency International’ın Türkiye ülke kolu olarak faaliyet gösteren Şeffaflık Derneği, 31 Mayıs 2012 Perşembe günü “Bir Demokrasi Meselesi Olarak Nükleer Santraller” başlığıyla toplantı düzenliyor.

 

Cezayir Restoran’da gerçekleşecek toplantının amacı, toplumun tamamını ilgilendirmesine rağmen teknik ve tartışılmaz bir konu gibi tanıtılagelen nükleer santrallerin demokrasi, bilgiye erişim, şeffaflık ilkeleri açısından değerlendirilmesini sağlamak.

 

Toplantıya katılamayacak olanlar tartışmaları gün içinde  twitter.com/yesilgundem adresi üzerinden online olarak takip edebilir.

 

Program ise şu şekilde
Program

14:00 Açılış, E. Oya Özarslan, Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
14:15 Panel Konuşmacılar:
Prof. Dr. Erhun Kula, Bahçeşehir Üniversitesi, “Nükleer enerjinin geçmişi ve geleceği”
Pınar Ertor, Boğaziçi Üniversitesi, “”Hanehalklarının nükleer ve yenilenebilir enerjiye ilişkin tercihleri: Türkiye örneği”
Av.Arif Nihat Alpsoy, Çevre Hukuku Derneği, “Çevresel Bilgiye Erişim Hakkı ve Nükleer Santraller”

Moderatör: Ümit Şahin, Yeşiller Partisi Eşsözcüsü
15:45-16:00 Ara
16:00   Panel Konuşmacılar:
Özgür Gürbüz, Birgün Gazetesi Yazarı, “Halka rağmen nükleer santral”
Mahir Ilgaz, Açık Radyo, “AB Ülkeleri ve nükleer santraller”
Moderatör: Hande Özhabeş, Şeffaflık Derneği

17:30 Kapanış

(Yeşil Gazete)

3. Köprü ihalesi sonuçlandı

İstanbul Boğazı’na inşa edilecek 3. köprünün yapımına dair ihale sonuçlandı. İhaleyi İçtaş İnşaat Sanayi Ticaret A.Ş. – Astaldi ortak girişim grubu kazandı. 3. köprüyü istemeyen aktivistlerin kurduğu ve büyük ses getiren “2 Milyon İstanbullu” oluşumunun ihale sonrasında etkinliklerine hız vermesi bekleniyor. Bilindiği gibi “2 Milyon İstanbullu” 3. köprü yapımına dair kesin bir karar yok iken 3. köprü güzergahında bulunan ağaçların yok edilmeye başlanmasının ortaya çıkması üzerine Yeşiller Partisinin ön ayak olması ile biraraya gelmiş, 2 Ekim 2010’da İstanbul Boğazının pek çok yerinde aynı gün yaptığı protesto gösterileri ve “2 Milyon ağaç için 2 milyon İstanbullu “sloganı ile İstanbul halkının 3. Köprüyü istemediğini göstermişti.

Öte yandan İstanbul Boğazı’na inşa edilecek 3. köprünün yapımını da içeren ‘Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri-Paşaköy (3. Boğaz Köprüsü dahil) Kesimi’nin ihalesinde de teklifler açıldı. Kazanan İçtaş İnşaat Sanayi Ticaret AŞ-Astaldi Ortak Girişim Grubu oldu.

Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım  YİD Modeli ile gerçekleştirilecek projenin, yapım süresi dahil en kısa süreyi teklif eden konsorsiyuma verileceğini belirterek, Astaldi-İçtaş Ortak Girişim Grubu’nun 10 yıl 2 ay 20 günlük teklifinin en uygun teklif olduğunu açıkladı.

Yıldırım 3’üncü köprü için yatırım tutarının 2.5 milyar dolar civarında olduğunu söyleyerek,Bu rakam artabilir de azalabilir dededi.

