Ana Sayfa Blog Sayfa 4534

Radyo Agos, Açık Radyo’da

Agos Gazetesi artık radyoda. Agos Gazetesinin haftalık bir özeti her Cumartesi günü saat 09:00 – 10:30 arasında Açık Radyo’dan yayınlanacak. “Radyo Agos” adı ile yayınlanan programın ilk bölümü 10 Kasım Cumartesi günü Agos Gazetesinin emektarları Karin Karakaşlı, Rober Koptaş ve Pakrat Estukyan tarafından gerçekleştirildi. 

Radyo Agos’un ilk bölümünde Agos gazetesinde yer verilen konular üzerinde duruldu. Aras Yayıncılık tarafından türkçeye kazandırılan, “Bir Zamanlar Anadolu’da 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler” kitabı, Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen “Mardin ve Çevresi Toplumsal ve Ekonomik Tarihi” konferansı, Bomonti Mıhitaryan Vakfı tarafından açılan mahkeme sonucu haksız yere 1998 yılında ellerinden alınan Bomonti Mıhitaryan Okulu‘nun Vakfa tekrar devredilmesi, Altın Koza’da en iyi film ödülü alan “Babamın Sesi” filminin yönetmeni Orhan Eskiköy ile söyleşi, 1915’de kapatıldıktan 98 yıl sonra tekrar açılan ve bir asır sonra kıyılan ilk nikaha da şahitlik yapan Diyarbakır’daki Surp Giragos Kilisesi ilk bölümde değinilen konular oldu.

Radyo Agos programında her hafta yayınlanacak sabit köşelerden birisi de, “Ayp-Pen-Kim“. Türkçesi ile “ABC” köşesinde emekli öğretmen Şuşan Özoğlu; programı dinleyenlere her hafta birkaç cümle Ermenice öğretecek.

Haftalık Agos gazetesinin sesini duymak isteyenlerin kaçırmamaları gereken “Radyo Agos”un tüm bölümlerini Açık Radyo Podcast servisi üzerinden de istenen her an dinlemek mümkün. Podcast servisi hakkında bilgi edinmek için acikradyo.com/

Radyo Agos’un ilk bölümünü buradan dinleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete, Açık Radyo.com)

 

Yeşiller, 2013 Almanya seçimlerine hazır

Almanya’da gelecek yıl Eylül ayında yapılacak federal seçimler için Yeşiller Partisi’nin Başkan adayları belli oldu. Bu seçimlerle birlikte Almanya’da ilk kez bir parti, adayını delegelerin oyları ile belirlemiş oldu.

Bugün belli olan sonuçlar doğrultusunda, Almanya Parlamentosu Bundestag’ın başkan yardımcısı Katrin Göring-Eckhardt ve parti meclisi eşbaşkanı Jürgen Trittin ‘in 2013’de gerçekleşecek seçimlerde aday gösterileceği ortaya çıktı.

Göring-Eckhardt, Protestan Kilisesi’nin aktif bir üyesi. Seçilen diğer aday Trittin ise 1998 ve 2005 yılları arasında Almanya’da çevre bakanlığına hizmet vermişti.

Yapılan açıklamada, mektupla yapılan oylamaya yaklaşık 60 bin üyeden 36 bin 533 üyenin katıldığı ifade edildi. Aralarında parti eşbaşkanı Claudia Roth ve parlamento grubu eşbaşkanı Renate Kunast’ın da dahil olduğu 15 üye aday adaylığını açıklamıştı.

Parti genel sekreteri Steffi Lemke tarafından yapılan açıklamada,  “Perde arkasında yapılan siyasetin her zaman zor olduğu” ve “Yeşiller’in demokrasiye can verdiği”nin altı çizilirken, doğrudan oylama yoluyla adayları belirleme işleminin gelecekte diğer partiler için de bir örnek olacağı belirtildi

(Yeşil Gazete, Deutsche Welle)

 

Yeşiller ve EDP solun geleceği için adım atıyor – Naci Sönmez

25 Kasım 2012 günü solda yeni bir siyasi parti kuruluyor. Ancak, bu partinin bundan önce kurulan sol partilerden farklı ve önemli birkaç yanı var.

Her şeyden önce, bir yılı aşkın bir süredir önce Yeşiller Partisi ve EDP arasında başlayıp, daha sonra bu partilerin dışında başkaca birey ve çevreleri de kapsamaya başlayan bu çalışma, gerçekten solda değişime, dönüşüme ve umutlu bir geleceğe işaret etmektedir.

Bu girişim, solun tarihsel geçmişinin üzerinde tepinmeyi değil, onu aşmayı ve sağlıklı bir geçmiş muhasebesini yapmayı amaç edinerek, asla geçmişe takılmayan ama geçmişi de yok saymayanbir pencere aralıyor.

İkincisi, ciddi sayılacak bir gelecek vizyonuna ve radikal bir yenilenmeye vurgu yaparak bunu sahici kılacak politik hat oluşturmaya kararlı görünüyor.

