Ana Sayfa Blog Sayfa 4601

Dindar olmayanların da bir bayramı olsa – Hakan Aksay

Ne zaman biri asla kuşku götürmez bir şey söyleyecekmiş edasıyla söze başlayarak şöyle dese:

– Türkiye’nin yüzde 98’i Müslümandır!..

İçimden ona sormak gelir:

– Nereden biliyorsun?

Kim, nasıl yapmış bu araştırmayı? Tek tek insanlara mı sormuşlar? Tozlu küflü kayıtlara mı bakmışlar? Yoksa Türkiye’nin nüfusunu bile Türk devletinden daha iyi bilen CIA mi söylemiş?

Nüfusun çoğunun Müslüman olduğunu ben de biliyorum. Ama kim, ne kadar Müslüman sorularının cevapları da, “İslamiyet dışı” toplumsal kitlenin durumu da beni hep meraklandırır.

“Toplumun ezici çoğunluğu Müslüman” anlatımındaki “ezicilik” vurgusuna o kadar tutkunsanız eğer, neden “yüzde 99” veya “yüzde 99,9” demiyorsunuz? Kalan daracık koridora da “öteki herkes” sıkışabilir nasıl olsa.

Peki, bırakalım şu yüzde oranlarını, “öteki herkes”in içine kimler giriyor? Hıristiyanlık ve Musevilik yandaşları, (varsa eğer) Budizm, Şamanizm ve başka din ve dinsel akımların temsilcileri…

Ve dinsizler, daha doğrusu herhangi bir dine bağlı olmayanlar… (“İnançsız” demek de doğrusu bana biraz garip geliyor. Dinlere mensup olmayan insanlar da pekâlâ kendilerince inançlı olabilir.)

Dindar olmayanlar sık sık toptan “ateist” sayılıveriyor. Oysa teizm, deizm, panteizm ve agnostisizm yandaşları da var.

 

*      *      *

 

Geçen gün gazeteler, dünyada bu son grubun, yani herhangi bir dine bağlı olmayanların sayısının artmakta olduğunu haber verdi.

Gallup International’ın 59 ülkede yaptığı anket sonucunda, dünyadaki insanların yaklaşık yüzde 60’ının kendini dindar saydığı, yüzde 25’in Tanrı’ya inandığı halde kendini herhangi bir dinin mensubu olarak görmediği ve her sekiz kişiden birinin de ateist olduğu açıklandı. (En fazla ateist Doğu Asya’daymış. Çinliler’in neredeyse yarısı, Japonlar’ın ise yaklaşık üçte biri ateistmiş. En dindar ülkeler Gana, Nijerya, Ermenistan, Irak ve Brezilya imiş. Ve dünyada son 7 yılda kendilerini dindar olarak tanıtan insanların sayısı yüzde 9 azalmış.)

Acaba Türkiye’de durum nasıl? Dine inananların görsel işaretlerinin (giyinme ve konuşma tarzı, camiye gitme sıklığı vs.) arttığı izlenimini paylaşanlar az değil. Ama bu, gerçek durumu göstermeye yeter mi? Hele hele ahlak anlayışını din dışı bir temel üzerinde bina edenlerin sayısını ve özelliklerini anlamayı sağlayabilir mi?

 

*      *      *

 

Kimliklerde “din hanesi” yaratıp neredeyse kimseye sormadan “İslam” diye yazmak, ne işe yarıyor acaba? “Yüzde 98”i yaratma ve yaşatma operasyonu mu bu? Neden böyle bir uygulama vardır bizde?

Din, “insanın özeli” değil mi? O, içsel dünyaya ilişkin bir kavram değil mi? Neden resmî belgelere yazılır?

Bari siyasal görüşler veya tutulan spor takımları da yazılsa, kimliklerin “daha tam olduğu” hissiyle daha da mutlu yaşamaz mıyız?

Siz istediğiniz kadar bu konuda bir yumuşama olduğundan bahsedin, ya da Anayasa’nın 24. maddesinde yazılan “vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyeti”nden, “kimsenin, ibadete (…) dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağından, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağından ve suçlanamayacağından” söz edin, hatta nüfus cüzdanında din hanesi bulunması üzerine yapılan bir başvuru sonucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2 Şubat 2010’da aldığı kararla, bunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüyle ilgili 9. maddesine aykırı olduğunu saptadığını söyleyin…

Fiili durumu hepimiz bilmiyor muyuz?

 

*      *      *

Elbette bu mesele sadece yüzde oranlarından, anket sonuçlarından ve kimliklerde yazılan hanelerden ibaret değil.

Amacım, bunları yazarak bayram keyfinize limon sıkmak da değil.

Ama doğrusu hoşgörü ve anlayıştan keyifle bahsedilen bu güzel bayram gününden yararlanmayı istemiyor da değilim.

Demokrasin lafının bu kadar sık edildiği bir ülkede, din ve inanç (ve inançsızlık, daha doğrusu herhangi bir dine bağlı olmama) özgürlüğünün anlamını da bir düşünsek ve hem başka dinlere, mezheplere inanan, hem de kendini hiçbir dinden görmeyenlere saygı göstermeye çalışsak diyorum…

Hani “tek devlet, tek dil, tek din” falan diyerek yüzde 2’lere kadar düşürdüğümüz kitlenin de üzerinde iyice tepinmesek…

Sadece iktidar olarak değil, toplum olarak da…

Elbette bayramınızı kutluyorum. Bugün Müslümanlar’ın, başka zamanlar başka dine mensup yurttaşların bayramını, sevgiyle, saygıyla, içtenlikle…

Ama ateizm, teizm, deizm, panteizm, agnostisizm, ya da her neyse bir şekilde mevcut dinlerin “ezici oranları içinde” yer almayı tercih etmeden kendine farklı bir inanç ve ahlak dünyası kurmuş olanları da yok saymasak…

Ve hatta dindar olmayanlara da kendilerini “çocuklar kadar şen” hissedecekleri bir özgür bayram günü hediye edebilsek…

Fena mı olurdu?..

Hakan Aksay- www.t24.com.tr

Bayram’da Dayanışmak

Ramazan tabiyeti ile bana her zaman insan odaklı bir ibadet ayı olarak görünmüştür.

Müslümanlar aç kalarak, dünyevi öğelerden uzak kalarak / kalmaya çalışarak ibadet etmeye çalışırlar.

