Ana Sayfa Blog Sayfa 4602

Kutluğ Ataman: “Türkiye’de postmodern bir devrim yaşıyoruz”

Kutluğ Ataman

Kutluğ Ataman, eserleriyle ve fikirleriyle sınırları aşan, ‘leğen’e benzettiği Türkiye’ye dışarıdan da bakabilmeyi başarabilen bir sanatçı ve yönetmen. Aldığı ödüllerle, dünya çapında tanınırlığı ve saygınlığıyla kendini çoktan kanıtlamış biri. Bugünlerde Erzincan’da çekmeyi planladığı ‘Güneye Bakan Duvar’ isimli yeni sinema filmi projesinin hazırlıklarıyla uğraşan Ataman ile İstanbul’da bir söyleşi gerçekleştirdik. Filmleri ve kendi deyimiyle ‘yeni dönem’ine dair, Türkiye’deki sanat ortamı ve elbette siyaset üzerine söyleştik. AKP’nin giderek otoriterleşen politikalarını eleştiren Ataman’la EDP-Yeşiller buluşmasını da konuştuk.

Sanat çalışmalarınızda, özellikle filmlerinizde toplumsal cinsiyet, cinsellik ya da ulus üzerinden kurgulanan kimlikler ve bu kimliklerin temsili meselesi önemli bir yer tutuyor. Hazırlıklarına başladığınız yeni filminiz biraz daha farklı olacak sanırım?

Evet, ben biraz farklı bir insana dönüştüm herhalde. Birincisi, bugüne kadar politik doğrular, kimlik meseleleri üzerine konuşmadım.  Böyle algılanmış olabilir, ama ben gerek sanat işlerimde gerekse sinemada daha çok kimlik dediğimiz şeyi nasıl inşa ettiğimiz üzerine teknik olarak baktım.  Ama bu benim için artık kendini tamamladı, söylemem gereken şeyleri söyledim ve bunlar üzerine halen başkalarının yapması gereken işler, vermeleri gereken cevaplar var. Bunun dışında benim sanatımda her zaman diyalog olmak zorunda. Benim yaptıklarım üzerine cevaplar oluştukça ben de onlara cevap vererek üretimlerimi yaptım. Bazen sanat çalışmalarımla sinemayı karıştırdığım da olmuştur. Küba böyle bir iştir, cevaben ortaya çıkmıştır. Veya Mezopomtamya Dramaturjileri de cevaben yaptığım bir şeydir. Arap uyanışına dair, ya da liberalizmin Ortadoğu’daki yeni inşaatı üzerinedir. Sanatçının nihayeten mesaj vermek gibi bir işinin olduğuna inanmıyorum.

Sanatçı mesaj vermek yerine ne yapabilir?

En fazla düşünmeye, başka türlü bakmaya davet edebilirim. Kişisel olarak, olduğum yerde durmayı seven bir insan değilim. Türkiye’yi hep bir leğene benzetiyorum, büyük bir okyanus var ve Türkiye bu okyanusun özellikle sanat alanında kendi sınırlarını aşabilmiş değil. Aydınıyla, Cihangir’iyle hâlâ o kadar ki kapalı ki Türkiye… Bir taraftan oturuyorsun kapitalizmi, liberalizmi vs. eleştiriyorsun, ama onlar küreselleşmişler ve sen bunu Cihangir’in limitleri içerisinde eleştiriyorsun. Bu yalana inandığın gibi başkalarına da buna inanmadıkları için sinirleniyorsun. Ben o kandırmaca içerisinde olmadım. Şimdiye kadar sanat dünyasında yaratmış olduğum 35 kadar film, ya da sinema dünyasında yaratmış olduğum 4 tane filmi bırak, bir tanesiyle ömrü boyunca yönetmenim diye dolaşanlar var, ben öyle birisi olamadım. Çünkü o leğenin dışına çok erken yaşta çıktığım için o leğene de ait değilim. Sonuçta bana hücum etmek istedikleri vakit ‘kimliksiz’ ya da ‘yabancı’ derler. Çok ciddiye almıyorum açıkçası. Benim için yeni bir dönem açıldı artık.

Nasıl bir yeni dönem bu?

Sanatçı kimliğimden artık sıkıldım. Çünkü ben sanat yaparken zorlanıyorum Türkiye’de. Her önüne gelen fabrikatörün ya da fabrikanın saçma sapan da olsa bir sanat koleksiyonu var. Her açtığın dergide bir sanat sayfası var. Her gün yeni bir sanat sergisi açılıyor. O kadar saçma bir hale geldi ki en son slayt şovlarla filan Leonardo sergisini sözde İstanbul’a getirdiler. Ben bu kandırmacanın bir parçası olmak istemiyorum, ben burada kendimi kirletmeden olunabilecek kadar oldum.

Piyasaya dönük işler de yaptınız…

Piyasaya da bulaşmışımdır, tabii ki. Ama çok çok negatif bir tablo da çizmiş olmayalım, olumlu şeyler de oluyor. Örneğin Bienal’in gelmiş olduğu durum, bir Arter diye kurumun varlığı, Garanti’nin şimdilik bir araştırma mekanı olarak ortaya çıkmış olması, İstanbul Modern’in eskiye nazaran düzgün yürüyor olması…

Başka nelerden söz edebilirsiniz olumlu sayılabilecek?

İstanbul Film Festivali’nin ‘Köprüde Buluşmalar’ bölümünde artık sadece sergileme değil bir üretim yeri haline gelmesi. Yine şimdi Adana Film Festivali’nde bir market çalışması var. Kültür Bakanlığı’nın en son yeni yasalarla telif haklarını düzenleme altına alma girişimi var. Yeni seslerin, yeni yönetmenlerin ortaya çıkması, bunların hepsi olumlu gelişmeler tabii.

Yeni filminiz için Erzincan’ı seçtiniz… Neden Erzincan?

