Ana Sayfa Blog Sayfa 453

Paris Belediyesi ‘farelerle birlikte yaşamı’ araştırıyor

Paris Belediyesi, kentte sayıları giderek artan farelerle “birlikte yaşamı” incelemek için komite kurmaya karar verdi.

Belediye Başkanı Anne Hidalgo’nun kuracağını açıkladığı komiteye ilk destek, Paris Hayvanları Koruma Derneği’nden (Paris Animaux Zoopolis) geldi.

Seine nehrinin yükselmesi sonucunda farelerin lağım borularından kaçmak zorunda kalması bu artışa gerekçe gösteriliyor.

AFP‘nin aktardığına göre, başkentte giderek artan fare sayısı nedeniyle yoğun eleştirilerle karşılaşan Hidalgo’nun sağlık konusundaki yardımcısı Anne Souyris, kurulacak çalışma grubunun farklı kesimlerle görüşmelerde bulunarak, farelerle birlikte yaşamak için seçenekleri masaya yatıracağını bildirdi.

Souyris, “Belediye Başkanı Hidalgo ile farelerle birlikte yaşama sorunu hakkında bir çalışma grubu oluşturmaya karar verdik. Bu konuda hem etkili olmak hem de başkentliler dayanılmaz olmayacak bir çözüm ürütmek istiyoruz” dedi.

Farelerin yararı

Hayvan koruma derneklerine göre, bu hayvanları öldürmek için antikoagülan (fare zehri) kullanmaktansa, onların üremesini düzenlemek daha iyi bir seçenek.

Bilim insanlarına göre ise şehirde farelerin varlığı aslında Parisliler için yararlı. Her fare senede 9 kilo atık tüketiyor ve de fareler lağım boruları ve giderlerde hareket halindeyken boruların ve giderlerin tıkanmalarını engelliyor.

Yılda 1,5 milyon euro için harcanıyor

Paris Belediyesi, farelere karşı savaşmak için yıllık 1,5 milyon euro harcıyor. 2021’de başlatılan “Armaguedon” adlı projeyle,  fareler hakkında mümkün olduğunca fazla bilgi toplamak, onları daha yakından tanımak ve nihayetinde nüfuslarının büyümesini durdurmak amaçlanıyor.

 

Türkiye’deki herkesin kişisel verileri sızdı

Türkiye’de ikamet eden herkesin kişisel verilerinin ‘”s****p**eli” ‘ isimli bir sitede yayımlandığı ortaya çıktı. T.C. kimlik bilgisi, telefon numarası , anne baba ismi ve adres bilgilerine ücretsiz üyelik karşılığı ulaşılabildiği sitede, bilgiler herkese açıkken tapu ve diğer özel bilgiler ücretli üyelik karşılığında bulunabiliyor.

Free Web Turkey‘in aktardığına göre, e-mail hesabı ile kayıt olunabilen sitede vatandaşların açık adresleri, telefon numaraları ve banka hesap bilgileri gibi kişisel verileri yer alıyor. Bunlara, bir kişinin ismini ve soyadını aratarak kolayca ulaşılabiliyor. Toplam kullanıcının 5 bin 195 olduğu görülen site ayrıca aynı “hizmeti” Telegram ve Discord üzerinde de sağlıyor.

Türkiye’de yasal olarak ikamet eden ve e-Devlet sistemine kayıtlı yabancı uyruklu kişilerin de kişisel bilgileri sitede yer alıyor. Finansal veya tapu gibi detaylı bilgilere ulaşmak için “VIP” üyelik satın almak gerekiyor. Siteyi yönetenlerin, web sitesinin yanı sıra Twitter’da açıkça reklam yaptıkları anlaşıldı.

