Dün ben de bir televizyon programı eleştirmeninin sporcu kadınlara yaptığı eleştirisini çok gereksiz buldum. Çünkü yaptığı eleştiri bilimsel yeterlilikten yoksun, tamamen toplumsal cinsiyet şartlanmışlığıyla yapılmış heteroseksistçe bir eleştiriydi.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi erkek görünümüne dayanarak çift cinsiyetli ve hormonal dengelerinde farklılık olanlara karşı zaten konuyu taraflı ve haksız bir şekilde de olsa irdeliyordu ama bilimi tamamen saf dışı bırakarak olayı sadece erkek egemen toplum gözüyle yargılamak işin adilliğini bir taraf bırakın çok da cahilce. Çünkü bu beyefendinin değindiği konu sporcular arasında yarattığı düşünülen güç dengesizliğiyle hiç alakalı değildi. Kadın sporcuların erkek bakış açısıyla resmen görsel kadınlığını sorguluyordu. Kadınlardan beklentisi sporcu da olsalar küçük omuzlar, kocaman kalçalar ve memelerdi. Memeleri bereketin simgesi olarak tanımlarken, kadınların doğurma ve doyurma görevinden bahsediyor sanırım.
Güreş, gülle, halter ve cirit gibi erkeklerle bağdaşan sporları yapan kadın sporcuların görünümünüyse içler acısı buluyor. Çünkü ona göre bu sporcular daha bir erkeksileşmişler, kadınlıklarını tamamen yok etmişler görsel anlamda. Kadın modeli, erkeklerin eline kalemi-fırçayı alıp resmettiği erkek egemen topluma hizmet eden bir köle sanırım ona göre de. Kadının sporda ne işi var değil mi?!
Bazı ülkelerde kadın sporunun gelişememesinin sebebi bu cinsiyetçi bakış açısı ne yazık ki. Bu yıl olimpiyatlarda ülkemizi temsil eden kadın sporcular erkek sporculardan daha fazla olmalarına rağmen madalya kazanamadılar şu ana kadar bildiğim kadarıyla. Bunun altında yatan da kadın sporculara erkek sporcular kadar imkan sağlanamaması olabilir mi? Gerçi ülkemizde futbol dışında diğer spor dallarına erkek-kadın ayırımı yapılmadan hiç önem verilmiyor ayrı mesele.
Kadın sporcuların sporda başarılı olmasının erkeğe benzemekle mümkün olduğunu söylemiş. Bu şu anlama gelebilir mi? Güç demek erkeklik demek, kadının güçlü olmaması gerekir. Kadınlık görsel güzellik demektir ve sporda başarı için erkeğe benzeyerek çirkinleşmemeli. Çünkü bu eleştirmenin beyninde erkeğe ve kadına ait görsel ve davranışsal heteroseksist bir rol modeli var ki, onun dışına çıkılmasını kabul edemiyor. Çünkü eleştirisinin diğer kadın sporcularla güç dengesini bozan hormonal durum hiperandrojeni veya çift cinsiyetlilikle hiç alakası yok.
Ve kadınların “ona göre” bu tür erkekleşmesini kadınlığın aşağılanması olarak görüyor. Acaba kadınlar mı aşağılanıyor, kadınların kendilerine biçilen rol ve görüntünün dışına çıkmalarıyla heteroseksizme göre erkek egemen düşünce mi aşağılanıyor?
Kadın sporculara bu görünümlerinden dolayı başarı için üstü örtülü bir şiddet uygulandığını iddia etmiş. Ben bir kadının zorla kolundan tutulup spor yaptırıldığını zannetmiyorum. Eğer erkeksi bir görüntü şiddete maruz kalmaksa, kurtarılması gereken yüzyıllardır heteroseksizmin kölesi olmuş erkekliktir bence. Erkekliğe de bir rol modeli çizilmiyor mu çocukluktan itibaren. Tanımlanmış erkeklikten taviz vermemesi için heteroseksistçe bir erkeklik dayatılmıyor mu? Güçle beraber şiddet ve keyfi alışkanlıklar erkeklikle bağdaştırılmıyor mu? Keyfiyet erkekliğe veriliyor ve kadınlar keyfi olunca ahlaksız oluyor.
Bu eleştirmenin eleştirisi sadece iddia ettiği gibi kadın sporcuların erkekleşmesine değil, kadınların heteroseksizme aykırı duruşlarına.
Yazısının sonundaysa resmen dibe vurmuş. Sporda başarı sıralamasını kadınların görsel olarak kadınlığı ve erkekliği belirlemeliymiş. Pardon bu kişi sporu güzellik yarışması falan mı zannediyor? Aksi halde kadının naifliğini ve zarifliğini olimpiyat oyunlarının yok ettiğine inanmazdı.
Bunu dile getirmek istemezdim ama bu eleştirmenin ben bildi bileli top sakal, bıyığı ve arkadan bağlanmış uzun saçları var. Kadın cinsiyetini toplumsal cinsiyete göre sorgularken, hatta bilinçsizce yargılarken, insanın önce aynaya, kendine bakması gerekmez mi? Tabi erkek atalarımızın da saçları uzun ve kulaklarında küpe varmış değil mi?! Ama toplumsal cinsiyeti ve toplumsal rol modellerini savunurken, bahanelere sığınmak yerine, insanın kendisiyle çelişmemesi için önce kendinin uyması gerekmez mi toplumsal cinsiyete dayalı bu klişelere, kalıp yargılara ve rol modellerine.
Metin Erksan 4 Ağustos Cumartesi günü aramızdan ayrıldı. 1929 yılında Çanakkale’de dünyaya gelen ve ülkemize 1964 yılında çektiği “Susuz Yaz” ile Berlin Film Festivali’nde ilk uluslararası ödülü kazandıran Erksan’ın filmografisine baktığınızda çok fazla film göremezsiniz aslında. Yönetmen son film “Preveze Öncesi”ni bundan tam 30 sene önce, 1982 yılında çekmiş.
İlklerin yönetmenidir bir bakıma Metin Erksan. Filmleri, gösterime girdiği dönemlerde pek rağbet görmemiş olsa da yıllar geçtikçe değeri anlaşılmış, bir süre sonra kült mertbesine erişmiş yapımlardır. Türkiye’de çekilen ilk korku filmlerinden 1974 tarihli “Şeytan”ın kamera arkasında da onun imzası görülür.