Nefislerini tutmaya çalışırlar.

Sadece yemekten değil, sinirden, hırstan uzak durmaya çalışırlar.

Oruçluyken, hırsları, sinirleri ile mücadele ederler.

Aynı zamanda sadece bireysel değil, toplumsal bir biçimde de hareketi teşvik ediyor Ramazan.

Herkesin , iftar masasında eşit olduğu bir birlikteliği, saygı ve sevgiyi de ön plana çıkarıyor.

En azından, dışarıdan ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşayan biri olarak içeriden Ramazan hakkında duyduklarım / okuduklarım bunlar.

İnsan kendi ile mücadele ederek ibadet ediyor / etmeye çalışıyor.

Ancak realitede, yaşananlarda kazın ayağı bana ne yazık ki hiç de öyle görünmüyor.

Tabii ki, dinde ne yazıldığı, ne söylendiği konusunda bir şeyler beyan edecek değilim. Benim derdim yaşananlar ile ilgili.

Ramazan’ın rengi dokusu artık kapitalizm kokuyor.

Zenginlerin zenginliklerini gösteren sofralar kurduğu, kuş sütünün eksik olmadığı lüks iftarlar.

Oruç tutarken kendini tutmanın verdiği hırsla, iftardan sonra alışveriş merkezlerine koşan, normalde yaptığının üstünde tüketen insanlar.

Tüketim çılgınlığının had safaya çıktığı, sözde indirimlerin, kampanyaların gırla olduğu mağazalar.

Ramazanı fırsat olarak görüp, insanların duygusallığından / dininden para çıkarmaya çalışan Napolyonlar: şirketler, restoranlar, televizyonlar, medya kuruluşları, dükkan sahipleri, eğlence yerleri hatta ve hatta bazı yardım dernekleri…

Daralıyorum bu yüzden Ramazan’da, Ramazan Bayramı’nda…

Düşünün küçükten öğreniyoruz, bayramda büyüklerimizin elini öpersek para kaparız diye. Saygı ve sevgi kadar para için de öpüyoruz hep beraber el.

Çocukken el öperek kapmaya çalıştığımız parayı, büyünce de Ramazan / Bayram kampanyaları ile sömürüp kazanmaya çalışıyoruz.

Sevgi ve saygıyı zor görüyorum artık Bayramlarda.

Çıkar ve parayı görüyorum her yerde.

Tüketim çılgınlığı görüyorum her yerde.

Kapitalizm’in dini de kullanışına şahit oluyorum.

Sorun derim kendinize?

Müslümansınızdır ya da değilsinizdir ama Ramazan’ın bir tür dayanışma ve beraberlik öğesi olarak görmek mi istersiniz yoksa şimdiki gibi bir tür pos cihazına dönüşen tüketim öğesi olarak mı?

Ben birinciyi görmek istiyorum ama ikinciyi görüyorum…

Umarım at gözlüğü takıyorumdur.

Umarım, Ramazan’da dayanışıyoruzdur.  Eğer dayanışmadıysanız, bence bayramda çevremizle beraber olalım, birbirimize destek verelim, omuz atalım sıkıntılarımıza, dayanışalım.

Not: Dayanışmaya dair bence Ramazan’daki en belirgin öğe, iftar çadırları. Adil ve eşit bir biçimde fakirin de zenginin de aç olanın da oruçlu olanın da yemek yediği yegane yerlerden biri. Neden bu çadırları 12 ay kurmayız da, aç olanın karnını doyurmak için sadece bir ayı bekleriz?

 

Müşfik Kenter’in anısına…

Önceki gün 80 yaşında kaybettiğimiz büyük tiyatrocu Müşfik Kenter’i 25 yıl boyunca oynadığı Murathan Mungan’ın “Bir Garip Orhan Veli” oyunundan kaydedilen Orhan Veli şiirlerinden hazırlanmış bir videoyla anıyoruz.

 

[Foto Galeri] Kuzey Kutbu’nu kurtarmak için 10 sebep

Küresel ısınma nedeniyle kalıcı buzul tabakasının eridiği, açık denize dönüşen bölgelerde petrol ve doğal gaz aramalarının başladığı, doğal yaşamın büyük tehdit altında olduğu Kuzey Kutup-Arktik bölgesinin kurtarılması için Greenpeace’in Kuzey Kutbu’nu kurtarılmış bölge ilan ettirmeye yönelik kampanyası devcam ediyor.

Greenpeace’den Nick Cobbing, Jason Box ve Steve Morgan’ın çektiği 10 fotoğraf, Arktik bölgesini kurtarmak için çaba göstermemizi gerekli kılan 10 nedeni gözler önüne seriyor. Greenpeace’in kampanyasına katılmak ve imza vermek için TIKLAYIN.

Not: Svalbard, kuzey kutup dairesi içinde 74-81 kuzey enlemlerinde yer alan Norveç’e bağlı bir Arktik takım adasıdır.

(Yeşil Gazete)

Ya Esad kazanırsa?

Suriye’de devam eden iç savaşla ilgili yapılan neredeyse bütün yorumlar, mevcut Suriye rejiminin çökeceği, yani Esad’ın kaybedeceği varsayımı üzerine kurulu. Bu, her iki tarafa sempati besleyenler için de geçerli. Özellikle de muhalefetin Batı (ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsü) tarafından desteklendiğini ve silahlandırıldığını, hatta çoğunlukla yabancı askerlerin oluşturduğu yapay bir orduyla mevcut rejimin devrilmeye çalışıldığını söyleyen ve bu durumu kınayan çevreler, Esad’ın kaybedeceğini ve eninde sonunda bu rejimin yıkılacağını varsayıyorlar. Bu varsayım nedeniyle de, Esad’ın gitmesinden sonra çoğunluktaki Sünnilerin (İslamcıların ipleri ele geçirmesiyle) azınlıktaki Alevilere ve Hıristiyanlara yönelik toplu katliam ve soykırıma girişecekleri endişesini dile getiriyorlar.

Bu elbette anlaşılması gereken bir endişedir. Ortada herkesin kendi hayatından ve geleceğinden kaygı duyduğu bir savaş durumu var.