‘Büyük bir güvenlik riski’

MLSA Eş-Direktörü Veysel Ok, ortada büyük bir suç olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Türkiye’de yaşayan herkesin bütün kişisel verileri, kişilerin akrabalarına dair kişisel veriler, IBAN ve banka bilgileri, tapu bilgileri, adres bilgileri ele geçirilmiş durumda. Bu veriyi ele geçirenler Kişisel Verileri Koruma Kanunu (KVKK) ve Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında büyük bir suç işledi. Ancak bu sadece verileri çalanların değil, Türkiye’de yaşayan insanların verilerini korumayan devlet yetkililerinin de işlediği bir suç. Şu an herhangi bir kişi, istediği kişinin her türlü bilgisine ulaşma şansına sahip. Bu büyük ve korkunç sonuçlar ortaya koyan bir suç.”

Bu tedbirsizliğin  şaşırtıcı olmadığını da belirten Ok, “Eski İçişleri Bakanı, telefonunda KİM diye bir uygulama kullanıyordu. Bunun da hukuksuz olduğunu söylemiştik. İçişleri Bakanlığının dahi kişisel verilere özen göstermediği bir durumda, vatandaşların güvenliğini kim koruyacak? Savcıların hem bu verileri çalanlar, yayınlayanlar, hem de verilerin korunması yönünde tedbir almayanlar hakkında acilen harekete geçmesi gerekir” dedi.

Fransız sosyolog Alain Touraine yaşamını yitirdi

Dünyanın en önemli sosyal bilimcilerinden, ünlü Fransız sosyolog Alain Touraine 97 yaşında hayata veda etti. Touraine’nin vefatını kızı ve eski Sağlık Bakanı Marisol Touraine duyurdu.

Kendini “edebiyat tarafından yetiştirilmiş son jenerasyonun mensubu” olarak tanımlayan Touraine, kariyeri boyunca sosyal konular ve çatışmayla ilgili birçok çalışmaya imza atmıştı.

Çalışma dünyası ya da toplumsal hareketler üzerine çalışmaları ile bilinen tanınmış entelektüel’in Türkçeye çevirilen kitapları arasında “Demokrasi Nedir?” , “Bugünün Dünyasını Anlamak İçin Yeni Bir Paradigma” , “Modernliğin Eleştirisi” ve  “Birlikte Yaşayabilecek miyiz? -Eşitliklerimiz ve Farklılıklarımızla” yer alıyor.

Alain Touraine kimdir?

Alain Touraine, 3 Ağustos 1925’te Hermanville-sur-mer’de dünyaya geldi. Muhafazakâr bir ailede büyüyen Touraine’nin etrafı her zaman kitaplarla çevriliydi. Doktor ve dermatoloji profesörü olan babası, Gallimard ve Grasset de dahil olmak üzere birçok büyük yayınevinin ilk baskılarına abone olmuş ve bu baskıları okuma fırsatı bulmuştu. İlerleyen yıllarda yetiştirilme tarzını şöyle anlatacaktı: “Edebiyat ile yetiştirilen son jenerasyonun mensubuyum. Benim yetiştirilme tarzım politik olmaktan çok ahlakiydi.”

Renault fabrikasında yaptığı ilk çalışmalarından spekülatif kapitalizmin metamorfozunu konu alan son çalışmasına kadar, dünyanın en çok konuştuğu bilim insanlarından biri oldu. Touraine, kariyeri boyunca sosyal konular ve çatışmayla ilgili birçok çalışmaya imza attı.

AB’nin iltica reformu Alman Yeşilleri’ni böldü

Avrupa Birliği‘nin (AB) yeni iltica reformu, Almanya’da federal hükümet tarafından ‘zor, ama gerekli’ olduğu gerekçesiyle kabul görürken, ‘trafik ışığı’ koalisyon hükümetinin ortaklarından Yeşiller partisinin bir kesimi ile Sol Parti (Die Linke) ve uzmanlar reformu sert bir biçimde eleştirdi.

AB İçişleri Bakanlarının, iltica sürecinin Birlik sınırlarında yürütülüp karara bağlanmasına olanak verecek reform üzerinde mutabık kalmasına getirilen eleştiriler, bu işlemin hayata geçirilmesi halinde sığınmacıların AB içinde dengeli dağıtımının sağlanamayacağını, reformun temel bir insan hakkı olan iltica hakkına aykırı olduğu konularında yoğunlaşıyor.

