Ana Sayfa Blog Sayfa 4546

Af Örgütü: “Açlık grevine katılan mahkumlar cezalandırılıyor mu?”

Uluslararası Af Örgütü 43. gününe giren açlık grevleri ile ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada Türkiye’deki cezaevlerinde açlık grevine katılan mahkumlara kötü muamelede bulunulduğu haberlerinden duyulan endişe dile getirildi ve açlık grevine girenlerin cezalandırıldığı iddialarının soruşturulması istendi.

Örgütün bugün yayınlanan açıklaması şöyle:

“Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerinin açlık grevi yapan mahkumların haklarına  saygı duyulmadığı yönündeki haberlerden dolayı endişe duymaktadır. Bazıları 12 Eylül’den bu yana olmak üzere ülke çapındaki onlarca cezaevinde yüzlerce mahkum hala açlık grevinde. Açlık grevleri PKK lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine uzun süredir izin verilmemesini protesto etmek ve ana dilde eğitim hakkı talebi ile başlamıştı.

Açlık grevleri barışçıl bir protesto şeklidir ve Türkiye yetkililerinin, bu yöntemle protesto etme hakkı dahil olmak üzere, mahkumların ifade özgürlüğü hakkına saygı duyma yükümlülüğü bulunmaktadır.

Uluslararası Af Örgütü Silivri ve Şakran cezaevlerinde açlık grevinde olan mahkumların hücre hapsine konmaları ve Tekirdağ Cezaevi’ndeki gardiyanların, açlık grevine katıldıkları için mahkumlara kötü muamelede bulunduğu konusundaki haberlerden de endişe duymaktadır. Cezaevi yetkililerinin, kimi zaman, mahkumların içme suyuna ve bu suya eklenen şeker, tuz, vitamin ve diğer takviyelere erişimini kısıtladığı yönünde haberler bulunmaktadır.

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye yetkililerine açlık grevindeki mahkumlara yönelik cezalandırıcı hiçbir tedbirin alınmaması ve işkence ile diğer kötü muamelelerin mutlak bir şekilde yasaklandığının güvence altına alınması çağrısında bulunuyor. Açlık grevindeki mahkumlara, nitelikli sağlık görevlilerine yeterli erişim ve ihtiyaç duydukları her türlü tedavi sağlanmalı. Türkiye yetkilileri Silivri, Şakran ve Tekirdağ cezaevlerindeki mahkumların kötü muamele gördükleri ya da açlık grevine katıldıkları için cezalandırıldıkları iddialarını hızlı, derinlemesine, bağımsız ve etkili bir şekilde soruşturmalı.”

(Yeşil Gazete)

Açlık grevleri insani bir krizdir

Türkiye yeniden cezaevlerinde yapılan açlık grevleri kriziyle yüzyüze. Son bilgilere göre 58 cezaevinde yaklaşık 483 tutuklu veya hükümlü, süresiz ve dönüşümsüz biçimde açlık grevi yapıyor. İlk başlayan 63 kişinin, bu yazı yayınlandığında, açlık grevindeki 40’ıncı günleri dolmuş olacak.

Çok geç olmadan

Açlık grevlerinin hangi şartlarda yapıldığını bütün detaylarıyla bilmiyoruz. Ancak her tür açlık grevinin sağlık üzerine kısa ve uzun vadede ciddi sonuçlara yol açacağına dair yeterince bilgi ve tecrübemiz var. Bu nedenle bu açlık grevlerinin çok geç olmadan, müzakereler ve insani çözüm yollarıyla sona erdirilmesi için her kesimin seferber olması gerek. Yani açlık grevlerinin yeni bir insani trajediye dönüşmesine izin vermemeliyiz.