Kendisini sol cenahta daha özgürlükçü ve demokrat olarak tanımlayanların, Yeşillerle bu arayışı ortaklaştırması ve bu konuda kararlılık göstermesi bile, başlı başına radikal bir tutum alışaişaret etmektedir. Yeşillerin de sol ile yeniden ortak bir arayışa girmesi yapılan işin önemini ve güven veren bir iş olmasını sağlamaktadır.

Ülkemiz solunun ana teorik problemi, genel olarak reel sosyalizmin yenilgisiyle ortaya çıkan politik sonucu doğru okuyamaması ve bu yenilgiyi masaya yatırıp, neşter atıp gerekli operasyonu yapamamasıdır. Sosyalizmin bir tarihsel döneminin yenilgiyle sonuçlandığını kabullenmek ve artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz demek tek başına yeterli olamamıştır. Geleceğin sol ve sosyalizm sürecini nasıl tasarladığınızı söylemediğiniz, bunu toplumsal hayata tercüme edemediğiniz sürece, sadece gelecek sosyalizm sürecinin daha demokratik olacağını iddia etmeniz, tek başına ne yeterlidir, ne de toplumu ikna eden somutlukta bir şeydir.

Toplum sizi bugün sözünüzle ve o sözünüzün politikadaki pratiğiyle değerlendirip, hakkınızda bir yargıya varıyor. Bunu da eyleminize, politik söyleminize ve pratiğinize desteğiyle gösteriyor. Daha siyasal açıdan da, sandıkta size verdiği oyla sizin hakkınızdaki değerlendirmesini puanlandırıyor.

Şayet siz bugünki siyasal gelişmeler karşısında, burjuva partilerinin, Ergenekon partilerinin, muhafazakar partilerin, milliyetçi partilerin gerisine düşüyorsanız, en önemlisi halkın genel ve haklı talepleri karşısında, bu partilerin bir iki adım önünde duramıyorsanız, toplumun sizin hakkınızdaki yargısı da söyleminize göre değil eyleminize göre oluyor.

İşte Yeşiller ve özgürlükçü solcuların yeni siyaseti, solun bolca bulunan örgütlerine ve pratiklerine rağmen becerilemeyen daha radikal ve gerçekten geleceğe dair somut adımları ve yenilenmeyi amaç edinen alternatif bir yolu bize göstermektedir.

Bugün solun toplamının alanlardaki kitlesini, parti defterlerindeki üyelerinin çoğunu 68 ve 78 kuşağından gelen eski kadrolar oluşturmaktadır. Memleketin yeni genç nüfusunun, bugünki solun toplamına ilgisi maalesef çok azdır. Yeni bir Türkiye’yi, daha demokratik bir ülke idealini bugünkü genç kuşakların ortak paydası yapmadan solun başarısını görebilmek mümkün değildir.Artık geçmişin anılarıyla yaşayan bir sol olmaktan, gerçekten geleceğin hayalini kurmaya başlayan ve gerçekleşebilir bir gelecek iddiasını topluma ikna edici bir dille anlatan sol olmaya yönelmek zaruridir.

EDP ve Yeşiller bugün ne geçmiş solun örgütlü siyasal ilişkilerinin birliğini amaçlıyor, ne de geçmişten süzülüp gelen solun kazanımlarını ve kadrolarını yok sayarak, bir sıfır noktası ilan ediyor. Hem hiçbir şeyin sıfırdan başlamadığını bilerek, hem de geçmişe öykünerek geleceğe körleşen bir yanlışa düşmeden, farklı, radikal ve gerçekten yenilenmeyi amaç edinen bir siyasal yol tutuyor.

Yeni siyaset, 21. Yüzyılın solunun daha demokrat, daha özgürlükçü, daha ekolojist olması gerektiğini laf olmaktan çıkarıp bugünki eylemimiz içinde bütün bir topluma anlatmayı hedefliyor. Bunun için, kimi sol çevrelerin burun kıvırmaya çalıştığı ve “yeşillenmiş sol olur mu?” diye alay konusu etmeye çalıştığı şeyin, bizim açımızdan çok kıymetli bir şey olduğunun bir kez daha altını çizmek istiyorum.

Daha özgürlükçü, daha demokrat, daha ekolojist bir solun kitlesi asla niyetler okunarak değil, yaşadığı coğrafyanın tüm yurttaşlarına aynı mesafede durarak belirlenecektir. Kimse dilinden, kimliğinden, giyim ve kuşamından, yaşam tarzından ötürü ötekileştirilip ayrıştırılmadan, bir kitle çalışması yapmak bu siyasi hareketin en belirgin özelliklerinden biri olacaktır.

Türkiye’nin yüzde yirmi beşine gözünü dikmiş ve sıkışmış bir sol olmaktan çıkıp, memleketin yüzde yüzüne ulaşmayı benimsemiş bir sol olmaya yönelmek ayırt edici özelliğimiz olacaktır. Bugün memlekette yaşanan en temel sorunların çözümsüzlüğü, sıkışmışlığı aslında böylesiözgürlükçü demokrat ve sol bir seçenekten mahrum kalmışlıktan kaynaklıdır.