Ancak uzun süredir gelen haberlerden benim izleyebildiğim, Suriye rejiminin askeri açıdan pek de yeniliyor gibi görünmediği yönünde. Suriye rejiminin çözülmeye başladığı (örneğin bazı generallerin, hatta Başbakan’ın karşı tarafa geçtiği) gibi haberler yayılsa da, elimizde bu tekil örneklerin belirleyici olduğuna inanmak için yeterli veri yok. Savaşlarda halkla ilişkiler ve medya imkanını iyi kullanan taraf, küçük olayları genel bir durummuş gibi sunmayı becerebilir. Buna psikolojik savaş da diyorlar. Yani muhalif taraf, dünyadaki destekçileri sayesinde güçlü gözükmeye çalışıyor olabilir. Zaten zaferi böyle elde edeceklerini, herkes mevcut rejimden desteğini çekince, rejimin içe doğru çökeceğini düşünüyor olabilirler. Acaba gerçekten Suriye’deki durum bu mu?

Arap ayaklanmalarında bu durum daha önce  iki kez yaşandı: Tunus ve Mısır’da… Ama bu iki ülkedeki ayaklanmaların ortak noktası, şiddetsiz kitlesel protesto yönteminin ağır basması, devletin şiddet kullanımının (karşı şiddetten kaçınılarak) etkisiz hale getirilmesi ve devrimin sokakta (Mısır’da ordunun rolünü de unutmadan elbet) gerçekleşmesiydi. Suriye gibi iç savaşa sürüklenen Libya’da ise Kaddafi diktatörlüğü ancak dış destekli uzun ve kanlı bir savaş sonucunda devrilebildi. Yani ayaklanma süreci Suriye’deki gibi iç savaşa dönüştüğü zaman rejimin bütün meşruiyetini yitirerek çökeceğinin garantisi, hatta buna dair fazla bir kanıt yok gibi. Maalesef bu tür silahlı isyanlarda ve iç savaşlarda meşruiyet kaybı için can kayıplarının dayanılmaz boyutlara varması ve dış müdahale koşullarının “olgunlaşması” gerekebilir (Hatırlarsanız, Yugoslavya parçalanırken bunun bir örneği yaşanmıştı).

Öte yandan otoriter rejimler, hala yönetebildiği bir savaş makinesi olduğu sürece dayanabilir. Daha da önemlisi, konu askeri üstünlük olursa, iç savaşı kazanabilir de…

***

Suriye’de son gelen haberler, isyancıların en güçlü oldukları, ülkenin ikinci büyük şehri Halep’teki hakimiyetlerini ordu güçlerinin ağır silahlı operasyonuna karşı koruyamadıklarına, başkent Şam’ı da zaten ele geçiremediklerine işaret ediyor. Silahlı güçler arasında da en hafif deyimiyle “ciddi bir dengesizlik” var…

Global Firepower’ın verilerine göre Suriye dünyada silahlanmaya en fazla para harcayan ordulardan biri. Suriye ordusunun yedeklerle birlikte 750.000 askeri,  830 uçağı ve 208 helikopteri, 4950 tankı ve 6610 zırhlı taşıyıcısı, 2160 topu ve 1200 roketatarı varmış. Benim gibi 28 gün bedelli askerliği, onu da eline silah almadan yapmış bir antimilitaristten askeri analiz beklemeyin ama, Özgür Suriye Ordusu denen ve hakkında Wikipedia dışında bilgi bulamadığım oluşumun bu güce askeri olarak karşı koyması pek akıl kârı görünmüyor. Wikipedia’ya göre (Arapça bilenler detaylı bilgi bulabilirlerse lütfen iletsinler), ÖSO’nun elinde daha çok AK-47 (kalaşnikov), RPG-7, M16 gibi hafif silahlar varmış. Bir miktar da muhaliflerin tarafına geçen askerlerin yanlarında getirdikleri uçaksavar… Özgür Suriye Ordusu, uçağı, tankı, topu, füzesi falan olmayan bir “ordu”, bir tür gerilla kuvveti yani. Üstelik Suriye rejiminin kimyasal silahlara da sahip olduğunu  unutmamak gerek.

Bu durumda Suriye rejiminin askeri yollardan devrileceği varsayımı da, isyancıların soykırıma girişerek kendilerinden olmayan herkesi kesecekleri varsayımı da (kendileri iddia edildiği gibi son derece gaddar insanlar olsalar bile) bana inandırıcı gelmiyor. Hatta bu iddialar bal gibi psikolojik savaş kokuyor.

Tarihte bugüne dek yaşanan bütün soykırımlar, savaşlar ve işgaller sırasında yaşandı. Ermeni soykırımı Birinci Dünya Savaşı’nda, Yahudi soykırımı İkinci Dünya Savaşı’nda, Srebrenica soykırımı Bosna savaşı sırasında yaşandı. Soykırım yapan taraf ise her zaman güçlü olan, iktidarda olan, işgal eden taraftı. Ruanda’da iktidardaki Hutular soykırım yaptılar. Mançurya’da işgalci Japon ordusu soykırım yaptı. Cezayir’de Fransız sömürgecileri soykırım yaptı. İsyancıların devlet güçlerine (veya devletin tarafındakilere) soykırım uygulaması iktidar ilişkileri tersine dönmediği sürece mümkün değil.

Suriye’de isyancıların içinde, Alevi ve Hıristiyanlardan kurtulmak gerektiğini düşünen İslamcı (El Kaideci mesela) bir çoğunluk varsa bile (ki bu kesimin çoğunluk olduğu da Suriye devletinin propagandasına benziyor), bunların şu şartlarda iktidara yakın Alevilere ve diğer gruplara yönelik toplu bir katliama girişmeleri tarihsel gerçeklerle pek uyuşmuyor. Bu ancak Esad rejiminin devrildiği ve Suriye’nin tam bir kaosa süreklendiği bir durumda olasılık dahiline girebilir. (Esad rejimin devrilmesi halinde ülkede Lübnan gibi bir iç savaş patlayacağı da, sadece bir başka varsayım.) Dolayısıyla şu anda asıl olası olan ve endişe edilmesi gereken şey, elinde kitle imha silahı bulunan Suriye devletinin muhaliflere ve onları destekleyen sivillere karşı girişebileceği bir topu katliam olabilir. Kaldı ki Esad rejiminin bunu daha önce Hama’da yaptığını biliyoruz.