Peki açlık grevleri ne gibi sağlık sorunlarına, hangi hastalık ve sakatlıklara yol açıyor? Bu soruların cevaplarını vermeyi amaçlayan bu yazı biraz soğuk ve tıbbi olacak. Ama amacım, meselenin ciddiyetiyle ve unutulmakta olduğu görülen bazı gerçeklerle ilgili olarak hafızaları biraz olsun tazelemek. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda işkence mağdurlarının yanı sıra yıllarca açlık grevi mağdurlarını da tedavi etmeye çalıştık. Ben 1996’dan beri vakfın gönüllü hekimlerinden biriyim. 2000’lerin başındaki açlık grevi dalgasında da rehabilitasyon uzmanı olduğum için TİHV İstanbul Şubesi’nde bir dönem profesyonel olarak çalıştım ve açlık grevlerinden dolayı sakat kalan yüzlerce insanın önemli bir kısmının tedavisini bizzat üstlendim veya takip ettim.

Ekim 2000 ile 2002 yılı sonları arasında yaşanan bu son büyük açlık grevi dalgasının sonunda, cezaevinden çıkıp bize başvuran açlık grevi mağdurlarının karşı karşıya kaldıkları sağlık sorunlarıyla ilgili bir bilimsel derleme de yaptık. Açlık grevi yapan mahkumların 59’u bu eylemler nedeniyle hayatını kaybetmişti. Ancak 2002 sonrasında açlık grevine devam eden kişilerden de ölenler oldu. Hayatını kaybeden bu 59 kişiye daha sonra ölenler ve grevleri bahane edilerek yapılan 19 Aralık cezaevi operasyonlarında öldürülen 32 kişi dahil değil. Operasyonlar sırasında kullanılan bombalar ve kimyasal maddeler nedeniyle yanan, sakat bırakılan insanları da unutmamak gerek.

Büyük ve uzun

2000-2002 eylemleri dünyada bilinen en büyük ve en uzun süreli açlık grevleri olduğu için, Paris’te 2005’te yapılan Uluslararası Hukuk ve Ruh Sağlığı Kongresi’nde sunduğumuz çalışma da, -ne yazık ki- dünyada bu alanda derlenmiş ve analizi yapılmış en geniş açlık grevi serisi idi.

Söz konusu dönemde açlık grevlerine yaklaşık 2000 mahkum katıldı ve sağlık nedeniyle yapılan (399. maddeye dayalı) ilk tahliyeler 2001’in Mayıs ayında başladı. Bu tarihi izleyen 2 yıl boyunca Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na açlık grevlerine katıldıktan sonra geçici veya kalıcı olarak cezaevinden çıkabilen 563 mahkum başvurdu. Kongrede sunulan çalışmamıza en az 30 gün aralıksız açlık grevi yapan ve sağlıklı biçimde takip edebildiğimiz 311 kişinin verilerini dahil etmiştik. Bu kişilerin yaş ortalaması 29,8 idi ve yüzde 78’i erkekti.

Kaç gün?

Açlık grevi yapan kişilerin eylemi bıraktıktan sonra yaşamlarını sağlıklı olarak sürdürmeleri birkaç kritere bağlıdır. Bunlardan en önemlisi elbette süre. Ancak kaç gün açlık grevi yapıldığı kadar açlık grevi sırasında yeterli sıvı ve tuz, şeker ve B vitamini alınıp alınmadığı, ara verilip verilmediği ve açlık grevinin nasıl sona erdiği de önemli. Açlık grevi yapan kişinin isteği hilafına, zorla yapılan müdahaleler ve ilk beslenme sırasında yanlış tıbbi bakım da ölüm ve sakatlık riskini artırır.

Bizim çalışmamızda değerlendirmeye aldığımız 311 kişiden üçte ikisi kesintisiz açlık grevi yapmıştı, ortalama kesintisiz açlık grevi süresi 162 gündü ve eylemcilerden 102’sine (yüzde 33) zorla müdahele edilmişti. Tüm eylemciler su, tuz ve şeker, 242 kişi ise kısmen de olsa B vitamini takviyesi almışlardı. Buna rağmen sağ kalanlar ağır sakatlık ve hastalıklarla karşı karşıya kaldılar.