Bundan sonraki adımın bakanlık onayı olduğunu belirten Bakan Yıldırım,İhale komisyonu çalışmalarını tamamlayıp genel müdür onay için bakanlığa gönderecek. Bakanlık onayı yaptıktan sonra görevli şirkete durum bildirecek oda gerekli hazırlıkları yapıp sözleşme imzalanması için idare ile bir araya gelecek. Bu işlem tamamlandıktan sonra işyeri teslim süreci var, işyeri teslim süreci tamamlandıktan sonra kredi çalışmalarını beklemeden firma isterse öz kaynak ile çalışmalarına başlayacak. Buna mani bir hal yok. Bizde böyle olmasını arzu ediyoruz. Projenin tamamlanması için. Hedefimiz 36 ay içinde köprü yolu yapıp en geç 2015 sonunda İstanbul’un hizmetine sunmaktırşeklinde konuştu.

“Silsel” projesinde benim de imzam var demek için son gün bugün

Galata Rum İlkokulu’nda bir süreden beri devam eden ve Kutluğ Ataman’ın girişimi ile hazırlanan “Silsel” projesi 30 Mayıs’ta (bugün) sona eriyor.

Aramice kanat çırpma anlamına gelen ‘sılsel‘, aynı zamanda Süryaniler’in turkuaz renkli çatı süslemelerinin de adı. Baskı ve korku yüzünden sokağa çıkamadıkları dönemde Süryaniler, özlemini çektikleri mavi gökyüzünü evlerinin çatısına resmedip avunurlarmış.

Kendim için, ülkem için nasıl bir gelecek düşlüyorum?‘ sorusu, renkli kumaşlar, üzerlerine yazmak için çeşit çeşit kalemler ve iğne-iplik. Mesajınızı istediğiniz kumaşa yazıyorsunuz, diğerlerine dikiyorsunuz ve sizden önceki kumaşa ekleyip uzun bir mektup oluşturuyorsunuz, veya oluşturuyoruz, biz insanlar olarak.”

Kutluğ Ataman‘ın girişimiyle hazırlanan bol yazarlı bu renkli mektup, şu an boş olan Galata Rum İlkokulu’nun çatısına doğru yükseliyor.

30 Mayıs’a kadar İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında gerçekleşen bu projeye uğrayabilir, ‘En büyük Galatasaray’dan ‘Güzel bir balerin olmak istiyorum’a kadar çeşitli mesajlar yazan bu mektuba siz de imzanızı atabilirsiniz.

Sılsel 30 Mayıs’a kadar, 12.00-19.00 arası açık.
Galata Rum İlkokulu, Kemeraltı Cad. No 49 Galata.

 

 

Aliağa’da Demir-Çelik ve Enerji zirvesine protesto

0
Aliağa Haber, Alfa Tivi’den Şenol Gök’ün haberine göre Aliağa Ticaret Odası’nda düzenlenen 1. Uluslar arası Demir Çelik ve enerji zirvesini çevreciler protesto etti. Türkiye’den Demir Çelik üreticiler Derneği, Haddeciler Birliği ve İngiltere, Hindistan, İtalya, Almanya’dan enerji sektörüne liderlik eden, teknolojilerine yenilik getiren firmaların katıldığı zirvede çevreciler çevreyi kirleten sanayi tesislerine karşı refleks geliştirmek amacıyla zirvenin yapıldığı Aliağa Ticaret Odası girişinde basın açıklaması yaptı.

Toplantıya verilen arada açıklama yapan Elektrik Mühendisi Muammer Argun toplantıda demirçelik sektöründeki son gelişmelerin konuşulduğunu belirterek “ Toplantının temel espirisi bölgemizdeki ark ocaklarının daha da genişletilmesini taşıyor. Bunun bölgemize neye mal olacağı, beraberinde çoğalan ark ocaklarını gereksinim olan büyüyen enerji ihtiyacının beraberinde yeni termik santralar doğuracağı meydandaydı. Dolayısıyla bu konuya duyarlı insanların, bu konuların bölgeye nelere mal olacağını hesap eden bir teknik toplantı yapılmasında fayda umuyorum” şeklinde konuştu.