Beni bir yerlerde bir şeyler yapılması zor ise heyecanlandırıyor. Benim tarihçem zaten bunu gösteriyor. İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninin dışındayım. Belki biraz leğen büyüdü ama, artık bu da bana gerçek gelmiyor. Yapılan işin benim gerçeklik duygumu harekete geçirmesi gerekiyor, o yüzden şu anda Erzincan’a odaklanmış durumdayım, oradaki insanlar bana daha gerçek geliyor. Orada yazılmamış bir durum var, oraya müdahale etmek daha gerçek geliyor. Ve tabii orayla ilişkim ‘İstanbul’dan bir aydın geldi’ biçiminde değil… Genelde biliyorsun öyle yapıyorlar. Otobüslere binip Mardin, Diyarbakır’a gidiyorlar. Bütün bunları reddederek oradaki insanlarla beraber, oranın iç dinamiklerini anlamaya çalışarak bir şeyler ortaya çıkarmam gerekiyor. Bunu hayata geçirmek yeni, büyük bir proje ve beni çok heyecanlandırıyor. Bunun değişimiyle uğraşıyordum son üç yıldır.

Prodüksiyon şirketi çalışmanız da bu sürecin bir parçası zaten, değil mi?

Tabii, Saatleri Ayarlama Enstitüsü markası altında yapıyordum bir süredir sanat çalışmalarımı. Şu anda bu şirket değil, ama şirkete dönüşecek. Küçük bir ekibiz şu anda ama yine bu coğrafyadan geniş kitlelere seslenen filmler yapacağız. Sanat çalışmalarımı bitireceğim diye bir şey yok, ama o eski aktivite içerisinde olmayı düşünmüyorum açıkçası. Fazlasıyla vaktimi aldığı gibi sıkılıyordum ve aynı şeyleri yaptığımı hissediyordum. Biraz daha zor bir hayatımın olması beni mutlu ediyor.

Siz kimliklerin inşası ya da temsili tartışmasını kendi çalışmalarınız açısından tamamladığınızı düşünüyorsunuz, ama Türkiye’de hala tartışılmaya ihtiyaç yok mu? Queer’in bile henüz çok yeni sayılabilecek bir tarihi var.

Her şeyde olduğu gibi bu noktada da iki ayrı Türkiye olduğunu düşünebiliriz. Cumhuriyetçi formatlanmanın devamı olan mesele hâlâ devam ediyor, kültür ve sanata da tüm bunların yansımaları oluyor. Queer teoriye baktığımız zaman bile, bunlar Batı’daki birtakım tartışmaların Türkçe çevirileri şeklinde geliyorlar. Ama gerçek anlamda bunları üretip ve aynı metodolojiyle sen Van’a, Trabzon’a gidebiliyor musun? Ve oradan kendine has metinler, çalışmalar üretebiliyor musun o mesele. Üretemiyorsan, bir takım yanlış çevirilerle bunu devam ettiriyorsun.  Ama eninde sonunda bakıyorsun, hepsi birden AKP denilince ulusalcı kesilebiliyor. Düşünmeyen aydınlar var bu ülkede…

Sizin çok sık sözünü ettiğiniz bir şey  ‘Kemalist formatlanma’. AKP’nin son dönem politikalarını değerlendirirken bu sözü kullanmak faydalı olur mu?

Öyle bir deformasyona uğradığı konusunda aşağı yukarı son bir yıldır ciddi eleştiriler var ve bunu da dikkatli izlemek konusunda katılıyorum. Sonuçta formatlanma lafını çok iyi anlamak gerekiyor. Bu laf bize bilgisayar teknolojisinden gelmiş. Bir hard diski formatladığınız zaman içerisine bilgiyi nasıl aldığı ve bu bilgiyi sonradan dışarıya nasıl verdiğiyle alakalı bir şey. Eğer hard diski siz bir sisteme göre formatlamışsanız ona istediğiniz kadar bilgi, ‘aydınlık’ yükleyin, onun üzerine yazamazsınız, ‘uyumlu değil’ uyarısı çıkar. Bu anlamda AKP’nin iktidarının ilk döneminde Türkiye’deki yara artık o kadar cerahatlerle doluydu ki, AKP artık o formatlamaya rağmen yapılması gereken müdahaleleri doğru bir şekilde yaptı, bu yüzden de desteklenmesi gerekiyordu. Bugün ortaya çıkan duruma baktığınız vakit 2007-2008 yılında bile muhtıra, darbenin konuşuluyor olduğunu artık yapanların ağzından dinliyorsunuz. Hâlâ böyle bir ülkede referandumda hayır/boykot diyebiliyorsanız ve hâlâ bugün bu savunuluyorsa o formatlama başarılı olmuş demektir. Bu formatlama tabii toplumdaki herkes için geçerli, benim için de, senin için de, AKP için de geçerli. Her şeye rağmen ben AKP’nin iyi bir performans verdiğini düşünenlerdenim. Bunu söylediğim zaman bazı insanları sinirlendirdiğimi biliyorum. Tabii ki benim kişisel olarak ideallerim ile AKP’nin idealleri örtüşmez ve hiçbir zaman örtüşmedi. Ama ben aynı zamanda pragmatik bir insanım. Alternatifi doğru olanı söyleyip eleştirmektir. Direnilmesi gereken yerlerde direnmektir. Sonuçta cerahatlar içerisinde yüzen bir hastadan söz ediyorduk. Tamamıyla demokratik bir ortam beklemek yerine hastanın zamanla iyileşmesini beklemek lazım.

İktidara yakın isimlerden biri daha geçen gün “partileşen ordular, ordulaşan partiler” başlıklı bir yazı yazdı. Hilmi  Özkök’ün verdiği ifadelerden yola çıkarak ordunun geçtiğimiz dönem partileştiğini belirtirken, hükümeti son dönemde ordulaşma eğilimine karşı uyarıyordu. Siz daha ehven-i şer bakıyorsunuz, bunun nedeni AKP’ye gerçek bir alternatifin olmaması mı?