Esad rejiminin eninde sonunda çökeceği varsayımı, bana daha çok Batı (ve ABD) tarafından desteklenenlerin eninde sonunda kazanacağı inancından kaynaklanıyormuş gibi görünüyor. ABD’nin ve emperyalistlerin yenilmez olduğunu düşünenler de nedense en çok Amerikan karşıtları ve antiemperyalistler oluyor. Dünyayı Batılıların şekillendirdiği ve her şeyi birkaç güçlü kişinin yönettiği (ve bu kişilerin asla yenilmediği) inancı, en çok Batı karşıtları tarafından besleniyor. ABD’nin Vietnam’da daha 40 sene önce ağır bir yenilgiye uğradığı, sayısız operasyonda başarısız olduğu, evdeki hesapların çoğu zaman çarşıya uymadığı unutuluyor. Tabii, “büyük güç” olmak B planı olmak demek olduğu için, yenilgiler kazanca dönüştürülüyor olabilir. Ama tarih “emperyalistlerin” ve onların destekledikleri güçlerin her planlarının başarıya ulaşacağını ve kayıtsız şartsız kazanacaklarını söylemiyor. Bu inanç bana olsa olsa kendini güçsüz gören tarafın aşağılık kompleksinin bir ürünüymüş gibi geliyor.

***

Suriye’de elbette psikolojik ve diplomatik şartlar öyle bir noktaya gelebilir ki, Esad rejimi devrilebilir. Umarım 50 senelik bu kanlı diktatörlük daha fazla kan dökülmeden (hatta ben bu yazıyı yayınlayamadan) yıkılıp gider. Ama bunun tersi de mümkün. Esad rejimi bugüne dek işlediklerinden daha ağır katliamlara da girişebilir. Muhalifleri sivil asker demeden yok etmeye girişebilir. Soykırımı asıl Esad yapabilir.

Dış güçlerin desteğiyle tırmanan bir şiddet ortamına itiraz etmeyi haklı buluyorum. Bence de şiddetsiz çözümün önünü kesen her türlü silah yardımı savaşın sona ermesine hizmet etmiyor. (Bir dış müdahale ise, Irak’ta olduğu gibi ülkeyi de, Ortadoğu’yu tamamen bir yangın yerine çevirebilir.) Şiddet bir kez hakim kılındığı zaman, demokratik yöntemlere geri dönmek hiç kolay olmuyor. Ama insan hakları, barış ve adaletten yana olanların, önce elinde devlet gücü, ordusu, tankı, topu, uçağı olan bir dikatatörlüğe karşı sesini yükseltmesi gerekmez mi?

Keşke Suriye’de de Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi şiddetsiz ve demokratik bir protestoyla diktatörlük zayıflatılabilseydi… Ama hem Suriye ilk silahsız protestolara çok sert yanıt verdiği, hem de aralarında Türkiye’nin de olduğu dış güçler muhalifleri silahlandırmayı ve iç savaşı körüklemeyi tercih ettikleri için bu olamadı. Dolayısıyla Suriye iç savaşında her iki tarafın da (destekçileriyle birlikte) sorumlu olduğu bir şiddet sarmalı söz konusu. Muhalifleri destekleyen güçler (bizim baktığımız taraftan özellikle Ahmet Davutoğlu) yarın öbür gün Esad daha ağır bir katliama girişirse kendilerini sorumlu hissetmeyecekler mi?

Ama bu durum, sicilinde kitle katliamları olan, muhaliflerini susturan ve imha eden, son protestoların da iç savaşa dönüşmesinden birinci derecede sorumlu olan bir diktatörlük rejimini, statükonun değişmesinden duyulan endişe nedeniyle tercih etmeyi haklı kılmaz. Savaşa karşı çıkmak, ne olursa olsun önce demokrasiyi ve şiddetsizliği savunmakla mümkün. Şiddet karşıtlığı da önce devlet şiddetine karşı çıkmayı gerektirir. Diktatöre ve gaddar bir totaliter rejime karşı savaşanları (kim olurlarsa olsunlar) “terörist” diye adlandırarak, ancak diktatöre destek vermiş olursunuz, barışı ve demokrasiyi desteklemiş olmazsınız.

Bugün bize asıl endişe vermesi gereken soru, Ya Esad kazanırsa sorusudur. O zaman dünya (bugün açıkça muhalifleri destekleyen ve onlara sınırlarını açan Türkiye başta olmak üzere) muhalif güçleri ve onların tarafındaki sivilleri nasıl koruyacak? Türkiye’deki ve diğer komşu ülkelerdeki mülteci kamplarına yığılan yüz binlerce mülteci ne olacak?

Suriye meselesini tartışırken, artık ideolojik, iç politik, etnik ve dinsel önyargılardan arınıp,Ya Esad kazanırsa, o zaman ne olacak sorusuna da cevap aramak gerekiyor.

TED konferanslarına uğruyor musunuz?

http://www.ted.com/

İnternette geçirdiğiniz zamanın ne kadarını bir konuşma dinlemek için harcıyorsunuz? Eğer TED’le yeni tanışıyorsanız bu süre artacak demektir.

TED, internetin aslen facebook ve twitter’dan önce bilgi paylaşımı için olduğunu hatırlatan sitelerden biri. Yaymaya değer fikirler sloganıyla 20 yılı aşkın bir süredir konferans dizileri düzenleyen TED, ismini Technology, Entertaintmet, Design (Teknoloji, Eğlence, Tasarım) sözcüklerinin baş harflerinden alıyor.

İlk kez 1984’te Richard Saul Wurman tarafından kurulan TED, 1990’dan bu yana aralıksız olarak konferanslar düzenliyor. Al Gore, James Hansen, Bono, Jane Goodall gibi starların yanı sıra ismi bilinmeyen, ama ilginç araştırmaları, işleri veya fikirleri olan kişilerin California’da verdiği, en fazla 20 dakikalık konferanslar, iyi bilmediğiniz, hatta hiç aklınıza gelmeyecek konularda son derece ilginç konuşmaları, 2006 yılından bu yana vakit geçirmeden web sitesinde yayınlıyor.