Yeşiller ve EDP’nin açtığı yol, bu çözümsüz ve sıkışmış gibi duran tüm meseleler karşısında toplumun önüne farklı seçenek sunmak, farklı bir sol söylem koymak ve umut verecek bir gelecek vizyonunu ortaya koymaktır.

Bu yeni seçeneğin temel işi sol içi bir polemiğe teslim olmak değil, aksine rejimle, sistemle polemik kurarak, “maçı kapitalizme karşı bir maça çevirme” ve kapitalizmi aşacak bir toplumsal düzenin işaretini verecek eyleme vesile olmaktır.

O yüzden Yeşiller ve EDP gerçekten sol bir gelecek için adım atmaktadırlar. Bu anlamda bu emeğe sahip çıkmak, omuz vermek, belki bugün için değil ama gelecek için çok anlam ifade etmektedir.

Naci Sönmez – www.turnusol.biz

 

Test edildi ve onaylandı – Ayşegül Devecioğlu

Otuz yıldır “orada” köyler, ormanlar yakılır, çocuklar öldürülürken burada hiçbir şey olmamış gibi yaşanabiliyor, tatile gidiliyor, alışveriş festivali, demokrasi bayramı kutlanıyor.

Özel harekattan bir polis küçük bir çocuğu yanına çağırıp, parmağıyla fiske atarak tek gözünü kör edebiliyor ve yanındakilerle birlikte gülebiliyor. Evlerin içine bomba atılıp bebekler öldürülebiliyor.

Bir at makineli tüfek ateşiyle ortadan ikiye parçalanabiliyor, kuzular ahırlara kapatılıp yakılabiliyor ve binlerce insan şerefli Türk ordusu tarafından asit kuyularına atılabiliyor

Birkaç terörist bacaklarından iple ne mutlu türküm diyene yazan bir tabelaya bağlanabiliyor ve insan kulaklarından koleksiyon yapılabiliyor.

Otuz dört genç bir saat içinde paramparça edilebiliyor.

Test edildi ve onaylandı.

Hapiste yedi yüz kişi barış için açlıktan her an ölüme doğru yaklaşırken, yenilip, içilip eğlenilebiliyor.

Kendimi izliyorum yabancı birini izler gibi, hayalet gibi geçiyorum şehirden, bazen bir tost ısmarlıyorum, çift kaşarlı olsun diyorum, alışkanlıktan. Üstüne bir sigara yakıyorum. Kitaplara başlayıp kitapları bırakıyorum. Yediğim her lokma zehire dönüşüyor, okuduğum her satır beynimi yakıyor. Bütün hücrelerim çığlık çığlığa ölüyor. Kimse inanmaz belki kulaklarımla duyuyorum ama.

Sokaktan gelip geçenlerin yüzüne bakamıyorum. Kendimden de onlardan da korkuyorum. Başkası ölürken yaşamak maharetini edinmiş bu yaratıktan herkes korkmalı. Bu yaratıktan türeyecek nesillerden korkmalı.

“Biz de bir candır kalmış.” Dünyada ahrette malı mülkü olan korkmalı.

Kandil “dümdüz” edildikten, son ” terörist” de ölü ele geçirildikten, son ağaç da yakıldıktan sonra olacaklardan korkmalı.

Vallahi ve billahi ölüm sanatını öğrenmedik biz. En kusurlu en halimizde ve en geniş tanımıyla BİZ…  Bütün suçlarımızın vebalimin sonuna kadar üstlenerek; BİZ. Ölümden değil yaşamdan yana olduk BİZ.

“Anarşistleri” “teröristleri”” bölücü örgüt mensuplarını” muhalifleri katletmeye doyamayanlar, sonuncusu da yok edildikten sonraki mümbit toprakta büyüyüp yetişecek olanlardan korkmalı.

“Biz de bir candır kalmış”,  iktidardakiler korkmalı. Bu yaratık, başkasının kanlı etiyle beslenecek. Bu yaratık su olmayan şehirde havuzlu villada oturmak ve başkalarından daha çok yemek için nehirleri, ormanları yok edenlerin kök hücrelerinden türeyecek.

Diktatörler, her muhalif “faydalı gazla” boğulduktan, her sendika her örgüt yok edildikten sonra evlerinde gizil gizli kin büyütecek olanlardan korkmalı. Başkasının boğazını kesip lokmasını almaktan başka yol bilmeyecek, adalet, eşitlik, özgürlük fikriyle karşılaşmadan büyüyecek olanlardan korkmalı. Hafızasında hiçbir şey olmayan, hedefinde sadece kazanmak olan bu yırtıcıdan bütün dünya korkmalı.

Toplumsal hafızanın sığındığı her yuvayı yok edenler geçmişsiz ve geleceksiz doğacaklardan korkmalı.

Taksim meydanı… Ki otuz altı kişi birden ölmüştük orada. . Kötü bir anı evet, ama anılar böyledir, en güçlüsü en kötüsüdür her zaman. Hafıza, onu koruyorsa bir bildiği olduğundan…

Kanatları yanmış kuşlar çoktandır yasını tutuyor ağaçların. Kürdistan’da yakılan ormanlara aldırmayanların Taksimdeki ağaçları kurtarmayı başaramayacaklarını biliyorlar.