İyimserim, evet. Aslında Türkiye’nin limitli bir kesimi için demokrasi her zaman vardı. Ben bu ülkenin idaresine şu veya bu şekilde katkıda bulunmuş bir aileden, elit bir kesimden geldiğim için benim için demokrasi her zaman vardı. Türkiye’de bir elit sınıf vardı. AKP bunu dağıtmak için geldi. Bu özgürlük sadece Nişantaşı’nda kalmasın, sadece belli bir kesim kullanmasın istedi. Her şeyden önce Anadolu Kaplanlarının ortaya çıkmasına baktığında bunu görürsün. AKP’yle birlikte Türkiye’de ekonomik, sosyal bir postmodern devrim yaşıyoruz.

Yeni mağduriyetler de ortaya çıkıyor…

Herkes çok zengin oluyor, çok mutlu yaşıyor demiyorum. Mutlaka yeni zenginlikler ortaya çıktığı gibi yeni sefaletler de ortaya çıkıyor. Bundan eminim. Eskiden bizim oligarşi dediğimiz şey bugün biraz daha Türkiye sathına yayılmaya başladı. Bu yayılma süreci içerisinde bu kadar bile göreceli demokrasi varsa ben bunun bile aslında bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Bu kadar hızlı bir patlama aslında genelde dünyaya baktığında daha otoriter hükümetleri gerektiriyor. Örneğin Rusya, Amerika…

Demokrasi ve özgürlükler açısından bakıldığında son dönemde AKP’nin politikalarının ilk döneminden çok daha farklı olması, otoriter bir çizgiye hapsolması bu yüzden mi?

Evet, işte demin söylediğim durumla alakalı. Paranın el değiştirmesiyle ve yönetimde o kesimin söz hakkını almasıyla birlikte ne olmasını bekliyoruz? Çok fazla şeyi çok hızlı beklediğimizi düşünüyorum. Bu şu anlama gelmiyor, başımıza bu iktidar geldi ve çekelim, böyle değil. Gene doğru bildiklerimizi, doğru gördüklerimizi savunmaya devam etmeliyiz ve edeceğiz.

2002’de Genç Bakış programında R. Tayyip Erdoğan “Eşcinsel hakları yasal güvence altına alınmalı” demişti. Anayasa yapım sürecinde bunun gerçekleşmesi zor görünüyor.

O zaman bizlerin oylarını toplaması gerektiğini biliyordu, şimdi buna ihtiyacı olmadığını gördü ve bunu söylemiyor. Bu bir siyasetçi tavrı… Pragmatik davranıyor. Eskiden böyle söylemişti, şimdi bir şey yapmıyor. Bu konuda haklı olabilirsin. Ama eskiden telaffuz dahi edilmiyordu. Ecevit mi, Çiller mi, Demirel mi, Özal mı telaffuz etti? Bir taraftan da İdris Naim Şahin çıkıyor, başka bir seyircinin önünde başka türlü konuşuyor. Bu sadece şunu gösteriyor: AKP diye monolitik bir durum yok. Bugün EDP  Yeşiller ile birleşip yeni bir şey yapmaya çalışıyor mesela, AKP de HAS Parti’yi içlerine aldı. Orada da bir arayış var.

Pragmatizm bütünüyle kötü olmayabilir, ama ilkesel bir zemin üzerinden yükselen bir siyaset olmadıkça bu ülkede kendimizi mutsuz, güvensiz hissetmeye devam etmeyecek miyiz?

E tabii. Geçen gün Erdoğan kürtaj meselesinde “Tabii ki kürtaja karşı olduğumuzu söyleyeceğiz, biz muhafazakâr bir partiyiz” diyordu. Bu da bana çok komik geldi,  evet ne bekliyorduk?  Aslında bu durum bir yanıyla o kadar vahim ki… Adam aslında şunu söylüyordu, kardeşim sen de çık karşıma, bir muhalefet olabil. AKP hâlihazırda hem muhalefeti hem iktidarı oynamak zorunda olduğunu görüyor. Sahaya çıktığında karşısında takım göremiyor, karşısındaki takım hala aynı CHP. AKP’nin karşısına çıkabilecek demokrat bir seçenek henüz yok. Yeşiller ve EDP birleştikleri vakit bu anlamda heyecan verici olabilir.

EDP ve Yeşiller birlikteliği sürecinde ‘yeni siyaset’ bir ihtiyaç olarak vurgulanıyor. Sizce nasıl yeni bir siyaset?

Türkiye’de yeni siyaset ya da yeni bir şey dediğimiz zaman, insanlar hep bir masanın etrafında buluşuyorlar ve ideallerden bahsediyorlar. Kaçınılmaz olarak bu hayatla örtüşmüyor. Ben bir dükkân açayım ve ondan sonra ne iş yapacağıma karar vereyim, terlik de çorba satarım, cd de üretirim, film prodüksiyonu da yaparım, bu böyle olmaz… Türkiye’de nasıl bir siyasi talep var, buna bakmalıyız. AKP bu talebi karşılayamıyorsa senin ilkelerine uyuştuğu sürece o siyasi talebi karşılamaya çalışırsın. AKP bunu götürmeye çalışıyordu ama demin de sözünü ettiğimiz zorlanmalar ortaya çıkıyor. İdris Naim Şahin ortaya çıkıyor. Şu an Kürt sorununun çözümü konusunda başka bir sürece girildiği için mutlaka daha da bir sertleşme döneminden geçeceğiz. Çünkü masaya oturulmadan önce her iki taraf da gücünü göstermek isteyecektir. AKP bu süreç içerisinde belki sertleşiyor. Ama bir taraftan da kendi içerisindeki demokrat-liberal kanadı da uzaklaştırmamak için adımlar atmaya devam ediyor.

HAS Parti adımı böyle bir şey miydi?

Has Parti adımı böyle, Büşra Ersanlı gibi isimlerin salıverilmesi, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in serbest bırakılmaları yine böyle bir şey. Başta sopayı gösterip sonra bunu bir kazanımmış gibi yansıtmak filan. Bütün bu dengeleri sağlamaya çalışarak destenin daha da karışmamasına çalışıyor. Bu noktada yeni parti rol çalabilecekse ya da daha gerçek isteklere hakikaten cevap verebilecekse yeni bir seçenek olur.

Sizin nükleer santrallere karşı olmadığınız yönünde bir haber var. Bu doğru mu?