Konferanslara davetli izleyiciler katılabiliyor. Tabii internet bu kısıtı ortadan kaldırıyor. Ele alınan konular bilim, sanat ve teknolojinin çeşitli alanlarından seçiliyor. Temalara göre örneklere baktığımızda halen TED sitesinde daha yeşil bir gelecek konusunda 117, cesur tahminler, sert uyarılar teması altında 165, gıda konusunda 23, zihnin işleyişi konusunda 138, öğrenme konusunda 85, doğa konusunda 126, yoksulluk konusunda 97, inovasyonla ilgili 223, savaş ve barışla ilgili 67, dil konusunda 59 konuşma var. Toplam 47 tema altındaki binden fazla konuşmanın tamamına buradan erişebilirsiniz.

TED’in en iyi yanlarından biri de yaygın bir çeviri-altyazı ağı kurmuş olması Çok sayıda konmuşmanın Türkçe altyazısını da bulmak mümkün. Bunun için yapmanız gereken şey istediğiniz konuşmayı izlerken ekranın sağ altındaki altyazılar bölümünden dili seçmek. Ayrıca Türkçe altyazısı olan konuşmaların bütününe, bu sayfadan ulaşmanız mümkün.

TED konferansları, uzun ve dağınık konuşmalardan sıkılanlar için de ilaç gibi. Konferanslar, kısa zamanda çok ve anlamlı şeyin nasıl söyleneceği konusunda örnek oluyor.

Size bayram hediyesi olarak TED konferanslarından bir klasik sunalım. Primatolog Sue Savage-Rumbaugh’un bonobolarla yaptığı çalışmaları anlattığı 2004 tarihli olağanüstü konuşmayı aşağıda Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

İyi bayramlar!

(Yeşil Gazete)

Elektronik atıklarınız nereye gidiyor?

Elektronik çöplüğün ortasında Çinli bir çocuk (Kaynak: Greenpeace International)

Sabah uyandığımızda birçoğumuzun ilk eylemlerinden biri artık bilgisayar, telefon veya başka bir cihaz üzerinden internete girmek oluyor. Hatta ‘internete girmek’ diye bir eylemin varlığı bile artık şüpheli. Şehirli orta sınıf için arkaik, geçerliliğini yitirmiş ve absürd bir fiil bu. Telefonla konuşmak veya televizyon izlemek gibi değil. Birçok kişi bilinçli veya bilinçsiz, uyanık olduğu her an internette zaten. Yaptığımız hemen her şey artık interaktif, okuduğumuz her metin ‘hipermetin’. Bu kültürel değişim üzerine bu yazının kapsamını ve derinliğini katbekat aşan sayısız çalışma var. Haddimizi aşmayalım.

Bu mübarek bayram günü (ki Türkiye söz konusu olduğunda bu kelimeyi de dikkatli kullanmak gerek, her an uğursuz bir gelişme olabilir çünkü) konumuz bu ‘süperbağlantı’ halini devamlı kılmak için kullandığımız altyapı. Devamlı yenilenen akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlardan bahsediyoruz. Bunlara müzik dinlemek için kullanılan cihazlar, televizyonlar, ve işte bir şekilde ‘zamanın gerisinde kalan’ tüm cihazları eklemek mümkün. Tüm bunlar termodinamiğin ikinci yasasıyla uyumlu olarak nihai olarak atık olarak sınıflandırılıyor.

Ve sevgili okur, ciddi bir atık sorunumuz var. Genel olarak atık meselesinin geldiği boyutlara fazla değinmeyelim. Girişte de söylediğimiz gibi bu tür bilgiler çoğumuza artık bir ‘tık’ uzak sadece. Arzu eden şuraya bir tık ile Chris Jordan’ın hiç oynanmamış fotoğraflarından atıkta geldiğimiz son noktayı görebilir: Buyrun

Ama pek çoğumuzun bilinçli bir şekilde görmezden geldiği, üzerinde düşünmediği elektronik atık meselesi var bir de. Hayatımızı kolaylaştıran birçok konuda olduğu gibi bu konuda da olumsuz yanları atlıyoruz. Bazı veriler: Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın rakamlarına göre sadece ABD’de senede 3 milyon tonun üzerinde e-atık üretiliyor. Bu rakam AB’de senede 10 milyon ton civarında. Dünyada bu rakamın yılda 20 ila 50 milyon ton civarında olduğu tahmin ediliyor. E-atık her yıl %5 ila 8 artarak gelişmiş ülkelerde en hızlı artan atık çeşidi olmaya devam ediyor. Ayrıca, elektronik atıkların içinde çoğu zaman sağlığa zararlı ağır metaller bulunuyor.

Bugüne kadar bu soruna bulunan ‘çözümler’ arasında kronolojik sırayla atıkların normal katı atık gibi muhafaza edilmesi, başka ülkelere ihracı ve geri dönüşümü denendi. Bu çözümlerden ilk ikisi işe yaramadığı gibi özellikle ikinci yöntem, atıkların ihraç edildiği ülkelerde ciddi çevre ve sağlık sorunları oluşturdu. E-atıklar çoğu zaman değerli metaller içerdikleri için sağlık ve çevre standartlarının düşük olduğu ülkelerde bu metaller, atıklar doğrudan yakılarak ve plastik eritilerek ayrıştırılıyor. Bu işlem sırasında ise ortaya büyük miktarda kanserojen gaz ve madde çıkıyor. Bu atıkların yarattığı felaketin boyutlarını görmek için ise herhangi bir arama motoruna ‘Guiyu’ yazmanız yeterli. Dünyanın elektronik çöplüğü olarak bilinen Çin’deki bu kasabada yaklaşık 60.000 işçi günde 1.5-2 dolara e-atık ayrıştırmak için çalışıyor. Yapılan ölçümlere göre Guiyu’da hava, su ve topraktaki ağır metal oranı normalin çok üzerinde. Kasabada kirlilik dolayısıyla tarım yapılamıyor. Nehirlerden zehir akıyor. Hollywood’un bir sonraki felaket filminin setinin makyajsız hal gibi.

Geri dönüşüm seçeneği ise kağıt üzerinde göze hoş gelse de temel sorunlara çözüm getiremiyor. Bunlardan birincisi şirketlerin geri dönüştürme yükümlülüklerini yerine getirmek yerine e-atıkları, cezaların yeterince caydırıcı olmamasından güç alarak, yasal veya yasadışı olarak ihraç etmeyi seçmesi. Yakın zamana kadar Amsterdam ve Roterdam limanlarından Asya ve Afrika’ya doğru yola çıkan gemilerin önemli bir bölümünün e-atık taşıdığı Avrupa Komisyonu yetkililerince de itiraf ediliyordu. İkincisi ve daha önemlisi ise geri dönüşümün kendisinin e-atık söz konusu olduğunda eğreti bir çözüm olması. Oluşan atığın tümüyle geri dönüşümü mümkün olmadığı için tüketim arttıkça geri dönüşümle kazanılan atığın marjinal değeri azalıyor.