Metin Erksan’ı, Metin Erksan yapan film ise “Susuz Yaz”ın hemen arkasından kamera arkasına geçtiği 1965 tarihli “Sevmek Zamanı”dır. Çekimleri tamamlandığı dönemde dönemin sinema endüstrisi tarafından değeri anlaşılamamış, günün sinema koşullarına göre çok farklı gelen sinema dili, çekim tekniği, filmde çok az diyalog kullanılması gibi nedenlerle dağıtımcı bulamadığından gösterime girme imkanından bile yoksun kalmıştır.
Sevmek Zamanı (1965)
Ne var ki, bugün Metin Erksan dendiğinde ilk akla gelen filmdir, “Sevmek Zamanı”. Sinemamızın bu en kendine has yönetmenini anmak için biz de hakkında en çok konuşulan/yazılan/fikir beyan edilen filmi, “Sevmek Zamanı”nı bir kez daha izledik. Erksan ustaya ve onun hayatına başyapıtının izleği üzerinden bakmaya çalıştık.
Masalsı bir atmosferde geçer film. Filmde yaşananlar İstanbul Büyükada’da cereyan etse de izleyende görülenlerin gerçek olmadığı duygusu uyanır. Film boyunca devam eden müzik, doğanın kendi sesinin (yağmur, rüzgar, küreklerin suya vurduğunda çıkan ses) filmde insan seslerinden çok daha fazla yer alması, film içinde yaşanan gelişmelerin yaşadığımız dünyaya ait değilde filmin kendi dünyasına ait olması ister istemez bu duyguyu uyandırır.
Filmin konusunu kısaca özetlemek gerekirse. Büyükada’da bir malikaneyi boyama işi için ustası Derviş Mustafa ile birlikte çalışan Halil, evin bir odasında asılı bulunan kadın fotoğrafına aşık olur. Büyükada’daki evin kış mevsiminde ıssız olmasının verdiği güvenle her gün aşık olduğu kadın fotoğrafını ziyaret etmeye başlar. Fotoğrafta görülen kadın, Meral’in bu duruma tesadüf eseri şahit olması ve bu büyük aşka karşılık vermek istemesi ise işleri Halil açısından bozar. Çünkü Halil, fotoğrafta görülen kadına değil fotoğrafın kendisine, ordan kendisine bakan ifadeye, samimiyete, iyi niyete aşık olmuştur. Meral’in teklifini reddeder, onun kendi aşkını lekeleyeceğinden, onun resme bakarken hissettiklerini tam olarak karşılayamacağından, sonunda Halil’in kendi içinde yaşattığı aşkı da mahvedeceğinden çekindiği için böyle davranmak zorunda olduğunu ifade eder.
Meral’in teklifini reddettiği sahnede Halil’in söyledikleri filmin ana temasını teşkil eder aslında.
“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Birden, bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım. O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum. İkinci kere zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu. Boş evde, soğuk kış gecelerini beraber yaşadık onunla. Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. Çok zamanlar gidip yüzünü tutardım, gözlerini öperdim. Saçlarına değdirirdim ellerimi“.
Değişmezi bulmak. İnsanın aşkta kendisini olduğu gibi kabul edeni araması.
Filmin simgesel anlatımı pek çok değişik okumaya da gebe. Sanat eseri ile sanatçı arasındaki fark olarak da okunabilir film. Ressamı resimleri üzerinden tanımak/sevmek, yönetmeni filmleri, şairi şiirleri, yazarı romanları üzerinden tanımak/sevmek.
Okuduğumuz şiirde gördüğümüz, içimize işleyen “değişmez”i severiz. Her okuduğumuzda ordadır o, kalmıştır, değişmemiştir. Bir dahaki okumamızda ya da hatırımıza getirmemizde de aynı şekli ile kalacaktır. Fakat şiiri yazan şairi tanısak belki de hayal kırıklığına uğrarız. O şair değişecektir çünkü, yenilenecektir, farklılaşacaktır. Bizim şiirine tutkun olduğumuz şair başka bir zamanda bizi hayal kırıklığına uğratacak bir söz söyleyebilir. Biz şaire değil şiirine tutulmuşuzdur. Halil’in Meral’e değilde resmine tutulmuş olduğu gibi.
Aynı okumayı aşk’a da uyarlamak mümkün. Karşı taraftaki insana bir şeyler hissettiğimizde, o kişinin kendisine değil o süre zarfında bizim hoşumuza giden hal ve hareketlerine, o dönem içinde kendi içimizde yarattığımız ve aslında o kişinin asıl kimliğini tam olarak yansıtmayan, “içimizdeki o’na” aşık oluruz. Tanıdıktan ve “içimizdeki o’nun” aslında bambaşka biri olduğunu farkettikten sonra ise hayal kırıklığı başlar, aşık olduğumuz kişiyi “içimizdeki o’na” benzetmek için mücadele edilen “beyhude uğraşlar” devresi başlar. Hüsran başlar. Louis Aragon’un, “Mutlu aşk yoktur” derken kastettiği de aslında tam olarak budur.
“İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur”
Şimdi gelin aynı okumayı Metin Erksan’a ve onun sinemasına uyarlayalım. 1982 yılından bu yana film yönetmemiş büyük usta. “Sevmek Zamanı”ndan sonra neredeyse hiç büyük bir projede yer almamış. Sinemayı demeyelimde sinema endüstrisini değil filmini sevdiği içindir belki de. “Sevmek Zamanı”nda anlatmak istediğini tam olarak anlattığına kani olmuştur bir ihtimal Erksan. Hem sanatçının, hangi sanat ile iştigal ederse etsin, gailesi derdini anlatmak değil midir?
Metin Erksan ustayı sevgi ve saygı ile bir kez daha anıyoruz. O şimdi aramızda değil ama filmleri bizim bu dünyadaki konukluğumuz sürdüğü sürece aramızda kalacak.
anavarza
NOT: Sevmek Zamanı filminin tamamını BURADAN izleyebilirsiniz.
Açık Radyo 6 Ağustos günü Metin Erksan anısına bir “Sevmek Zamanı” derlemesi yayımladı.