Toplantıda  çevresel boyutlar hakkında bir çalışma olmadığı, sektörün kendi içsel teknolojilerinin tartışıldığını söyleyen Doç Dr Enver Yaser Küçükgöl “Çevresel açıdan olayın incelenmesi isteniyorsa sektörün bu konudaki uzmanlarıyla ayrı bir toplantı düzenlenip, orada her iki tarafın görüşlerinin tartışılmasının yararlı olacağını düşünüyorum” dedi.

Foçep Sözcüsü Bahadır Doğutürk “ Bu bölgede fütursuzca gelişmiş olan kirletici sanayi tesislerine karşı halk olarak bir refleks geliştirerek toplantıda endişelerimizi dile getirmek için buradayız” dedi. Ark ocaklarının ithal yoğunluklu, katma değeri düşük fabrikalar olduğunu belirten Doğutürk “Bölgemizde sahipsiz olduğunu sanıp mevcut fabrikalara ilaveten yeni ark ocaklı demirçelik fabrikaları planlanmaktadır, buna istinaden doğacak olan enerji açığını burayla ilişkilendirerek ithal kömüre dayalı termik santraller gündeme getirilmek istenmektedir” dedi. Doğutürk ayrıca bölgeyi kirletecek hiçbir tesise izin vermeyeceklerini söyledi.

 

PADÇEK, “Kulp Çayı yok oluyor”

Pasur Doğal Çevreyi Koruma Platformu ( PADÇEK),  yaptığı basın açıklaması ile Kulp Çayı üzerinde inşa edilen HES’lerin meydana getirdiği doğa tahribatına dikkat çekmek için bir basın açıklaması yaptı.

HES’lerin enerji üretmek amacıyla yapıldığı, sularımıza ve yaşam alanlarımıza yönelik bu yağmaya uydurulmuş bir kılıf olduğu ifade edilen basın açıklamasında, “Türkiye’ de yapımı biterek üretime geçen, yapımı devam eden ve yapılması planlanan yaklaşık 2000 HES projesi mevcuttur. Bu HES projelerinin tamamının 2023 yılında tamamlanması öngörülmektedir. Bu 2000 HES barajı tamamlanıp üretime geçtiğinde bile ülkemizdeki enerjinin sadece % 5’ni karşılayacaktır. Halbuki bugün üretilen elektirk enerjisinin %15’i dağıtım sırasında kaybedilmektedir. Sadece mevcut iletim hatlarına gerekli bakımı yaparak tüm HES’lerin üreteceği toplam enerjinin üç katını tasarruf etmek mümkünken, böylesine küçük bir oran için doğamızın ve canlıların yaşam alanının geri dönülmez biçimde tahrip edilmesi kabul edilemezdir” sözlerine yer verildi.

Geçen yaz yaşananz içme suyu sorunu da dile getirilerek, eskiden Kulp Çayı’nı dinlence yeri, yüzme amaçlı olarak kullanabilirken artık bu imkanın kalmadığı, sudaki canlıların tükenmeye yüz tutarak toplu şekilde öldüğü ve doğanın gözler önünde can çekiştiği gerçeğinin unutulduğunun sananlara bunları unutmadığımızı ve daha kararlı ve kitlesel bir şekilde karşılarında olduğumuzu ortaya koymak için bugün burada buluşmuş bulunmaktayız denildi.

Platform sözcüleri tarafından Kulp Hes-1 ve Kulp Hes-4 baraj şirketlerinin şimdiye dek doğayaverdikleri maddi zararların bedelini ödeyerek  daha öncede kendilerine gönderilen, sözlü olarak kabul ettikleri platformca tespit edilen aşağıda sıralanan önlemleri acilen alması gerektiği ifade edildi.

