Ana Sayfa Blog Sayfa 4545

Sonbaharın peşinde – Mahmut Boynudelik

0

Turgut Uyar bugünler için mi yazmıştı bilmem.

Eylül toparlandı gitti işte / Ekim falan da gider bu gidişle

Hızla yaklaşmakta olan kıştan önceki son sonbahar günleri için bir uyarı olarak mı okumalı şairin sözlerini? Önümüzde uzunca sayılabilecek bir tatil var madem, bu uyarıyı dikkate alarak mevsimin ruhuna uyan bir şeyler yapmalı.

Ağaçlar, evet en iyisi ağaçlara bakmak.

Renkleri hızla renk değiştirmekte olan ağaçların yapraklarına bakarak kışın yaklaştığını görürsünüz. Meraklı bir göz çok daha fazlasını da görür.

Günlerin kısalmasından da, havaların serinlemeye başlamasından da daha iyi anlatır yapraklardaki renk değişimi yazın bittiğini. Yeşilin ne çok renge birden dönüşebildiğini görür, sarının, kahverenginin, pembenin ve kızılın sayısız tonlarını adlandırmakta zorlanırsınız; bal sarısı,  şarap kırmızısı, dut kurusu, şafak pembesi, akşam alacası ve tabii ki kehribar.

Teşrin yaprakları. Sonbahar ağaçlarına bakarken eski şairlerden dizeler uçuşur zihninizde; kimi şiirde güneşe, kimisinde ölüme benzetilen hazan yapraklarından, geçmiş zamanlardan, unutulmuş sevgililerden, hüzünden bahseden dizeler. Biraz Yahya Kemal, biraz Attila İlhan, belki Haşim ve tabii ki Bursa Hapishanesinden Piraye’ye ulaşmaya çalışan Nazım Hikmet.

Uzun yolculuklara çıkmaya gerek yok sonbahar yapraklarının renk dönüşümünü gözlemlemek için. Yaşadığınız şehrin parklarında, telaş içinde yürüyüp geçtiğiniz meydanlardan birinde ve belki de pencerenizin yakınında bir yerlerde yalnız bir ceviz, unutulmuş bir atkestanesi, solgun bir ıhlamur, mahzun bir salkım söğüt, mağrur bir çınar, titrek bir kavak yapraklarından soyunmadan önce renk değiştirerek dikkatinizi çekmeye çalışıyordur.

Madem uzunca bir tatilin içindeyiz, bugün daha sakince bakın etrafınızdaki ağaçlara. Evdeyseniz perdeleri açın ardına kadar, hatta bir an önce çıkın sokaklara. Fırsatınız varsa ve henüz plan yapmadınızsa renk dönüştüren ağaçları görebileceğiniz bir yere yolculuk etmeyi düşünün öncelikle. Tabiatın muazzam döngüsünü kim daha iyi anlatabilir ağaçlardaki renk dönüşümünden? Ne daha iyi gösterebilir yaprakların renklerindeki uyumdan tabiatın ihtişamını?

Daha zahmetsiz, daha ilham verici, daha sorgulatıcı, daha rahatlatan başka ne olabilir tatile çıkan birinin yapabileceği.

Bu tatil gününde bu yazıyı Nabi’nin şiiriyle bitirmeli:

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem baharın görmişüz
Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmişüz

Mahmut Boynudelik

Ben bir romancıyım…- Orhan Pamuk

Sayın Rektör, değerli profesörler, misafirler; bu ödülü benim için o kadar güzel kılan şey, yalnızca veren jüri ve şimdiye kadar şereflendirilmiş seçkin yazar ve sanatçılar değil… Onlar kadar ödülün veriliş gerekçesi de beni mutlu etti. Romanlarımda, düzyazılarımda Avrupa fikrine ya da kültürüne ilişkin bir-iki mütevazı şey söylemiş olmam da elbette Avrupa’nın sınırlarında yaşıyor olmam ile ilgili. Bütün hayatım Avrupa kıtasının içinde, Avrupa’nın sınırında, evimin ya da yazıhanemin penceresinden, Boğaz’ın öteki yakasını, Asya’yı seyrederek ve modernlik ve Avrupa hakkında düşünerek ve dünyanın geri kalanı gibi kendimi taşralı hissederek geçti.

Kitaplarım hem bu taşralılık duygusuna isyan etme azmiyle, hem de onu gururla sahiplenme dürtüsüyle yazılmıştır. Batı dışında yaşayan milyarlarca insan gibi, hayatım boyunca zaman zaman hem uzaktan Avrupa’ya bakarak kendi kimliğimin ne olduğunu düşündüm, hem de kendi kimliğimi düşünürken uzaktan Avrupa’nın benim için, hepimiz için ne olabileceğini hayal ettim. Yani bu konularda dünya nüfusunun çoğunluğunun davrandığı gibi davrandım. Benim şehrim İstanbul, Avrupa’nın tam bittiği, ya da tam başladığı yerde olduğu için, bu yakınlık sayesinde düşüncelerimi, öfkelerimi de başkalarına göre daha şiddetle ve sürekli olarak yaşadım.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün 1920 ve 30’lardaki Batılılaşmacı ve laik reformlarına kalben inanmış yukarı orta sınıf bir İstanbul ailesindenim. Yalnız babam değil, lise tarih öğretmenliği eğitimi almış 1898 doğumlu babaannem de evde Kemal Atatürk gibi “muasır medeniyet” sözünü kullanır, bununla da gene Kemal Atatürk gibi “Avrupa”yı kastederdi. Evde, çocukluğumda, 1950’lerde, 60’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının bu fikirlerinden kimse şüphelenmezdi. 20’nci yüzyılın ortasında, İstanbul’da yukarı sınıf hayatı süren bizler için Avrupa iş bulmak için gideceğimiz, mal alıp satacağımız, ya da sermayedarlarıyla işbirliği yapacağımız bir yer olmaktan çok; medeniyetini örnek alacağımız bir kültürdü. Bu şimdi biraz safiyane bir düşünce gibi gözükebilir. Ama ta 1970’lerde bile Türkiye’nin okumuş yazmış orta sınıfları, Batı dışı ülkelerin iyi eğitim almış bütün orta sınıfları gibi Avrupa’nın harekete geçirdiği düşüncelerden etkilenmeyi, Avrupa’yı kendi ülkelerinin geleceği için bir örnek olarak görmeyi bir saflık olarak görmezdi.

Burada altını çizeceğim önemli bir nokta var: Türkiye, tarihinde hiçbir zaman bir Batı kolonisi olmamış, Avrupalı sömürgeciler tarafından ezilmemiştir. Bu da bizlerin Batılılaşmacı Avrupa hayallerimizi kötü hatıralara ve suçluluk duygularına kapılmadan daha sorunsuz ve rahat yaşamamızı sağlıyor ve evet, bizleri Avrupa konusunda sömürgecilik sonrası toplumlardan daha saf yapıyordu. Avrupa hâlâ benim için, öncelikle kitaplar ve resimler; yani kütüphaneler ve müzeler anlamına gelir.

Bu ödülü Ekim 2012’de değil de yedi yıl önce Ekim 2004’te almış olsaydım burada Avrupa konusunda aynı saflık ile konuşmaya özen gösterir, belki de bu törende Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin hepimiz için ne kadar harika olacağını sizlere anlatmaya girişirdim. Ekim 2004’te Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişki en yüksek noktasındaydı. O ay Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu İstanbul’da coşkulu bir toplantı yapmıştı. Türk kamuoyu, basının çoğu, Avrupa Birliği ile Türkiye devleti arasında resmî görüşmelerin başlamış olmasından mutlu gözüküyordu. Bazı Türk gazeteleri, her şeyin çok çabuk gelişebileceğini, on yıl sonrayani 2014’te- Türkiye’nin büyük ihtimalle Avrupa Birliği’nin tam üyesi olacağını iyimserlikle bildiriyorlardı. Başka bazı gazeteler Avrupa Birliği’ne tam üye olursak, Türk vatandaşlarının kavuşacağı ayrıcalıkları bir peri masalı havasıyla abartarak yazıyordu. Hepimiz istediğimiz Avrupa ülkesinde istediğimiz işe girip çalışabilecektik; Avrupa’ya yolculuk edebilmek için konsolosluk kapılarında uzun kuyruklarda çektiğimiz çileler ve aşağılanmalar da artık kimse bizden vize sormayacağı için bitecekti. Ve en önemlisi tıpkı Yunanistan’a olduğu gibi Türkiye’ye de Avrupa Birliği fonlarından büyük paralar geleceği, yatırımlar yapılacağı için bizler-hepimiz kısa sürede sınıf atlayıp tıpkı Avrupalılar gibi yaşamaya başlayacaktık.

Gazetelerde bu tür şekerli, abartılı haberleri okuduğumda ya da benzeri konuşmalara kulak kesildiğimde arkadaşlarımla birlikte benim de dudaklarımın kenarında bir gülümseme belirirdi. Bu gülümsemede, hem bu palavraları sıkan aşırı iyimserlerin pervasızlığına bir tepki vardı hem de bu pembe hayallere kısmen de olsa inanmanın verdiği mutluluk vardı.

Aynı günlerde romanlarım, özellikle geleneksel İslâm Resim sanatı ile Batı resmini karıştıran Benim Adım Kırmızı; modernlik ve laik olma istekleriyle, halka ve geleneğe ait olma dürtüsünün siyasi çelişkilerini gösteren Kar çevrilip pek çok Avrupa ülkesinde yayımlandığı için Avrupalı gazeteciler bana Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınması konusunda ne düşündüğümü de haklı olarak soruyorlardı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınmasına karşı çıkan muhafazakâr, milliyetçi sesler de Avrupa’da özellikle Fransa ve Almanya’da kuvvetle duyuluyordu. Ben de bu tartışmanın ortasında buldum kendimi ve başka zaman yapmayacağım bir şeyi, Avrupa’nın kimliğinin ne olduğunu kendime ve herkese sormaya başladım.

Avrupa’nın sınırları din ile çiziliyorsa diye akıl yürütüyordum, Avrupa bir Hristiyan uygarlığıdır. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’nin de o zaman coğrafi olarak Avrupa’da yer alsa bile Avrupa Birliği’nde bir yeri yoktur.

Ama Avrupa halkları Avrupa’nın tarifini Hristiyanlık ile sınırlamaktan mutluluk duyacaklar mı? Son iki yüzyılda Avrupa’yı Batı dışı ülke insanları için bir çekim merkezi yapan şey Hristiyanlık değil başka bir şey, bir dizi toplumsal ve ekonomik dönüşüm ve bunların çıkardığı düşüncelerdir. Son iki yüzyılda Avrupa’yı Batı dışı ülkelerde çekim merkezi yapan o özgün şeye kısaca “modernlik” diyebiliriz. Modernlik, çoğumuzun inandığı tarih kitaplarına göre Rönesans, Aydınlanma, Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi gibi özgün Avrupai gelişmelerin sonucudur, ve bu büyük dönüşümlerin kaynağı dinî değil, “seküler”dir. Avrupa’nın bir zamanlar dünyanın çoğunluğuna -ama hepsine değil- örnek olan kimliğinin arkasında Hristiyanlık’tan çok, Fransız Devrimi’nin bütün dünyanın bildiği sloganı “liberte, egalite, fraternite” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yatar. Tabii buna karşı çıkıp Avrupa’nın kimliğinin, Hristiyanlık, ya da başka bir derin tarihî kaynakta yattığını da her Avrupalı söyleyebilir. Bu kimlik tanımlamaları tabii ki siyasi seçimlerdir.

2000’li yılların ortalarında Avrupa Birliği konusu açılınca “liberte, egalite, fraternite”den söz ettikten sonra, Türkiye’nin bu kıstaslara saygı gösterirse Avrupa Birliği’ne alınması gerektiğini de söylerdim. “Ama Türkiye bu kıstaslara saygılı mı” diye haklı olarak bana sorarlar, tartışmalar da sürerdi. Avrupa’nın kimliği ile Avrupa Birliği’ne giriş kıstasları elbette ayrı konular ama Avrupa Birliği genişlerken, Avrupa’nın kimliği konusunda da pek çok tartışma, birbiriyle çatışan, derin görüş farklılıkları bir anda ortaya çıkıp alevlenirdi. Şimdi o zamanlara neredeyse bir özlem duyuyorum: Avrupa’nın kimliğini hem Türkiye’de hem Avrupa’da tutkuyla tartıştığımız için.