UMUT

Geçenlerde bir köpek gördüm, Kadıköy’de boğa heykelinin bulunduğu meydanın ortasında. Bir mağazanın önüne yatmış kriz geçiriyordu. Mosmor dili kaldırımın üstündeydi, gözleri yarı açık tir tir titriyordu.

Başında durdum su içirmek için ona doğru eğildim, Köpeğin önünde yattığı mağazadan bir genç çıktı. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. “Üzülmeyin, bir şeyi yok” dedi, “Sadece yasta. Dün yanından arkadaşını götürdüler onun yasını tutuyor. Kalbi de galiba rahatsız, dayanamadı.”

Meydanın ortasına oturup ağlamaya başladım. Yalnız üzüntüden değil, sevinçten de ağladım. Bu koca şehirde, yas tutmayı bilen bir köpek yaşıyor ve bir genç, ne anlama geldiğini pek ayırt edemese de onun yas tutabileceğini kabul ediyor.

Yanı başımda yaşlı bir Çingene onu vatandaş kabul etmeyen vatanın al rengi bayrağını satıyordu. Küçük iki kartona kazak koymuş bir adam, “yağmalayın sadece on lira” diye bağırıyordu.

Ama bu şehirde yas tutmayı bilen bir köpekçik var. Hala bir umudumuz var.

 

 

Ayşegül Devecioğlu – www.bianet.org

 

İğneada longoz ormanları için imza kampanyası

Dünyanın 3 longoz ormanından birine sahip olan İğneada’da orman bölgesinin hemen bitişiğine yapılması planlanan termik ve nükleer santral projelerine karşı verilen mücadele devam ediyor.

Başta bölge halkı olmak üzere birçok yurttaşın tepkisini çeken projelere karşı yapılan eylemler, sanal ortama taşınan bir imza kampanyası ile geniş kitlelere yayılma fırsatı buluyor.

İğneada’ya nükleer ve termik santral yapılmasına karşı başlatılan imza metninde, nükleer ve termik santrallerin yapılmasının Longoz Ormanları’ndaki yaşam alanını ve ekoturizmi tehdit edeceği belirtiliyor.

23 Ekim’de başlatılan ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın bu konuda gereğini yapmasının istendiği imza metnine şimdiye dek 5 binden fazla kişi destek vermiş durumda.

Geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, ‘Orman arazisine ithal kömür yakan termik santral yapmayı teklif eden EMBA Elektrik Üretim A.Ş. şirketini turizm, tarım ve hayvancılık ile geçinen tüm İğneada ve çevre halkım adına kınıyorum. Gerek orman arazisine böyle bir yatırımın yapılmaya çalışılması, gerek seçilen yerin hemen yanıbaşında İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı olması bakımından planlanan bu yatırımın geç olmadan durdurulmasını istiyoruz.’ diyen İğneada Belediye başkanı Tahir Işık, kömür yakan termik santralin yapılması halinde santral ile elde edilecek elektriğin sağlayacağı maddi gelirden çok 2007 yılında Milli Park ilan edilen, Dünya Bankası’nın GEF2 fonundan ve Avrupa Birliği’nin çevre fonlarından milyonlarca dolar çevrenin korunması için yardım alan, Dünya’daki 3 Longoz Ormanından biri olan İğneada Longoz Ormanlarında doğal yaşamın büyük hasar göreceğini, altın kumları ile ünlü İğneada’ya her yaz gelen 400,000 turistin santral’den deşarj edilen sudan etkileneceğini, bu haliyle yapılması planlanan tüm işlemlerin hukuka aykırı olacağını belirtmişti.

Tarım, sanayi ve kentleşme plansızlığı yüzünden Trakya’da akarsular ve yer altı rezervlerinin tükenmek üzere olduğunun ifade edildiği imza metninde santrallerin yerine yapılması gerekenler açıklanıyor:

“Doğayla dost geçim kaynakların, kum ve güneşi dışlamayan ekoturizm faaliyetlerinin teşvik edilerek geliştirilmesi ve doğal kaynakların korunması hem yöre ekonomisinin canlanması hem de gelecek kuşaklara bu değerli mirasın devredilmesi açısından önemlidir.”

Kampanyaya  buradan destek verebilirsiniz.

(Bianet, Yeşil Gazete)

 

Ankara, Antalya ve Yalova’da, “İklimi değil Belediyeleri değiştir” eylemi

11 Kasım 2012 Pazar günü üç ayrı şehirde aynı anda “İklimi değil Belediyeleri değiştir” eylemi yapılacak. İklim Değişikliğine karşı alınması gereken önlemlerin bir an önce alınması için halk desteğini sağlamak, yönetenleri de iklim değişikliğine karşı politikalar geliştirmeye yöneltmek amacı ile yapılan ortak eylem, Pazar günü saat 13:00’de Ankara, Antalya ve Yalova’da gerçekleştirilecek.