PADÇEK tarafından sıralanan alınması gereken önlemler ise şöyle:

· Pasur ilçe halkının içme suyu şebekesinin %90’a yakını HES barajlarının üzerinde kurulu olduğu Kulp çayından karşılanmakta. Biz platform olarak nüfusu 12000 olan bir ilçe merkezinin içme suyu şebekesinin sağlandığı çay üzerine hidroelektrik santrali kurulmasını kabul edilemez ve bunu anayasal bir suç olarak görüyoruz. Söz konusu iki HES barajının kontrolsüz bir şekilde çalıştırılması sonucu olarak çay suyu kirlenmekte ve kirlenen bu su içme suyu şebekesine karışarak Kulp halkının evlerinde en doğal, en yasal ve en insani hakları olan temiz içme suyundan faydalanma haklarını engellemektedir. Bu durum ayrıca bu sonucun ortaya çıkmasında hiçbir rolü olmayan belediye ile ilçe halkını karşı karşıya getirerek toplumsal gerginliklere neden olmaktadır. HES barajının çalıştırılmasının tamamen durdurulması sürecine kadar ilçenin içme suyu şebekesinin bu çaydan acilen koparılması ve başka kaynaktan  içme suyu şebekesi kurulana dek bu sorunun önüne geçilmesi için çay özerinden belediye  ile işbirliği yapılarak hes şirketi tarafından su arıtma tesisinin kurulması.

· Kulp çayının su debisinin azaldığı,tarımsal üretimin daha çok ön plana çıktığı,insanların,bitki-hayvan vb. canlıların içme suyundan daha çok faydalandığı,yerel vatandaşların gerek gezi,piknik,aile dinlence yeri olarak ve gerekse yüzme amaçlı çayı daha fazla kullandığı yaz mevsiminin ve yılın 4-5 ayında suyun normal akışına müdahale edilmemesi,HES’lerin elektrik üretimi yapmaması, suyu tutmaması

· Suyun tutulduğu ve elektrik üretiminin yapıldığı dönemlerde can suyunun yeteri kadar bırakılması,bırakılacak oranın tespitinin bağımsız mühendislerce belirlenmesi ve bu oranın ilçe halkına açıklanması,bırakılacak can suyu miktarını gösterir cihazların su alma noktalarına bırakılarak bu cihazların halka açık olması ve cihazların mekanik arıza oluşturmaması için gerekli rutin bakımlarının şirket tarafından sürekli yapılması,

· Can suyu yolunun geçtiği yerlerin koruma altına alınarak suyun tutulduğu dönemlerde burada yapılan balık avlanmalarının önüne geçilmesi,

· Su tutma havuzlarında biriken çamur ve tortuyu çay yatağına keyfi bir şekilde dökmek yerine platform üyeleri ve şirketin uygun göreceği yerlerdeki çukurlara şirket tarafından dökülerek üstünün kapatılması,

· Gerek barajların yapım aşamasında gerekse üretime geçtikten sonra dere yatağına dökülen hafriyat ve molozların temizlenmesi,

· Platform üyeleri ile şirketin beraber tespit ettiği yerlerde 2012 sonbaharı ile 2013 ilkbaharında son bulacak şekilde ağaçlandırma çalışmalarının yapılması bunun paralelinde çay kenarına insanların ailece dinlenebilecekleri piknik alanlarının kurulması. Bunun için bir ziraat mühendisi ile çevre mühendisine danışarak fikirlerinin alınması ve bu çalışmanın bir proje dahilinde yapılması

· Şirket tarafında elektrik üretimi için toplanan suyun bırakılış saatinin belli bir düzene bağlanması, günün hangi saatlerinde suyunu bırakılacağını kamuoyuna duyurması ve çay kenarının belli yerlerine görünür şekilde ve okunur puntolarla uyarı tabelalarının asılması,

· Kulp çayına özgü tatlı su balığı türlerinin (özellikle nesli tüm dünyada tükenmekte olan kaya alabalığı) tespit edilerek çoğaltılması ve koruma  altına alınması

· Ve son olarak mevcut hes şirketinin yapılmasını planladığı Kulp-2 ve Kulp-3 hes projelerini yapmaktan vazgeçmelerini istiyoruz.