Baerbock: Bize kalsa başka olurdu

Duvar‘dan Yunus Ülger’in aktardığına göre, resmi bir ziyaret kapsamında Kolombiya’da bulunan Yeşiller Partili Federal Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, konuya ilişkin yazılı açıklamasında, “Bize kalsa başka olurdu, ancak uzlaşma gerekliydi” diyerek reformu savundu. Baerbock, uzlaşma sağlanmaması halinde Suriye ve Afganistan‘dan kaçmak zorunda kalan kadın ve çocukların sınır kapılarında uzun süre beklemek zorunda kalacaklarını; Almanya’nın dayatmasıyla sınır kapılarında iltica işlemlerinin bu kişileri kapsamadığını söyledi.

Yeşiller ikiye bölündü

Yeşiller Partisi’nin eşbaşkanlarından Omid Nouripur da Twitter üzerinden paylaştığı mesajında uzlaşmayı savunup, iltica reformunun tartışılacak noktaları olduğunu belirtti. Ancak diğer eşbaşkan Ricarda Lang, “Almanya imzalamayacaktı” diyerek reforma karşı çıktı. Lang, reformun çocukları ve kadınları sınırda işlem dışında tutarak sığınmacıların AB içinde dengeli dağıtımını sağlayamayacağını söyledi.

Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu (AP) Almanya sözcüsü Rasmus Andresen de “AB, ahlaki pusulasını kaybetti” sözleriyle reformu eleştirdi. Andresen, Sosyal Demokrat Partili (SPD) Federal İçişleri Bakanı Nancy Faeser’in reformu onaylamasını ‘utanç verici’ olarak niteledi.

Yeşiller’in AP Grubu Başkanı Terry Reintke ise reformun AB değerlerine ve hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğunu savundu, oylamada karşı oy vereceklerini bildirdi.

Yeşiller’in tabanı da reforma karşı çıkmış, 730 üye parti yönetimine açık mektup göndermişti.

Sert eleştiriler

İltica düzenlemesinin sertleştirilmesi nedeniyle Berlin’de koalisyon ortaklarına; özellikle Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti’ye (SPD) yönelik sert eleştiriler de yapılıyor.  Reformu ‘iltica hakkına yönelik cepheden bir saldırı’ olarak nitelendiren Alman mülteci yardım örgütü Pro Asyl, Birliğin adımını ‘Avrupa’da insan haklarının satılması’ olarak değerlendirdi.

Uluslararası Af Örgütü ise, Almanya’nın onayı halinde koalisyon anlaşmasının ruhuna aykırı biçimde bir ‘insan hakları tabusunun yıkılacağı’ uyarısında bulunuyor.

Sol parti ve göç uzmanları da karşı

Sol Parti Eşbaşkanı Janine Wissler de AB iltica reformuna sert eleştiriler yönelterek, federal hükümetin temel insan hakkı olan sığınma hakkını ihlal ettiğini belirtti.  Sığınma başvuru işlemlerinin AB’nin sınır kapılarında yapılmasını yanlış bulan Wissler, bunun AB sınır kapılarında hapishaneler inşa etmek anlamına geleceğini kaydetti. Wissler, sığınma başvurusu geri çevrilenlerin aralarında İtalya‘nın da olduğu aşırı sağcı hükümetlere teslim edileceği uyarısı yaptı.

Almanya’nın 190 üyeli Göç Konseyi de AB’nin iltica reformunu yanlış bir adım olarak niteledi. Yazılı bir açıklama yapan konsey, reformun temel insan haklarına aykırı olduğunu belirterek bunun sığınmacı krizini çözemeyeceğini, ayrıca AB içinde dengeli sığınmacı dağıtımını da sağlayamayacağını savundu. Konseyden Alman kanalı ZDF‘e konuşan Berlin Humboldt Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Bernd Kasparek, “Sınırda sığınma başvuru işlemleri, ancak hapishane koşullarında olur. Bu da Yunanistan’da şu anda olduğu gibi AB sınırlarında sığınmacı hapishaneleri demektir” dedi.