Bizim değerlendirmemizde uzun süreli açlık grevlerinin neden olduğu hastalık ve sakatlıklara ilişkin şu sonuçlar elde edildi: 311 kişi içinde 147 kişide görme bozukluğu, ışığa aşırı duyarlılık gibi göz bulguları; 169 kişide değişik düzeylerde amnezi (hafıza kaybı); 51 kişide dizartri (konuşma bozukluğu); 134 kişide denge ve koordinasyon bozukluğuna bağlı yürüme güçlüğü; 121 kişide ileri düzeyde zayıflık veya kas dokusu kaybı; 126 kişide periferik nöropati (çevresel sinirlerde hasar).

Açlık grevlerinden kaynaklanan en ağır hastalıklar merkezi sinir sistemi hasarına bağlı Wernicke Ensefalopatisi ve Wernicke-Korsakoff Sendromu’dur. Kalıcı olabilen denge ve yürüme bozukluğu, görme bozukluğu ve kısmi unutkanlıkla seyreden Wernicke ile de, buna ağır düzeyde hafıza kaybı ve psikoz bulgularının eklenmesiyle oluşan Wernicke-Korsakoff Sendromu ile de karşılaşmayı hiç istemeyiz. Çünkü özellikle Korsakoff’tan geri dönüş yoktur. Özellikle bu iki hastalık ileri derecede B vitamini eksikliğine bağlı. Açlık grevinin zorla sonlandırılması ve/veya yanlış tıbbi müdahale bu hastalıkların ortaya çıkma riskini arttırır.

Herkes harekete geçmeli

Bizim olgularımızın yarısında, yani 154 kişide Wernicke Ensefalopatisi veya bu hastalığın izlerine dair bulgular vardı. Ayrıca 30 kişi en ağır durum olan Wernicke-Korsakoff Sendromu’na yakalanmıştı.

Verilerin analizi sonucunda zorla müdahale edilen kişilerin Wernicke ve Wernicke-Korsakoff’a yakalanma olasılığı istatistiksel olarak çok yüksek bulundu. B vitamini kullanmayan kişilerin bu iki hastalığa yakalanma ihtimalleri de anlamlı olarak yüksek. Açlık grevi süresinin uzaması ile Wernicke hastalığı ve sinir harabiyeti arasında da güçlü ilişki vardı.

Sonuçta TİHV’de takip ettiğimiz 311 kişiden 73’ünde, yani yaklaşık dörtte birinde, hayatlarını bağımsız şekilde sürdüremeyecekleri düzeyde sakatlıklar kaldı. Tabii bu kişilerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve depresyon da çok görülen hastalıklar arasındaydı.

Açlık grevleri ağır bir insani ve toplumsal krizdir. Hele ki kişinin isteği dışında açlık grevini sonlandırmaya çalışmak, zorla besleme gibi yolları düşünmek çok büyük bir hata olur. Hükümet yetkililerinin bu yönde beyanları olduğu görülüyor. En ufak insani kaygı taşımadan, bilimsel verileri görmezden gelerek aynı inatları, aynı hataları her seferinde tekrarlama ısrarına ne isim verilir bilemiyorum. On yıl önce yaşanan büyük bedelleri tekrar ödemeden, açlık grevlerini insani çözüm yolları ve diyalogla durdurmak için başta hükümet olmak üzere, herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor.
*Dr.

İlk olarak 21 Ekim 2012’de Radikal İki’de yayımlanmıştır.

Avusturya’da Alevilere resmi tatil

0

Avusturya’da yaşan Aleviler için Aşure Günü ve Hızır Orucu gibi bazı günler resmi tatil ilan edildi.

Ülkede yaşayan Aleviler, Kurban Bayramı, Aşure Günü, Hızır Orucu ve Nevruz’un resmi tatil olması için başvuruda bulunmuştu.

Taraf gazetesinde yer alan habere göre; Alevilerin bu başvurusu, yetkili makamlar tarafından kabul edildi. Tatil günlerinden inanç hanelerinde “Alevi” yazanlar yararlanabilecek.