Beni aradılar bir gün. “Sizden nükleer karşıtı bir cümle istiyoruz”  dediler. Eğer nükleer hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulsa ben de açıkça diyeyim ki nükleer bence güvenli ise olsun. Ben nükleere karşı değilim, güvenli olmayan her şeye karşıyım. Yani kömür de insanları öldürecekse kömüre de karşıyım. Termik santrallere de… Hepsinin zararı var. Ama alternatifi ne, onu konuşmak lazım. Mesela her tweet attığında belirli bir elektrik harcamasına neden oluyorsun aslında. Çevreye verdiği zararlara baktığımız vakit ehven-i şer olarak kömüre göre nükleer daha güvenli geliyor.

Röportaj: Cihan Erdal – Yeşil Gazete

Irkçı re-tweete 71.000$ ceza

İngiltere Futbol Federasyonu (EFA) Manchester United futbol takımının savunma oyuncusu Rio Ferdinand’ı, ırkçı bir tweeti, re-tweetlediği gerekçesi ile 71.000$ ödemeye mahkum etti.

Ferdinanda, söz konusu re-tweette, Chelsea takımında top koşturan ve kendisi gibi siyahi olan Ashley Cole’a, “choc ice” (Frigo) diye hitap etmişti.

Tartışmanın başlangcı premier ligde geçen sene oynanan bir maç sırasında Chelsea takımının kaptanı John Terry’nin, Rio Ferdinand’ın kardeşi Anton’a ırkçı küfür ettiği iddiasına dayanıyor. John Terry’nin mahkemesi sırasında Terry lehine ifade veren Ashley Cole, takım arkadaşının suçsuz bulunmasını sağlamıştı. İngilizcede dışı siyah ama içi beyaz anlamında argo bir terim olan “choc ice” (Frigo) ifadesi de bu karar ile ırkçı bir ifade olarak değerlendirildi.

(Yeşil Gazete, Associated Press)

Moskova’da Onur Yürüyüşü 100 yıllığına yasaklandı

Moskova Yüksek Mahkemesi’nin kararı ile eşcinsel onur yürüyüşünün önümüzdeki 100 yıl müddetince Rusya’nın başkentinde yapılması yasaklandı. Rusya’da eçcinsel haklarının önde gelen savunucularından Nikolay Alexeyev, bu kararın geri çekilmesi için çalışmalara başladıklarını bildirdi.

Alexeyev, St Petersburg’da eşcinsel propaganda yapılmasının yasaklanması kararını Avrupa İnsan Hakları mahkemesine götürmüş, Rusya’yı bu kararından ötürü ceza ödemek zorunda bırakmıştı

Nikolay Alexeyev, 100 yıllık yasak kararından sonra nasıl tavır takınacakları konusundaki sorulara, konuyu tekrar Strazburg’a götüreceğini belirterek, bu kararın adaletsiz olduğunun tasdikini, onur yürüyüşlerinin ise bugün, dün ve gelecekte yapılabilmesi için gereken her türlü adımı atacağını belirtti.

(Yeşil GazeteBBC)

Defne Koryürek: “Çok sevindik, devamını bekliyoruz”

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından bugün yayımlanan ünü “3 Nolu tebliğ”in ardından gözler, denizlerdeki yaşamın devamı ve sürdürülebilir balıkçılığa geçiş için kilit role sahip olan bu konuda mücadele veren Slow Food Fikir Sahibi Damaklar Hareketi’ne döndü.

Tebliğ taslağının Resmi Gazete’de yayınlanması için Başbakanlığa gönderildiği haberinin hemen ardından, Yeşil Gazete olarak hareketin lideri Defne Koryürek’e ulaştık. Tebliğin yayınladığı saatlerde Açık Radyo’da yayımlanan Yeşil Dalga programında da konuğumuz olan Defne Koryürek, tebliğin içeriğiyle ilgili sorularımızı cevapladı.

(Açık Radyo’da bugün 13:30-14:00 arasında yayımlanan Yeşil Dalga programı kaydını dinlemek için tıklayınız )

Tebliğ sizle canlı yayında tam da bu konuyu konuşurken açıklandı. Tebliğin içeriği hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Bu bir başlangıç, ve oldukça iyi bir başlangıç. Bakanlık tarafından yapılan açıklamanın diline bakarsanız, kendileri de kademeli olarak arttırılacak koruma önlemlerinden bahsediyorlar. Özellikle boy ve derinlik konularında yeni getirilen sınırlar ve bunların kademeli arttırılarak AB standartlarına yaklaşacağı açıklaması çok önemli. Bizim kampanyamız da İstanbul ve etrafındaki denizler hakkındaydı daha çok, biliyorsunuz. Bir ekolojik koridor olan İstanbul Boğazı’nda gırgır ve çevirmeli ağlarla balıkçılığa kapatılmasını istiyorduk. Gırgır avcılığında derinliğin 18 metreden30 metreye çıkarılması talebimiz de bunla ilgiliydi. Şimdi 24 metre olacak, bunu fevkalade iyi bir gelişme olarak nitelendiriyoruz çünkü kademeli bir artışla AB standardı olan 50 metreye ulaşılacağı açıklamada net olarak ifade ediliyor. Biz 24 metre kararının destekçisiyiz ve bunun devamını bekliyoruz.”

“Bakanlık ve hükümet korumacı politikalara geçiyor”

 

Bakanlığın tebliği ve açıklamasından balıkçılık konusunda korumacı politikaların başladığını söylemek mümkün mü?

“Kesinlikle. Zaten açıklamada kullanılan dile de dikkat edin, “ekolojik açıdan önemli bir deniz olan Marmara denizinde; balık varlığının artırılması ve koruma alanları oluşturması amacıyla…” deniyor. Burada bakanlıkla aramızda bir dil birliği oluştuğunu görüyoruz, bu çok önemli ve devam ettiği sürece kendilerinin destekçisi olacağız. 20 Haziran’da yapılan toplantıda Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürü Dr. Durali Koçak’ın sözleri de aynı yöndeydi. Hükümet, bakanlık ve genel müdürlüğün korumacı politikalara geçiş yaptığını gözlemliyoruz, bu çok sevindirici.”