Lüksemburg’da varılan uzlaşıyı ‘tarihi’ olarak nitelendiren SPD‘li İçişleri Bakanı Nancy Faeser, uygulamadan çocuklu ailelerin ve reşit olmayan başvuru sahiplerinin muaf tutulması talebini diğer AB ülkelerine kabul ettirmek istemiş, ancak başarılı olamamıştı. Almanya’nın bu konudaki tutumunu birkaç üye dışında destekleyen olmadı.

Ne olmuştu, bundan sonra ne olacak?

Avrupa Birliği (AB) İçişleri Bakanları’nın perşembe günü düzenlediği zirvede varılan uzlaşma, iltica sürecinin ilk kez başvuru sahibi AB’ye girmeden, Birliğin sınırlarında yürütülmesinin yolunu açıyor. Almanya’nın da yeşil ışık yaktığı anlaşmaya göre iltica başvurularının kabul edilme olasılığının düşük olduğu Türkiye, Pakistan, Hindistan, Tunus, Sırbistan veya Arnavutluk gibi ülkelerden gelen sığınmacılar gelecekte AB’nin dış sınırlarında kurulan mülteci merkezlerinde, hızlı kararlaştırma prosedürlerine tabi tutulacak. Hızlandırılmış süreçte olumsuz bir karar çıkması durumunda ise bu kişiler AB’ye ayak basmadan doğrudan sınır dışı edilebilecekler.

Sınırda iltica süreci uygulaması ilk etapta yalnızca yapılan başvuruya kabul oranı AB ortalamasında yüzde 20’nin altında kalan ülkelerden gelenler için geçerli olacak. Başvuru sahiplerinin sınırlardaki mülteci merkezlerinde sonucu bekleyecekleri değerlendirme sürecinin en fazla 12 hafta sürmesi hedefleniyor.

Suriye, Afganistan ya da Sudan’dan gelen sığınmacıların çoğunluğu ise bu uygulama kapsamına girmeyecek. Bu ülkelerden gelenler için ağırlıklı olarak halihazırda geçerli olan başvuru süreci devam edecek.

İtalya, Yunanistan ve Avusturya; Lüksemburg’taki Bakanlar zirvesinde başvurusu reddedilen sığınmacıların Tunus ve Arnavutluk’un da aralarında bulunduğu güvenli üçüncü ülke kabul edilen ülkelere sınır dışı edilebilmesi konusunda ısrarcı oldu. Almanya ise başvuru sahiplerinin aile fertleri veya benzer bağları bulunmaması halinde bu ülkelere gönderilmesine karşı çıkıyordu. Ancak AB Komisyonu ve AB Konseyi’ne göre, sığınmacıların iltica başvurusunu yaptıkları ‘hedef ülkeye’ gelirken bu ülkelerden geçmiş olmaları söz konusu ülkelere sınır dışı edilebilmeleri için yeterli bir gerekçe olarak sayılıyor.

Kim destekliyor, kim karşı? 

Yoğun sığınma başvurusuyla karşılaşan ülkelerin diğer üye ülkelerin yardımına başvurmasına olanak sağlayacak olan reform, böyle bir durumda belirli sayıda başvurucunun başka ülkelere dağıtılmasını öngörüyor. Polonya ve Macaristan ise bu nedenle iltica reformuna kategorik olarak karşı çıkıyor. Mülteci kabul etmek istemeyen ülkelerin ise geri çevirdikleri her göçmen için 20 bin euro ödemesi, bu ödemelerin de göçmenlere yönelik projelerin finanse edileceği bir fona aktarılması planlanıyor. Bu iki ülkenin bu bedeli ödeyip ödemeyeceği ise henüz belirsiz.İki ülke, 29-30 Haziran’da Brüksel’de düzenlenecek AB Zirvesi’nde konuyu yeniden gündeme getirmeye hazırlanıyor.

İki ülkenin itirazlarının yanı sıra, AB ülkelerinin Avrupa Parlamentosu ile de reforma ilişkin mutabık kalması gerekiyor. Diplomatlara göre ise bu hiç de kolay bir süreç değil.