Karardan memnun olduklarını dile getiren Alevi Basın sözcüsü Ertürk Maral, “Bizler artık üniversitelerimizde Alevi öğretmenler yetiştiriyoruz. Resmi inanç statüsüne kavuştuğumuz ilk gün olan 16 Aralık 2010 tarihinden bugüne kadar var olan enerjimizi kendi içimize değil, Alevilere binlerce yıldır çok görülen yasal hakların kazanımı için harcamaya özen gösterdik” dedi.

Avusturya’da yaklaşık 30 bin Alevinin yaşadığı belirtiliyor.

(Ntvmsnbc)

 

Ayşe Arman, Greenpeace ile kutuplarda

Greenpeace’in “Save the Arctic” (Buzulları Kurtar) kampanyası çerçevesinde Rainbow Warrior gemisi ile Kuzey Kutbuna hareket eden popüler gazete yazarı Ayşe Arman’ın ilk yazısı Hürriyet Gazetesi’nde geçtiğimiz haftasonunda yayınlandı.

Greenpeace’in küresel iklim değişikliği gibi son derece önem arzeden bir konuda Ayşe Arman’ı tercih etmesi İklim Değişikliğine duyarlı kesimlerde tepki çekmiş, Arman’ın “Save the Arctic” kampanyası çerçevesinde buzullara gideceğine ilişkin çekilen tanıtım videosunda Arman’ın 4*4 Jeep’i ile yola revan olması eleştiri oklarının Greenpeace’e yönelmesine yol açmıştı.

Gazetemizde de konu ile ilgili yaptığımız 27 Eylül tarihli bir haberde bu durumun çelişkilerine dikkat çekmiş, Ayşe Arman’ın eşinin BP’nin Türkiye ve Nordik Satış Direktörü olmasının durumu daha da ilginç bir hale getirdiğini vurgulamıştık.

Greenpeace Akdeniz, yöneltilen eleştirilerden sonra yaptığı açıklamada, “Ayşe Arman, gazeteci kimliğiyle kutuplardaki rekor erimeye dikkat çekmek ve Türkiye’nin en cok okunan köşe yazarlarından biri olarak konuyu geniş kitlelere duyurmak için kutuplara gidiyor. Ayşe Arman’ın eşinin veya yakın çevresinin ne yaptığıyla ilgilenmiyoruz. Biz, Ayşe Arman’ın gazeteci kimliğiyle ilgileniyoruz. Amacımız ülkemizin en çok takip edilen köşe yazarlarından biri aracılığıyla Greenpeace’in başlattığı bu küresel hareketi gündeme taşımak ve Kuzey Kutbu’nu kurtarmak için herkesin bu harekete katılmasını sağlamak” şeklinde bir beyanatta bulunmuştu.

Tüm bu gelişmelerden sonra Ayşe Arman’ın kutuplardaki gözlemlerine dair ilk yazısı “Evet gözümle gördüm kutuplardaki buzullar eriyor” başlığı ile yayınlandı.

Kendine özgü üslubu ile Greenpeace’den kendisine gelen teklifi, bu teklifi kabul etme gerekçelerini, yola çıkış sürecini aktaran Arman, yazısının “Kutuptaki Buzullar Eriyor” alt başlıklı son bölümünde küresel iklim değişikliğinin kutuplardaki erimenin ana sebebi olduğunu, iklim değişikliğini tetikleyen etmenlerin başında da kömür, petrol gibi fosil yakıtların bulunduğunu vurguluyor. Arman, yazısında ayrıca beyaz buz tabakasının güneş ışınlarını yansıtma özelliğinin küresel iklim değişikliğinin önüne geçebilmek için hayati önemde olduğunun da altını çiziyor.

Ayşe Arman’ın tercih edilmesi ile çok büyük bir riski omuzlarına alan Greenpeace Akdeniz, küresel iklim değişikliği konusunun geniş kesimlere aktarılması konusunda doğru bir adım atmış gibi görünüyor.