· Bunun dışında yapılacak kısmi hiçbir önleyici ve oyalayıcı tedbire evet demeyeceğimizi buradan tüm Pasur ve Amed halkına deklare ediyor ve mücadelemizin bu temelde yürütüleceğini tüm dostlarımıza bildiriyoruz.

Pasur Doğal Çevreyi Koruma Platformu Yerel Destekçileri

– Kulp EĞİTİM- SEN
– Kulp SES
– KULP HABER-SEN
– İstanbul KULP-DER
– İstanbul İKED-DER
-Kulp CHP İlçe Teşkilatı
– Kulp BDP ilçe Teşkilatı
– Kulp DTK

(Yeşil Gazete)

Tour de France 2010’un yeni şampiyonu Andy Schleck

İspanyol Alberto Contdor’un doping cezası nedeniyle elinden alınan “Tour de France 2010” şampiyonluğu, turu ikinci sırada bitiren Lüksemburglu bisikletçi Andy Shcleck’e verildi.

“Sarı Mayo”, 30 Haziran’da başlayacak Fransa Bisiklet Turu’na hazırlık niteliği taşıyan Lüksemburg Bisiklet Turu öncesinde, Fransa Bisiklet Turu’nun organizatörlerinin katıldığı törenle Andy Schleck’e iade edildi.

Sarı Mayo’nun yeni sahibi Schleck, bu şekilde elde edilmiş bir galibiyeti “içi boş” olarak nitelendirerek birinciliği Fransa’nın meşakkatli yollarında almadığını söyledi.

Contador, Şubat ayında CAS’ta görülen davada doping test sonuçlarının pozitif çıkmasını, yediği bozuk etten kaynaklandığını öne sürmüş ama savunması reddedilmişti.

EDP-Yeşiller geleceğe yürürken Yeşiller üzerine bazı düşünceler

Ben Yeşiller Partisini sevdim…

Bu uzun ömrümün son iki yılını Yeşiller Partisinde yaşamamış olsaydım eksik yaşamış olurdum. Öğrendim, eğlendim, eyledim, politika yaptım.

Yeşil politika nedir, nasıl yapılmalıdır, sorusu üzerine genç arkadaşlarımla birlikte kafa yordum. Ülkemizin, insanlığın ve gezegenimizin sorunları üzerine politikalar geliştirmeye çalıştık. Özgür, demokratik, herkesin farklılıklarını koruyabildiği bir kollektifte politika yapmanın keyfini yaşadım, yaşıyorum.

Evet, genç ve küçük bir partiydik, ama dünyanın en büyük  siyasi projesinin parçası olmanın, güveni vardı. İki üç yıl gibi bir zaman bir siyasi partinin inşası, gelişmesi için nedir ki! Mutlaka büyüyecek, güçlenecektik… Çünkü, yeryüzünde yaşamın geleceği Yeşil politikanın ve ekoloji hareketlerinin güçlenmesine bağlıydı.

Dünyamız ve ülkemiz doğasına yönelik acımasız saldırının, küresel ısınmanın, artarak yaşanan iklim felaketlerinin neo-liberal ekonomik politikaların sonucu olduğunu artık kimse inkar edemiyor. O halde bu küreselleşen sisteme karşı alternatifler de olmalıydı. Avrupa Yeşilleri başta olmak üzere dünya bu alternatifleri geliştirmeye çalışıyordu.

Yeşiller Partisi mevcut sisteme muhalif, güçlü bir Türkiye partisi olacaksa bu alternatifleri ülke gündemine taşımalıydı.  Bu amaçla, “Yeşil Yeni Dünya Düzeni”, “Yeşil Ekonomi, Yeşil İşler, Yeşil Meslekler”, “Sıfır Büyüme” gibi alternatifleri tartışmaya açan toplantılar yaptık.  Şimdi de  “Yeşil Ekonomi” kitabımız dağıtımda.