UNDP’den genç hukukçulara iklim adaleti eğitimi

İnsanları ve gezegeni iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden koruma çabalarına hukuk sisteminin araçlarını da dahil etmek amacıyla, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Türkiye’de genç hukuk öğrencileri için “iklim adaleti” konulu öncü bir seminer programı başlattı.

Bir hafta süren kursun amacı, iklim değişikliği tehdidi altındaki bireyler ve toplumların haklarının nasıl korunacağı, hükümetler ve işletmelerin daha iklim dostu politika ve uygulamaları benimsemeye nasıl yöneltilebileceği konusunda geleceğin avukatlarını eğitmek. 

‘İklim değişikliğine hak temelli yaklaşılmalı’

Ankara’da 5-11 Haziran 2023 tarihlerinde düzenlenen “Çevre Hukuku ve İklim Adaleti Seminer Programı”, Hollanda’nın sağladığı finansman desteği ve Ankara Barosu ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) işbirliği ile yürütülüyor. On iki uzman öğretim elemanının kursta işlediği konular arasında çevre ve iklim hukuku, ve uluslararası iklim sözleşmeleri yer alıyor. Yoğun ilgi çeken programa katılmak için 138 hukuk öğrencisi ve genç avukat başvurdu.

UNDP Türkiye Mukim Temsilcisi Louisa Vinton “BM Genel Kurulu’nun geçen yıl teyit ettiği üzere, sağlıklı çevre temel bir insan hakkıdır. Karbon emisyonlarının ve sıcaklıkların artmaya devam ettiği gezegenimizde, bizim amacımız iklim gündemini ilerletmek için bu ilkeye dayalı olarak hukukun nasıl kullanılabileceğini ortaya koymak” dedi.

Hollanda Büyükelçi Yardımcısı Patty Zandstra ise “İklim değişikliği karşısında küresel ölçekte hak temelli bir yaklaşım gerekiyor. Başarılı olmak için, hukuk mesleği mensuplarının çevre hukuku alanında kapasitelerini güçlendirmemiz gerek” diye konuştu. 

Seminer, Türkiye’de iklim adaletini güçlendirmeye yönelik daha büyük bir UNDP projesinin parçası. Bir sonraki faaliyet ise, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından organize edilecek “çevre hukuku, iklim adaleti ve afet hukuku” hakkındaki makale yarışması olacak. İlgilenen hukuk öğrencileri ve mezunları, 12 Haziran’a kadar başvurabilirler.

ÇİSİP uyardı: Türkiye sağlık sistemi depremlere ve iklim değişikliğine karşı güçlendirilmeli

HEAL (Sağlık ve Çevre Birliği), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), ve Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ortaklığıyla üç yıl süreli bir Avrupa Birliği projesi olarak hayat geçirilen Çevre, İklim ve Sağlık için İşbirliği Projesi (ÇİSİP) tamamlandı. 2020 Nisan ayında başlatılan proje ile Türkiye’de çevre sağlığı alanındaki kapasitenin geliştirilmesi hedeflendi. Proje kapsamında 200’den fazla çevre ve sağlık uzmanına ulaşılarak yapılan eğitim ve etkinliklerle hava kirliliğinin sağlık etkilerinin sayısallaştırılması ve Sağlık Etki Değerlendirmesi gibi konularda metodolojik eğitimler verildi.

Projenin çıktıları Ankara‘da düzenlenen, ilgili bakanlıkların temsilcilerinin yanı sıra çevre ve sağlık uzmanlarının bir araya geldiği kapanış toplantısıyla sunuldu. Kapanış toplantısının ardından ”2023 Depremi ve Sonrasında İklime ve Olağandışı Durumlara Dirençli Sağlık Sistemi” başlıklı bir bildiri yayınlamdı. Bildiride 2023 depremi sonrasında sağlık sistemimizin karşılaştığı zorluklara ve iklim değişikliğinin yarattığı tehditlere dikkat çekilerek, Türkiye’de doğal afetlere ve iklim değişikliğine dirençli bir sağlık sistemi oluşturulmasının gerekliliği vurgulandı.