Bir soundtrack albümü olmayan filmin müziklerini, filmden bazı sahnelerin sesleriyle birlikte Açık Radyo’dan Mert Öztekin derledi. Öztekin’in film seslerinden yaptığı benzer radyo varyasyonlarını rambomozart.com bloğunda bulabilirsiniz.
Sevmek Zamanı’nın mzüiklerini Metin Erksan dosyamız kapsamında Mert Öztekin’in izniyle aktarıyoruz.
Metin Erksan’ı 4 Ağustos’ta kaybettik. Aslında o 30 yıldır film yapmayarak çok daha önce sessiz bir şekilde sinema dünyasından ayrılmıştı.
Metin Erksan ve sineması hakkında daha iyi bilgi edinmek için Metin Erksan’ı en iyi tanıyan isimlerden biriyle, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı ile konuştuk. Metin Erksan ile 1990 yılından itibaren görüşen ve Metin Erksan sineması hakkındaki araştırma ve incelemelerini “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” (Dost Kitabevi, 2004) kitabında derleyen Kayalı kendi tanıdığı Metin Erksan’ı ve onun sinemasını Yeşil Gazete’ye anlattı.
…
Yeşil Gazete – Metin Erksan ile nasıl tanıştınız, onu ne kadar yakından tanıyordunuz?
Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı – Metin Erksan’ın sinemasını, filmlerini 1950’li yılların sonundan beri takip etmekteyim zaten. Kendisi ile şahsen tanışmam ise çok sonra gerçekleşti. 1990 yılı Mart ayında tanıştım kendisi ile. Ankara Film Festivali sırasında tanıştık. O tanışıklıktan sonra her sene uzun uzun konuşmalarımız olmuştur.
Metin Erksan
Yaptıkları ile tanımlamaya çalışmak mümkün ama zordur Metin Erksan’ı. Kendisini tanıdıkça, filmlerinin dışında yazıları ile başka metinlerini inceledikçe Metin Erksan’ın dünyasını tanımak daha kolay olur.
Metin Erksan en son filmini 1982 yılında çekmiş. Aradaki 30 yıllık süre zarfında da sinema filmi yönetmemiş. Böyle uzun bir ara vermesinin nedeni sizce nedir? Onunla olan konuşmalarınızda, onun hakkında kaleme aldığınız kitabı hazırlarken mutlaka bu konu üzerine de size kendi düşüncelerini aktarmıştır.
Metin Bey filmograsfisindeki filmlerin önemli kısmını kendisi çekmiştir. Filmlerinin çoğunda hem yönetmen hem de prodüktördür anlamında söylüyorum bunu. “Susuz Yaz”, “Sevmek Zamanı”, “Kuyu” gibi önemli filmlerinin hem yapmıcısı, hem de yönetmenidir. Bu açıdan bakıldığında sorunuzun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi yönetmenler çok daha fazla film çekmişlerdir, çünkü onlar piyasaya uygun filmleri yönetmişlerdir. 1960’lı yıllarda 60 ihtilalinin de rüzgarı ile sol ağırlıklı filmler çekilmiştir.
Metin Erksan sinemada hep kendine özgü bir sinemasal anlayışın peşinde olmuştur. 1960 yılında çektiği, “Gecelerin Ötesi” tarihsel sorunları sosyolojik olarak ele alan ilk toplumsal gerçekçi filmimizdir.
Metin Erksan, döneminin diğer yönetmenleri Halit Refiğ, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz gibi dönemin siyasi yapısına uygun filmler çekmemiştir. Erksan, 60’lı yıllardan önce gerçekçi filmler çekti, politik değildir Metin Erksan’ın sineması.
60 sonrası dönemde ihtilalin de etkisi ile politik filmler çekilmekte iken Erksan, 1964’de “Susuz Yaz”ı, 1965’de “Sevmek Zamanı”nı, 1968’de ise “Kuyu”yu çekmiştir. Dönemin sinema atmosferine ayrıksı gelen filmlerdir bunlar.
Sinema hayatının başlangıcından itibaren gelenekle problemi olmuştur, Aşık Veysel’in hayatını anlatan ilk filmi “Karanlık Dünya” (1952) bile sansüre uğramıştır.
1970’li yıllarda da sansürle geçmiştir yılları. 74 – 75’de televizyon için türk yazarlarının eserlerinden filmler yapmak istemiş, ancak Ahmet Hamdi Tanpınar’dan uyarlayacağı “Abdullah Efendi’nin Rüyası” pornografik bulunduğu için reddedilmiştir.
Orhan Kemal’in bir öyküsünü uyarlamak istemiş bu seferde komünizm propagandası var diye geri çevrilmiştir. Bunları daha fikir aşamasında iken reddediyorlar.
Sait Faik’in öyküsünü çekiyor, çekim mekanı Kadıköy Kızıltoprak olduğu için komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor. “Neden Kızıltoprak?” diye eleştiriliyor.
Öte yandan solcu kesim, Sait Faik çekip burjuva duyarlığını çekeceğine, Sabahattin Ali öyküsü neden çekmiyorsun diye eleştiriyor. Halbuki Metin Erksan, Sabahattin Ali’nin öykülerini de aynı dönemde hem de hiçkimse Sabahattin Ali öykülerini sinemaya uyarlamamış iken çekmiş bir yönetmendir.
Aziz Nesin
Yazarlar Sendikası da ağır eleştirilerde bulunuyor Metin Erksan için, hatta Aziz Nesin, “Metin Erksan’ın yaratma özgürlüğü sınırlandırılmalıdır” şeklinde bir beyanatta bile bulunuyor o dönem.
O dönemde her kesimden eleştiri bombardımanına tutuluyor. Dönemin muhafazakar gazeteleri Tercüman ile Adalet’e de sol ağırlıklı Cumhuriyet’e de bakarsanız, 1975 yılında her kesimin Erksan’ı eleştiri yağmuruna tuttuğunu görürsünüz.
1973 yılındaki Milli Sinema Açık Oturumunda yaptığı konuşmada da ağır eleştirilere maruz kalıyor. Sağcılarda da, solcularda da, TRT yani devletin kendisinde de Erksan’ı bir hizaya sokma, ona ayar verme çabası var.