350 Ankara tarafından yapılan açıklamada Ankara’daki eyleme katılmak isteyenlerin saat 11’de Tren Garı önüne bisiketleri ile gelebilecekleri de belirtilmiş. Tren Garı önünde buluşan eylemciler buradan pedallayarak Güvenpark’daki Büyükşehir Belediyesi önündeki diğer eyelemcilerle buluşacaklar.

Ankara’da Güvenpark, Antalya’da Arkeoloji Müzesi karşısı seyir alanı ile Muratpaşa Belediyesi önü, Yalova’da ise Cumhuriyet Meydanı toplanma yeri olarak kararlaştırılmış durumda.

Ortak eyleme çağrı metninde aktivistler amaçlarını, eylem yapma nedenlerini ve önerilerini şu şekilde belirtiyorlar.

“11.11.2012’de “İklimi Değil, Belediyeleri Değiştir” diyeceğiz

Amacımız, iklim değişikliğini yerel seçimlerin gündemine sokmak. Amacımız, petrolü değil, iklimi seçen bir belediyeciliği hayata geçirmek. Bu sadece, istediğimiz bu niteliğin ancak ve ancak isteyen insanların kendini ortaya koyması ile mümkün.

Nedenimiz ise basit, kömür, petrol gibi fosil yakıtlara dayanana fosil yakıt belediyeciliği gezegeni yaşanmaz hale getiriyor. Sadece son bir yılda yaşadığımız aşırı hava olaylarına bu politikaların rolu var. Yaşadığımız felaketler yetmiyormuş gibi, fosil yakıt belediyeciliği gibi pahalı bir sistemi bizler finanse ediyoruz. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılı asfalt yatırımı tam 200 Milyon Dolar!

Önerimiz ise, 11.11.12’de ilk adımı atmak. Sadece Ankara’da değil, diğer kentlerde de bizlerin iklim dostu belediyecilik taleplerini ortaya koymak. Ankara’da 11.11.12’de saat 11:00’da Tren Garı önünde bisikletlerimizle buluşuyor, pedallayarak Güvenpark’daki eski Büyükşehir Belediyesi önüne pedallıyoruz. Böylece iklim dostu ulaşım için basit bir çözümü bizler ortaya koyuyoruz. 11.11.12’de saat 1:00’da da Güvenpark’daki eski Büyükşehir Belediyesi önünde basın açıklaması performansını gerçekleştiriyor, iklim dostu ulaşım için, iklim dostu bir kent için taleplerimizi ortaya koyuyoruz.

Lütfen 11.11.12’de iklim değişikliğine karşı fosil yakıtları azaltan, mevcut felaketlere uyumu arttıran politikaları hayata geçiren bir beledyecilik için orada olalım. ”

Ankara eyleminin facebook sayfası

Antalya eyleminin facebook sayfası

Yalova eyleminin facebook sayfası

(Yeşil Gazete)

 

Ahmedinecad, “Nükleer silahı olanın aklından da noksanı vardır”

Endonezya’da devam eden Bali Democracy Forumu sırasında konuşan İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, Nükleer caydırıcılık çağının artık sona erdiğini belirterek, “Nükleer silahı olanın aklından da noksanı vardır” şeklinde konuştu.

Konuşmasında İran’ın nükleer programına da değinen İranlı lider, ülkesinin nükleer silah üretimini planlanmadığını, bir ulusun kendini savunması için nükleer silaha ihtiyaç duymayacağını belirtti:

“Nükleer silahların kullanıldığı çağ bitti… Bu silahlar artık faydalı değil. Bu silahları envanterinde bulunduranlar politik açıdan geri kalmış, akıl hastalarıdır.”

Herhangi bir hükümet ya da ajansın İran’ın nükleer tesislerini denetleme konusunda bir engel olmadığını söyleyen İranlı liderin bu açıklaması, İran’ın, Uluslarası Atom Ajansı yetkililerinin ülkede bulunan bazı nükleer tesislere girişini engelleyen tutumu ile çeliştiği görüldü.

ABD ve müttefikleri uzun bir süredir İran’ı nükleer tesislerinde nükleer silah geliştirmekle suçlarken, Tahran yönetimi bu iddiaları reddetmekteydi.

Bu sebepten ötürü İran’a askeri müdahalede bulunma tehditlerinde bulunan İsrail’de ise, Savunma bakanı Ehud Barak İsrail ve müttefiklerinin 10 ay içerisinde İran’a askeri bir müdahale bulunma konusunda karar vereceğini söylemişti.

Gerilen ilişkilerin karşı cephesi olan İran’dan da, General Emir Ali Hacızade tarafından yapılan açıklamada, herhangi bir saldırı karşısında İran’ın bölgedeki ABD üslerini vuracağı tehdidi gelmişti.