Avrupa’nın Euro buhranı ile uğraştığı ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin yavaşladığı bugünlerde bu akıl yürütmeler ve tartışmalarla artık pek azımız meşgulüz. Türkiye’nin adaylığına duyulan ilgi de ne yazık ki düştü. Bunun bir nedeni Türkiye’de düşünce özgürlüğünün hâlâ- ne yazık ki- yetersiz olması. Ama en kuvvetli belirleyici neden ise Avrupa Birliği’ne bir Müslüman ülkeyi alma konusunun, Avrupa Birliği halklarının, Kuzey Afrika ve Asyalı Müslüman göçmenlerin kalabalığından duydukları korkunun gölgesinde kalması.

“Liberte, egalite, fraternite” gibi bir mantığı benim gibi biri ne kadar ısrarla yürütürse yürütsün, Müslüman göçmen korkusunun karşısında ikna edici olması zor. Göçmen korkusunun, Avrupa’nın sınırlarında dikilen duvarları yükselttiği gibi Avrupa’yı yavaş yavaş kendi içine döndüreceğini de görebiliyoruz: “Liberte, egalite, fraternite” sloganı da unutuldukça, Avrupa milli, etnik ve en çok da dinî kimliklerle tanımlanan muhafazakâr bir yer olmaya doğru ne yazık ki evrilecek.

Sayın rektör, değerli konuklar… Bu büyük ödülün heyecanıyla büyük- siyasi- konulara girip iddialı laflar ettiğimin farkındayım. Ben bir romancıyım, romanların büyük düşünceler, ideolojiler ve siyasi hayallerle değil, küçük insani ayrıntılar ve daha çok da fısıldayarak söylenen sözlerle kurulduğunu biliyorum. Belki de Avrupa hakkındaki hayal ve düşüncelerimi Avrupa Birliği siyaseti ve hatıraları üzerinden değil, romanlar üzerinden anlatmalıyım.

Roman sanatının Avrupa’da yükselişine hızlı bir bakış atmak benim gibi bir gözü Avrupa’da bir gözü kendi ülkesinde ve geleneğinde olan yazarların karşılaştıkları, yaşadıkları ikilemleri şöyle bir gözden geçirmeye yeter. “Benim gibi” derken dünya yazarlarının çoğunluğundan bahsediyorum. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı Batı dışı dünyada her zaman en büyük konu gelenek ile modernliği birleştirme ya da çatıştırma olmuştur. Roman sanatına, Avrupa’dan gelen düşüncelerle, romancının kendi yerel hayat ayrıntılarını buluşturma sanatı da diyebiliriz. Bana ve pek çoklarına göre roman sanatı bugünkü haliyle 1850’ler civarında, İngiltere ve Fransa’da keşfedilmiştir: Dickens ve Balzac’ı gözümüzün önüne getirelim. Roman sanatının başka yerlerde, mesela Genji’nin Hikâyeleri’nde olduğu gibi 11. yüzyılda Japonya’da; Bizans’ta; ya da 17. yüzyılın başında İspanya’da -Don Kişotbaşladığına ilişkin pek çok görüş de vardır ve bu görüşler de en sonunda romanların yalnızca konuları bakımından değil, kökenleri ve biçimi bakımından da ne kadar Avrupalı olduğunu tartışmaya götürür bizi.

Paris’teki Balzac’tan ve Londra’daki Dickens’tan yalnızca 20 yıl sonra St. Petersburg’ta 1870’lerde en parlak romanlarını yazan Dostoyevski kendini Avrupalı görmüyordu. Önceleri, 1840’larda, Dostoyevski 20’li yaşlarındayken Avrupa hayalleri ile gözleri kamaşmış bir Batılılaşmacı idi. Gizli bir siyasi çevreye- Petrashevsky çevresine girdiği için Çar’ın polisince tutuklandıktan, sahte bir kurşuna dizilme sahnesi yaşatıldıktan, sürgünde yıllar geçirdikten sonra radikal Batılılaşmacı düşüncelerinden caydı ve tam tersi Batı karşıtı Panslavist düşüncelere ve Rus Ortadoksluğunu keşfetmeye verdi kendini. Dostoyevski’nin gençliğinin Avrupa hayalleriyle, olgunluk yıllarının Batı karşıtı düşünceleri, bu çelişkili düşünceleri kendine ve okurlarına tutkuyla açıklama çabası, ya da bu çelişkili düşüncelerin çatışmasından aldığı güç, onu, Doğu-Batı ve roman sanatının yayılması konularında çok açıklayıcı bir örnek yapar. Son 150 yılda, Batı dışı ülkelerde yazılan romanlarda, yalnız Rus romanında değil, Japon ve Türk roman ve hikâyesinde de Avrupa hayalleriyle kafası dumanlandığı, kendi ülkesinin gerçeklerini göremediği ve Avrupa düşlerini bir çeşit züppelik olarak yaşadığı için eleştirilen, alay edilen pek çok kahraman vardır. Dostoyevski “gelenek-modernlik” çatışmasını konu alan, Doğu-Batı romanı diyebileceğimiz bu romanların en parlaklarını yazdı. Bugün hepimiz Dostoyevski’nin eserini Batı klasiklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz, ama o, hayatının son yıllarını Rusya’ya Batı’dan bir çeşit hastalıklı rüzgârla geldiğine inandığı Avrupa değerlerine karşı savaşarak geçirmişti.

Bu ilginç paradoks, hem roman sanatının yayılışı hem de Batı ya da Avrupa düşüncesinin yayılışı üzerine bize pek çok şey gösterir. Avrupa’nın sınırları bu bağlamda coğrafi değil, kültüreldir. Tabii ki kültürel değerler de coğrafyanın sınırlarını yavaş yavaş zorlayabilir. Dostoyevski, Yeraltından Notlar’dan başlayarak romanlarını, hayatının sonuna kadar kafasındaki ve Rus toplumundaki “Batı” ya da “Avrupa” fikirleriyle tartışarak, kavga ederek yazdı. Öte yandan da o romanlar sayesinde yalnızca roman ve insan anlayışlarımız değil, Avrupa fikrimiz de zenginleşti. Batı dışındaki uzak ülkelerde, modernlik ve gelenek konularını ele alan yeni romanlar yazıldıkça da Avrupa ve Batı fikrimiz de her gün değişikliğe uğruyor.

Ama tıpkı iyi bir romanda, önemli olanın kahramanların siyasi fikirlerinden çok romanın yapısı, ruhu, merkezi olması gibi… modernlik ve geleneğin tartışıldığı bir romanda da önemli olan yazarın siyasi fikirleri, gelenekçi ya da Batılılaşmacı olması değil, hikâyenin, kahramanların bireyselliği üzerine kurulmasıdır. Bu bağlamda, her iyi roman kafamızdaki Avrupa’nın sınırlarını genişletir. Paradoksal olan, Dostoyevski örneğinde de gördüğümüz gibi, Avrupa değerlerini yayan, zenginleştiren pek çok romanın, Batı karşıtı ya da Batı ile sevgi-nefret yaşayan yazarlarca yazılmasıdır. Romanı bir Avrupa buluşu yapan şey, bu sanatın Paris’te ya da Londra’da keşfedilmesi kadar, hikâyenin, kahramanların bireysel seçimlerine dayanması ve bireysel seçimlerin önemini vurgulayacak bir şekilde kurulmasıdır. Stendhal’ın Kızıl ve Kara’sını 19 yaşında İstanbul’da okurken, evde oturduğum koltuktan uçup sanki bambaşka bir aleme gitmiştim. Bunun temel nedeni olayların hiç tanımadığım 19’uncu yüzyıl ortası Fransa’sında geçmesinden çok, sevimli kahraman Julien Sorel’in, kendi kararları ve özgür seçimleriyle toplum içinde ilerleyişini, onun iç dünyasıyla toplumsal dünya arasındaki farklılığı, yani kahramanın bireyliğini bütün açıklığıyla görmemdi.

Benim gibi Avrupa’nın sınırlarında, ya da tamamen dışında yaşayan pek çok romancı için, son 150 yılda roman yazmayı bu kadar cazip yapan şey birbiriyle derinden çelişen iki dürtüdür: Romanlar, hem milli kimliklerin araştırılması, ortaya çıkarılması için elverişli biçimlerdir; hem de milli geleneğin dışından gelen “yabancı” şeylerdir. Ama bir Avrupa buluşu olan “roman”ın, Batı dışındaki “yabancılığı”nın da artık sonuna geldik. Roman sanatı son 150 yılda, Avrupa dışı bütün ülkelerde de, diğer edebî biçimleri kenara itti ve temel edebî iletişim yolu oldu. Bunu perspektife dayanan Rönesans sonrası Avrupa resminin 300 yılda bütün dünyaya yayılıp diğer görme ve resmetme biçimlerinin yerini almasına benzetebiliriz. Kültürel buluşları ve zenginliği bütün dünyaca kabul edilirken Avrupa’nın göçmen korkusuyla kendi içine dönüp muhafazakârlaşması ise tarihin bir başka ironisi…

Ama bu çelişkiyle de çok fazla dertlenip üzülmüyorum. Çünkü benim için Avrupa kültürü- Avrupa’dan gelen kitaplar, resimler ve filmler, Avrupa Birliği’nden çok daha önemlidir… Bugün benim romanlarımın, düzyazılarımın da bu büyük kültürün bir parçası olabileceğini hayal etmek de, beni bu büyük ödül kadar mutlu ediyor.

Orhan Pamuk

* Orhan Pamuk’un  kendisine bugün Kopenhag Üniversitesi tarafından daha önce Ingmar Bergman, Jürgen Habermass, Günter Grass, Simone de Beauvoir, Karl Popper, Bertrand Russell, Vaclav Havel gibi isimlere verilen Avrupa fikriyle ilgili geleneksel Sonning Ödülü verilmesi münasebetiyle yaptığı ödül konuşması.

Hayat değil ölüm kutsaldır bu topraklarda – Hakan Aksay

Adam konuşmasıyla, bizim alışageldiğimiz politikacılara pek benzemiyor. Bir şey derken gözleri fıldır fıldır oynamıyor. Savunduğu görüşler ne olursa olsun, içten görünüyor. Söyleyeceği şeyin çoğunluk tarafından yadırganmayacak, kendi partisinin politikasıyla ve liderinin keyfî tavırlarıyla çelişmeyecek sözler olmasını hesaplamaya çalışan ve çoğu kez yeterli zekâ, yetenek ve cesarete sahip olmadığı için bunu beceremeyip yuvarlak ve anlamsız konuşanlardan biri olmadığı izlenimini veriyor.

Ama kurduğu cümlelerden acayip bir senaryo ortaya çıkıyor. Başbakan’ın kendisini kurşuna dizdirmesini, astırmasını istiyor. Önem verdiği bir şeylerin gerçekleşmesi için öldürülmeyi hayal ediyor.

Konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman BaydemirBalçiçek İlter’in sunduğu Söz Sende programında, son zamanlarda Şam’a kaç saatte girileceği konusundaki bahisçilik merakıyla dikkat çeken Şamil Tayyar’ın, bu kez de cezaevlerindeki ölüm oruçlarına duyarsızlığını belli eden bir üslupla, ölüm orucuna Baydemir’in de katılması halinde daha çok ses çıkacağı iğnelemesinde bulunduğunu öğreniyoruz. Baydemir, Tayyar’a değil, Başbakan Erdoğan’a bir çağrısı olduğunu söyleyerek soru sahibini bağımsız bir siyasi şahsiyet saymadığını belli ediyor. Ve şöyle diyor:

– Bütün benliğimle, Rabbime duyduğum inançla size çağrıda bulunuyorum. Eğer bu ülkede kardeş kanının durması için, müzakere masası kurulması için bir kurbana ihtiyaç varsa, o kurban ben olurum. Eşim burada beni izliyor. Vasiyetim var. Kimse dava açmayacak. Savaş sonlandırılacaksa bu bayram sabahı beni kurşuna dizin! Darağacına asın! Canımı alın! Yeter ki müzakere masası kurulsun, yüz yıldır var olma mücadelesi veren bu halk özgürleşsin…

Ne kadar garip bir öneri bu! Ne kadar acı bir çağrı! Ve ne kadar korkunç bir yakarış!