Solcular Erksan’ı muhafazakar olmakla suçluyor, ama sinemamızda muhafazakarlıkla en son suçlanacak yönetmendir Metin Erksan. Yılmaz Güney’in, 1974 tarihli “Arkadaş”ı, Lütfi Akad’ın 1971 tarihli, “Anneler ve Kızları”, Halit Refiğ’in “Fatma Bacı”sı Erksan’ın o dönem yaptığı filmlere kıyasla daha muhafazakar filmlerdir. En son muhafazakar denecek sinemacıdır Metin Erksan.
1965’de Türk Sinematek kuruluyor ve kurulur kurulmaz ilk beyanatları “Türkiye’de sinema yok” oluyor. Dönemin entellektüellerin böyle bir anlayışı var. Düşünün “Susuz Yaz” Berlin’den büyük ödülle dönmüş, “Sevmek Zamanı” çekilmiş ve “ülkede sinema yok” denebiliyor. Böyle bir ortamda da bir yönetmenin film çekmesinin imkanı yok.
Metin Erksan’ın 1982 – 2012 arasında film çekmediğini görüyoruz. Bu 30 yılı aşan dönemde neler yaptı Erksan?
Kitaplar yazdı, “Atatürk Filmi” kitabında Türkiye’de Atatürk filminin neden çekilemeyeceğini anlattı. Avrupa Birliği üzerine bir kitap yazdı. Bir de Ege sorunları üzerine, Türk-Yunan ilişkileri üzerine bir kitap yazdı.
TRT’de danışmanlık yaptı. Mimar Sinan Sinema Televizyon Enstitüsü’nde, daha önceki adı “Türk Film Arşivi”dir, hocalık yaptı.
Peki Metin Erksan’ın etkilendiği bir sinemacı ya da bir akım var mıdır? Sevdiği filmler, izlediğini naklettiği yönetmenler hangileri idi?
Metin Erksan özgün bir sinemacıdır. Dünya sinemasını elbette takip ederdi, ama o dönemde dünya sinemasını takip etmek bugünkü kadar kolay değildi. Yabancı filmler bazen 4 yıl, 5 yıl sonra geliyordu ülkemize. Metin Erksan’ın tüm derdi özgün sinema yapmaktı, çok erken başlamıştır sinema kariyeri, 20 yaşında sinema yazmaya başladı, 23 yaşında ilk filmini çekti.
Filmleri için İtalyan yeni gerçekçiliğinden etkilendi, “Sevmek Zamanı” için, şundan etkilendi bundan etkilendi deniyor ama, doğru değil bunlar. Erksan’ın temel farkı ülkenin kültürel geçmişi üzerine derinlikli düşünme eğiliminde olmasıdır.
Türkiye’de o dönemde film çeken hiçbir yönetmende Metin Erksan kadar sanata yönelik tahsil yok. Halit Refiğ mühendislik mezunudur. Yılmaz Güney bir parça iktisat okumuştur. Atıf Yılmaz resim bölümünü yarım bırakmıştır. Lütfi Akad iktisat mezunudur. Ama Metin Erksan sanat tarihi mezunudur.
Peki günümüz Türk sinemasında onun izinden giden, onun tarzında film yapan yönetmenler var mı size göre?
Maalesef yok. Güncel olana eğilimli olan insanların bir tarzının olması mümkün değil zaten. Erksan’dan etkilenenler olabilir ama o ayrı. Metin Erksan sinemasının iki yönü var, sinemasal yönü entellektüel yönü ile entellektüel yönü de sinemacı yönü ile iç içe geçmiş durumda. Onun filmlerini özümsemiş yönetmenler olabilir tabii, ama ben onun ardılı olan bir yönetmen vardır diyemiyorum.
Metin Erksan filmlerinde kadınları hep diğer Türk filmlerinde yansıtılanın aksine daha güçlü, daha ayağı yere sağlam basan karakterler olarak görüyoruz. Örneğin “Susuz Yaz” filmindeki kadın karakteri, “Sevmek Zamanı”nın Meral’i, özellikle “Şoför Nebahat”i. Bu görüşümüze siz de katılır mısınız?
Metin Erksan'ın "Kuyu" filminden (1968)
Bu saydıklarınızın dışında çok daha güçlü bir kadın karakter var. “Kuyu” filmindeki kadın karakter çok güçlü. Adam kadını üç kere, beş kere dağa kaldırıyor ama kadın gene de direniyor.
Kuyu çok güzel film diyor şimdi pek çok kişi, ama film 1968’de vizyona çıktığında muhafazakar olmakla suçlanmıştı. Filmin başında Nisa süresinden bir ayet belirir ekranda, “Kadınlara iylikle davranınız” ayeti. Bu nedenle, filmde Kuran’dan ayet gösterildiği için film muhafazakardır deniyor.
“Yılanların Öcü” filmindeki kadın karakterde de bu var. Başka pek çok filmindeki kadın karakterde bunu görmek mümkün.
Gelelim “Sevmek Zamanı”na. Bu film hala üzerinde konuşulan ve tam olarak anlaşılmayan ve Metin Erksan’ın başyapıtı olarak görülen film. “Sevmek Zamanı”nı bu kadar özel kılan nedir?
Erksan’ın birbirinden güzel çok filmi var. Bahsettiğiniz “Sevmek Zamanı” da aslında gösterime girdiğinde birçok sorunla karşılaşmıştır. Şimdi bu film üzerinde yoğunlaşan ilgi belki şuradan kaynaklanıyor. 1980 ve 2000’den sonra hemen hemen herkes sinema önce sinema olmalı, sosyal gerçekliğinden kurtulmalıdır diyor. Geriye dönüp geçmişe baktıklarında da bu tanıma uyan bir filmle, “Sevmek Zamanı” ile karşılaşıyorlar.
“Sevmek Zamanı” o dönemin yaklaşımı çerçevesinde hiç kimsenin cüret edemeyeceği önemli bir denemedir bana göre. Halil’in, kadının babası ile konuşması sahnesini getirin gözünüzün önüne. Bu sahnede aslında Metin Erksan’ın düşünce yapısının izdüşümlerini bulmak mümkün.
Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak ne söylemek istersiniz?
Metin Erksan zaten fazla bilinmiyordu. Film olarak yaptıkları değil entelektüel olarak yaptıkları üzerine şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da fazla durulmayacak gibi görünüyor. Ölümünün ardından son günlerde yazılanlar da bu düşüncemi doğru çıkarıyor. Türkiye’de ortam değişirse, Metin Erksan’ın sineması da entellektüel kimliği de daha net anlaşılabilir.