Nükleer anlaşmasızlık, İran’ı sadece silah yoluyla değil, ekonomik yaptırımlar yoluyla da zor durumda bırakıyor. İran para birimi riyal, içinde bulunduğumuz sene içerisinde serbest piyasada yüzde 80 oranında değer kaybederken enflasyon da yüzde 60’lara ulaştı. Enfasyonda yaşanan bu artış da ülkede gıda ve yakıt fiyatlarında büyük artışa neden oluyor.

Uzmanlar, ülke ekonomisinin bu şekilde gitmesi durumunda sosyal karışıklıkların meydana gelebileceğini belirtiyor.

(Yeşil Gazete, Russian Today)

 

Vesayetin 9 Kasım hali

İçlerinde "ileri demokrasi" var!

Ankara’da olmayanların, hatta Ankara’da olup da Kızılay civarından geçmeyenlerin farkına bile varmayacağı bir görüntü var bugün. Bir de bunlar dışında bir grup daha var, olanların farkına varmayabilecek. Onlar da artık bu görüntülere alışanlar. Gördükleri, yaşadıkları garip gelmeyenler. Kanıksamış olanlar… Fakat, bugün Ankara’da olmasak da, Kızılay’dan geçmesek de ya da kanıksamış olsak da içimizde yaşayan bir görüntü bu. Polis devletinin, otoriter devletin ve sokakları tutmuş potansitel şiddetin görüntüsü.

*

9 Kasım günü, yani bugün, başkentin merkezi sayılan yere geldiğinizde, sizi TOMA’lar, panzerler, resmi ya da belediyenin verdiği otobüslerin içerisinde polisler, polislerin elinde otomatik silahlar ya da kimyasal gaz atabilmek için kullanılan silahlar karşılayacak. Bir de, TOMA ve panzerlerin suyu biterse, onlara su takviyesi yapacak olan itfaiye araçları. Mısır’da ya da Suriye’de değil. Türkiye’de, Ankara’da! 1979’da ya da 1981’de de değil. 2012 Kasım’ında. Zamanda ve demokratik coğrafyada nerelerdeyiz aslında…

*

Peki kime karşı bu kadar önlem, bu kadar hayatı zindana çevirme hamlesi ve korku salma? Üniversite öğrencilerine! Bugün çeşitli gençlik grupları üniversitelerinin önünde toplanacaklar, yılların deli gömleği YÖK’ü protesto edecekler, nasıl bir üniversite istediklerini söyleyecekler ve deli gömleğinin kollarını bağlamaktan öteye gidemeyen yeni üniversitelerle ilgili tasarıyı istemediklerini ifade edecekler. Düşününce gerçekten silahlı polislerle, panzerlerle (herhalde tank asfalta zarar veriyor diye şimdilik panzerlerle yetiniyorlar!) binlerce polisle engellenmesi gereken bir durum değil mi? Öyle olmasaydı, her fikrini beyan etmek isteyenin önüne panzer, gaz bombası, polis çıkartılır mıydı? Demek ki, Türkiye’nin artık normali bu. Söze karşı su, slogana karşı gaz, pankarta karşı panzer! Bunu kabul edelim. Sözü edilen demokratikleşme de, ilerlemek de, başkentin merkezinin panzerlerle işgal edilmesinden başka bir anlama gelmiyor.

*

Demokrasi içerisinde yaşayan insanlar da, gördüklerine artık şaşırmayan, karşıdan karşıya geçerken bir panzerin yanından geçme absürtlüğünü kanıksamış insanlar. Bu kadar anormal bir durumu, “10 metre ilerden karşıya geçerim” diyerek geçiştirmeye başlıyor insanlar durumu. Demokrasiyi içlerine sindirdiler yani. “İki trafik lambasının arasında bu savaş aletinin ne işi var? İtfaiye, bir güvenlik aracı mıdır?” gibi sorular demokrasiyi içselleştirenlere artık çok uzak. Çünkü otoriter bir devletin vasiliğinde yaşıyoruz.

*

Vasilik, vesayet aynı kökten geliyor. Vesayet, yavaş yavaş cazibesini yitiren bir kelime halini aldı aslında. Üç, dört sene öncesine kadar TV’de bir tartışma programında beş dakikada bir bu kelimeyi duymazsak, bir sorun olduğunu düşünürdük. Fakat şimdi kimse pek anmıyor vesayeti. Vesayet rejimi yıkıldığı için mi? Yoksa sudaki balık gibi miyiz? (O balıklar ki derya içindedir, deryayı bilmezler) Bu yaşadığımız bir vesayet rejimi değil deryası değil mi? Kelime anlamını “bir işi başkası adına yapma” olarak alabiliriz vesayetin. Türkiye’de muhalefete karşı durma işi gaza, TOMAya, panzere verildiyse, bu normalleşmişse bu bir vesayet değil midir? Yarı şaka, yarı ciddi sokakta üç kişi biraraya geldiği an, gazla, suyla, copla dağıtıldığı bir ülke halini aldı Türkiye. Demokrasi diye diye oldu bunlar.