Yıllardan 2012!..

Ve dünya liderleri arasına girme iddiasındaki bir ülkenin en büyük kentlerinden birinin belediye başkanı, son derece samimi görünen bir ifadeyle ölmek, daha doğrusu öldürülmek istediğini haykırıyor.

Dünyanın kaç ülkesinde böyle bir şeyle karşılaşabilirsiniz?

*       *       *

58 cezaevinde yüzlerce (belki 700 civarında, belki de yeni katılımlarla binlerce) insan, 12 Eylül 2012’den bu yana ölüm orucunda. Onlar da ölmek istiyorlar. Talepleri gerçekleşmezse yaşamlarından vazgeçeceklerini kanıtlamak için 45 gündür aç kalarak mücadele ediyorlar. Belki bugün-yarın bazıları için çok geç olacak. Ama onlar bunu göze almışlar.

Eylemleriyle en başta Türk-Kürt barışı için kilit rol oynayacağını düşündükleri Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesini, ona yönelik tecrit politikasına son verilmesini amaçlıyorlar. Ayrıca ana dilde savunma ve eğitim haklarını talep ediyorlar.

Talepleri için sahip oldukları en değerli şeyi, hayatlarını ortaya koymuşlar.

Bu, doğru bir mücadele yöntemi mi? Ölüm orucuna girerek iyi mi yapıyorlar? Yoksa hata mı ediyorlar? Her türlü amaca ulaşmak için temel öncelik ve en başta gelen şart, hayatta kalmak mıdır?

Ben bu sorulara uzaktan ahkâm keserek evet veya hayır diyecek hakkı kendimde görmüyorum. Ne kadar empati yapmaya çalışırsam çalışayım, bu insanları yeterince anlayamayacağımı sanıyorum.

Ancak şunu söylemeliyim: Hukuki ve siyasi haklar için, her türlü demokratik talepler uğruna insan hayatlarının iskambil kâğıtları gibi kolayca masalara serildiği bir ülkede yaşamanın ürkütücü olduğunu düşünüyorum. İnsanların kendi hayatlarından ne kadar hızlı ve kararlı adımlarla vazgeçebildiğini görmek bana acı veriyor. En beteri de, yüzlerce insanın hayatı tehlikedeyken, koskoca bir toplumun, iktidarın, medyanın bunu umursamaz bir havada davranması.

Ölseler ne olacak? Birkaçı ölüm orucunda hayatını kaybetse? Hatta birkaç yüz kişi ölse? Ne olur ki? 30 yıldır on binlerce insan kaybedip de hâlâ iç savaşın bitmesini yeterince istememiş bir topluma, iktidara, medyaya sahip değil miyiz?

Haydi, açık konuşalım: Biraz daha ölüm olsa bile hayatımıza devam etmenin, konuşup gülüşmenin, yiyip içmenin, eğlenip sevişmenin bir yolunu bulacağımızı bilmenin rahatlığını taşımıyor muyuz?

*       *       *

Ölüm öylesine doğal bir şey ki bu ülkede… Öbek öbek insanların öldürülmesi, onlar daha gömülmeden yenilerinin ölüme koşması o kadar sıradan ki…

Uludere’de öldürülen 34 kişiyle ilgili gerçekler 11 ayda ortaya çıkarılabildi mi? Bu vurdumduymazlık ile onları “dolap beygiri” olarak görenlerin önünde sevincinden takla atmaya hazır bir yığın “adam” olmasının arasındaki bağı görmüyor musunuz?

Ya Suriye’de düşürülen uçak? Oradaki tonlarca metal ve ileri teknoloji sizin olsun; öldürülen iki pilota sahip çıkan oldu mu?

Siyasetin ötesinde “insan” diye bir amaç var mı bu ülkede?

“Hayat” diye bir değer var mı?

Şehit cenazelerinde dökülen gözyaşlarının arasında oğullarını savaşa feda etmekten gurur duyan bunca ana ve baba varken, yaşamanın kutsallığından söz edilebilir mi?

Ama ölmek!.. Ölmek bir başka şeref bizde…

Bayrağımızdaki al kandan başlayıp, dinimizdeki vecibelerle devam edip, silahlı kuvvetlerde başımıza gelebilecek kazaya kadar her türlü durumda kutsal ölümler vardır bizim için.

Kutsal yaşam kuramadık 90 yıldır; ama kutsal ölüm “noktasında” hiçbir sıkıntımız yok.

Ölmek, yaşamaktan daha anlamlıdır bu topraklarda.

İktidarlar bunu pompalar, biz sorgusuz sualsiz kabulleniriz.

Sayımız çok, pek çok, on milyonlarca… Hamam böcekleri kadar çokuz. Ve iktidar açısından sadece birkaç yılda bir gün (seçimler sırasında) önem taşırız. Onun için sıradan günlerde “gerekirse” ölmemiz, hamam böcekleri gibi ezilip gitmemiz doğaldır.

Bu doğallıkla, becerebilirsek “şerefli bir ölüm” koparırız kaderin elinden, olmazsa daha banal bir yolla – mesela, incir çekirdeğini doldurmayacak bir tartışmada ya da “namus belası”na birbirimizi vurarak – ölürüz, öldürülürüz.

Bu topraklarda yaşamanın, aşkın, sanatın, bilimin pek bir önemi yoktur. Kutsal hayat olmaz bizde. Ama kutsal ölüm çeşitlerimiz çoktur.

 

Hakan Aksay – www.t24.com.tr

Ölümünün 20. yılında bir yeşil öncü: Petra Kelly (1)

Petra Kelly (1947-1992)

Yeşillerin simge isimlerinden, Alman Yeşiller Partisi’nin kurucularından, feminist, nükleer karşıtı, yeşil aktivist Petra Kelly, bundan 20 yıl önce, 1992’nin Ekim ayının birinci günü, bir cinayete kurban gitti. Ölümünün 20. yılında Petra Kelly’i hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Petra Kelly 68 kuşağının bir üyesi olmakla kalmayıp yepyeni bir siyasi hareket yaratan, yeşil hareketi var eden isimlerden biriydi. Erken ve şüpheli bir cinayet sonucunda kaybettiğimiz Petra Kelly’nin adı hem bir giz perdesinin arkasına gizlendi, hem de bu ölüm biçimi onun yapıp ettiklerini biraz çabuk unutmamıza neden oldu.

Petra Kelly ve Gert Bastian

Petra Kelly’nin ölümü ilk duyulduğunda, bilinmezliklerle dolu olay önce bir intihar olarak algılandı. Çünkü Kelly, kendi evinde, yatağında uyurken, birlikte yaşadığı sevgilisi Gert Bastian tarafından öldürülmüş, Bastian da intihar etmişti. Tanık yoktu. Hatta arkadaşları çifti yurtdışında sandıkları için aradan günler geçtikten sonra, ancak 18 Ekim’de bulundular. Petra Kelly, bugünden tam 20 yıl önce, 26 Ekim’de 5000 kişinin katıldığı bir cenaze töreniyle toprağa verildi.

Olayın ayrıntılarını bilmeyenler bunu hemen çiftin birlikte karar verdiği bir intihar olayı olarak algıladılar ve basına da öyle yansıttılar. Üstelik Yeşiller’in fundis (radikal) kanadından olan Kelly’nin parti içinde yaşadığı çatışmalar bilindiği için, insanlar bunu siyasi hayal kırıklığına bağlı bir intihar hikayesi olarak anlamayı da çok çekici bulmuşlardı. Oysa yapılan araştırmalar cinayeti Kelly’nin birlikte yaşadığı sevgilisi, Alman ordusundan emekli bir subay ve Yeşiller Partisi üyesi olan Gert Bastian’ın kasten ve tek başına işlediğini gösteriyordu. Bastian, Kelly’i öldürmeyi ve ardından intihar etmeyi kendi başına kararlaştırmış ve uygulamıştı.

Petra Kelly

Ama sanırım Petra Kelly bu merak uyandırıcı ölümünden  ziyade yaşamı, yaptıklarıyla ve fikirleriyle hatırlanmalı. Petra Kelly, yeşil hareketin siyasileşmesinin, savaş karşıtı ve feminist hareketle iç içe büyümesinin, nükleer karşıtı aktivizmin yeşil hareket içindeki öneminin ve parlamenter mücadeleyle sokak aktivizminin birbirini dışlamadan bir arada yapılmasının simgesi ve elbette inat, çalışkanlık ve gerçek siyasi aktivizmin bir örneği olarak hiçbir zaman unutulmamalı.

Çocukluğu ve Amerika yılları

Petra Kelly 12 yaşında

Petra Karin Lehmann, Almanya’nın güneyindeki Günzburg’da 29 Kasım 1947’de doğdu. Babası, Petra daha çok küçükken evi terketti. İlkokula Günzburg’da başlayan Petra, daha sonra Stuttgart yakındalarındaki Nellingen’deki Amerikan üssünde bulunan bir ilkokula devam etti. Annesinin Amerikan ordusunda çalışan bir subayla evlenmesinin ardından 1959’da ABD’ye taşındılar. Böylece Petra, 12 yaşında üvey babasının soyadını aldı ve Petra Kelly oldu.

Lise mezuniyet resmi (1966)

1966’da ABD’nin Virginia eyaletindeki bir liseden mezun olan Petra Kelly, Washington, DC’deki Amerikan Üniversitesi’nde siyaset bilimi okumaya başladı. Aynı yıl kendisinden 12 yaş küçük kardeşi Grace P. Kelly henüz 7 yaşındayken kansere yakalandı ve aile küçük çocuklarının radyoterapi görmesi için yeniden Almanya’ya döndü. Kardeşi Grace Kelly, 1970’de, 11 yaşında hayatını kaybetti.

1968

Petra Kelly ABD’de üniversitede politik olarak da aktif bir öğrenci oldu ve üniversitedeki yabancı öğrencilerin temsilcisi seçildi (seçim kampanyasında kullandığı afişlerde motosiklet üzerindeki bir resminin altında  “güçlü kadına oy ver” yazılıydı.) 1966’da üniversite kampüsünde çekilen “Yüz Yüze” adlı bir televizyon programında o zamanki başkan Lyndon Johnsson’un yardımcısı olan Hubert Humphrey’e sorular soran öğrenci temsilcisi, henüz 19 yaşındaki Petra Kelly idi. Sorular arasında Vietnam savaşı politikaları nedeniyle yönetime yönelttiği sert eleştiriler de vardı.

1968’de yapılan başkanlık seçimlerinde Richard Nixon’a karşı aday olması beklenen Demokrat aday Robert Kennedy suikaste uğrayarak yaşamını yitirince başkan yardımcısı Hubert Humphrey Demokratların adayı oldu. Petra Kelly 1968’de önce Robert Kennedy’nin, ardından  Humphrey’in kampanyasında çalıştı.

Petra Kelly aynı yıl iki önemli olaya daha tanık oldu. Martin Luther King’in Washington’da suikaste uğraması ve 1968’in Ağustos ayında Prag’da bulunan büyükannesinin yanında yaz tatilindeyken,  Çekoslovakya’da yaşanan Prag baharının Sovyet tankları tarafından ezilmesine tesadüfen tanıklık etmesi…

Amsterdam

1970’de üniversiteden mezun olduktan sonra Amsterdam Üniversitesi Avrupa Enstitüsü’nden bir burs alarak Avrupa’ya dönen Petra Kelly, Avrupa Topluluğu ve özellikle de Avrupa ülkelerinin siyasi entegrasyonu üzerine çalışmaya başladı. 1972’de 24 yaşında yazdığı bir makalenin başlığı “Bir çeşit Avrupa inşa ediyoruz, ama Avrupalılar nerede?” idi.