‘İklim değişikliği en büyük sağlık tehdidi’

Bildiride, iklim değişikliği insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sağlık tehdidi olarak değerlendiriliyor. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli‘ne (IPCC) göre iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak milyonlarca ölümü engellemek için ortalama sıcaklık artışının en fazla 1.5°C ile sınırlandırılması gerekiyor.

İklim değişikliği ekolojik ve sosyal sistemleri istikrarsızlaştırarak insan sağlığını tehlikeye atıyor. Doğrudan sağlık riskleri arasında sıcak hava dalgaları, aşırı hava olayları ve değişen hava kalitesi yer alırken sağlığa yönelik dolaylı riskler bulaşıcı hastalık dağılımını, mahsul verimini, balık stoklarını, aeroalerjenleri, su kalitesini, su akışlarını ve bakteriyel büyüme oranlarını etkileyen ekosistemler ve biyofiziksel sistemlerdeki değişiklikler yoluyla ortaya çıkıyor. İklim değişikliği ayrıca strese neden oluyor ve geçim kaynaklarını kesintiye uğratarak zihinsel ve fiziksel sağlık sorunları yaratıyor.

Hiç kimse ve hiçbir ülke güvende değil  

Ancak iklim değişikliğinden en çok yoksullar ve yoksul ülkelerde yaşayanlar etkileniyor. Dünya nüfusunun yaklaşık %12’si yani 930 milyon insanın sağlık hizmetlerini karşılamak için aile bütçelerinin en az %10’unu harcadığı bilinmekte. İklim değişikliği sıcak dalgalarının, fırtınaların ve seller gibi aşırı hava olaylarının da kaynağı. İklim değişikliğinden en çok etkilenen gruplardan biri de yerinden edilmiş kişiler, yaşlı nüfus ve temel sağlık hizmetlerine erişemeyen kişiler olarak listeleniyor.

Dirençli sağlık sistemi

Dirençli sağlık sistemi, iklim değişikliğinin ve diğer afetlerin neden olduğu sağlık riskleri ile başa çıkabilen ve bu risklerin etkilerini en aza indiren sağlık sistemine deniyor.

Hızlı  tepki verebilmeleri ve hızlı bir şekilde yeniden yapılandırılmaları için bir dizi stratejiyle, eğitimler ve acil durum stoklarıyla güçlendirilen dirençli sağlık sistemi,  iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için önerilen politika ve uygulamaları da destekliyor.

Çevre, İklim ve Sağlık için İşbirliği Projesi kapanış etkinliğinde konuşan ÇİSİP uzmanlarından Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, şunları söyledi:

“Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri. Bu nedenle iklim değişikliğinin sağlık etkileri belirlenmeli, iklim değişikliğinin yarattığı risklerin azaltılmasına yönelik yol haritası çıkartılmalı. Halihazırda gündemde olan bu eylemlerin yanı sıra, sağlık sistemlerinin dirençliliğinin sağlanması için iklim-sağlık uyum planları hazırlanmalı. Bu planlar sağlık tehditlerinin entegre izlenmesini, erken uyarı ve yanıt sistemlerinin geliştirilmesini ve devreye alınmasını içermelidir.”

ÇİSİP uzmanlarından HASUDER üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğretim Görevlisi Melike Yavuz ise şöyle konuştu:

“Özellikle geçtiğimiz yıllarda sıcak hava dalgalarının sıklığı ve şiddetinin arttığı ve depremden etkilenen bölgelerin güney illeri olduğu göz önüne alındığında, deprem sonrası orta dönemde bölgede ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarına dikkat çekmek istiyoruz. Ülkemiz coğrafi konumu nedeniyle iklim değişikliğinin yaratacağı sağlık, özellikle enfeksiyon hastalıklara karşı kırılgan bir bölge. Dirençli sağlık sistemlerinin yanı sıra, Sağlık Etki Değerlendirmesi gibi yöntemleri ve Tek Sağlık kavramını önemsiyoruz.”