(Yeşil Gazete)

 

İşyerinde cinsel taciz haklı fesih nedeni

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, aynı işyerindeki bir çalışana “Çok güzelsin, seninle bir sene önce tanışsaydım o zaman bekar olurdum, bir ilişkiye başlardım. Karımı değil seni seviyorum” diyerek, cinsel tacizde bulunduğu iddia edilen çalışanın iş akdinin feshinden dolayı kıdem ve ihbar tazminatı alamayacağına hükmetti.

Yerel mahkeme, iş akdinin feshi hususunda ispatın işverene ait olduğuna işaret etti. İş müfettişi tarafından düzenlenen raporda, işverenin haksız fesih yaptığını belirten mahkeme, “davacı aleyhine herhangi bir şikayet bulunmadığı, davacının savunmasının alınmadığı, ayrıca ikaz edilmediği anlaşıldığından, davacının iş akdinin davalı işverence haksız olarak feshedildiğine” hükmetti. İşveren kararı temyiz etti.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Bozma kararında, cinsel tacize uğradığı öne sürülen mağdurun dilekçesinin dava dosyasında bulunduğuna dikkat çekilerek, mağdurun dilekçesinde, evli olan davacının kendisine, “Çok güzelsin, seninle bir sene önce tanışmak isterdim, o zaman bekar olurdum ve seninle bir ilişkiye başlardım”, “Sana buradan ev tutarım”, “Kontörün yoksa alayım, ihtiyaçlarını karşılayayım” ve “Karımı değil seni seviyorum” dediği, kendisini ofise çağırdığı ve evine davet ettiği, zorla elini tutmaya çalıştığı, yemek yerken karşısına geçip dikkatli bir şekilde kendisine baktığı, rahatsız olduğunu söylediğinde ise kendisine “Zaten gideceksin, bırak da doya doya bakayım, senle biraz vakit geçirelim” cevabını verdiği belirtildi.

Kararda, şunlar kaydedildi: “Mağdurun anılan dilekçesi, içeriği ve bunu destekleyen tanık ifadelerine rağmen mağdurun karakol ve savcılığa şikayet etmemesi nedeniyle işveren feshinin haklı olmadığı şeklindeki değerlendirme yerinde değildir. Davacının eylemlerinin 4857 Sayılı İş Yasası’nın 25/II-c maddesine uyduğu ve işverene derhal fesih hakkı verdiğinden kıdem ve ihbar tazminatı istemlerinin reddi gerekirken, yazılı hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.”

Pussy Riot’un iki üyesi çalışma kampında

Soldan Sağa: Yekatarina Samutseviç şartlı tahliye edildi, Maria Alyokhina ve Nadya Tolokonnikova

Pussy Riot grubunun iki yıllık hapis cezaları onanan iki üyesi ağır şartlarıyla ünlü çalışma kamplarına yollandılar.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i protesto etmek amacıyla bir kilisede yaptıkları gösteri nedeniyle hapse mahkum olan Pussy Riot grubunun üyeleri, haklarında çıkan iki yıllık hapis cezasının onanmasının ardından şimdi de çalışma kamplarına gönderiliyor.

AFP haber ajansına konuşan savunma avukatı Violetta Volkova, Nadya Tolokonnikova’nın Mordovya’da Ural Dağları bölgesindeki bir kampa, Maria Alyokhina’nın ise Perm bölgesine yollandığını, her iki bölgedeki kampların da eski Sovyet döneminden kalma zorlu şartlara sahip olduğunu belirtti. Her iki grup üyesinin de küçük yaşta çocukları bulunuyor.

Grup elemanlarından Tolokonnikova’nın eşi aktivist Pyotr Verzilov, Moskova Echo radyo istasyonuna verdiği demeçte, her iki mahkumun da alışıldığı üzere trenle değil, özel uçakla kamplara yollandığı bilgisini aldığını belirtti.