“Ben senin resmine değil de sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Halbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine aşığım.”
Halil (Müşfik Kenter)/ Sevmek Zamanı
Sevmek Zamanı (1965)
Bir röportajında kendimi Türk Sineması’na ya da Yeşilçam’a ait hissetmiyorum demişti Metin Erksan… Doğruydu ve de haklıydı. Çünkü bildik formülleri uygulamıyordu filmlerinde. İşte bu yüzden “Susuz Yaz” Berlin’de Altın Ayı’yı kazanan ilk Türk filmimiz olacaktı. Ve son ana kadar yakasını bırakmayan devlet sansürü; çiçeklerle, törenlerle karşılayacaktı bu ödülün gelişini. İkiyüzlülüğü görmüştü. Darbeyi, sansürü, acıları görmüştü. Küsmüştü. Ve belki de tüm bu sebeplerden 30 yıl boyunca tek bir film bile çekmemişti.
Yalnızca bu tabloya bile bakınca hayatı filme çekilse, ne Oscar’lar alır diye düşünmeden edemiyor insan. Aslında bugün Türk Sineması’na bakıp ne kadar kötü olduğunu söyleyip duruyoruz. Evet bu gerçek ama bugün sinemamızın bu halde olmasına neden olan bir geçmişimiz var ne yazık ki. Yalnızca sinemada değil, sanatın her alanında dönem dönem adeta resetlenen ve her seferinde bir şeylere sıfırdan başlayan bir toplum… İşte bu yüzden hep emekleme safhasındayız, kimse koşmamıza izin vermiyor!
Şartlar ne kadar kötü olursa olsun her zaman kahramanlar olur. İşte Metin Erksan da bizim sinemamızın kahramanlarından biriydi. Ve bu kahraman bizi terk edeli aslında 30 yılı geçmişti. Hatta ne acı ki birçok insan onun yaşadığından bile habersizdi. Hani efsaneler vardır ya, John Lennon aslında yaşıyor ya da Jim Morrison aslında ölmedi, bir yerlerde sakin ve huzurlu bir hayat yaşıyorlar diye. İşte Metin Erksan onun gerçekten yaşayan örneğiydi. Yeşilçam filmleri izleyerek büyümüş son kuşağın içindeyim. Yaz tatilinin o sıcak, uzun öğleden sonralarında akşama kadar ardı ardına bazen hüzünlü bazen de komik o sevimli eski Türk filmlerini bıkmadan usanmadan izler de izlerdim. Çoğu zaman annem ve anneannem de bana eşlik ederdi.
Bence Yeşilçam Sineması tümüyle olmasa da büyük oranda hala öz sinemamız demek ve bugün izlediğim pek çok filmden hala o tadı alamamamız işte tüm bu yıllardan gelen birikimin acı bir sonucu.
Yine de geleceğe umutla bakmak için pek çok sebep var. Eğer bu topraklardan zamanın şartlarını da göz önünde bulundurursak Metin Erksan gibi bir çılgın çıktıysa neden yenileri olmasın? Metin Erksan’ın bir röportajında kendisinin de söylediği gibi bugün Türk Sineması’nın uluslararası alanda en başarılı yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’a o kapıyı açan yine üstadın kendisi değil miydi? Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ,Yılmaz Güney daha pek çokları… Onları asıl öldüren unutulmaktır. Yani kahramanlar yalnızca unutulduklarında gerçekten ölürler.
Sinema dünyasından insanlara geçen hafta kaybettiğimiz yönetmen Metin Erksan’ı ve onun sinemasını sorduk.
İşte aldığımız yanıtlar.
Derleyen: Gizem Ertürk – Yeşil Gazete
Sadi Çilingir – Sinema Yazarı
Metin Erksan sinemamızın en özgün yönetmenlerinin başında gelir. Sadece “Sevmek Zamanı” bile onun sadece ülkemiz sinemasının değil dünya sinemasının en önemli yönetmenleri arasında sayılmasına yeterlidir. “Sevmek Zamanı” gibi bir film dünya sinemasında dahi bir daha yapılamaz.
Alper Turgut – Sinema Yazarı
Metin Erksan, yerli işi sinemanın en büyük kayıplarından biridir, hiç kuşkusuz. Memleket sineması diyemiyorsak hala, o ve onun gibi yetenekli, özgün ve sinema büyüsüne aşık yönetmenlerin küstürülmesindendir. Sansür, sinemaya dair yasaların oluşturulamaması, sektör adına yaşanan olumsuzluklar Metin Erksan’ı yönetmenlik koltuğundan çok erken uzaklaştırdı. Susuz Yaz, Yılanların Öcü, Kuyu’nun yönetmeni en üretken yaşında, ustalık çağında filmlerden elini çekti.
Hayır, elbette unutmadım. Sevmek Zamanı nasıl unutulabilir? Selvi Boylum Al Yazmalım iyi bir aşk filmidir ama Sevmek Zamanı, sevgi filmlerimizin en güzeli ve en özelidir, o bir doruktur. Akad, Güney, Yılmaz, Kavur, Refiğ ve son olarak Erksan… Sinemamızın eskiye dair tüm renkleri soluyor artık. Doğal olarak yeni bir kuşak geldi sonradan, ardından da günümüz yönetmenleri… Metin Erksan’ın yokluğunda türlerin sayısı arttı, vasatı aşan yapımlar kotarıldı ancak onun eksikliği hep hissedildi. Dün Sevmek Zamanı’nı tekrar izledim, ben sana değil resmine aşık oldum dedi yine adam. Evet, gişeye ve üne değil, 7. sanat sinemaya aşık olan yönetmenler çoğaldıkça, Metin Erksan’ı daha iyi anlayacak gelecekteki sinemacılar, çünkü o kolay olanı değil zor olanı seçti, film çekmeyi değil sinema yapmayı tercih etti.