Kelly Avrupa Birliği’nin çok erken bir dönemi olan o yıllarda Avrupa’nın bir federasyona dönüşmesi fikrini savunuyordu. 1977’de Genç Avrupalı Federalistler (JEF) örgütünün dergisi Forum E (Europa)’nın editörlüğünü yapmaya başladı. Derginin Kelly’nin editörlüğünde çıkan ilk sayısının kapağında bir ayçiçeği ve “Nükleer Enerji, Hayır, Teşekkürler” yazısı görünüyordu. Bu sayıda Kelly’nin yazdığı yazı Avustralya’da Aborjinlerin yaşadığı yerlerdeki uranyum madenleri sorunuyla ilgiliydi.

Brüksel yılları

Kelly, Brüksel’de Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nde 1973’te asistan, 1974’te yönetici olarak çalışmaya başladı. Burada yaptığı çalışmalar arasında özellikle kadınların ekonomik ve sosyal statüsü ve iş yaşamına dair sorunlarla göçmen işçilerin sorunları önemli yer tutuyordu. Bu arada Şubat 1973’te üç yıl önce kanserden ölen kızkardeşinin anısına Grace P. Kelly Kanserli Çocuklara Destek Vakfı’nı kurdu.

Petra Kelly 1973’te Sosyal Demokrat Parti (SPD)’nin Brüksel’de Avrupa Komisyonu’nda çalışanların katıldığı yerel birimine üye oldu. Burada parti içinde bir kadın ağı oluşturdu. Ancak 17 Şubat 1979’da, kardeşinin ölüm yıldönümünde,  Başbakan Helmut Schmidt’e yazdığı bir açık mektupla SPD’den istifa etti. Mektupta vicdani bir karar olan istifasını kardeşinin ölüm yıldönümünde uyguladığını, çünkü partisinin ve Başbakan’ın çevre kirliliği ile sağlık riskleri arasındaki yakıcı bağlantıyı görmediğini ve adil davranmadığını belirtiyordu. Kelly istifa mektubunda ayrıca SPD’nin kadın düşmanı patriyarkal iktidar yapısını da eleştiriyordu.

Petra Kelly İrlanda'da bir antinükleer protestoda konuşurken (1978)

Petra Kelly aynı yıllarda nükleer karşıtı harekette ve çevre mücadelesinde de aktif roller almaya başlamıştı. Nükleer enerji konusunda ilk kez 1974’te ABD’nin en tanınmış tüketici hakları savunucusu olan avukat ve daha sonra Yeşiler’in başkan adayı olan Ralph Nader tarafından düzenlenen Nükleere Karşı Yurttaş Hareketi’nin Washington DC’deki üç günlük toplantısına katıldı. 1975’de Almanya’nın aşağı Ren bölgesinde kurulmak istenen Kalkar hızlı üretken nükleer santralının yapımına karşı düzenlenen mitingde konuşmacıydı. Ekim 1976’da ise Brokdorf’da yapımına başlanan nükleer santrale karşı düzenlenen sivil itaatsizlik eylemine katıldı.

Aynı yılın Kasım ayında Giessen kentinde yapılan AUD (Bağımsız Almanlar Eylem Grubu) yıllık kongresinde yaptığı konuşmanın başlığı ise şuydu: “Devlete, nükleer diktatörlüğe, erkek tahakkümüne karşı itaasizlik zorunluluğu; ya da ırzına geçilen dişil Avrupa!” Kelly Birleşmiş Millteler’in kadın yılı ilan ettiği 1975’te de feminist toplantılarda erkek egemen toplumu eleştiren konuşmalar yapmıştı.

Yeşiller kuruluyor

16-17 Mart 1979’da Frankfurt-Sindlingen’de Avrupa Parlamentosu seçimlerine girmek üzere oluşturulan alternatif listenin, yani “Diğer Politik Birlik: Yeşiller”in birinci sıra adayı Petra Kelly idi. Lukas Beckmann, Brüksel’deki işinden iki aylık izin alarak kampanyasını yürüten Kelly’nin bu çalışmasının, kapasitesini son sınırına kadar kullanan, yüksek stres ve aşırı iş yüküyle çalışan Kelly’nin politik hayatının başlangıcı olduğunu söylüyor.

Yeşiller Partisi'nin 3 kişilik ilk eşsözcüler grubu. En sağda parti sekreteri Rolf Stolz, ve eşsözcüler soldan sağa August Haussleiter, Petra Kelly ve Norbert Mann

Bu seçimlerde yeşil listeler Almanya çapında %3,2 gibi hatırı sayılır bir oy aldı. Almanya’da Yeşiller Partisi bu yeşil liste deneyimlerinin kazandığı başarıların ardından (özellikle Bremen’deki yeşil listenin eyalet parlamentosuna milletvekili sokması önemli bir ilkti) 13 Ocak 1980’de kuruldu. Kurucular arasında olan Petra Kelly, 1980-82 arasında partinin üç eşsözcüsünden biriydi. Kelly aynı yıl Brüksel’deki işini de bıraktı ve tamamen parti için çalışmaya başladı. Rotasyon ve parti sözcülüğü ile millevekilliğinin ayrılması ilkesini savunan Kelly milletvekili adayı olmak için 1982’de tekrar aday olmadı.

(Devam edecek)

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Başlıca Kaynaklar:

Petra Kelly – A Remembrance (Heinrich Böll Foundation, 2007)
Sara Parkin – The Life and Death of Petra Kelly (Pandora, 1994)
Mark Hertsgaard – Who Killed Petra Kelly? (Mother Jones, Jan-Feb 1993 issue)

Ben kediyim anne, bana kızma! – Bilge Öztürk

Bilge (solda) ve Maura Uganda'da

Kedi gibiyim. Şimdi ben Afrika’dayım ya, sanki Afrikalıymışım gibi hissediyom. Yani aslında Yambiolu* gibi… Dört ayı geçti bu arada buraya geleli. Bu arada çok şeyler oldu, Uganda’ya gittim örneğin, tatile ama. Afrikam çok güzel, inanılmaz, uçsuz bucaksız… Kampala’da bi kampta kaldım önce, bahçesinde evcil olmayan maymunlar vardı. Böyle oturup da yemeğinizi yerken, maymunlar oynuyo gözünüzün önünde, bi tanesi naylon dosya bulmuş onu kaçırıyo falan arkadaşlarından, ağaçların o dalından ötekisine ağzında dosyayla zıplıyo. Böyle ağzın açık izliyosun.

Sonra Uganda’nın ulusal parkına gittik, Murchison Şelaleleri’nin olduğu park, Doktor Maura ile. Bir nevi safari diyelim. Aslında önce baya kendime sordum doğru bir şey yapıyo muyum, yapmıyo muyum diye, yani hayvanların doğal ortamlarına giderek onları rahatsız etmiş olmucak mıyız falan diye düşünürken, giden arkadaşlarım hani öyle de çok zararlı bişi değil dediler. Güvendim arkadaşlara ve de gittim.

Yambio'da bir kedi olmak...

Aslında safari Uganda için önemli bir gelir kaynağı. Hani belki oralarda safari yapılmasa belki de oralara fabrika kurulcak, ne biliyim belki şimdi baktıkları gibi bakmıcaklar diye düşündüm. Ormanın içinde topraktan yol var, o yolun üzerinden ormanın içinde yol alıyosunuz arabayla, o sırada dünyanın süprizleri birbirini izliyo ardı sıra. Önce adını bilmediğim unutkan hayvan. Öyle unutkanmış ki, arkasını döndüğünde arkasında bi aslan olduğunu unuttuğundan aslana yem olacak kadar. Sonra ceylanlar, geyikler, zürafalar, aslan, gergedan, hipopotamus, türlü kuşlar ve de en sevdiğim filler… Filleri çok seviyom, çok güzeller, böyle hani ayakları en yere basan hayvanlar fillermiş gibi geliyo, hani dünyanın, toprağın en farkında olan, tabi bu da benim hayal dünyamın ürünü ya da belki de bi belgeselde duydum… Ertesi gün tekneyle şelaleye doğru yol aldık, Nil’in kollarından birinin üzerinde. İnanılmaz bir doğa, bence herkes Afrika’ya gelmeli, görmeli…

Yambio'da MSF (Sınır Tanımayan Doktorlar) ekibi

En son gün de yürüyerek şelalenin kaynağına gittik, nasıl çağlıyodu anlatamam, güzelliğine dayanamadım, mutluluktan ağladım, bi de korktum ya bişey olursa bu güzelliğe dedim, ya baraj yaparlarsa ya kötü bişi gelirse başına dedim… Sonra döndük Kampala’ya, ordan Jinja’ya geçtik. Jinja Nil’in doğduğu yer, oradan sonra 6000 km yol alarak Akdeniz’e dökülüyor ve Afrika’ya hayat veriyo. Orda da bi kampta kaldık, çadırda, hemen önünde çadırın küçük bi uçurum, uçurumun üzerinde uzun uzun ağaçlar, uçurumun dibinde ise yine Nil var. Hani ormanın içinde ya, gece sessiz sakin olur diyodum amanın geceleyin nasıl bir gürültü, nasıl bir cümbüş cemaat, dedim bu orman hayvanları baya eğleniyolar geceleyin… Sonra çadırınızdan çıkıyosunuz sabahleyin uyanınca, karşınızdaki manzara çığlık çığlığa ağaçtan ağaca atlayan maymunlar… Tüylerim diken diken oldu güzelliklerinden…

Yambio'da bahçecilik:)

Sonra ayrılma vakti geldi ve de evimize, Yambio’ya geri döndük… Çok özlemişim… Hani kedi olma durumu var ya, Uganda’yı çok sevdim ama gene de Yambio’yla karşılaştırıyodum, işte Yambio’da şu daha güzel, bu daha güzel diye Amaan hepsi çok güzel işte diyom sonra tabi… Hasret giderdik kamptakilerle, hastanedeki ekiple, çok heycanlandım gitmeden önce hastaneye hani iki hafta görüşmedik ya, ne güzel karşıladılar beni, sarıldık, özlem giderdik… Aslında hep bi yanım Afrikalı gibi hissettim, Afrika müziğini hep çok sevdim ne biliyim Afrika kıyafetlerini, belgesellerini falan hep çok sevdim hayatımda. Bi sürü Afrikalı arkadaşım da oldu hayatımda. Buraya gelince daha da bi ait hissettim kendimi. Basit hayat, az kıyafet, az tüketim, doğayla uyum, doğayla içiçe olmak, herkese selam vermek… Sabah yürüyüşe gidiyom arkadaşımla ve yolda gördüğüm herkese selam veriyom. İstanbul’a dönünce çok garip olcak, valla herkese selam vericem, burdakiler gibi gülen yüzlerle herkese selam vericem, bakalım neler olucak… Neyse işte burdayken Afrikayla ilgili filmler izliyom, okumaya çalışıyom, ne biliyim insanların hikayelerini öğrenmeye çalışıyom falan.