*

Toparlamak gerekirse, üniversite öğrencileri kendilerine dair bir konuda sokaklarda fikirlerini söyleyecekler diye; gökyüzünde helikopterler uçuyorsa, anayollarda panzerler, zırhlı araçlar varsa, her yer resmi polislerle doluysa.. Ve bu tablo demokratikleşme yönünde büyük adımlar atıldığı, vesayetin kaldırıldığının söylendiği bir zamanda gerçekleşiyorsa… Biz bu yalanı ortaya koymak, bu yalanı her yerde söylemek durumundayız. Bu tablo, yıllardır daha da ağırlaşarak sürüyor. Aslında bu tablo bize yolumuzu da gösteriyor. Bu yalanı ortaya koymalıyız. Anayolları tutulmuş, üç kişi biraraya geldiğinde dağıtılmaya çalışılan, her türlü sokakta fikir belirtme hamlesi şiddetle bastırılan bir ülkede, ilk önce bu durum ortaya konmalı ve buna karşı mücadele edilmeli.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

Dünya’nın en yoksul ülkelerinden Başkan Obama’ya açık mektup

İklim Değişikliği görüşmeleri Az Gelişmiş Ülkeler Grubu Başkanı Pa Ousman Jarju, 6 Kasım’da gerçekleşen seçimler sonucunda ikinci bir dört yıl için ABD Başkanlığına seçilen Barack Obama’ya konunun aciliyetini ve ABD’nin sorumluluğunu belirten bir mektup yazdı.

Mektubu M. Can Tonbil‘in çevirisi ile yayınlıyoruz.

 

Sevgili Başkan Obama,

İklim Değişikliği görüşmeleri Az Gelişmiş Ülkeler grubu başkanı Pa Ousman Jarju

Dünya’nın az gelişmiş ülkelerinin BM iklim değişikliği görüşmelerindeki temsicilisi olarak sizi tekrar seçilmenizden ötürü kutlarım. Ayrıca Süper fırtına Sandy’ye karşı takındığınız tutumdan ötürü de takdirlerimi sunarım. Sizin hazırlıklarınız olmasaydı, fırtınanın yarattığı etki hissedilenden çok daha yıkıcı olabilirdi. ABD’nin kuzeydoğusunda başlayan yeniden inşa ve rehabilitasyon süreciyle beraber dünya iklim değişikliği konusunda yeni ve gerçeklere dayanan bir tartışma içerisine girdi.

Sizden tek bir ricam var: Dünyanın en gelişmiş ülkeleri içerisinde bu tartışma sürmekteyken, lütfen en yoksul bölgelerde yaşayan insanları unutmayın. İklim değişikliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu hava olaylarının bizim gibi halkını korumak için altyapı ve kaynak sıkıntısı çeken ülkeler için sıradanlaştığını hatırlayın.

Brown Universitesi’nin İklim ve Kalkınma laboratuarından biliminsanlarının gösterdiği üzere, iklimle bağlantılı olarak ortaya çıkan kuraklık, aşırı hava sıcaklıkları, seller ve fırtınalar 1980’den bu yana 1.3 milyon insanın canına mal oldu. Hayatını kaybedenlerin üçte ikisi (909.000’in üzerinde) az gelişmiş ülkelerde yaşamaktaydı. Dünya nüfusunun sadece %10’unu oluşturmamıza rağmen, başa çıkmak zorunda kaldığımız iklim kaynaklı felaketler dünya genelinden beş kat fazla!

Bütün bu gerçekliğe ve bilimsel çalışmalar sonucu ortaya çıkan verilere rağmen, iklim değişikliğinden konusundan yeniden seçilmek için yaptığınız seçim kampanyaları sırasında sadece birkaç kez bahsedip; rakibiniz Mitt Romney ile karşı karşıya geldiğiniz tartışma programlarında ise hiç bahsetmemenize çok şaşırdım. ABD vatandaşlarının %70’inin iklim değişikliğini insan eliyle ortaya çıktığını kabul ettiğini biliyoruz. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip olan ABD’nin bu konuda harekete geçmek için, hem sorumluluğu hem de büyük bir fırsatı var.

Önümüzdeki ay, tüm dünyadan birçok ülkenin temsilcileri İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni tartışmak üzere Katar’ın başkenti Doha’da biraraya gelecek. İlk kez seçildiğiniz zaman verdiğiniz sözler, sizin iklim değişikliği ile mücadele konusunda dünyaya liderlik edeceğinize dair bizi ümitlendirmişti. Ama sözlerinizi yerine getirmediniz. İklim değişikliği konusunda belirlediğiniz çerçeve gezegenin tehlikeli biçimde ısınmasının önünü açıyor ve harekete geçmeyi 2020’ye erteliyor – bu çok geç. Bu yıl Katar’da gerçekleştirilecek olan toplantı, yeni bir vizyon geliştirmemiz ve bu durumu tersine çevirmemiz için son şansımız olabilir. Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği sizin bırakacağınız bu mirasa bağlı. Sizden iki konuda önderlik yapmanızı istiyoruz.