Tebliğle birlikte İstanbul etrafında üç bölge gırgır avcılığına kapatılıyor değil mi?

“Evet, bu da çok önemli bir gelişme. Biz arkadaşlarımızla bu bölgeleri harita üzerinde çalıştıktan sonra bir açıklama yapmak istiyoruz tabi… Ama muhtemelen bugün içinde “Müjde İstanbul!” başlığıyla bir mesaj yayınlayacağız, diye düşünüyorum. Prensipte çok doğru bir karar bu üç bölge hakkında çıkan karar da..”

Kanuni boyutta durum nasıl peki?

“1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun yenilenmesini uzun zamandır bekliyoruz. Sonuçta yayınlanan bu tebliğ, ya da balıkçılar arasındaki deyimle “sirküler”, mevcut kanuna tabi. Dolayısıyla kanunun da değişmesi, revizyona götürülmesi gerekir. Yeni dönemde zannediyorum bu da olacak, yaşanan bu son önemli gelişme kanunun da değişmesiyle taçlandırılacak. 2013 yılından önce kanunun değişeceğini umuyorum ben. Umarım gerçekleşir bu.”

“Reisler” farkına varmalı: Bunlar hepimizin iyiliğine”

 

Yeni tebliğle getirilen balıklarda boy sınırlamaları hakkında ne diyorsunuz?

“Kalkanda çok memnunuz tabi, ama Greenpeace’in bu konuda ne diyeceği daha önemli. Lüfer konusunda zaten bir değişiklik beklemiyorduk; Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de bunu ifade edip biraz daha sabır istemişti bizden. Levrek konusunda da Greenpeace’in kampanya hedeflerinin altında yeni sınırlar, onlar 30 cm’lik bir alt-sınır istiyorlardı… Buna kademeli olarak ulaşılacağını umalım şimdilik.

Büyük ölçekli balıkçılık yapan reisler bizi düşman olarak görüyorlardı; şimdi hükümeti de düşman olarak görmeye başlayabilirler.. Ama şunun farkına varmaları gerekir, bu istediğimiz koruma önlemleri herkes için gerekli, balıkçılar için de geçerli. Türkiye’nin, dünyanın, deniz ekosistemlerinin iyiliği için bu düzenlemeler ve hatta daha fazlası birer zorunluluk. Bu işten uzun vadede reisler de çok yararlanacaklar.”

(Durukan Dudu, Yeşil Gazete)

 

[Son Dakika] Dört gözle beklenen tebliğ çıkıyor!

Denizlerdeki yaşamın korunması ve Türkiye’de balıkçılığın devamı için kilit öneme sahip ünlü “3 Nolu Tebliğ”, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Resmi Gazete’de yayımlanmak üzere bugün Başbakanlığa gönderildi.

Tebliğin Başbakanlığa gönderilmesinin, Açık Radyo’da canlı yayınlanan Yeşil Dalga programına denk gelmesi de ilginç bir tesadüf oldu. Zira Yeşil Dalga programının bu haftaki canlı yayın konuğu, balıkçılık ve su ürünleri konusunda “korumacı” politikalar oluşturulması için yoğun kampanyalar yürüten Slow Food Türkiye Fikir Sahibi Damaklar Hareketi lideri Defne Koryürek’ti. Söz konusu programı bu adresten dinleyebilirsiniz.

Balık türlerinin korunması ve sürdürülebilir balıkçılık konusunda çalışan sivil toplum gruplarının umutla çıkmasını bekledikleri ve gelecek 4 yıl (2012-2016) boyunca geçerli olacak “Ticarî Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ” taslak hakkında bakanlıkça yapılan açıklamada “çıkarılan yeni tebliğ ile birlikte avlanma araçları ve avlanma yöntemleri başta olmak üzere, avlanan balık türlerinin boy, avlanma zamanı, avlanma yerleri ve balıkçıların yükümlülükleri ile uymaları gereken kurallara ilişkin yeni düzenlemeler yapıldığı” bildirildi.

Bakanlığın açıklamasına göre, 1 Eylül’de yürürlüğe gireceğ açıklanan tebliğ ile 3 bölgede gırgırla avlanmaya sınırlama getiriliyor.

Ekolojik açıdan önemli bir deniz olan Marmara denizinde; balık varlığının artırılması ve koruma alanları oluşturması amacıyla İzmit körfezi, Adalar civarı ve Büyükçekmece koyunda bazı alanlar gırgır avcılığına kapatılıyor. Marmara denizinde kaçak trol avcılığının engellenmesi için, manyat ve algarna ile gece yapılan avcılık da yasaklanıyor.

Düzenlenen yeni tebliğ ile önemli bir değişiklik de gırgır avcılığındaki derinlik mesafesinde yapıldı. Gırgır balıkçıları ile geleneksel kıyı balıkçıları arasında anlaşmazlıklara neden olan gırgır avcılığında 18 metre olan derinlik mesafesi, yeni tebliğ ile 24 metreye yükseltiliyor.

Uygulamayla AB ülkelerindeki 50 metre olan avlanma derinliğine kademeli olarak ulaşılması öngörülüyor.

Boylar da uzayacak

Yeni balıkçılık tebliği kapsamında balık nesillerinin sürdürülebilirliğini sağlamak amacı ile, bazı balıkların asgari avlanabilir boy uzunlukları ile avlanmalarının yasak olduğu zamanlarda da değişiklik yapılıyor.

Buna göre avlanma boy uzunluğu

  • kalkan için 40 santimetreden 45 santimetreye,
  • levrek için 18 santimetreden 25 santimetreye,
  • sinagrit için 20 santimetreden 35 santimetreye yükseltiliyor.

Balıkların üreme zamanlarının dikkate alındığı yeni düzenleme de bazı balık türlerinin avlanma yasağı dönemleri de değişiyor. Kalkan balığında 1 Mayıs-30 Haziran olan yasak dönemi 15 Nisan-15 Haziran olarak, dil balığındaki 15 Şubat-15 Mart olan yasak dönemi ise 1 Ocak-1 Şubat olarak değiştiriliyor.