Doktor Belen ve bir bebek

Zorluklar var bu kıtada, hatta hani o turuncu yollar var ya, o turuncu yollar kanla karışınca almış bu rengi diyolar… Örneğin Güney Sudan’ın “kayıp oğlanları” hikayesi var. Bundan yıllar önce Sudan ikiye ayrılmamışken daha, Sudan’ın güneyinde yaşayan Müslüman olmayan küçük çocukların öldürülmesini emretmiş hükümet. Saldırgan gruplar gelip köyleri yağmalıyolarmış, sonra bi keresinde çocukları bi kulübenin içine koyup o kulübeyi yakmışlar bile ya da bazılarını hadım etmişler çocukları olmasın da çoğalmasınlar diye… Sonra bu çocuklar ailelerinden ayrılıp kilometrelerce yol gitmişler, kaçmışlar oldukları köyden ve de bu çocukların olduğu bir mülteci kampı oluşmuş, hep beraber orada binlerce çocuk yaşamaya başlamışlar… Annelerinden, babalarından, kardeşlerinden uzakta… Kimisi giderken yürümeye dayanamayıp hayatını kaybetmiş, kimisi açlığa, susuzluğa dayanamamış…

Yambio'nun çocukları

İşte bu kayıp çocuklarını arayan ailelerin isimlerinin olduğu listeler geliyomuş arasıra, heycanla hepsi arıyolar ailelerini falan, bazıları izlerini buluyo, bazıları bulamıyomuş falan… Neyse bu çocuklarla ilgili bi belgesel vardı, onu izledim. Belgeselde oğlu, anasına, kardeşine on sekiz yıl sonra kavuşuyodu, annesi mutluluktan bayılıyodu, şarkılar söylüyodu. Ne güzel de kavuşmuştu annesine, kardeşine… Ama tabii bu kayıp çocukların hepsi ailesini bulan o kayıp çocuk kadar şanslı değiller… Ve o kayıp çocuklar belki de hala o kampta yaşıyolar, aileleri ve geçmişleri kaybolmuş şekilde… İşte tüm bunları izlerken düşündüm, aileler ne kadar basit ve de çoğu zaman aslında gereksiz sebeplerle birbirlerini kırıyolar. Çocukları mutlu olmak için doğurmuyo mu insanlar, önemli olan mutluluğu düşünmek diye düşündüm yani Afrika’da ya da Türkiye’de ya da başka bi yerde işte… Hani ananem, çocuğunu kaybetmiş, yıllar geçti üzerinden, ananem hala ağlıyo…

Yambio'nun çocukları

Geçen gün akşam yemeği sofrasındaydık. Ben afiyetle yemeğimi yiyodum. Bizim kampın yanında bi bina var, oraya yerinden yurdundan edilmiş insanlar geliyomuş, evlerine dönmek için bir tür geçiş noktası, yani bulundukları yerden buraya geliyolar, buradan da evlerine dönüyolar. Oradan çocuk ağlamaları geliyo bazen. Bizim ekipten biri sormuş , niye ağlıyo bu çocuk diye, birisi belki de açlıktan demiş. İşte tam yemeğimden o güzel lokmaları aldığım anda bu hikaye beynime çakıldı, lokmalar ağzımda büyüdü, bi süre yiyemedim, belki de aç değildi çocuk, hani çocuklar ağlıyo sonuçta, hani yokluk bölgesi de diil burası ama yine de açlığı düşündüm.

Ben aslında gerçekten hiç aç kalmadım. Hani küçükken durumumuzun zor olduğu zamanlar olmuştu, hani öyle çeşitli yiyecekler alamadığmıız zamanlar olmuştu ama kötü de olsa yiyecek bişiler oluyodu evde. Üniversiteye giderken bazen akşam yemeğine kadar bişeyler yiyemeyebiliyodum, karnım falan gurulduyodu çünkü bazen harçlığım olmuyodu ama hani ona da açlık diyemem. Açlığın ne olduğunu bilmiyom. O yüzden kendimi aç bi çocuğun yerine koyamadım. Ama kendimi annesinin yerine koymaya çalıştım (biyolojik olarak anne olmadım ama manevi olarak anne diyen biri var bana, oğlum, onu çok seviyom, kıyamam ona)… Ne acı, çocuğun gözünün önünde acı çekiyo, açlıktan ağlıyo ve senin yapabileceğin şeyler çok sınırlı, kendi şehrinde bile yaşamıyosun, belki elin kolun bağlı, muhtemelen kendin de açsın, belki de çocuğun gözünün önünde hergün biraz daha eriyo. Yani belki dünyanın büyük bi kısmının çok yiyeceği var ama dünyada bazı insanlar aç! Belki de yanı başımızda! Belki de yanı başınızda!

Aç olmak zor, aç bir çocuğun anası olmak belki ondan zor. Bi yandan bizim memleketteki bazı anneleri-babaları düşünüyom. Çocuklarına biçok şey için kızıyolar, bazen hayatı zorlaştırıyolar falan. Anlamıyom bunu, çünkü çocukları mutlu olmak için doğurmuyolar mı, çocuklarının mutlu olmalarını istemiyolar mı diye düşünüyom. İşte ne biliyim önemli olan çocukların sağlıklı ve mutlu olması değil mi? Hani büyük şehirlerde bu değişiyo son zamanlarda ama örneğin kızın evlenmeden önce seks yaptıysa ve aile bunu öğrendiyse, ne biliyim çocuğun eşcinselse ya da ne biliyim çocuğun toplumun geri kalanından biraz farklıysa işte ne biliyim aktivistse, işte okulda iyi derece alamadıysa hayatı zorlaştırıyo aileleler, bazen hayatı bi yarışa dönüştürüyolar çocuklarına, her konuda iyi olman lazım, en iyisi sen olman lazım, bu kötü bu kaka, sen hep iyi olmalısın falan diye, iyi iş sahibi olmalısın, iyi para kazanmalısın, aile sahibi olmalısın, evlenmelisin, çocukların olmalı, çocuklarına bi sürü şey almalısın, hani en iyi kıyafeti giymeliler, bunu yaparsan onlar hakkımızda ne düşünür sonra larla geçiyo ömür bazen. İşte bu noktada şunu düşünemiyolar, ben bu çocuğu mutlu olsun, olalım diye doğurdum, önemli olan onun mutlu olması, önemli olan onun kendisi olup mutlu olması değil mi diye düşünmüyolar belki de…

Neyse diyeceğim şu ki, herkes elinde olanların farkında olsa keşke, elinde olanlarla ve kendisiyle mutlu olmayı bilse… Ve de kendi oluşturduğumuz saçma sapan kurallar zinciri içinde kendimizi kaybetmesek ve mutlu olmayı unutmasak. Yani hani anneysen, babaysan ve çocuğun hayattaysa sağlıklıysa bunun farkında olup mutlu olmayı öğrenmelisin diye düşünüyom. Hani ya çocuğun kayıp çocuk olsaydı ne olurdu o zaman?

Herkese sevgiler…

Bilge

Bu yazı ilk kez 18 Ağustos 2012’de yazarın Mavi Bilge adlı blogunda yayımlanmıştır.

*Yambio, Güney Sudan’ın bir kenti.

Uzun Dünya

Stephen Baxter ve Terry Pratchett

Bir kitap incelemesi kişisel itiraflar için uygun bir mecra değil ama Stephen Baxter ve Terry Pratchett’in kitabı Uzun Dünya (The Long Earth) hakkında yazmadan önce sanıyorum bir itirafta bulunmak durumundayım. Çocukluğumdan beri başka dünyalara, kimsenin gitmediği yerlere gitmek fikri hayallerimi süslemiştir. Bu o kadar az rastlanan bir durum olmasa gerek; ancak, itirafın kendisi de bu değil zaten. Yeşil Gazete’de sık gördüğünüz “Yeni Gezegen Bulundu” temalı haberlerin arkasında yüksek ihtimalle ben varım. Yani, “bu ne ya gazete mi okuyoruz, NASA basın bülteni mi?” diyerek sitem ettiyseniz tahminen haneme yazılmıştır. İtirafım buydu. Bunu aradan çıkarıp vicdanımı rahatlattıktan sonra gönül rahatlığıyla devam edebilirim. Her neyse, ikinci itirafım ise birinci itirafla giriş yapmamın asıl nedeninin bu yazıda kısaca tanıtmayı amaçladığım Uzun Dünya’nın ana temasını yeni ve başka dünyaların oluşturması ve benim konuyu buradan bağlama hesabım. Bir süredir “normal” gündemimiz içinde vicdan azabı çekmeden bu kitaptan bahsedebilmek için fırsat kolluyordum. Bu nasip olmadı ama normalimizin bir şekilde kesintiye uğradığı tatil günleri içine sıkıştırıverdim, affola. Daha fazla devam etmeden önce Uzun Dünya’nın henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olduğunu ve yakın zamanda çevrilmesini temenni ettiğimi ekleyeyim.

Uzun Dünya bilim kurgu klişeleriyle oynayan bir kitap. Bilim kurgu hikayelerinde (veya daha sık rastlanır haliyle, uzay operalarında) başka dünyalara seyahat etmek için genel kabul gören seyahat biçimi uzay aracına binmek ve şık bir açılımı olan üç harfli kısaltma motorunu (FTL, HTL, GHN, vb.) çalıştırmak. Malum, elimizde ne uzay aracı var, ne de FTL motoru. Dolayısıyla, yaş artıp araya lojistik ve bütçe kaygıları girince, bana büyük keyif veren başka gezegen hayallerini kurmam giderek zorlaşmıştı.

Uzun Dünya’da ise dünyalar arası seyahat için uzay gemisi veya herhangi bir üç harfli kısaltmaya ihtiyaç duyulmuyor. Evde kolaylıkla yapabileceğiniz basit bir devre ve enerji kaynağı olarak da orta boy bir patates ile dünya değiştirmek mümkün. Dahası bu değişimi teorik olarak sayısız veya en azından sayılamaz defa yapmak mümkün. Her olasılık için farklı bir dünya var çünkü. Uzun Dünya ismi de buradan geliyor.

Daha da ilginci bu dünyalarda insan yaşamaması. Aslında bilim kurgu edebiyatında paralel dünyalar da uzay seyahatleri kadar işlenmiş bir klişe. Ancak, paralel evrenli hikayeler daha çok yine insanı merkez alan alternatif tarih kurgusu üzerinden ilerler. Uzun Dünya’da ise bu paralel dünyalar büyük ölçüde boş ve el değmemiş. Canlı hayat her dünyada farklı bir evrim süreci izlemiş. Bu yaklaşım sayesinde insan merkezcilik aşılıyor. Nasıl bir evrimsel kaza olduğumuzun farkına varıp irkiliyoruz (Bana bu oldu en azından).

Hikayenin sunduğu kaçış imkanını bir kenara bırakırsak diğer ilgi çekici noktası da tam burada belirginleşiyor. “Çatışmanın kaynağı içsel midir yoksa dışsal mıdır?” sorusu kitapta açıkça sorulmasa da ima ediliyor. Baxter ve Pratchett kaynak sıkıntısının ciddi bir çatışma kaynağı olduğunu kurguda hissettiriyorlar; ancak, tam anlamıyla Rousseau’cu bir mevkide oldukları da söylenemez. İnsanda kendinden gelen netameli bir durum olduğunu da hissediyoruz. Lakin bu his asla çiğ bir misantropi seviyesine kaymıyor. Diskdünya serisinde insanı, tüm falsolarına rağmen, hala sempatik gösterebilen Pratchett’in bu dengenin kurulmasındaki rolü yadsınamaz elbette.

Hikayeye ilişkin daha fazla ipucu vermeyelim. Uzun Dünya normale nispeten verimli bir şekilde ara vermek isteyenler için iyi bir seçenek (Gerçi bizim normale verimsiz ara vermek zor gözüküyor ama neyse). Kaynak sıkıntısı, nüfus artışı ve bunun gibi sorunların giderek artan bir sıklıkla gündeme geldiği bir ortamda rahatlatıcı bir etkisi de var. Metrobüste santimetrekare başına üç kişi düştüğünde ve/veya beton orman içinde tamamen kayıp hissedilen anlarda aniden bomboş bir dünyaya geçebilme fikri ilk bakışta çok çekici geliyor (hatta bazen ikinci, üçüncü ve dördüncü bakışlarda da çekici geliyor); ancak, Uzun Dünya’nın anti-sosyal kahramanı Joshua Valienté’nin de söylediği gibi, insan yakınlığı arıyor insan.

Beş yıldan fazla bir süredir Alzheimer ile mücadele eden Terry Pratchett’e ise Uzun Dünya vesilesiyle tekrar şapka çıkartıyoruz. Eksik olmasın. Bu yeni seri belki Diskdünya serisinin de tümüyle Türkçe’ye çevrilmesinin yolunu açar kim bilir?

Herkese iyi tatiller.