Grubun resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada ise, ‘grup üyelerinin mümkün olan seçenekler arasında en zalim olan kamplara yollandığı’ belirtildi.

Çalışma kamplarının bulunduğu bölgelerden Perm, Moskova’ya bin 400 km. ve diğer hapishanenin yer aldığı Mordavya’nın bölgesel başkenti Saransk ise 640 km. uzaklıkta.

Kışın sıcaklığın eksi 50 derecelere düştüğü bilinen Perm bölgesi, Stalin döneminde çok sayıda çalışma kampına ev sahipliği yapıyordu. Bu kamplardan biri, siyasî baskı rejimlerinin tarihini konu alan bir müzeye dönüştürülmüştü.

Pussy Riot üyelerinden Yekatarina Samutseviç ise 10 Ekim tarihinde şartlı tahliye edilmişti.

(Deutche Welle Türkçe)

 

 

2012’nin ikinci dört ayına ilişkin Medyada Nefret Söylemi raporu açıklandı

Hrant Dink Vakfı’nın, 2009’dan bu yana yürüttüğü ‘Medyada Nefret Söylemi’ projesi kapsamında 2012 yılının Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarına ait medya izleme raporu açıklandı. Bu dönemde nefret söylemi içeren haber ve köşe yazılarında en sık hedef gösterilen gruplar, Ermeni, Hıristiyan, Yahudi ve Rumlar oldu.

Hrant Dink Vakfı, 2009’dan bu yana medyada gözlemlenen etnik ve dini gruplara yönelik nefret söylemiyle mücadele etmek ve insan haklarına saygının güçlendirilmesine destek olmak amacıyla Medyada Nefret Söylemi çalışmasını yürütüyor. Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi çalışması kapsamında 2012 yılının Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarına ait medya izleme raporu yayımlandı.

Üç bölüm halinde yayımlanan raporda dini ve etnik grupları hedef alan içerikler birinci bölümde ele alınırken kadın ve LGBTT bireylerine yönelik içerikler ikinci bölümde, medya eleştirisi kapsamında değerlendirilen içerikler ise üçüncü bölümde yer alıyor.

2012 yılının ikinci dört ayının incelendiği bu dönemde, nefret söylemi kapsamında değerlendirilen içerik sayısının daha önceki dönemlere göre yükseldiğine dikkat çekilen raporda nefret söylemi içerdiği tespit edilen metinlerin çoğunluğunun ulusal basında yer aldığına dikkat çekildi. Önceki dönemlere paralel şekilde, bu dönemde de köşe yazıları nefret söyleminin en sık rastlandığı tür oldu.

Bu dönemde nefret söylemi içeren haber ve köşe yazılarında en sık hedef gösterilen gruplar, Ermeni, Hıristiyan, Yahudi ve Rumlar. Raporda, Ermenilere yönelik nefret söyleminde en fazla öne çıkan öğenin, son dönemde yoğunlaşan çatışma ortamı üzerinden Ermenilerin PKK ile ilişkilendirilmesi biçiminde olduğuna işaret edilerek “Müslüman Kürt’ten zarar gelmez, PKK bir Ermeni hareketi” anlayışı üzerinden üretildiği ifade edildi. Raporda, bu söylemin, kimi zaman Hıristiyanları ve Yahudileri hedef alan içeriklerle de yeniden üretildiğinin altı çizildi.

Kürtlere yönelik nefret söylemi de artışta

Raporda, Kürtlere yönelik nefret söyleminde artışın olduğuna dikkat çekilerek PKK’nın ‘Kürt terörü’ olarak tanımlanıp ‘sabrın taştığı’ ima edildiği ya da mevcut sorunun Kürt halkına mal edilerek düşmanlık üretildiğine işaret edildi.