Değişiklik öncesi yasak dönemde 1 ay av yapma istisnası tanınan ton balıklarının (yazılı orkinos, tombik, tulina) avcılığına, Akdeniz`de 6 mil dışında, yıl boyunca izin veriliyor. Böylece göç balığı olan ton balıklarının yıl boyunca avlanılmasına izin verilerek ekonomiye kazandırılması ve balıkçıların yıl boyunca av yapabilmeleri öngörülüyor.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Alınan kararların uygulanabilirliği ve yönetimi açısından 20 Haziran`da yapılan Su Ürünleri İstişare Kurulu`nda tartışılan tebliğ, üniversiteler, araştırma kuruluşları, balıkçı örgütleri ve tüm paydaşların görüşleri alınarak hazırlandı. Bakanlık bu düzenlemede sürdürebilirliği esas alarak, su ürünleri avcılığının koruma ve kullanma dengesi gözetilerek yapılmasını sağlamayı hedefliyor. Bu kapsamda getirilen düzenlemelere uyumun sağlanması için, yeni dönemde denetimlere daha fazla ağırlık verilmesini planlanıyor” ifadelerine yer verildi.

Tebliğ bu haliyle Başbakanlık tarafından onaylanırsa Resmi Gazete’de yayımlanarak 1 Eylül’den itibaren yürürlüğe girecek.

(Yeşil Gazete, İstanbul Ajansı)

“İmdat, Polis!” hattı: 444 155 9

Akşam Gazetis’nden Ercan Öztürk’ün haberine göre, Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi bir grup avukat, polis şiddetine karşı harekete geçti. İstanbul Fatih’te, 7 polis tarafından dövülen Ahmet Koca’nın avukatı Efkan Bolaç ile Taylan Tanay, ‘orantısız güce’ karşı çalışma başlattı.   Projeyi, İstanbul Barosu ve Tabipler Odası da destekliyor,  Proje kapsamında ‘444 155 9″ İMDAT POLİS’ hattı devreye sokuluyor. Ayrıca İstanbul Barosu’nda bir ‘İşkence Kurulu’ da oluşturuldu.

200 AVUKAT GÖNÜLLÜ OLDU

Kurulda 5 avukat yer alacak. Çağdaş Hukukçular Derneği’nden 200 avukat gönüllü olarak çalışacak. Polis tarafından şiddet gören vatandaş ‘444 155 9’u arar aramaz en yakındaki avukat olay yerine gidecek. Sağlık raporlarının acilen alınması için Tabipler Odası devreye girecek. Çalışma ilk etapta İstanbul ‘da uygulanacak. Daha sonra diğer illere de yayılması amaçlanıyor.

Çağdaş Hukukçular Derneği’nden Avukat Tanay, projeyi anlattı:

Proje polis şiddetini önlemek için bir kurul önerisidir. Kurulda adli tıp uzmanları, hekimlik boyutu ve hukuki süreç var. Projeyi, İstanbul Barosu’na sunduk. Baro işin hukuki boyutuyla ana merkez oldu. Ahmet Koca olayı ve polis şiddetinin artması üzerine işkenceye karşı kurul oluşturuldu. Kurulun baroda merkezi var.

Kurul acil başvuru alacak. ‘444 155 9’ hattımız var. ‘Polis imdat’ sloganını anımsatsın istedik. İnsanlar 155’i çevirince polisi arıyor. 155 9’u çevirince bizi aramış olacaklar. Avukatlar gönüllü çalışacak. İşkenceye karşı sicil ve sertifika programı olacak. Kurula, şahsen, yazılı ve telefonla başvuru mümkün. Telefon 24 saat açık olacak. Olay yerine geçilerek hukuki müdahalede bulunacağız. İlk hedefimiz kişiyi işkenceden kurtarmak. Suç duyurusu yapmak, açılan davaları takip etmek. Sürecin tamamını takip edeceğiz. İkinci olarak Tabip Odası’na bilgi verilecek. Tedaviyi üstleneceğiz. Tabip Odası hekim görevlendirecek. Muayene sonrası alınan belgeler raporlandırılacak. İhtiyaç halinde psikolojik destek verilecek.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi avukatlarını bu çalışmaya iten bazı şiddet olayları ise şunlar:

2011 TEMMUZ: İzmir ‘de ailesiyle birlikte eğlenmeye gittikleri müzikholde gözaltına alınan Fevziye Cengiz’in karakolda dayak yemesi.
2012 MAYIS: Yalova’da Çayan Birben’in ölümü.
2012 HAZİRAN: Ahmet Koca’nın yol verme yüzünden çıkan kavgada bir grup polis tarafından tekme-tokat dövülmesi.

RİSKLİ KARAKOLLAR DEŞİFRE EDİLECEK

İstanbul ‘da polis şiddetine maruz kalan Ahmet Koca’nın Avukatı Efkan Bolaç ise şöyle konuştu: Polis şiddetinin vardığı nokta 90’lı yılları anımsatıyor. Bu sebeple işkence ve işkencecilere karşı ‘Sıfır’ tolerans istiyoruz. ‘444 155 9 İMDAT POLİS’ hattını çok önemsiyoruz. İlk etapta 200 avukat gönüllü olarak çalışacak. Bunun için ücretlendirme söz konusu değil. İki ayda bir rapor açıklayacağız. Bu raporlarda riskli karakollar, polis merkezleri deşifre edilecek ve emniyetin önlem alınması istenecek. Hem de kaç işkence vakası var bu işin risk haritasını çıkartmayı düşünüyoruz.