Yeşim Tabak – Sinema Yazarı
Yeşilçam’ın hatırası, her şeyden çok bir tür ‘emekçilik’le romantize edilir. Kısa zamanda çok iş çıkarmaya, anlık pratik çözümler ve ödünlerle “olduğu kadar…” diyerek yol almaya dair bir beceriyi kast ederiz bununla. Veya sanatçıyı esnaftan, işçiden, ‘Hababam Sınıfı’ öğrencisinden ayırmayan, Türk işi bir ‘bitirim’liği. Metin Erksan sineması deyince ise, bu topraklarda az rastlanan (iddiası sebebiyle de tepki çeken) kaygılar ve arzular gelir aklıma: Mükemmeliyetçilik, orijinal / yeni olma arayışı, insanları şaşırtma cesareti, ‘gerçeküstü’ne ve şiirsel olana övgü, setteki aksiyonla sınırlı kalmayıp ‘düşünme’ye dayalı uzun bir ön hazırlık sürecinde sarf edilen, başka türlü bir emek… Erksan iyi ki vardı. Sinema tarihimizdeki özgün yeri, ‘avangard’a ilgi duyan (özellikle de kendisinden sonraki kuşaklardan) seyirci için tutunacak bir dal, bir ilham kaynağı oldu daima. Onun bir feminist olduğunu iddia edecek değilim ama, kadın karakterleri anlama çabasıyla da Türk sinema tarihinde ilginç bir yerde duruyor Metin Erksan.
Bana kalırsa en iyi filmi, zorlamasız bir minimalizmle neredeyse masalsı bir hava taşıyan ‘Kuyu’dur. En sevdiklerim ise, tuhaf ‘olmamışlıklarıyla birlikte, ‘Sevmek Zamanı’ ve ‘Kadın Hamlet’.
Selim Güneş – Yönetmen
“Susuz Yaz”, “Sevmek Zamanı”, “Yılanların Öcü” ve “Kuyu” gibi filmlerin yönetmeni Metin Erksan için bir sinemacı olarak ayrıca içim sızladı. Daha önce bir röportajımda da söylemiştim; beni en çok etkileyen yönetmendir diye…
Metin Erksan’ın, bir sinemacının her şeyden önce sorumluluk sahibi olması gerektiğini söylediği bir röportajını hatırlıyorum. Bu yaklaşımı, onu neden usta bir sinemacı olarak tanıdığımızın cevabıdır.
Benim en çok etkilendiğim üç filmi “Sevmek Zamanı”, “Kuyu” ve “Dokuz Dağın Efesi”dir. Dokuz Dağın Efesi’nin etkisinin filmi izlediğim dönemle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Dönem itibariyle beni etkileyen şeyin ise Fikret Hakan olduğunu sanıyorum. Fikret Hakan benim çocukluğumun kahraman oyuncusudur…
Ama “Kuyu” ve “Sevmek Zamanı” ise, ben de böyle filmler çekmek istiyorum dediğim filmlerdir. Ve her ikisinin de yarattığı duygular çok güçlüdür. Benim için sinema, her şeyden çok “sinema duygusu”dur. Ayrıca her iki filmin de sinematografisi çok etkileyicidir. Özellikle “Kuyu”nun…
Hasan Tolga Pulat – Yönetmen
Ben hep çok sevdim Türk filmlerini… İsteyen istediği kadar burun kıvırsın benim için hep çok değerlidir, güzel olduğunuz kadar küstahsınız da cümlesi.
Yeşilçamın o melodram dünyası, bütün samimiliği, naifliği, umudu, siyah ve beyazın keskin ayrımı bir masal anlatırdı bana. Sinema okuluna girdiğimde Türk sinemasının başka bir yönünü farkettim. Bu dünyada Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Metin Erksan gibi yönetmenlerin sinemalarıyla tanışmaya başladım. O zamana kadar Türk sinemasından dinlediğim masalların çok dışındaydı bu yönetmenlerin sineması. Bu yönetmenlerin hikayelerine mesafeli bakış açıları, gerçekçi ve sert üslupları, anti kahramanları, mutsuz sonları hayatın daha somut bir izdüşümünü yaşattı bana. Daha olgun bir fikir dünyası yaratmaya başlamıştı zihnimde. Çocukluğumun naif dünyasından çıkartarak; zorlu, tekinsiz bir dünyanın varlığından haberdar etmişti beni.
Büyümeye başladım bu filmler sayesinde. Bu büyük sinemacıları tek tek kaybetmeye başladığımızda bir kuşağı da kaybetmeye başladık. Kendi görsel, işitsel dünyalarını Türk sinemasına ve seyircisine hiç yadırgatmadan kabul ettirebilmiş bir kuşağı da kaybetmeye başladık. Bu insanlar sadece sinemacı değil kendi toplumunu ve çağını çok iyi anlamış çok iyi anlatmış filozoflardı.
Bu filozoflardan belki de en sonuncusu olan Metin Erksan’ın ölüm haberini duyduğumda Türk sinemasının evrimleşmesine büyük katkısı olmuş bu kuşağın artık kapandığını bilmek içimi acıttı. Keşke daha fazla film çekseydi, keşke o filmlerden birinde olabilseydim hayallerimin de bitmesi üzdü beni. Aklıma hemen İzmir’de Gezici Film Festivali kapsamında izlediğim Susuz Yaz filmi geldi. Son derece gerçek olan öyküsü toplumun bütün reflekslerini gözlerimizin önüne seriyordu. Gencecik Hülya Koçyiğit’in henüz ilk oyunculuğunda belki de bir daha kariyeri boyunca asla yakalayamadığı o gerçekçi performansa şahit olmak, Erol Taş’ı başrolde izlemenin haklı gururunu yaşamak, dünyanın sert, çıkarcı ve acımasız atmosferini Anadolu insanı üzerinden evrensel çıkarımlara ulaştırabilmek filmi unutulmazlarım arasına sokmuştu. Festivalden çıktığımda gördüğüm çoğu Türk filminden farklı olan bu filmin beni önce şaşırttığını sonra da heyecanlandırdığını hatırlıyorum. Sevmek Zamanı’ndaki o soğuk, mesafeli, yer yer gerceküstü bile olan bir öykünün değme moladramlar kadar beni etkileyen bir aşk hikayesine dönüşmesinin nedeni; Metin Erksan’in modern sinema diliyle, klasik sinema kalıpları arasındaki uyumu son derece başarıyla dengelemesiydi. “Kuyu” filminin fantastik evreni, ürkütücü, tedirgin edici atmosferi bir Türk filminden çok Avrupa filmlerini andırıyordu. Türk sinemasının bütün kalıplarını kırarak, Türk seyircisinin bütün alışkanlıklarını değiştirip dönüştürerek, özgünlüklerini her zaman koruyacak bir kuşağın son temsilcilerinden bu büyük ustayı kaybetmiş olmak her zaman Türk sinemasının hissedeceği bir öksüzlük duygusu yaratacaktır.