LGBTT bireylerine yönelik hakaret ve aşağılama içeren ifadelerin yer aldığı haber ve köşe yazılarında eşcinselliğin genellikle doğrudan sapıklık, hastalık, ahlaksızlık veya ‘sosyal felaket’ olarak tanımlandığına dikkat çekilen raporda “Travesti ve transeksüellerin temsil edildiği içeriklerde önceki dönemlerdeki gibi söz konusu grupları suçla ilişkilendirme üzerine kurulu” dendi.

Haber/köşe yazılarının içeriklerinde görülen savaş çığırtkanlığı, siyasi görüşleri üzerinden tek tek gazetecilere yönelik nefret söylemi üretilmesi gibi örneklerin ‘medya eleştirisi’ başlığı altında ele alındığı raporda, hedef gösterme, çarpıtma ve aşağılama içeren söylemlerin nasıl kurulduğu da irdeleniyor.

Öte yandan nefret söylemi içerdiği tespit edilen haber ve köşe yazıları üzerinden hazırlanan raporda, nefret söyleminin hedefi olan grupların hangileri olduğu, hangi konu nedeniyle ve hangi yöntemler kullanılarak nefret söyleminin üretildiği gibi istatistiki bilgilerin yanı sıra, örnek yazı ve haberlerin söylem analizleri yer alıyor.

Rapor hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için nefretsoylemi.org/

(Agos)

 

Haiti’deki kolera salgınının sebebi BM Barış Gücü

Karayip Denizi’nde küçük bir ada ülkesi olan Haiti’de 7500 kişinin ölümüne neden olan kolera salgınına Birleşmiş Milletler askerlerinin yol açmış olabileceğine dair yeni bulgular ortaya çıktı.

Amerikalı kolera uzmanı Dr Daniele Lantagne, yeni verilere göre kolera salgınına “büyük ihtimalle” Nepal’den yeni dönen BM askerlerinin kaldığı kampın kaynaklık etmiş olduğunu belirtti.

Kolera Nepal’de yaygın bir hastalık.

Dünyanın sayılı kolera uzmanlarından biri olan Dr Lantagne’ye BM 2011’de salgına çözüm bulması için başvurmuştu.

Yeni verilerin BM’yi benzeri görülmemiş yasal ve ahlaki bir yükümlülük altına soktuğu ve kurbanların ailesine milyarlarca dolar tazminat ödenmesi gerekebileceğinden kuruma mali bir yük de getireceği düşünülüyor.

Haiti’de 2010’da başlayan kolera salgını 7500 kişinin ölümüne neden oldu. Hâlâ her hafta yüzlerce yeni salgın vakası bildiriliyor.

Bunun dünya çapında son yılların en büyük kolera salgını olduğu ifade ediliyor.

Ocak 2010’da ülkede büyük yıkıma neden olan deprem dönemi de dahil olmak üzere Haiti’de son yüz yıldır hiçbir kolera vakası görülmemişti.

Virüsün dışkı yoluyla insanlara bulaşması ile yayılan kolera bir kez suya karıştığında engellenmesi zor bir hastalık.

Dr Lantagne, Haiti’de bulunan kolera türünün gen haritası çıkarıldıktan sonra bunun 2010’de Nepal’de ortaya çıkan tür ile aynı olduğunun kesinleştiğini belirtti.

Tazminat talepleri milyarları bulabilir

BM’nin Haiti’deki İnsani Yardım Kurumu Başkanı Nigel Fisher yeni verileri doğruladı, ancak sürmekte olan soruşturma nedeniyle yorum yapamayacağını belirtti.

BM hukukçuları, Haiti ve ABD’den avukatların mağdurlar adına açtığı tazminat talepleriyle karşı karşıya.

New York’taki BM merkezine yapılan resmi tazminat başvurularında, kolera salgınında ölenler için 100 bin, hastalığa yakalananlar için ise 50 bin dolar tazminat isteniyor. Toplam tazminat talebinin milyarlarca doları bulması bekleniyor.

2010 sonlarına doğru kolera bakterisinin nehirlerde yayılmasıyla kıyı kenti Saint Marc’ta kolera vakasında patlama olmuş ve kısa bir süre sonra başkent Port au Prince’e yayılmıştı.