(Akşam, Radikal)

Güney Afrika’da işçi katliamı

Güney Afrika’da greve giden maden işçilerinin üzerine polisin ateş açması sonucunda 30’dan fazla işçinin hayatını kaybettiği bildiriliyor. Olaylar geçen hafta cuma günü Lonmin Marikana platin madeninde Maden ve Yapı İşçileri Birliği (AMCU) ve rakibi Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM)arasında çıkan çatışma ile başladı. AMCU üyeleri, madende daha baskın konumda olan NUM üyeleri ile çatıştı. Çıkan çatışmada en az 10 kişi hayatını kaybetti. Bunlardan ikisinin güvenlik görevlisi olduğu açıklandı. Çatışma AMCU üyelerinin maaşlarından memnun olmadıkları ve 3 kat daha fazla maaş almak istedikleri için greve gitmeleri sonucunda çıktı.

Yaşananlardan  sonra da greve devam eden işçilere dün polis müdahale etti. Yasadışı grev yapıldığı gerekçesiyle işçilerin üzerine ateş açan polislere pala ve sopalarla karşılık verildi. Çatışmada işçilerin de ateşli silahlar kullandıkları iddia edildi. Yaklaşık 3 bin işçiye karşı ateş açan polisin 18 kişiyi öldürdüğü iddia edilirken kaç kişiyi yaraladığı ise açıklanmadı.  Associated Press’e konuşan polis sözcüsü Zweli Mnisi,  cuma günü (bugün) yaptığı açıklamada Olaylar sırasında 18 değil 30’dan fazla insanın öldüğünü ve konu hakkında bir soruşturma başlatıldığını söyledi.

(Associated Press)

Eskişehir’de bisiklet düşmanı yasaklara karşı imza kampanyası

Eskişehir’de son günlerde bisiklet kullananlara kesilen para cezalarının artmasını protesto etmek amacı ile bir imza kampanyası düzenlenmesi kararlaştırıldı. İmza kampanyası facebook üzerinden örgütleniyor.

Yaklaşık bir haftadır kent merkezindeki İki Eylül Caddesi’nde trafik uygulaması yapan ekipler tramvay yolunda giden bisiklet ve motosikletlere ceza yağdırdı. Onlarca sürücüyü durduran ekipler 72 TL para cezasının yanı sıra sürücüleri uyardı.

Çevredeki vatandaşların ilgisini çeken ceza uygulamasına yakalanmak istemeyen sürücüler ise güzergahı bisikletleri ellerinde yürüyerek geçti. Bu arada bisikletiyle giderken durdurulan bir kadın sürücü polisin ceza yazacağını söylemesi üzerine gözyaşlarını tutamadı. Öğrenci olduğu belirtilen genç kadın ağlayarak aile yakınlarını aradı. Bu arada bisikletlere yazılan ceza nedeniyle bazı vatandaşlar da tepki gösterdi.

Öte yandan bisiklet ve motosiklet yasağının 2007 yılından bile geçerli olduğu ancak buna yönelik şimdiye kadar bir uygulama yapılmadığı öğrenildi. 2007 yılında Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nin aldığı UKOME (Ulaşım Koordinasyon Merkezi) kararına göre Eskişehir’de bisiklete yasaklı yollar şöyle; Hamayolu, Kızılcıklı Mahmut Pehlivan, Şair Fuzuli, Cengiz Topel. Ancak uzmanlar UKOME kararında bisiklet yasağının tramvay hattı boyunca geçerli olduğunun belirtildiğini, bu gerçekleşirse tüm şehirde bisiklet kullanımının imkansız hale geleceğini belirtiyorlar

(Yeşil Gazete, Eskişehir.net)

Fatih Akın’ın belgeseli, “Cennetteki Çöplük” Eylül ayında vizyona giriyor

Fatih Akın’ın dedesinin Trabzon’daki köyünde çektiği ‘Cennetteki Çöplük’ (Der Müll im Garten Eden) adlı belgesel,Türkiye’de 21 Eylül’de gösterime girecek. Dünya prömiyeri bu yılki Cannes Film Festivali’nde yapılan belgeselde, Karadeniz kıyısındaki bir köyde çay tarlaları ortasına kurulan dev çöp arıtma ve toplama tesisine karşı köylülerin verdiği mücadele yansıtıyor.

2006 yılında ‘Yaşamın Kıyısında’ filminin final sahnesini çekmek için dedesinin köyüne giden Akın, köylülerin bu tesisin kurulmasına karşı verdikleri mücadeleyi görmüş, bundan çok etkilenmişti. Hemen yerel yönetimle temasa geçen Berlinale Altın Ayı ödüllü yönetmen, ‘Cennetten bir köşe’ olarak tanımladığı Çamburnu beldesindeki çöplüğün kaldırılması için yetkililere çağrıda bulunmuştu. Çağrısı karşılıksız kalınca da çöplüğün kaldırılması için mücadele eden köylülerin belgeselini çekmeye karar vermiş ve orada yaşananları görüntülemek için hayatını düğünlerde falan video çekerek kazanan Bünyamin Seyrekbasan’la anlaşmıştı. Ünlü yönetmen, çekimleri yıllar süren belgeselin Cannes’da özel bölümde gösterilmesini sağlayarak konuyu uluslararası camianın da dikkatine sunmuştu.

“Cennetteki Çöplük” belgeselinin fragmanını buradan izlemek mümkün.

(Radikal)

İspanya Bisiklet Turu bu haftasonu başlıyor

İspanya Bisiklet Turu (La Vuelta Espana 2012) yarın başlıyor. 18 Ağustos ve 9 Eylül arası yapılacak olan İspanya turunda toplam 3,360 km mesafe koşulacak. 21 etap koşulacak olan turda 11 normal etap, 8 dağ etabı, 1 takım halinde zamana karşı etabı ile 1 adet de bireysel zaman karşı etabı bulunuyor.

Toplam iki gün ise dinlenme günü olarak seçilmiş, 27 Ağustos ve 4 Eylül. 36 dağ ve tepe geçişi bulunan turda 16,5 km takım halinde zamana karşı, 39,4 km bireysel zamana karşı yarışı yapılacak

Etap Etap İspanya Turu

1. etap : Pamplona TTT, 16.5km Bu etapta, takım halinde zamana karşı yarışları mevcut. Turda öne çıkacak sporcuların kendini gösterebilmesi açısından önemli. Sporcular arası boşluklar az olucağından, bol çekişme görebiliriz. Kısa sürecek yarış, bol sprintlere sahne olucağından izlenebilir.