İlk olarak, çevre kirliği konusunda AB, az gelişmiş ülkeler ve küçük ada devletleri saflarına katılın. 2009’da, Kopenhag’da verdiğiniz sözlerin ardında durun. İklim değişikliği düşündüğümüzden daha hızlı ilerliyor ve bizim de çabalarımızın ölçeğini büyütmemiz gerekiyor.

İkinci isteğimiz ise, az gelişmiş ülkeler ve bu sorundan birincil derecede muzdarip olan ülkelere yeni iklim gerçekliği ile başa çıkabilmeleri için yeterli fonu sağlama konusunda öncülük yapmanız. 2010 yılında dünyanın en zengin ülkeleri gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğine adapte olabilmeleri için 1.5 milyar dolar yardımda bulundu. Ama aynı zamanda, fosil yakıt sanayiine 400 milyar dolar destek sağladılar. Bu hesapla, insan kaynaklı iklim değişikliğinin bir numaralı kaynağına, iklim değişikliğinden en kötü etkilenenlere verdiklerinin 250 katı destek vermiş oldular.

Gambia’dan Haiti’ye, Malawi’den Bangladeş’e kadar birçok ülke, vatandaşlarını koruyabilmek için yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu yardım için bu ülkelere Kopenhag’da söz verilmişti. Yani içme suyuna erişim, kıyıdan uzak bölgelerde sulama yapılabilmesi, tuzlu sudan etkilenmeyecek akiferlerin yapımı gibi kuraklığa dayanıklı tarım ürünlerinin yetişmesini sağlayan, küçük çiftçi ve yarı-kurak iklimlerde yaşayanların hayatta kalmasına yardımcı olacak unsurlara ihtiyaç duyuluyor. Yollarımızı, şehirlerimizi, köylerimizi ve tarlalarımızı sellerden, fırtınalardan, sıcak dalgalarından korumalıyız. İnsanlarımızı hava tahminleri doğrultusunda hazırlamak için gelişmiş ülkelerde olmamasının akla gelemeyeceği erken uyarı ve acil durum sistemlerine ihtiyacımız var.

İklim müzakereleri 20 senedir devam ediyor. Artık zengin ülkelerin verdikleri sözleri yerine getirmek için harekete geçmelerini engelleyecek bahaneleri veya zamanları kalmadı. Öncelikli olarak zengin ülkelerin karbon emisyonlarını düşürmeleri şart, ama bu durumun etkileri ile uğraşmak zorunda kalan bizim gibi en dünyanın yoksul ülkelerine destek olmaları da acil bir gereklilik teşkil ediyor.

Bay Başkan, lütfen iklim değişikliğinin etkilerinin dünyanın bütün vatandaşlarının ortak sorunu olduğunu hatırlayın ve bu gerçekliğin değişebilir olduğunu unutmayın. Bu değişim sizin mirasınız olsun.

 

Pa Ousman Jarju

İklim değişikliği görüşmeleri Az Gelişmiş Ülkeler grubu başkanı


 

 

3. Havaalanı Terkos Gölü’ndeki kuşların sonu demek

Terkos Gölü'nde yaşayan kuşlar 3. Havaalanı yapıldığında kendilerine yaşama alanı bulamayacaklar

İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu, 3. havalimanının yapılacağı Terkos Gölü çevresinin göçmen kuşların uğrak yeri olduğunu belirterek, kuşların zarar göreceklerini söyledi

İstanbul’a 3. havalimanının yapılacağı Terkos Gölü civarı yüz binlerce kuşun geçiş alanı olması nedeniyle büyük risk taşıyor. Kuşların göçü ve uçuş güvenliği açısından 3. havaalanının yerini uygun bulmayan İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu, ilkbahar ve sonbaharda yüz binlerce kuşun o bölge üzerinden göç ettiğini, uçakların tırmanması sırasında motora kuş girme olasılığının çok yüksek olacağını vurguladı.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre; İstanbul Kuş Gözlem Topluluğu (İKGT), Atatürk Havalimanı’nda bile yoğun risk altında olmasına karşın uçuş güvenliği açısından herhangi bir değerlendirme yapılmadan uçuşa devam edildiği anımsatılarak yeni bir havaalanının yapılacağı bölgenin daha riskli olduğunu belirtti.

Topluluk adına yapılan değerlendirmede kuş-uçak çarpışması riskinin sadece göç dönemlerinde geçerli olmayacağı Terkos’un aynı zamanda önemli bir kışlama alanı olduğu kaydedildi. Her yıl on binlerce kuşun bölgedeki göllerde kışladığına dikkat çekildi.

ÇED sürecinde 1.5 ay gibi kısa bir zamanda kuş göçlerine dair ayrıntılı rapor hazırlanamayacağını belirten topluluk en az bir yıl boyunca çok detaylı sayımlar ve izlemelerin yapılması gerektiğini vurguladı.

Toplam 91 milyon 666 bin 158 metrekarelik alana sahip projenin ÇED süreci de 6 Kasım Salı günü Arnavutköy Tayakadın İlköğretim Okulu’nda yapılan toplantı ile başla. Proje kapsamında 3 bin 800 metre uzunluğunda 6 pist yapılması öngörülüyor.

(T24)