Saint Marc’taki ilk kolera vakasıyla karşılaşan Haitili doktor Rosana Edward, ateş ve ishal şikayetiyle gelen hastalarının dışkılarını incelediğinde bunun kolera olduğunu anladığını, ama Haiti’de daha önce kolera görülmediği için duruma anlam veremediğini söylüyor.

Haiti’ye koleranın gelmesinden BM’in sorumlu olduğu yönündeki raporlardan haberi olduğunu belirten Dr Edward, “Haiti’nin bir de koleraya ihtiyacı yok, zaten başımızda yeterince başka dert var” diyor.

(BBC Türkçe)

Kaleciye yumruk 16 hafta hapis cezası getirdi

0

İngiltere’nin 2. Ligi seviyesinde bulunan Championshipde haftasonu oynanan Sheffield Wednesday – Leeds United futbol karşılaşması sırasında sahaya dalıp kalecisi Sheffield Wednesday takımının kalecisi Chris Kirkland’a yumruk atan 21 yaşındaki holigan Aaron Cawley 16 hafta (4 ay) hapis cezasına çarptırıldı.

Karşılaşma öncesi çok fazla miktarda içki içtiğini, olay esnasında sahaya nasıl indiğini, kalecinin yanına nasıl gittiğini ve bu eylemi nasıl gerçekleştirdiğini hiç anımsamadığını belirten Cawley’in bu savunması cezadan kurtulması için yeterli olmadı.

İngiltere’deki işsizler ordusunun bir ferdi olan Aaron Cawley’in daha önceden de iki kez futbol maçlarına giriş yasağı aldığı belirtildi.

Cawley, Cuma günü Sheffield ile Leeds United arasında oynanan maçta sahaya girerek, Kirkland’a yumruk atmıştı. Öte yandan İngiltere Futbol Federasyonu, maçta olay çıkaran taraftarlar ile sahaya şişe atılması ve saldırgan tezahürat nedeniyle soruşturma başlatıldığını açıkladı.

(Yeşil Gazete, Sports Illustrated)

Keles’te termik inadı AKP’den istifalara yol açtı

Bursa, Keles’te kurulması planlanan termik santral AKP’de istifalara yol açtı. Bölgedeki 4 köyden 57 kişi AKP üyeliğinden istifa etti.

Keles’in Kozağacı bölgesinde kurulması planlanan termik santrale direniş giderek büyüyor. Bölgedeki 23 köyün kaldırılmasını içeren projeye dikkat çekici bir tepki daha geldi.

Bölgedeki Durak, Issızören, Harmandemirci ve Denizler köylerinden 57 kişi AK Parti üyeliğinden istifa etti. 

Termik santrale tepki için AK üyeliklerinden istifa eden köylüler dilekçelerini Keles İlçe Başkanı Yaşar Keskin’e teslim ettiler. Keskin de yönetim kurulunu ile birlikte değerlendirme toplantısı yaptıktan sonra 57 kişinin AKP üyeliğini sistem üzerinde sonlandırdı.

İstifaların parti için kayıp olduğunu söyleyen Keskin, son seçimlerde bölgedeki köylerden yüzde 85 ila yüzde 90 arasında oy aldıklarını belirterek ’Her istifaya üzülüyoruz. Ancak üyelik gibi istifa da doğal bir haktır. Kendilerini hoş karşıladım’ dedi. Keskin, Keles’te AKP’nin 2 bin üyesi olduğunu da sözlerine ekledi.

İlçe Başkanı Keskin, Termik santral konusunun hükümetin kararı olduğunu ve Türkiye’nin enerjyi de ihtiyacı olduğu gerçeğini herkesin kabul etmesi gerektiğini söyledi. Keskin, ’ Biz her zaman vatandaşın yanındayız. Ankara’nın kararına bir şey diyemeyiz ancak vatandaşın hakkını korumak için de elimizden geleni yaparız’ ifadelerini kullandı.

(Olay)