Doğanın bir hak öznesi olarak Yeni Anayasa’da yer alması amacıyla “Ekolojik Anayasa Girişimi”nin oluşmasına öncülük ettik, çalışmayı “Meclis Anayasa Komisyonu”na taşıdık. Aylar süren ve pek çok uzmanın, çevrenin katkı yaptığı çalışmayı “Ekolojik Anayasa” başlığıyla kitaplaştırdık .  Bu çalışmalara katılmaktan heyecan ve onur duydum.

Halkların, emekçilerin yoksullaşmasının, işsizliğin artışının, gençlerin gelecek umudunu yitirmesinin, militarizmin, muhafazakarlığın yükselişinin, eşitsizliğe, ayrımcılığa, haksızlığa karşı çıkan halklara egemen güçlerce uygulanan baskı ve şiddetin kaynağının da aynı olduğu açıktı. Partimiz, bu sorunların çözümüne yönelik çalışmaları, eylemleri, seçimlerde bağımsız adayları destekledi, “Halkların Demoratik Kongresi”nde yer aldı. 1 Mayıs mitinglerine katıldık.  Kürt sorunu üzerine, İstanbul’un sorunları üzerine önemli raporlar (Kentsel Dönüşüm, İstanbul’un Ulaşım Sorunları, Sürdürülebilir Balıkçılık, Adalar Raporu gibi) hazırlandı. Yeşil düşünce ve politikalar üzerine kitapçık dizileri, broşürler basıldı.

Kısacası ben Yeşiller Partisi’ni, Yeşilleri sevdim, onlarla çalışmaktan onur duydum, mutlu oldum. Bu iki yıllık Eşsözcülük görevim sona ererken, yeni bir heyecenı, EDP ile birlikte çıktığımız yeni yürüyüşün heyecanını yaşıyorum. Bu beş aylık süreçte EDP’li arkadaşlarımızla dünyaya ve Türkiyenin sorunlarına  ve özellikle de yeşil politikaya, ekolojik sorunlara bakışımızdaki yakınlık, birlikte güçlü bir muhalefet yaratacağımıza olan umudumu besliyor.

Bu siyasi birliktelik herhangi bir birleşme değil. Bu birliktelik, Yeşil politikaların sol politikalar olduğunun doğrulanması kadar, hatta ondan da önemlisi,  ‘ekoloji’nin  özgürlükçü yeni solun siyasi paradigması haline gelmiş olmasının Türkiye’deki ilk örneği olmasıdır.

Ne var ki, bu birlikteliğe yönelik olarak Yeşiller Partisi’ne muhalif  yeşillerden gelen tepkiyi, hoşnutsuzluğu da anlamakta güçlük çekiyorum. Bunun nedeni sivil hareketle, siyasi parti farkını ayırd edememek olabilir mi, diye düşünmekteyim.

Yeşil Hareket ne kadar sivil?

Son yıllarda yaşam alanlarını, sularını, ormanlarını, denizini, sahilini talan eden, soluduğu havayı zehirleyen o büyük şirketlere karşı yerel halkların mücadelesinin her gün daha çok  yaygınlaştığını görerek heyecan duydum, gelecek umudum güçlendi.

Diğer taraftan da soruyordum; çevre, doğa koruma, ekoloji mücadeleleri bunca yaygınken, neden güçlü bir yeşil politik hareket gelişemiyordu? Neden Yeşiller Partisi bu hareketler tarafından beslenmiyor, desteklenmiyordu? Bir çevreciden, “Çevre hareketleri Yeşiller Partisi’nin arka bahçesi değil!” gibi bir uyarı duyuyordum?  Neden bu muhaliflerden Yeşiller Partisine gelen acımasız eleştirilerin arkası kesilmiyordu; yeşil hareketi büyütemedi, birleştiremedi vs. vs. diye suçlanıyordu? Bu eleştiriler haklı mıydı? Sivil hareketleri büyütmek siyasi partilerden mi beklenmeliydi; o zaman o hareketler sivil olur muydu?