Nizam Eren – Sinema Projeleri ve İletişim Danışmanı
Çocuksanız, izlediğiniz ve etkisinde kaldığınız bir filmin oyuncularını anımsarsınız da, o oyuncuları taklit edersiniz de, her karesi gözünüzün önünden gitmez de, müziğini mırıldarsınız da, mahallenin her çocuğuna ballandıra ballandıra anlatırsınız ya hani, işte o filmleri ‘biri’ yönetmiştir aslında ve siz büyüyünce ayırdına varırsınız bunun.
Metin Erksan bu filmlerin en iyilerini yapmıştır işte. Hani o çocukluğunuz da ki sizi etkileyen filmlerin yönetmenidir kendisi. Mezun olan binlerce sinema öğrencisinin olmak istediği adam.
Çok okuyan, çok araştıran, aykırı ve denenmemişi deneyen, bir çok ilke imza atan adam olarak bildik kendisini. Biz onu “30 yıldır da sinema yapmayan adam” olarak bildik.
Yılanların Öcü zamanın sansürüne takıldı. Susuz yaz sansüre takıldı. Yaptığı her iş bir şekilde makaslandı. Bakın size ne anlatacağım: Metin Erksan, 1963 de, Necati Cumali’nin SUSUZ YAZ adlı romanını sinemaya uyarladı. Film, sansür kurulunun festivale katılmasına izin vermemesine karşın, (KAÇAK OLARAK) Berlin’e gitti ve Altın Ayı ödülünü kazandı.
(İlk kararda yurt dışına gitme hakkı bulunan film, festivale katılma izni isteyince kurul tekrar toplanıp ‘Türkiye’yi kötü gösterdiği’ gerekçesiyle filmin festivale katılımını yasaklıyorlar.)
Film, buna rağmen kaçak yollardan Berlin’e ulaşır ve bilindiği gibi en büyük ödül olan Altın Ayı’ı alır. Alınca yurda dönen ekibe Kültür Bakanlığı sanki kendisi yasaklamamış gibi bir kutlama kokteyli verir. Kokteyl ile yetinmeyip Erol Taş’a , Metin Erksan’a ve Hülya Koçyiğit’e ödüller de verir.
Herkes O’nun neden 53 yaşından bu yana sinema yapmadığını merak etti. 53 yaşından beri, yani tam 30 yıldır film yapmıyor.
İşte böyle bir adamdı Metin Erksan. Işığın bol olsun…
Şimdi filmlerini tekrar izleme ve Metin Erksan’ı tekrar SEVME ZAMANI!
Yazar, sinema tarihçisi, araştırmacı, eleştirmen, çevirmen, eğitmen Giovanni Scognomillo, 4 Ağustosta kaybettiğimiz sinemamızın auteur yönetmenlerinden Metin Erksan’ı, Açık Radyo’nun Açık Dergi programında anlattı. Açık Dergi programını hazırlayan arkadaşlarımız Gözde Kazaz ve İlksen Mavituna’nın izni ile Scognomillo ile yapılan bu söyleşiyi yayınlıyoruz.
Söyleşiyi aşağıda dinleyebilirsiniz.
Şimdi türk sinemasını yaratanlar doğal olarak aramızdan yavaş yavaş ayrılıyor. Metin Erksan, Türk sinema tarihine baktığınızda yönetmenler arasında, kişilikli yönetmenler arasında ayrı bir yer tutan bir sanatçıydı. Çoğu filmleri olay yaratır, genellikle sansür açısından. Bazı filmleri sanatına uygun düşmez yaptığı bazı piyasa filmleri gibi. Ancak Türk sinemasında mesaisini sürdürebilmek için kendisine yakışmayan, istemediği projeleri kabul etmek zorunda kaldı her zaman.
Metin bunu iyi halletti diyebiliriz. Ne kadar birkaç tane piyasa filmi çektiyse de aslında kendi çizgisinden, kendi dünyasından çıkmamaya özen gösterdi. Kendine özgü bir sinema sanatçısıydı. Kendine özgü bir dünyası vardı. Rahatlıkla her türden filmler imza atabiliyordu ve her birinde kendi kaşesini, kendi damgasını korumayı çok iyi biliyordu. Yapmak istediği sinema daima gerçekçi bir sinema oldu. Bu yüzden de bazı filmlerinde sansürle çatışmak zorunda kaldı.
Berlin festivalinde aldığı, “Susuz Yaz” filmi için aldığı ödül onun tek başarısı değil pek tabi. Metin Erksan çekmek zorunda olduğu kimi piyasa filmlerinde bile kendi dünyasının izlerini, işaretlerini her zaman belirtmeyi gözetti.
Kendine özgü bir yönetmen dedim, evet öyleydi. Onun üzerinde durduğu temalar vardı, yalnızlık gibi. Onun, bir çeşit araştırma yaparcasına bağlı kaldığı gerçekçi sinema ya da siyasal sinema gibi eylemleri, çalışmaları Türk sinema tarihinin en önemli filmlerinden bazılarını ortaya koydu. Bir kuşağın temsilcisi idi. O kuşaktan sadece Memduh Ün kaldı, Allah ona uzun ömür versin.
Türk sinemasını yaşatan, Türk sinemasını oluşturan, Türkiye’ye gerçek sinemayı getiren bir kuşaktı bu. Metin, bütün filmleri ile o dünyasını yansıtmayı bildi ve bu şekli ile seyircisinin, ister Türkiye’deki seyircisinin ister yurt dışındaki seyircisinin beklentilerini hiçbir zaman boşa çıkartmadı.
Londra 2012 Olimpiyat Oyunları Atletizm 1500 metre finalinde Aslı Çakır Alptekin altın madalyaya ulaşırken, Gamze Bulut gümüş madalyanın sahibi oldu.