Niçin Yeşil Siyaset (I): Ekolojik Bilgelik – Erkan Bayır

Türkiye’deki mutsuzluğun kaynağında yer alan düşünsel ve politik tıkanıklığı aşmak isteyen insanlar olarak bir süredir yuva arayışı içindeydik. Bu yuva arayışı; her türlü fanatizmden ve dışlayıcı anlayışlardan uzak, birlikte yaşayabilmeye dayalı, ekolojik ve ideolojik kirlenmeden korunmuş, biyolojik ve sosyo-kültürel çeşitliliği ödüllendiren bir çevre arayışı olmanın çok ötesinde; bu çevrenin arka planında yer alan ilkelerin bir düşünce sistemi haline getirilmesini de hedefliyordu. İçinde yaşadığı çevreye bilerek ya da bilmeyerek zarar veren insanın ve toplumun çevre ile uyumlu olmayı öğrenmesi, yuva arayışının düşünsel adımlarından biriydi.

Yuva arayışında önemli bir aşamaya geldik. Yeşiller ve EDP, farklı toplumsal kesimlerden gelen insanları da içerecek biçimde bir birleşmeye doğru emin adımlarla yürüyor. Yeşiller’in ve EDP’nin verdiği uzun soluklu demokrasi mücadelesi; ekolojik siyaset, sınıf siyaseti ve ezilen kimlik siyaseti olmak üzere 3 ana eksene oturuyor. Bu yeni anlayışın teorik zeminini katılımcı bir yöntemle oluşturmak üzere, kurulacak olan yeni partinin programı ve metinleri, ilkeleri şeffaf ve çeşitliliği özendiren bir tartışmaya açık. Bu tartışmaya katkıda bulunmak üzere, yeşil siyasetin ortak paydalarını kendi perspektifimle ele alan yazılar yazmaya karar verdim.

* * *

Ekolojik bilgelik, “ekofelsefe” olarak da çevrilebilir. Ekolojik bilgelik, insanın ve toplumun içinde yaşadığı çevreyle etkileşiminin farkında olması ve bu etkileşimi sözlü veya yazılı olarak yeni kuşaklara aktarmasının yanı sıra, ekolojiyle felsefe-sosyoloji ve siyaset arasında köprü kurma yetisini de içerir. İnsanı ve toplumu yaşadığı çevreden soyutlayan ve insanın dışındaki canlıları önemsizleştiren türcü anlayışa karşı ekolojik bilgelik, insan türünün dışındaki türlerin de biyolojik çeşitliliğini ve varlığını sürdürme iradesidir. Ekolojik bilgelik, insanı diğer türlerin üzerinde konumlandıran yapay hiyerarşiye karşı çıkar, evrimsel olarak diğer canlılarla ortak kökene sahip olan insanı da doğayla iç içe tanımlar.

Ekolojik bilgelik, canlılar ve canlıların içinde yaşadığı yuva arasındaki etkileşime ve doğal dengeye önem verir. Farklı canlı türleri arasındaki ilişkiye gerekmedikçe müdahale etmemeyi ve dünyadaki kaynakların sınırlı olduğuna dair bilinci yaşam biçimi haline getirmek, ekolojik bilgeliğin gereklerinden biridir. “Bu gezegenden ne alıyorsak, aldıklarımızı aynı ölçüde geri vermeliyiz.” anlayışı, geri dönüştürülebilen evsel ve endüstriyel atıkların geri kazanımı, temiz ve yenilenebilir enerji yöntemlerinin yaygınlaştırılması gibi uygulamalar, insanın ve toplumun ekolojik bilgeliği için vazgeçilmezdir.

Ekolojik bilgeliğin ayaklarından biri, biyolojik çeşitliliğin ve kültürel çeşitliliğin korunması ve savunulmasıdır. Biyolojik ve kültürel miras, yalnızca bugün hayatta olan nesillere değil, bugün hayatta olmayan nesillere de aittir. Soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan canlıların, dillerin, kültürlerin ve azınlıkların korunması, ekolojik bilgeliğe uygun davranan insanın ve toplumun en temel sorumluluklarındandır. Geçmişin izlerini taşıyan ve geleceğe miras bırakılacak olan biyolojik ve kültürel kaynaklar; biyolojik evrimi, jeolojik evrimi, antropolojik ve sosyolojik evrimi, linguistik evrimi açıklayabilmek için paha biçilmez bir değere sahiptir. Bu kaynakların piyasa mekanizmalarından ve ranta dayalı vahşi kapitalist ekonomik anlayıştan özenle korunması ve sakınılması gerekir.

Ekolojik bilgeliğin önemli bir parçasını “temiz ve yenilenebilir enerji” oluşturmaktadır. Enerji üretiminde çevreyi kirletmeyen yöntemlerin kullanılması gereklidir; ancak tek başına yeterli değildir. Ekosistemin dengesini bozan, dere ve nehirleri HES’lere hapseden, endemik bitki ve hayvan türlerine zarar veren, iklim ve bitki örtüsüyle uyumlu olmayan enerji üretim yöntemleri, “çevreyi kirletmese bile” reddedilmelidir. Temiz – yenilenebilir enerji üretimi ve enerji verimliliği, iklim değişikliğine ve küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının salınımını azaltır. Sera gazlarının bir kısmı, aynı zamanda ozon tabakasına da zarar vermektedir. Ozon tabakasının zarar görmesi ve küresel ısınma sadece insan türünü değil, tüm canlı türlerini tehdit eder. Canlılığı tehdit eden gelişmelere karşı siyaset geliştirmek, ancak insanları ve diğer canlıları kapsayan bir ekolojik bilgelikle ve yeşil siyasetle olanaklıdır.

Ekolojik bilgelik, geri dönüşüm/kazanım ve atık yönetimi üzerine kuruludur. Doğadaki yarı ömrü çok uzun olan, yani doğaya karışması yüzlerce yıl süren maddelerden yapılan kullanım araç ve gereçleri, geri kazanılmadığı sürece doğayı kirletecektir. Doğadaki yarı ömrü uzun olmayan, ancak üretim aşamasındaki ağaç kesiminden dolayı doğaya zarar veren ahşap, kağıt ve selüloz ürünleri, geri kazanılmadığı sürece daha fazla ağaç kesimine neden olacaktır. Atık yönetimi, hem çöp depolama ve işleme tesislerinin maliyetini azaltır, hem doğaya verilen zararı en aza indirir, hem de çevre kirliliğine yol açan atıkların geri kazanımını sağlar.

Ekolojik bilgelik yalnızca tüketimin değil, üretimin de “doğaya uygun” olarak yapılması demektir. Doğaya ve toprağa zarar veren tarım, hayvancılık ve sanayi kesinlikle terk edilmeli; bunun yerine doğa ve toprak ile dost üretim yöntemleri geliştirilmelidir. Toprak kirliliğine neden olan ve canlı türleri arasında taşınarak ekolojik piramidin çeşitli basamaklarında biriken tarımsal ilaçların ve kimyasalların kullanımı yasaklanmalıdır. Gen havuzunu tehdit etme riski bulunan genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanımı, laboratuvar araştırmaları ve sağlık için gerekli tıp/veterinerlik uygulamaları ile sınırlandırılmalıdır. GDO’lu ürünlerin tarım arazilerinde ve orman alanlarında kontrolsüzce kullanımı durdurulmalıdır. Üretimin daha küçük ölçeklerde yapılması, hem denetimi kolaylaştırır, hem de dev şirketlerin yerel üreticileri yok etmesini önler.

Ekolojik bilgelik, fosil yakıt kullanımının sınırlandırılmasını gerektirir. Fosil yakıt ihtiyacının azaltılması, toplu taşım olanaklarının özendirilmesiyle ve fosil yakıt kullanmayan araçların geliştirilmesiyle mümkündür. Elektrikle, hidrojenle ve biyodizelle çalışan araçlar, fosil yakıta duyulan ihtiyacı azaltır. Biyodizel ve biyoyakıt üretimi için kullanılacak tarım alanları, gıda üretimi için kullanılan verimli tarım alanlarını daraltmamalıdır. Bu yüzden, enerji verimliliği ve temiz-yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı büyük önem taşımaktadır.

Ekolojik bilgelik, yeşil siyasetin temel taşıdır. İnsanın ve toplumun içinde yaşadığı çevreye karşı sorumluluğu ve hesap verebilirliği, ancak ekolojik bilgelikle ve güçlü bir yeşil siyasetle gerçekleşir.

 

Erkan Bayır

twitter.com/erkanbayir

Hayvanların da bilinci var! E, günaydın…

Geçen ay bir grup bilim insanı The Cambridge Declaration on Consciousness (Cambridge Bilinç Deklarasyonu) adında bir bildirge yayınlayarak, hayvanların da bilince sahip olduğunu ilan etmişti. Hayvanlarla yakın ilişkisi olan herkes, hayvanların bilinçli kararlar verdiğini kendi deneyimlerinden gayet iyi bilir. Oysa “bilim” bugüne dek bilincin insan türüne mahsus olduğuna, hayvanların ise sadece içgüdüleriyle refleks davranışlar sergilediğini varsayıyordu. Neyse ki yeni araştırmalar herkesin bildiği bilginin bilimsel bir bilgi olarak kabul edilmesinin önünü açtı.

Peki bu bilgi ne anlama geliyor ve insankların hayvanlara olan davranışlarında neyi değiştirecek? Ya da değiştirecek mi?

Aşağıda konuyla ilgili iki yazıyı alıntılıyoruz. İlki doğa korumacı Bahtiyar Kurt’un blogundan, diğeri ise hayvan özgürlüğü hareketinin sitesi ALF’den bir çeviri.

 

Cambridge Bilinç Deklarasyonu

Bahtiyar Kurt

Hayvan Hakları konusunda çalışan, konuyu yakından takip eden ve bu alanda bir şeyler söylemekte olan herkesin bilmesi gereken bir bildiri geçtiğimiz yaz aylarında 15 bilim insanının imzasıyla yayımlandı. Adına da Cambridge Bilinç Deklarasyonu denildi (ing. The Cambridge Declaration on Consciousness).

Deklarasyon temelde insan dışı hayvanların da bilince sahip olduklarının altını çiziyor. Metnin can alıcı kısmı şöyle diyor (Çeviri Zulal Kalkandelen’in sitesinden alınmıştır. Tam makale için tıklayın):

“Aynı noktada buluşan ortak kanıtlar, hayvanlarda nöroanatomik, nörokimyasal ve nörofizyolojik bilinç durumlarının alt katmanlarının var olduğunu ve hayvanların kasıtlı davranışlar gösterme kapasitesi taşıdıklarını göstermektedir. Bunun sonucu olarak, elimizdeki kanıtlara göre, insan, bilinç oluşturan nörolojik altyapıya sahip tek canlı değildir. Aralarında bütün memeliler, kuşlar ve ahtapot gibi birçok canlının da bulunduğu hayvanda bu nörolojik altyapı bulunmaktadır.”

Bu girişimi ve imza atan tüm bilim adamlarına saygı duyuyorum. Kendi alanlarında yapabilecekleri en iyi şeyi yapmış durumdalar. Kimi zaman dünyada kararlar sadece böyle bilimselliği kanıtlanmış çalışmalara referansla ilerleyebiliyor. Evinde bir muhabbet kuşuyla yaşayan bir insan belki de bu deklarasyona çoktan vakıf, bu metne gülerek geçiyor ve “şimdi mi öğrendiniz” diyor olabilir. Ama söz konusu üst düzey karar vericiler olduğunda, muhabbet kuşunun insan arkadaşının lafı değil bu tür bilimsel çalışmalar daha etkili oluyor.

Kendi bakış açıma gelecek olursam (ki en heyecanla beklediğiniz bölüm bu, biliyorum)! Bence bir canlının bilincinin olması ya da olmaması onun hakkında vereceğim kararlar (yanlış anlamayın, haşa) ya da sahip olacağım düşünceler açısından hiçbir bağlayıcılığa sahip değil. Bence bilinç, evrimsel süreçte o canlılar için gelişmesi gerektiği için gelişmiş bir özelliktir yalnızca. Çitanın hızlı koşmasından, bülbülün güzel şarkı söylemesinden bir farkı yoktur. Bu nedenle tüm canlılar benim için benim kadar kıymetlidir ve eşit haklara sahiptir.