Ülke siyasal gündemi bu kadar sıcakken, Türkiye’nin her yöresinde ekolojik, çevresel yıkımlar yaşanırken,  yeni kurulmuş  bir Parti, bir avuç üyesiyle her yerde bulunabilir miydi? Üstelik, imkanlarımız ölçüsünde mücadeleyi yakından izlemeye,  katılmaya, desteklemeye çalışıyorduk.

Görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de toplum henüz sivil toplum-siyasi toplum ayrımını yapabilecek kadar sivilleşemedi. Bir siyasal partinin sivil hareketten farkı olması gerekmez mi?  Siyasal Partiler, evet, miting de düzenlerler, eylemler de… Ama asıl görevleri ülke siyasetine müdahil olacak, yasamayı, iktidarı etkileyecek bütünsel  politikalar, programlar, projeler üretmek değil midir? Ancak böyle bir siyasi performans gösterebilirlerse toplumu etkileyebilir, örgütlenebilir, güçlenebilirler.

Yeşiller Partisi’ne katıldıktan sonra, zaman  içerisinde, yerel mücadelelerin bağrından neden güçlü bir siyasi enerji yaratılamadığı üzerinde düşünme, gözlem yapma fırsatım oldu. Örnek olarak bir deneyimimi aktarmak istiyorum.

Yeşiller Partisi’nin Bodrum İlçe örgütünün kurulması için girişimlerin başladığını duyduğumda heyecanlanmış, TBKP kapandıktan sonra verdiğim, bundan böyle siyasi parti çalışması yapmama kararımı bozarak, ben bu Partiye destek veririm, çünkü tabandan kuruluyor, yukardan parti kurulmaz, bu Partinin tabanı (çevre, ekoloji hareketlerinden besleneceğini sanarak) var, deyip harekete geçmiştim. Yanıldığımı kısa sürede anlayacaktım.

2009 Aralık, Kopenhag iklim zirvesi öncesinde, Bodrum’da Küresel Isınma Konferansını birlikte yapma önerimiz,  “Mavi Yol Girişimi” tarafından geri çevrilmiş, “Biz siyasi partilere mesafeli duruyoruz,” denmişti. Ben, ama biz Yeşiller Partisi’yiz, siyasi mücadele olmadan kalıcı başarı elde edemeyiz,  “Siz çevreciler itfaiyeciler gibisiniz, yangın çıkınca söndürme aletini alıp koşuyorsunuz, bir dahaki yangına kadar…” demişsem de, ikna edememiştim. Maviyol’dan bir arkadaş, itfaiyeci benzetmeme katılarak ,”Haklısın, hatta, neden geciktiniz, diye bazan azar bile işitiyoruz,” demişti de, gülüşmüştük.

Bu durumu uzun süre yadırgadım, düşündüm. Zaman içinde anlamaya başladım, haklıydılar. Ancak daha sonra, gerçeğin hiç de haklı argümanlarındaki gibi olmadığını da anlayacaktım…

Çevre, doğa koruma hareketleri genellikle geleneksel partiler, mevcut sosyalist partiler tarafından ele geçirilmiş durumda. Bu partiler yerel örgütlenmelerde yerli halka önderlik ederek (üye  veya sempatizanları aracılığıyla) oralarda var oluyorlar, daha sonra da harekete damgalarını vuruyorlar.

Bu iyi mi kötü mü? İlk bakışta iyi gibi görünebilir, ama siyasi partiler yerel mücadelenin sivil karakterine zarar veriyorlar. Öncelikle, siyasal bir kimliğin damgasını taşıyan sivil hareket dar kalma riski taşır. Ayrıca, farklı siyasal örgütlerin aynı hareket içinde var olma mücadelesi hareketin bölünmesine bile neden olabilir. Pratikte bu tür sorunların yaşandığını biliyoruz. Sonuçta, yerel hareketlerin siyasi partilerden bağımsız, yani sivil olması gerekliliğini dünya ve ülkemiz sivil mücadeleleri de göstermiştir.