Sporun atası sayılan atletizmde Türkiye, Olimpiyat tarihinde ilk altın madalyasına ilk olimpiyatların yapıldığı 1896 yılından tam 116 yıl sonra ulaşmış oldu.
Yarışın başlamasıyla birlikte Gamze Bulut ve Aslı Çakır Alptekin, öndeki grupta yer aldılar. Gamze Bulut, ilk 400 metreyi lider geçerken, Aslı Çakır Alptekin de ilk 5 içinde koştu. Son tura da Gamze lider girdi. Son 300 metrede atağa kalkan Aslı Çakır Alptekin, liderliği ele geçirdi. Son düzlüğe de lider giren Aslı Çakır Alptekin, yarışın sonuna kadar liderliğini korudu. Gamze de ikinci sırada yarışı bitirince Türkiye olimpiyat oyunlarında 1500 metreyi iki madalyayla kapadı.
Aslı Çakır Alptekin altın madalyay 4:10.23’lük derecesiyle ulaşırken 1992 doğumlu Gamze Bulut, 4:10.40’lık derecesiyle gümüş madalyanın sahibi oldu.
1500 metrede duble yapan iki milli atletimizin yanında, Bahreynli Maryam Yusuf Jamal bronz madalyayı alarak podyumu tamamladı. Atina 2004’te gümüş madalyayı kazanan tecrübeli Rus atlet Tatyana Tomashova ise 4:10.90’lık derecesiyle dördüncü sırada kaldı.
Son Avrupa Şampiyonası’nda da Aslı Çakır Alptekin altın, Gamze Bulut da gümüş madalya kazanmıştı. İki atlet, Avrupa Şampiyonası’ndaki başarılarını olimpiyatlarda da tekrarladı.
İlk altınımız!
Aslı Çakır Alptekin’in aldığı altın madalya Türkiye’nin Olimpiyat Oyunları’nda atletizm dalındaki ilk altın madalyası oldu. Atletizmde Türkiye daha önce 1948 Londra Olimpiyatları’nda 3 adım atlamada Ruhpi Sarıalp ve 2004 Atina Olimpiyatları’nda çekiç atmada Eşref Apak ile bronz, 2008 Pekin Olimpiyatları’nda da 5 bin ve 10 bin metrede Elvan Abeylegesse ile 2 gümüş madalya kazanmıştı.
2002 yılında türk spor tarihinin o ana kadarki en büyük atletizm başarısını yakalayan Süreyya Ayhan 1500 metrede avrupa şampiyonu olmuştu. Yazar Vivet Kanetti, Süreyya Ayhan’ın bu başarısı üzerine kaleme aldığı ve bu ülke kadınlarının potansiyelini anlattığı kitabı, “Koş Süreyya Koş”da, Süreyya Ayhan’a şöyle sesleniyordu, “Koş Süreyya koş, sen koş ki ardından başkaları da gelsin”. Kanetti’nin kehaneti 10 sene içinde hayal bile edilemeyecek bir gerçeğe dönüştü. Süreyya Ayhan bu ülkenin erkek egemen kültürüne kurban edildi ama Süreyya Ayhan’ı izlediklerinde onlu yaşlarının başlarında olan Aslı ve Gamze bayrağı Ayhan’ın elinden alıp daha ileriye götürdüler. Teşekkürler Vivet Kanetti ve teşekkürler -her nerede isen- Süreyya Ayhan.
Tarihi 1500 metre finalini buradan izleyebilirsiniz.
Tunus’un Sidi Bouzid kentinde halk, hükümetin yürüttüğü politikayı protesto etmek için perşembe bir araya geldi.
‘Sidi Bouzid’i hükümetin pençesinden kurtarma’ sloganı ile başlayan gösteride, hükümetin istifası istendi.
Muhammed Bouazizi adlı seyyar satıcı artık Arap Baharı’nın beşiği olarak kabul edilen bu kentte kendini yakmış devrim daha sonra dalga dalga diğer ülkelere sıçramıştı.
Valilik binası önünde toplanan yaklaşık 150 civarında gösterici bazı vatandaşlara haksız suçlamalar yapıldığı gerekçesiyle valinin, savcının ve ulusal muhafız bölge başkanının istifasını istediklerini söyledi.
Gösteri kısa sürede polis ile protestocular arasında çatışmaya dönüştü.
Emniyet güçlerinin cop, plastik mermi ve göz yaşartıcı bomba kullandığı gösteride yaralananlar oldu.
Hastane kaynakları olaylar sırasında yaralanan altı kişinin tedavi altına alındığını bildirdi.
Gösteride ayrıca, hükümetin yürüttüğü politika ve özellikle kentte yaşanan son protesto gösterileri sonrasında tutuklanan gençlerin hala serbest bırakılmaması kınandı.
Çin’de Temmuz ayı ihracat rakamları, yıllık bazda sadece yüzde 1 artış kaydetti.
Beklenti ihracatın yüzde 5 artması yönündeydi.
Haziran ayında da ihracat yüzde 11,3 artmıştı.
Haziran ayında yüzde 6,3 büyüyen ithalat, Temmuz ayında yüzde 4,7 artış kaydetti. Bu da iç talebin azalmakta olduğuna işaret olarak yorumlandı.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’de ihracat verilerinin beklentileri karşılamayıp sert şekilde düşmesi, ülke ekonomisinin yavaşlamakta olduğuna dair kaygıları artırdı.
Çin’de dün açıklanan veriler ayrıca ülkede sanayi üretimi ve perakende satışların da Temmuz ayında yavaşladığını gösterdi.
Tüm bu veriler, Çin hükümetinin ekonomiye destek sağlayacak yeni girişimlerde bulunacağına dair beklentileri de güçlendiriyor.
“Yavaşlama”
Çin ekonomisi, yılın ikinci çeyreği olan Nisan- Haziran aralığında yüzde 7,6 ile üç yılın en düşük büyümesini kaydetti.
Yakın dönemde büyümenin daha da yavaşlayacağı yolundaki kaygılar aşılabilmiş değil.
Gözlemciler, Çin’de dış ticarette büyüme rakamlarının bu yıl düzenli olarak düşüş sergilemesini, ihracat mallarına olan küresel talebin azalmasına bağlıyor.
İç tüketimi canlandırmaya yönelik çabaların da sınırlı bir etkisinin olduğu belirtiliyor.