2. etap : Pamplona – Viana, 181km Rota Navarra ve Rioja bağlarının arasından geçiyor. İlk düz etap olan bu etap izlense de olur, izlenmese de olur diyebiliriz. Öncelik sırasında üstlerde bulunmuyor.

3. etap : Faustino V – Eibar, 155km Sprinterların gerçek performansını görmek istiyorsanız bu yarışı izlemek gerek. 3. etapta bitiş noktası ise tepelik olarak seçilmiş, final tırmanışında 3km’lik %10 eğimli etap izleyicilere zevkli anlar yaşatabilir, izlenmesi tavsiye edilir.

4. etap : Barakaldo – Estacion de Valdezcaray, 160km Ortalama %5.2 tırmanışa sahip olan etap, sporseverler için kaçırılmaması gereken etaplar arasında gösteriliyor. Estacionda kayak merkezinde sona erecek olan etabın son 13kmsi %9 eğime sahip

5. etap : Logrono Circuit Race, 168km İzlense de olur, izlenmese de olur etaplarından…

6. etap : Tarazona – Jaca, 175km Plaza te Toros bölgesinde tepe bitişine sahip olan etapta son 3.8km %5 eğime sahip. Son yarım saati izlenmesi tavsiye olunur, çekişmelerin bol olacağı ve atakların bol görüleceği yarışta Philippe GIlbert ve JJ Rojas Gil’a karşı Purito Rodriguez ya da Damiano Cunego etabı kazanabilir.

7. Etap : Huesca – Alcaniz/Motorland Aragon, 164km İzlense de olur, izlenmese de olur etaplarından, sonuca bakmak yeterli

8. Etap : Lleida – Collada de la Gallina, 174kmGiro gibi Vueltada da, haftasonu etapları kesinlikle izlenmeli. Andorra’ya yapılacak tırmanışta %8 eğimli 7.2 km’lik etap önemli.

9. etap : Andorra – Barcelona, 196km İçinde “Barcelona” kelimesi geçer de izlenmez mi? Kesinlikle kaçırılmaması gereken etaplardan birisi.

10. etap: Ponteareas – Sanxenxo 190kmİzlenebilir, bitişi ilginç olabilir.

11. etap : Cambados – Pontevedra ITT, 39kmEğer acıyı seviyorsanız bu etap size göre. 10 kmlik %4 eğimli etap zorlayıcı olabilir.

12. etap : Velagarcia de Arousa – Mirador de Zaro, 190km Doğal güzelliklerle dolu bu etap görsel açıdan izlenmesi tavsiye edilir. Sürprizlere açık bir etap, son iki kilometresinde ciddi çekişmelere gebe.

13. etap : Santiago de Compostela – Ferrol, 172km İzlenmesi kesinlikle tavsiye edilir. Yollar biraz engebeli olduğundan sürprizlere açık bir etap. Tatil yöresinde geçecek etap görsel olarak çekici.

14. etap : Palas de Ray – Puerto de Ancares, 149km Cumartesi günü yapılacak etap, izlenmeli. Ciddi sürprizlere açık, %8lik ve %12.5 lik iki adet zorlayıcı tırmanma bölümü bulunuyor.

15. etap : La Robia – Lagos de Covadonga, 186km Topoğrafyası açısından ilgi çekici bir bölgede geçecek olan etapta ortalama %10luk tırmanış bulunuyor. Kesinlikle izlenmeli.

16. etap : Gijon – Valgrande/Cultu Negru, 183km Bu etabın son kilometreleri yarışın seyri açısından önemli olabilir, bu yüzden izlenmeli. Etapta 20 km’lik %6.9luk bir tırmanış mevcut, son 3 km ise %11, 14 ve 18 olarak giderek dikleşiyor.

17. etap : Santander – Fuente De, 187km Tepe bitişi olucak, fakat izlense de olur, izlenmese de olur etaplarından. Fazla heyecana sahne olucağını söyleyemeyiz.

18. etap : Aguilar de Campoo – Valladolid, 204km Çok fazla heyecanın beklenmediği etaplardan birisi.

19. etap : Penafiel – La Lastrilla, 178km Yarışın seyri açısından önemli olabilir, etap olarak fazla heyecan içermiyor.

20. etap : La Faisanera Golf – Bola del Mundo, 170km İspanya turunun en kral etaplarından birisi, belki de kendisi. Bola del Mundo tepesinde bitecek.

21. etap : Cercedilla – Madrid, 115km Turun son etabı Madrid’de sona eriyor. Turu izlediyseniz bu etabı da kaçırmamanız gerekiyor.

  • Tırmanış Etapları

    – 3 . etap, 20 Ağustos, Faustino V > Eibar (Arrate)

    – 4. etap, 21 Ağustos, Barakaldo > Estación de Valdezcaray

    – 8. etap, 25 Ağustos, Lleida > Andorra. Collada de la Gallina

    – 14. etap, 1 Eylül, Palas de Rei > Puerto de Ancares

    – 15. etap, 2 Eylül, La Robla > Lagos de Covadonga

    – 16. etap, 3 Eylül, Gijón > Valgrande-Pajares. Cuitu Negru

    – 21. etap, 8 Eylül, La Faisanera Golf. > Bola del Mundo

  • Yarışın Favori Sporcuları

    Cezası tamamlanarak pistlere geri dönen Alberto Contador yarışın favorilerinden birisi. Bir diğer favori ise Sky takımından İngiliz sporcu Chris Froome. Bir çok otorite yarışın bu iki sporcu arasında gidip geleceği konusunda hemfikir.

    Diğer favoriler arasında Juan Jose Cobo ve Movistardan Alejandro Valverde var.

    Podyum görmesi beklenen diğer sporcular ise 2012 Giro d’Italia turunu ikinci bitiren Katusha’dan Joaquim Rodriguez, Euskatel takımından Igor Anton, Lotto Belisol’dan Jorgen Van Den Broeck, Lampre’den Damiano Cunego, Rabobank’tan Robert Gesink.

    (mtbtr.com)