Yine de geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği’nden atık yönetimi konusunda olumlu bir adım geldi. 2003’den beri yürürlükte olan ve yukarıda sayılan eksiklikleri yüzünden eleştirilen Atık Elektrikli ve Elektronik Eşyaların Kontrolü Yönetmeliği gözden geçirildi ve 13 Ağustos’ta kapsamlı bir değişiklikten geçti. Yönetmelik hem e-atıkların toplanması ve geri dönüşümü için hedefleri derinleştiriyor, hem de kurallara uymayan üye devletlere ciddi yaptırımlar getiriyor. Yönetmeliğe göre üye devletler 2016’dan itibaren satılan tüm elektronik cihazların geri dönüşümü ve bertarafından sorumlu olacaklar. 2019’da ise üye devletler oluşan e-atığın %85’inden sorumlu sayılacaklar. Bu hedeflere ek olarak, yapılacak etki değerlendirmesinin sonuçlarına göre, 2018’den itibaren yönetmeliğin kapsamı tüm elektronik atık kategorilerni kapsayacak şekilde genişletilecek.

Türkiye’de ise 22 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren AEEE Yönetmeliği’nin hükümleri e-atıkların 2013’den itibaren belediyeler tarafından toplanmasını ve uygun şekilde bertarafını zorunlu kılıyor. Halihazırda, bazı mağazalar şimdiden, nereden alınmış olursa olsun e-atıkları toplayarak, tamiri mümkünse tamir edip kullanıma sokuyor, tamiri mümkün değilse gerektiği gibi bertaraf ediyor. Yani evdeki eski ve çalışmayan cihazları çöpe atmak yerine izlenilebilecek başka yöntemler eksik de olsa mevcut. Ancak, en etkili atık bertaraf yönteminin atık yaratmamak olduğunu tekrar hatırlatmakta fayda var.

İyi bayramlar.

Mahir Ilgaz – Yeşil Gazete

Sardunyalar

Yazın en sıcak günleri geride kaldı. Günler kısalmaya, tabiat yavaş yavaş renk değiştirmeye, sonbahar renklerine bürünmeye başladı.

Benim gözüm bahçedeki rengârenk sardunyalarda. Sardunyaları en çok fazla nazenin olmadıkları, fazla ihtimam gerektirmedikleri için severim. Cefakârdırlar; zayıf topraklarda bile inatla tutunurlar, süslü saksılar yerine paslı tenekeleri severler, günlerce sulamasanız bile boyunlarını bükmezler.

Geçen kışın sonunda bahçemdeki bütün sardunyaları kurumuş buldum. Kış zorlu geçmişti, korumaya almadığımdan olacak sardunyaların gövdeleri kararmış, hiç bir hayat belirtisi kalmamıştı. Yol üstündeki bahçıvana uğradığımda geçen kıştan konuştuk, seralarda sakladığı çiçekleri bile nasıl güç bela yaşatabildiğini anlattı. Yeni sardunyaları sordum. Elinde hazır sardunya fidesi olmadığını söyledi. Tohumların yeşermesini bekliyormuş.

Konuştukça sardunyaların artık eskisi gibi çiçekten dal kopartıp toprağa daldırmakla olmadığını öğrendim. Toprağa daldırılan sardunya dalları yeşerse bile çiçeğe durmazlarmış. Tohumlarla oynandığı için dikilen sardunyaların ertesi seneye çiçek vermediğini, bu yüzden insanların her sene sardunyalarını yenilediklerini, mevsim sonu söktükleri bitkilerin yerine her sene yeni fide satın aldıklarını, ancak bu şekilde rengârenk açan çiçeklere sahip olabildiklerini söyledi. Satın alacağım sardunya fidelerinin ertesi sene çiçeğe durmayacağını duyunca kafam karıştı.

Sardunyalarla ilgili bütün bildiklerim bir anda farklılaşmış, sardunyalara olan tüm saygım sarsılmıştı. Benim bildiğim en güzel sardunyalar komşu bahçelerden – çoğunlukla izin alınmadan – kopartılan dalların toprağa daldırılmasıyla yetiştirilirdi. Gözünüze kestirdiğiniz bir çiçekten aldığınız dal çok geçmeden sizin bahçelerinizde çiçek açmaya başlardı. Sardunya paylaşılarak büyürdü. Bahçelerdeki, balkonlardaki renk renk, çeşit çeşit sardunyanın sırrı biraz da bu ortaklaştıran tarafında yatardı.

Günlerce kasabanın kuytu bahçelerini alıcı gözle dolaştım. Bahar tam manasıyla gelmemişti ve erkenci sarı yaseminler dışında hiçbir çiçek açmamıştı daha. Kışa rağmen bazı bahçelerde canlılığını yitirmemiş sardunyaları aklımın bir yerine kaydettim. Kendime iş edindim; önce bahçedeki ölü sardunyaları kopartıp attım, topraklarını iyice havalandırdım, komşumdan aldığım koyun gübrelerini cömertçe toprağa saçtım, karıştırdım. Her akşam eve dönüşümde, kimsesiz bahçelerden, alçak balkonlardan kopartıp getirdiğim sardunya dallarını işlenmiş toprağa daldırdım. Can sularını verdim.

Birkaç gün içinde yaşadığım kasabanın neredeyse tüm canlı sardunyalarından birer dal bahçemdeki yerlerini almışlardı. Sabahları uyanır uyanmaz sardunyalara bakmayı adet edindim. Toprağa tutunmalarını biraz merak, biraz kaygıyla izledim. Yağan ilkbahar yağmurlarına, açan güneşe en çok sardunyalar için sevindim.

Çok az fireyle sardunyalar emeğimi boşa çıkarmadılar. Her gün biraz daha toprağa tutundular. Dallarından yeni sürgünler, yemyeşil yeni yapraklar boy verdi. Sardunyaların yaşadığından emin olunca acayip bir merak kapladı içimi. Çıkacak çiçeklerin renklerini, şekillerini görebilmek için güneşin daha çok çıkmasını, yazın bir an önce gelmesini bekledim.