Bu hareketler içinde elbette siyasi partilerin üyeleri, sempatizanları olabilir; ama solun, örgüt yönetimini ele geçirme hastalığı müzminleşmiş olduğu için, bağımsız kalmaları pek mümkün olmuyor. Sonuçta siyaset, sivili bozuyor. Hemen her alandaki dernek, girişim, yayın çevresi ve benzeri oluşumlarda olduğu gibi,  çevre, ekoloji örgütlenmelerinde de bu böyle.  Meslek Odalarımız da hala bu hastalıktan muzdarip.  Geçmişten taşıdığımız bu, sivil olan ya da öyle görünen örgütlenmelerde siyasal erki ele geçirme tarzının yorumu bu yazıya sığmaz. Ancak, geçmişle yüzleşmemize de hizmet edecek olan bu durum başlı başına tartışılması gereken bir konu. Yeşil Hareket açısından ise özellikle ve ivedilikle tartışılmalı, diye düşünüyorum.

Sivil hareket, örgüt, girişim halkın yaşam alanlarında; kenti, mahallesi, vadisi, ormanı (tabii barış, eşitlik, adalet gibi ülke ve dünya çapında sorunlarla da ilgili olarak), sorun her ne ise, onun etrafında, o sorundan etkilenenlerin, diğer farklılıklarını (ideolojik, siyasi vb.) koruyarak örgütlenmeleridir. Sivil hareketler heterojen topluluklardır.

Siyasi Partilerse, belli bir sınıfın veya  tabakanın çıkarları için,  yahut genel olarak halkın çıkarları için, belli bir ideoloji,  belli bir siyasal program etrafında ülke yönetimine talip olmak üzere örgütlenirler. Siyasi görüş ve ideolojileri bakımından kısmen veya total olarak homojendirler.  Aralarında geçişkenlik olabilir, ancak bir birlerine saygılı davranmak, zarar vermemek için özen göstermek durumundalar.

Tarihsel bir anda durum, “olmak ya da olmamak” kertesinde ciddiyse ve sorun siyasiyse,  sivil ve yerel hareketlerin, egemen siyasal ve ekonomik iktidarla güçlü siyasi partiler olmaksızın (ne yazık ki, geçerli iktidar aracı olarak hala siyasi partiler görünüyor) baş etmek imkansızdır.  Bu nedenle de yerel hareketlerin siyasi hareketi beslemesi, güçlendirmesi, en azından yıpratmaması gerekir, diye düşünüyorum. Oysa bugün olan tam tersine, Yeşiller Partisi sanki çevre, ekoloji hareketlerinin rakibi gibi görülüyor.

Ekoloji mücadeleri arasında yaşanan çekişmelerin, bölünmelerin bir ölçüde de yerel guruplarda insanların liderlik yaparak, somut hedeflere kilitlenerek yahut  gurupla özdeşleşerek kendini var edebilmesinin, tatmin elde edebilmesinin de payı olduğu bilinir. Yerel liderlikler her zaman önemlidir; somut işler yapmak, kısa vadede sonuçlar elde etmek tatmin edicidir, güzeldir, hoştur, ama nihai amaca götürecek yol dayanışmadan, bütünsel mücadeleden geçer.

Zaman “Benim olsun, küçük olsun,” zamanı değil. Sistemle kavgamız büyük. Türkiye’nin güçlü bir yeşil- sol muhalef partisine ihtiyacı var. EDP artı Yeşiller’den daha büyük bir siyasal oluşuma desteğini esirgemeyenlerin, sorumluluk alanların  gelecekte başarının da onurunu paylaşacaklarına inanarak, yolumuz açık olsun, diyorum.

Partimizi yeni Partiye taşıyacak Yeşil arkadaşlarıma başarılar diliyorum.