Bir canlının, örneğin bir gorilin, insan benzeri bir bilince sahip olması, bilince sahip olan başka bir canlı olarak benim ilgimi çeker, evet. Bu bilinçle birlikte nasıl bir yaşam sistemi, modeli oluşturduğunu görmek elbette farelerin yaşam şeklini öğrenmekten daha ilgi çekicidir benim için. Ama o kadar. Bu durum gorillere daha ayrıcalıklı davranmalıyım duygusunu bende uyandırmaz.

Öte yandan, insanlığın toplu hareket eden bir sistem olarak henüz bu düşüncelerin yakınından-uzağından dahi geçmediğinin de farkındayım. Bu nedenle, hayvan hakları konusunda yaşanacak gelişmelerin adım adım elde edileceğini biliyorum (ya da bir gün insanı/gezegeni vuracak bir katastrofi olacak ve her şey toptan değişecek). Bu nedenle bu deklarasyon oldukça önemli. Ve belki de önce şempanzeler, goriller, sonra fareler ve diğer türler insanlar nezdinde hak ettikleri haklarına kavuşacak. Ne yazık ki insan mekanizması günümüzde böyle çalışıyor.

Burada asıl soru şu: İnsan neden böyle bir canlı? Kendini tüm canlılardan daha gelişmiş ve zeki olarak görmesine rağmen neden kendine ve diğer canlılara bu şekilde muamelede bulunabiliyor? Yanıt şu soruda saklı olabilir mi: Biz gerçekten de bu gezegenin en gelişmiş canlısı mıyız?

Ankara, 22 Ekim 2012

————————–

Kartezyanizmin Sonu mu? Bilim Adamları Ortak Deklarasyonla İlan Etti: Hayvanların da Bilinci Var

Marc Bekoff

Arada bir konu satırını okuduktan sonra görmezden geldiğim bazı e-postalar alıyorum. Eminim bunu yapan sadece ben değilimdir, ama bugün tam tersini yaptım ve konu satırında “ Bilim Adamları İlan Ediyor: Hayvanların Bilinci Var” cümlelerini görünce hemen okudum. Gerçekten bunu şaka sanmıştım,  ama değilmiş.

Akademisyen arkadaşım Michael Mountan ; Cambridge, İngiltere’de yakın zamanlarda yapılan bir toplantının özetini yazmış,  bu özette şunlar söyleniyor:    “Bilim adamları ortak bir görüşe vardılar: İnsanlar bilinç sahibi tek canlı değil; öteki hayvanlar, özellikle memeliler ve kuşların da bilinci var.”  The Francis Crick Anma Konferansı’nda bir grup bilim adamı bu sonuca yol açacak türden bilgileri sundular.  Evlerinde evcil hayvanlarla yaşayan bilim adamlarının bunun bilmediğine inanmak zor. Ve elbette bir çok ünlü ve ödül sahibi alan araştırmacısı da seneler önce aynı sonuca ulaşmıştı.

Michael Mountain aslında zaten bildiğimiz bir konu hakkında en az benim ve diğer insanlar kadar kuşkulara sahipti. Bu konferansta konuşan 15 bilim adamının aslında yaban hayvanlarıyla sadece bir tek araştırma yapmış olması ilginç. Yaban hayvanlarıyla uzun süreli çalışmalar yapmış olan araştırmacıların neler düşündüğünü bilmek ilginç olurdu, mesela primatlarla, sosyal etoburlarla, su memelileriyle, sürüngenlerle ve kuşlarla çalışanlarla. Olsun, çok da şaşırtıcı olmayan sonuçları itibariyle bu bilim adamlarını kutluyorum, umarım bu bilgi insanlık dışı şekilde istismar edilen hayvanları korumak  için kullanılır.

Bazı insanlar “öteki hayvanların bilinç sahibi olduğunu bilmiyorduk” diyebilir, ama nörobiyoloji ve öteki hayvanların duygusal ve bilişseş hayatlarıyla ilgili bildiklerimiz düşünülürse bu yorum son derece naif bir yorum. Gerçekten de  nörobiyolojiyle, öteki hayvanların bilişsel ve duygusal hayatlarıyla elde edilen verilerle bilim adamları bu sonuca ulaştılar. Bu verinin doğru olduğunu kabul etmek için uluslararası öneme sahip  bilim adamlarının bir araya gelerek bize söylemesi mi gerekiyordu? Evet veya hayır, gene de teşekkür etmeliyiz onlara.

“Bu bilgi, bilim adamlarının hayvanlarla daha insancıl ilişkiler geliştirmesi için mücadele eden insanlar tarafından bir kanıt olarak kullanılacak çok önemli bir bilgidir “ diyen Michael Mountain’a katılıyorum. “ Bilinçli varlıklar olup biyolojik makineler olmadığını bildiğiniz hayvanlar üzerinde deney yapmak daha zor artık. Bu bildiride ortaya konan sonuçlardan bazıları bugüne dek esaret altındaki hayvanlar üzerinde deneyler yürüten bilim adamlarının ürünü; bu hayvanlar arasında yunuslar da var, yunuslar dünyada yaşayan en zeki türler arasında yer alıyor. Bu bilim adamlarının bildirisi esaret altında yaşayan hayvanlar üzerinde deneyler yapılmasına son verilmesi ve para kazanmak için başka yollar bulunması için uğraşılması önünde bir kanıt olarak kullanılacak”.

Cambridge Bilinç Deklarasyonu

Bilim adamları bununla yetinmeyip “Cambridge Bilinç Deklarasyonu” adında bir bildiri yayınladılar, bu deklarasyonda bir grup uluslararası bilim adamı resmen “ortak kanıtlar hayvanlarda nöroanatomik, nöorkimyasal ve  nörofizyolojik bilinç durumlarının alt yapıları var olup bunlarda kasıtlı davranışlar gösterme kapasitesi bulunduğunu göstermektedir. Söz konusu durumun sonucu olarak elimizdeki kanıtlara göre insanlar bilinç oluşturan nörolojik alt yapıya sahip tek canlılar değildir. Bütün memeliler, kuşlar ve ahtapot gibi daha bir çok canlının da bulunduğu bir çok hayvanda bu nörolojik altyapı bulunmaktadır” diyor. Bilim adamları his , duygu ve bilinç sahibi olduğu yönünde ciddi kanıtlar bulunan balıkları da bu listeye katabilirdi.

Peki, artık bildiğimiz (zaten bildiğimiz) bu bilgiyle ne yapacağız?

Şimdi bilincin hayvanlar aleminde yaygın olduğu konusunda hemfikir olan bilim adamları ve diğerleri ne yapacak acaba? Mesela biz sıçanların, farelerin ve tavukların empati davranışı gösterdiğini biliyoruz ama bu bilgi ABD’de Federal Hayvan Refahı Yasası’na katılmadı.

Hayvan bilişi ve hayvan duyguları hakkındaki bu verilerin ve daha nice bulgunun öteki hayvanları kullanmak ve onları istismar etmeye yönelik yasal düzenlemelere karar veren insanlar tarafından görmezden gelinmesine gerçekten şaşırıyorum.

Ancak 1 Aralık 2009 tarihinde  Avrupa Birliği’ne  üye ülkeler tarafından kabul edilen Lizbon Anlaşmasına göre  “ Birliğin tarım, balıkçılık, ulaşım ve iç Pazar, araştırma ve teknolojik gelişim ve uzay politikalarını oluştururken, Birlik ülkeleri ve Üye ülkeler, hayvanlar his ve duygu sahibi canlılar olduğu için hayvan refahının gerekliliklerini yerine getirmek için azami özeni gösterirken, bir yandan da üye ülkelerin hem yasamaya ait hem idari koşullarına hem de belirli dini ritüeller, kültürel gelenekleri ve bölgesel miraslarına gereken şekilde hürmet gösterir” deniyor.

Cambridge Bilinç Deklarasyonu ve Lizbon Anlaşması’nı alkışlamalı,  hayvanları  çoğu kez dehşet verici şekilde insanlık dışı araştırma ve deneylerden ve diğer istismar biçimlerinden  korumak için çok çabalamalıyız.

Son yazdığım yazılarda “gereksiz” ve “fazla” buldukları hayvanları öldürmekte sakınca görmeyen insanlar olduğundan söz etmiştim, meselâ bir hayvan refahçısı olan Oxford Üniversitesi’nden Marian Dawkins bunlardan biri, bu kadın  öteki hayvanların bilinç sahibi olup olmadığı konusunda emin değiliz şeklindeki iddialarını sürdürdü, Dawkins’e göre “bilinç konusunda hem şüpheci hem de agnostik olmalıyız…gerekirse militan bir agnostik olmalıyız; çünkü bir çok türün bir dereceye dek bilinç tecrübe ettiği olasılığını diri tutuyor. Bildiğimiz kadarıyla bir çok hayvan, (sadece zekiler ve açık açık duygusal olanlar değil) bilinç tecrübeleri yaşıyorlar.”

Belki de “Dawkins’in Tehlikeli Fikri” adını verdiğim şey  Cambridge deklarasyonu göz önüne alındığında rafa kaldırılacak. Bir çok hayvanla yakından çalışan ya da evinde hayvanlarla yaşayan hiç kimsenin hayvanların bilinci olup olmadığı konusunda kuşku duymasını kesinlikle anlamıyorum. Aynı şeyi sürekli tekrar etmek muhabbeti bozar derler, ama şüpheciliği ve kesinlikle agnostizmi bilim karşıtı ve hayvanlar  için de zararlı yapan bir çok bilimsel veri var artık. Şimdi, en sonunda Cambridge grubu bunun böyle olduğunu gösteriyor bize. Bravo! Bu yüzden hep beraber milyarlarca bilinçli hayvanın eğitim, gıda, bilim, eğlence ve giysi adına istismar edilmesine son verilmesi için bu bilgiyi kullanalım. Bu muhteşem canlılara yönelik davranışlarımıza şefkat ve empatiyi kazandırmak için onlar adına bildiğimiz bu bilgiyi kullanmak hepimizin boynunun borcu.

(Yeşil Gazete)

Kapağına bak, kitabını al!

Çok iyi bir kitap okuru sayılmam. Çocukluğumdan beri disleksi* kurbanı biri olarak konsantrasyonum zayıftır, zihnimi bir noktaya odaklayabilmem zaman alır. O nedenle kitap okumak, eğer kitap ilgi alanımda değilse, çok çekici değil ise benim için hep zor olmuştur. Bununla birlikte, genelde kitapların tasarımları herkeste olduğu gibi beni de iter veya çeker. Görsel hafızası ile duygularının peşinden giden bir insan olduğumdan mıdır bilinmez, kitapçıları gezip kitapları elime aldığımda kapaklarına uzun uzun bakarım. Sadece kitapçılardaki değil, arkadaşlarımın kütüphanelerindeki kitaplara da.

Yine böyle bir seyir anında, elimdeki kitabın kapağı beni büyüledi. Uzun uzun her detayına baktım inceledim. Sert kapaklı tabir ettiğimiz, küçük, tutumu kolay bir kitaptı. Üstelik inceydi de. Sıkıcı bile olsa çabucak bitirebilirdim, bu “kapak” kesinlikle yakınımda bir yerde olmalıydı. Ara sıra elime alıp uzun uzun bakmalıydım.

Söz konusu kapakta, pastoral bir görüntü vardı. Puf puf bir çizim, net olmayan yuvarlak hatlara sahipti. Sepya renkler içinde yer yer soluk kırmızılar, yeşiller bulunmaktaydı. Bu kare bir çayır görüntüsünün güzel bir ayrıntısıydı. Güttüğü koyunlara bir an için sırtını dönmüş genç bir çoban resmedilmişti. Üzerindeki kıyafetten ve şapkasından anlıyorduk ki bu çoban bir kız idi. Elinde bir sopa tutuyor, bir yandan da avucunun içinde sakladığı bir şeye merakla bakıyordu. Belki de çekirdek çitler gibi bir şeydi yaptığı. Üzerindeki kıyafet havanın soğuk olduğu hissini uyandırmaktaydı. Koyunlar ise sakin ve huzurlu havalarıyla, yumuk yumuk otlamaktaydılar. Bir hüzün hakimdi bu resmin bütününe.