Yazla birlikte bahçemi her renkten, boy boy sardunyalar şenlendiriyor. Sardunya gibi ne olağanüstü bir kokusu, ne olağanüstü görsel cazibesi olan bir çiçeğin bu kadar farklı renklere sahip oluşuna, çiçeklerin her birinin eşsizliğine bugüne kadar dikkat etmemişliğime hayıflandım, kayıtsızlığıma kızdım.

Bahçe duvarının sokağa açık yüzüne yoldan gelen geçeni kıskandırıp çatlatmak için değil, yabancıları baştan çıkartıp sardunya hırsızlığına teşvik etmek için en göz alıcı, en katmerli çiçekli, en sıra dışı renkli sardunyaların
olduğu saksıları dizdim. Kopartıldıkça gelişti sardunyalar saksılarında. Şimdi kim bilir daha kaç bahçede, balkondaki saksıda çoğalmaya devam edecek sardunyalar.

Yazın en sıcak günleri geride kaldı, önümüz sonbahar.

Ceviz ağacının ve asmanın yaprakları çoktan sarardı, sırada diğer ağaçlar var renk değiştirmeye başlayan. Benim gözüm sardunyalarda; yapraklarını daha sararmadan kopartıyorum, sularını daha bol veriyorum Ağustos güneşine inat.

Mahmut Boynudelik – Yeşil Gazete

Türkiye’nin GDO kronolojisi

Türkiye’de genetiği değiştirilmiş orgaznimalara karşı verilen mücadele son günlerde en güçlü zamanlarını yaşıyor. Bilindiği gibi son olarak Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu (TGDF) Biyogüvenlik Kurulu’na 29 GDO türü için yaptıkları başvuruyu  geri çektiklerini açıkladı.
Peki GDO’lara karşı Türkiye’de verilen mücadele yeni mi? Elbette değil. Türkiye’nin GDO kronolojisini Yeşil Gündem’den aktarıyoruz:

1992 Haziran: Türkiye Birleşmiş Milletler Biyoçesitlilik Sözleşmesi’ni imzaladı.

1998 Mayıs: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Transgenik Bitkilerin Alan Denemeleri Talimatı”nı çıkardı.

1998 Mayıs: Birleşmiş Milletler Biyoçesitlilik Sözleşmesi yürürlüğe girdi.

1998-2008: Nazilli’de ve Çukurova’da GDO’lu ürünlerin deneme ekimi yapıldı.

2002 Eylül -2005 Eylül: “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevesinin Gelistirilmesi” konulu UNEP/GEF projesi gerçekleşti.

2003 Temmuz: BM Biyoçeşitlilik Sözlesmesinin ek protokolü olan Cartagena Protokolü TBMM’de kabul edildi.

2004 Mart: GDO’ya Hayır Platformu kuruldu.

2004 Ekim: Kasım: GDO’ya Hayır Platformu ve Friends of the Earth işbirliği ile Canavar Balon Kampanyası Türkiye’de 15 ili dolaşarak GDO’ların üretiminin ve ithalatının yasaklanması için 100.000 imza topladı ve TBMM’ye sundu.

2005: Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı hazırlandı.

2008: GDO’ya Hayır Platformu, “Gıda Tohum Haktır,GDO’ya Hayır Kampanyası yürüttü.

2009 Ağustos: Yeşiller Partisi Tarım Çalışma Grubu, GDO ve Ulusal Biyoguvenlik Yasa Tasarısı konusunda basın açıklaması yaptı.

2009 Ekim: Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik yürürlüğe girdi.

2009 Ekim: Slow Food Fikir Sahibi Damaklar “GDO’ların yönetilmesini değil, yasaklanmasını istiyoruz” kampanyasını başlattı.

2009 Kasım: GDO Yönetmeliği’nde  değişiklikle “26.10.2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış” ürünler ithalat aşamasında denetleme kapsamından çıkartıldı.

2009 Kasım: Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi GDO yönetmeliğinin iptali için Danıştay’a iptal davasını açtı

2009 Aralık: Danıştay, yönetmeliğin tümünün yürürlüğünü durdurdu

2010 Ocak: Muafiyetin süresi genişletilerek ve bu kez  “20.01.2010’dan önce kontrol belgesi almış” ürünlerin 1 Mart 2010’a kadar serbestçe ülkeye girişine olanak sağlandı.

2010 Eylül: Biyogüvenlik Kanunu yürürlüğe girdi

2011 Aralık: Biyogüvenlik Kurulu, Bayer firmasına ait A2704-12, Monsanto firmasına ait MON40-3-2 ve MON 89788 isimli herbisit tolerans geni taşıyan soya fasülyesi ve ürünlerini, hayvan yemi ya da yem hammaddesi olarak kullanılmasına izin verdi.

2011 Aralık: GDO’ya Hayır Platformu bileşenlerinden Ziraat Mühendisleri Odası kampanyası aracılığıyla Biyogüvenlik Kurulu’na GDO’lu mısır çeşitlerinin ithaline izin verilmemesi için 15 bin görüş bildirildi.

2011 Aralık: Biyogüvenlik Kurulu, Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği’nin (YUM-BİR) 13 mısır çeşidi ve ürünlerinin (Bt11, DAS1507, DAS59122, DAS1507xNK603, NK603, NK603xMON810, GA21, MON89034, MON89034xNK603, Bt11xGA21, 59122x1507xNK603, 1507×59122 ve MON88017xMON810) hayvan yemlerinde kullanılması amacıyla yaptığı başvuruyu kabul etti.

2012 Mart: TÜGİDER (Tüm Gıda Dış Ticaret Derneği) 3 soya çeşidinin (MON 40-3-2, A2704-12 ve MON89788) gıda amaçlı ithaline dair yaptığı başvuruyu geri çekti

2012 Nisan: Greenpeace Akdeniz, “Yemezler” kampanyasını başlattı.

2012 Ağustos: Biyogüvenlik Kurulu,GDO’lu 3 çeşit soya için “tam rafine yağ üretimi amaçlı kullanılması şartı” ile izin verilebileceğini açıkladı.

2012 Ağustos: TGDF 29 adet gıda amaçlı GDO için ithalat başvurusunu geri çekti.

2012 Ağustos: Ünak Gıda  gıda amaçlı 3 adet soya başvurusunu geri çekti.

(Yeşil Gazete)

 

Kilisede Pussy Riot, Ramazanda punk

Şubat 21’de yüzleri maskeli bir grup genç kadın ortodoksların Moskova’daki ruhani açıdan en önemli kilisesi “‘Kurtarıcı İsa”ya izinsiz girerek 10 yıldır Rusya’yı yöneten Vladimir Putin’inden kendilerini kurtarması için Hz. Meryem’e kendi bildikleri yolla yani punk ayini düzenleyerek dua ettiler. Ayin sırasında ettikleri dua, ““Tanrı’nın Annesi Meryem, Bizi Putin’den Kurtar”” punk şarkısını kilise içinde ordan oraya koşturarak söylemekten ibaretti.

Bu tür bir eyleme, konsere, ayine vsr. hazırlıklı olmayan kilise efradının şaşkınlıktan büyümüş gözlerle kilise civarında dolanmalarına şahit olmak isterseniz buradan bakabilirsiniz.

Kıyamet asıl bundan sonra koptu. Ayini düzenleyip icra eden punk grubu Pussy Riot’un üç üyesi hemen tutuklandı. Feminist punk grubunun üç üyesi Şubat ayından beri tutuklu bulunuyor ve dinsel nefreti körükleyecek fanatik eylem yapmak suçundan yargılanıyorlar, kendileri için savcının istediği ceza üç yıl hapis.

Rusya’da bu dava ile ilgili tepkiler çeşitli. Dine hakaret ettikleri için en ağır şekilde cezalandırılmaları gerektiğini öne sürenler de var, bu absürd eylemin bu denli büyütülmemesi gerektiğini ifade edenler de. Rusya dışındaki dünya, özellikle sanat dünyası ise Pussy Riot Üçlüsünün derhal serbest bırakılması gerektiği yönünde hemfikir. Rusya’da konser veren her dünya çapında ünlü sanatçı konser sırasında bile bu dileklerini ifşa ettikleri için Rus hükümetinin tepkisini çekmekte, bunun son örneklerinden biri de Madonna.

Okuduğum haberlerde Rusya içindeki sanat camiasının Puss Riot davası hakkında ketum bir tavır takındığı dile getiriliyor. Rus sanatçılar bu dava hakkında sessizlik yemini etmiş gibi. Ne lehte ne aleyhte bir yorum yapmaktan kaçınıyorlar. Bu sessizliğin arkasındaki asıl nedenin Putin iktidarının olası öfkesinden kaçınma bir nev-i dertsiz başıma dert açmayayım temkini olduğu da gelen haberler arasında.

Mahkemenin karar duruşmasından önce grup adına söz alan Yekaterina Samutsevich yaptıklarından pişmanlık duymadıklarını yineleyerek başladığı konuşmasında eylemi yapma nedenlerini sıralıyor.

* Putin iktidarının kiliseyi ele geçirmesi

* Kolluk kuvvetlerinin siyasi amaçlarının sahnesi olarak kiliseyi kullanması

* Vladimir Putin’in KGB’de beraber çalıştığı Kirill Gundyaev’in patrik seçilmesi

Buraya kadar okuduklarınız kuzey komşumuz Rusya’da gerçekleşen muhalif bir hareket ve o harekete karşı erkin karşı müdahalesi. Pergelin yerini değiştirsek acaba nasıl olur diye düşündüm tüm bu haberleri okurken, özellikle de Yekaterina Samutsevich’in söylediklerine kulak kabartırken.

Rusya ve Türkiye. Putin ve Erdoğan. 2000 ve 2002. Orda ne olduysa burada da çok benzeri hadiseler oluyor aslında. Putin 12 yıldır iktidarda. Erdoğan ise 10 yıldır. Rusya’da da -okuduklarımızdan anladığımız kadarı ile- kolluk kuvvetleri dokunulmazlık zırhı altında teör estiriyor, Türkiye’de da durum pek farklı değil. Baksanıza polisler sokak ortasında güpegündüz hem de kayıtlı videolu kahvede çay yudumlama rahatlığında insan bile öldürebiliyorlar, bunun bize faturası çıkar endişesini bile taşımadan. Rusya’da -sanatçıların tepkisizliğinden çıkarım yapar isek- medya üstünde karşı konulmaz bir iktidar baskısı var, Türkiye’de de RTE ne derse o olur, kimi isterse o kapının önüne konulur anlayışı hakim.

Pergel’i biraz daha derine batırayım dedim daha sonra. Pussy Riot’un orada yaptığını ülkemizden bir feminist kadın punk grubu burada yapmaya kalksa idi ne olurdu? Birkaç yıldır “Ramazan’da Caz” adı altında osmanlı saraylarının bahçelerinde iftar sonrası müzik sefası sürülmekte ama ya kadın bir punk grubu “Pussy Riot”a benzer bir isme sahip olup -diyelim ki- Süleymaniye Camisine bayram namazı sırasında dalsa, “Erdoğan’dan bizi kurtar ya rabbim” diye bir punk şarkısını söylese başlarına -aklıma getirdiğimde bile ürperiyorum gerçi ama- ne gelirdi?

Bu satırları kaleme aldığımız sırada Pussy Riot’un davası ile ilgili hakim karar metnini okuyor. Gelen son haberler üçlünün yaptıkları eylemde toplumun ahlaki normlarına fanatikçe saldırdıkları için suçlu bulundukları yönünde. Dünya tam da şu anda cezalarının ne olacağına kilitlenmiş durumda. Asıl ceza sesini çıkaramamaktır, dilsiz kalmaktır, isyanını içinde bastırma zorunluluğudur. Pussy Riot, o fitili yaktı bile, Tunus’taki seyyar satıcının yaktığı fitilin tüm ortadoğuyu kavurması yanan bu fitil de eninde sonunda Putin’in sonunu hazırlayacak.

Kimbilir belki birgün biz de canımızın istediği gibi, tehdit edilmeden, hedef gösterilmeden, o patrona şu patrona şikayet edilmeden, “çapımız” hakkında geometrik açıklamalara maruz bırakılmadan fikirlerimizi beyan edebiliriz. Bunun için ilk önce sesimizi çıkarmamız lazım, ezasını da peşinen kabullenerek.

Şeker Bayramınız şimdiden kutlu olsun.

anavarza