Ve büyük bir ilgi ile sayfaları çevirdim. Yıllar önce ilgi ile şarkılarını dinlediğim punk rock’ın kraliçesi, şair Patti Smith’in yazdığı “Woolgatherers” – “Hayalperestler”, bahsettiğim kitap. Patti Smith tam da o resimdeki duyguyu verircesine kurmuştu cümlelerini. Zaten kendisinin ifadesiyle yaşamında tarifsiz bir hüznün hakim olduğu bir zamanda kaleme almıştı kitabın satırlarını ve kitap “üzerindeki ölü toprağını çekip almıştı”.  Aynı şekilde okurun da içini nedensiz bir neşe ile doldurmasını temenni ediyordu.

Bu bir anı kitabı. Smith’in çocukluk yıllarına ait anılarından parçalar sunuyor. Kitapta, yazarın annesini, anneannesini, daha büyük nenesini tanıyoruz. Kitabın yazıldığı evin bahçesini adeta görüyoruz ve bahçedeki ağacın altında dinleniyoruz.

Hemen herkese ait olabilecek sıradan anılar bunlar. Ama öyle sıra dışı bir şekilde sunulmuşlar ki insanın içini nedensiz bir neşe ile dolduruyor gerçekten de. Smith’in müstesna kelimeleri ve benzersiz cümle kurma tekniği ile yaşamın “an”larına, hüznün kollarında tarifsiz bir acının içindeyken bile ilham alınabileceğine (verilebileceğine de), çok güzel bir örnek.

Üstelik bunu doğa** ile çocuksu bir bağ kurarak yapıyor. Şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum…

 

*Disleksi: Modern tıbba göre, öğrenme bozukluğu yaratan değişik bir algılama durumu. Dislektikler, sağlarını sollarını karıştırırlar, yazı yazarken harf atlarlar, sakardırlar, yol bulamazlar, dikkatlerini toplayamazlar. Bütün bunlar, toplumda aptallık, sarsaklık olarak değerlendirildiği ve bütün eğitim sistemi normallere göre yapılandırılğından, genel düzen, dislektikler için hayatı çekilmez hale getirir.

** Patti Smith’in Amerika’daki Yeşiller Partisinin yakın bir destekçisi olduğunu söylemeden geçmeyelim. Darısı “yeni” partinin başına!

Şehir trafiğinde motosiklet kullanımı (1)

Bu yazı, şehir içi trafiğinde ve günlük ulaşımlarında motor kullanan sürücülere yönelik hazırlanmıştır.

Büyük şehirlerde ulaşımda birinci tercihin toplu taşım olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Yürümek ve bisiklete binmek gibi bireysel seceneklerin ne kadar kiymetli  olduğunu da biliyoruz. Otomobil uygarlığının doğayla uyumlu bir yaşam tarzlarınıı nasıl yok ettiğini, şehir kültürünün en önemli gereklerinden biri olan kişi başına her tür tüketimin sınırlandırılması gereğine nasıl aykırı olduğuna kuşku yok. Yollardan otoparklara, benzin istasyonlarından bakım servislerine kadar sehirlerdeki sınırlı yaşam alanları ne yazık ki otomobiller tarafından işgal edilmiştir. Büyükşehirlerde otomobiller tarafından işgal edilen bu yaşam alanlarını geri kazanmanın en azından bu işgali sınırlandırmanın yollarından biri de bireysel motosiklet kullanımının yaygınlaştırılmasıdır. Tüm bunların yanısıra büyükşehirlerde özellikle de istanbulda trafiği aşıp bir yerden biryere ulaşmanın motosiklet kullanımı dışında yolu da kalmamış gözüküyor. Ayrıca motosiklet kullanımının, bisikletin yerini tutmasa da keyifli ve eğlenceli bir seçenek olduğunu da dikkat çekmek isteriz.

Motor kullanımının yaygınlaşması; sadece kuryelerin değil amatörlerin de evden-işe/işten-eve ulaşımlarında motosikleti tercih etmesini sağlamak amacıyla bir rehber hazırladık.

Hepimizin malumu motor kullanmak araba kullanmaktan farklıdır. Başlangıç seviyesinde soranlara, daha önceden bisiklete binmediyse ve araba kullanma konusunda tecrübesizse, şehir içinde motora binmesini tavsiye etmiyoruz!

Motora hakim olmak ve motor üstünde yapılabilecek veya yapılamayacakları anlamanın en güvenli yolu, ehliyet aldıktan sonra, trafiğin olmadığı bir arazide kros motorla pratik yapmaktır. Bu amaca yönelik kurs ve eğitimler sürücünün motor hakimiyetini arttırır, sürüş tekniğini geliştirir. Tecrübeli bir ekipten alınacak eğitim sayesinde sürücü, birçok nahoş olayı ve kazayı kendi tecrübe etmesine gerek kalmadan öğrenir.

Ancak trafikte motor kullanmanın “yazılmamış” kuralları tamamen farklıdır.

MOTOR SÜRÜCÜSÜ

Motosiklet sürücüsü bir trafik analistidir.

Motora biner binmez etrafımızı, yol durumunu, hava şartlarını ve trafikteki diğer araçlar ile onların sürücülerini analiz etmeye başlarız.

Bu analiz, en başta kendi motorun sesini dinlemekle başlar.

Daha sonra etrafımız yani asfaltın ıslaklığını, yoldaki çukurları, yağış durumunu, trafiğin akışını, diğer araçları ve sürücülerini gözlemleriz. Ancak en önemli ve belki de en zor olanı, motor sürücüsünün kendisini değerlendirmesidir.

KENDİ MOTORUMUZ

Bu yazıda şehir içi trafiği ile ilgili motosikletleri ve teknikleri konuşacağız. Şehir trafiğinde bizim en çok tavsiye ettiğimiz araç scooter’dır. Yaklaşık 100 ile 250 cc arasında değişen büyüklükte motor hacimleri, şehir içi trafiği için idealdir. Bundan daha büyük motor kullanımı, sıkışık şehir trafiği için anlamlı değildir.

Arazide, uzun yolda veya yarış pistlerinden tamamen farklı olarak, şehir içinde ve sıkışık trafikte motor kullanımı söz konusu olduğunda, bir scooter motor seyrinin tüm ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılar.

Scooter motorların genelde vitessiz yani otomatik olmaları, özellikle yeni başlayanlar için büyük kolaylık sağlar, diğer motorlara göre daha fazla taşıma kapasitesi olan motorlardır, yan çantalara gerek duymazlar, aks aralığının az olması motorun dengesini arttırır. Motorun küçük olması sayesinde daha kolay park yeri bulmak mümkündür. Aynı şekilde küçük hacimli motorları sayesinde yakıt tüketimini de en aza indirgerler.

Scooter’ların ön aralığı sayesinde kaza anında diğer tip motorlardan farklı olarak, ayak ve bacağın motorun altında kalması olasılığı daha zayıftır. Bu özellik, yağmur ve ıslak zeminde pantolon paçalarının ıslanmasına da engel olur.

Motora hakimiyet, çukur ve yol düzensizliklerinden en az etkilenme ve manevra açısından en önemli unsurlardan birisi tekerlek büyüklüğüdür.

MOTOR KULLANIMI

Sık sık sinyali kapatma pratiği. Arabalardan farklı olarak sinyaller genelde motorlarda açık kalır. Sinyal sesinin trafik gürültüsünden duyulmaması, sinyalin otomatik kapanmaması ve arabadakinden çok daha az olarak konsol kontrolü yapılmasını bunun sebepleri olarak sayabiliriz.  Dolayısıyla daha önce açıp kapattığımızı düşünmeksizin, sık sık sinyali kapama antrenmanı yapmak yararlı olur.

Motor kullanırken ön frene çok ve ani basmak durumunda, dengenin kaybedileceği ve düşme veya yatırma ile sonuçlanacağına dair yaygın bir inanış vardır. Bu sebeple yeni başlayanlara sadece arka frene basmaları öğütlenir. Bu şekilde alışkanlık haline geldiğinde yerleşip, bir daha düzeltmesi zorlaşacak bir uygulama olduğu için biz her iki frenin de dengeli olarak kullanılması gerektiğini düşünüyoruz.

Motoru durduran ön frendir.

Ancak çok ani olarak kullanıldığında, ön tekerlek açısı özellikle düz olmadığında düşmeye veya kaymaya sebep olabilir. Düşme başlarken ön freni bırakmanın,  dengeyi tekrar sağlamak için ilk şart olduğunu unutmamak gerekir.

Aynı şekilde banket, çukur veya yol üzerindeki düzensizliklere girerken ön fren sıkılıyorsa bırakmak, sadece arka frenle girmek gerekebilir.

SÜRÜŞ TEKNİKLERİ

Görünür olun!

Motosiklet kazası yaşamış diğer araç sürücülerin tamamı, motoru görmediklerini veya fark etmediklerini ifade ederler. Bu yüzden araçların aynaları ile diğer sürücü ile göz teması sağlayın. Bunu yapmayan/yapamadığınız sürücülerden mümkün mertebe uzak seyredin. Kör noktalarda uzun süre seyretmeyin, gerekirse korna ile uyarın!

Göz teması sağladığınız kişiyle (sürücü veya yaya) başınızla işaret vererek temas kurun.

Kendi etrafınıza bir “güvenlik çemberi” oluşturun.

Akan trafikte, tehlikeli hareketler yapan sürücülerden uzak durun, gerekirse araya trafiğin akışını benimsemiş, araç sürüşü güvenli olan bir veya birkaç araç girmesine izin verin. Eğer hiç yapamıyorsanız, bekleyin iyice uzaklaşsın, gerekirse sağa çekip oyalanın!

Öndeki aracı sağ veya sol lastiği hizasında takip edin.

Öndeki arabayı takip ederken tam ortada olunursa, iki teker arasından çıkan bir taş, çukur veya cisim dengenizi bozar; ani fren durumunda kaçacak koridorunuzu daraltır, sizi daha az görünür yapar, arkadan gelen tehlikelerden kaçmanızı zorlaştırır.

İki araç arasından ara koridora çıkarken, öne değil arka tarafa-bakınız! Aynı koridoru kullanarak gelen bir motorcuya çarpmak işten değildir.

Gerçi arkadan gelen motorcu da -eğer yeteri kadar tecrübeliyse- aynı sizin yaptığınız gibi şartları sonuna kadar değerlendiriyor olacak ve araba arasından çıkıyorsanız zaten sizi önceden fark edecektir. Ancak otobüs, minibüs gibi büyük araç arasından çıkıyorsanız kornaya basarak ve kollayarak ara koridora girmeyi ihmal etmeyin.

Ara koridor veya emniyet şeridi kullanıyorsanız, birkaç motor arka arkaya seyretmek güvenli olur. Önünüzde eğer bir motor daha varsa, onu geçmeye çalışmayın. Bırakın önden gidip yolu o açsın!

Çok rüzgarlı havalarda Boğaz Köprülerinde veya yüksek viyadüklerde otobüs veya minibüs gibi büyük araçların rüzgaraltında kalın ve köprüyü geçerken de aynı araçla aynı hızda seyredin. Benzer şekilde çevre yollarında seyreden kamyon veya TIR’ların hemen arkalarında oluşacak rüzgar kanalı da aynı etkiyi yaratır.

Mümkün mertebe TEM ve Fatih Sultan Mehmet köprüsünü kullanmayın.

Rüzgarlı havalarda, dengeyi sağlamak için belli bir hızın altında kullanmayın.

Trafikte, herhangi bir sebeple geri geri gelen aracın sizi göreceğini ve fark edeceğini düşünmeyin. Mümkünse kaçın, yoksa korna ile uyarın.

(Devam edecek)

Dr. Mehmet Erem

Not: Dr Savaş Çömlek, Dr Melih Ömür, Gürkan Bıyıklı, Abdullah Akış, Doğan Akçura, Erol Şar ve Ali Özer’in katkılarıyla…