Dirençli sağlık sistemi nasıl inşa edilir?

ÇİSİP kapanış toplantısının ardından yayınlanan “2023 Depremi ve Sonrasında İklime ve Olağandışı Durumlara Dirençli Sağlık Sistemi” başlıklı bildiride ise Şubat 2023’teki depremlerin ve ardından Türkiye’nin iklime dirençli bir sağlık sistemi geliştirmesi için şu öneriler getirildi:

  1. Liderlik ve yönetim: Sağlık sektöründe iklim değişikliğiyle ilgili politikaların ve programların geliştirilmesi için liderlik ve iş birliği önemlidir.
  2. Sağlık insan gücü: İklim değişikliğiyle başa çıkmak için sağlık personelinin eğitimi ve kapasitesinin artırılması gerekmektedir.
  3. Kırılganlık ve toplum uyumu değerlendirmesi: Sağlık risklerini belirlemek, zayıf noktaları tespit etmek ve uyum stratejileri geliştirmek için kırılganlık değerlendirmeleri yapılmalıdır.
  4. Entegre risk izleme ve erken uyarı sistemleri: İklimle ilgili sağlık risklerinin izlenmesi ve hızlı bir şekilde müdahale edilmesi için risk izleme ve erken uyarı sistemleri kurulmalıdır.
  5. Sağlık ve iklim araştırmaları: Sağlık etkileri, toplum hazırlığı ve risk yönetimi gibi konularda sağlık ve iklim araştırmaları yapılmalıdır.
  6. İklime dayanıklı, sürdürülebilir teknolojiler ve altyapı: Sağlık sisteminin iklim değişikliğine dayanıklı altyapıya sahip olması önemlidir.
  7. Sağlığın ve çevresel belirleyicilerin yönetimi: Sağlık sektörü, çevresel risklerin yönetimi ve politika düzeyinde önlemler alarak sağlığı korumada önemli bir rol oynamalıdır.
  8. İklim değişikliğini esas alan sağlık programlarının uygulanması: İklim değişikliğiyle ilişkili sağlık risklerine yönelik programlar geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
  9. Acil durum hazırlığı ve yönetimi: İklim değişikliğiyle ilişkili afetlere yönelik acil durum planları ve sistemleri oluşturulmalıdır.
  10. Finansman ve kaynak yönetimi: İklim değişikliğiyle mücadele için yeterli finansman ve kaynak sağlanmalı, bunların etkili bir şekilde yönetilmesi sağlanmalıdır.

Çevre, İklim ve Sağlık için İş Birliği Projesi (ÇİSİP) kapanış toplantısında “Türkiye’de İklim Değişikliği ve Afete Dayanıklı Sağlık Sistemleri”  başlıklı bir de panel düzenlendi. HASUDER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Bülent Kılıç’ın oturum başkanlığı yaptığı panelde Shweta Narayan (Health Care Without Harm), Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan (Kocaeli Ü. Tıp Fak. Halk Sağlığı AD), Fevzi Özlüer (Çevre Hukuku Ağı), Dr. Öğretim Üyesi Melike Yavuz (HASUDER) konuşmacı olarak yer aldı. Etkinlikte ayrıca “Sağlık, Çevre ve İklim Değişikliği Alanlarının Geleceği” konulu bir yuvarlak masa toplantısı düzenlendi.

Detaylı bilgiye ve yayınlanan bildirinin tamamına şu adresten ulaşabilirsiniz.

‘Ukrayna’da Kakhovka barajının yıkımı tam anlamıyla bir ekolojik kırım’

Ukrayna‘nın güneyindeki kritik Nova Kakhovka barajının yıkılmasının ardından, felaketin boyutu yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyor.

Rusya ve Ukrayna birliklerini ayıran cephe hattının her iki tarafındaki binlerce insan, çağlayarak akan sulardan olumsuz etkilendi. Barajın yıkılması bölgede çevre ve su kaynakları için de bir felaket anlamına geliyor.

Deutsche Welle‘ye konuşan Ukrayna çevre bakanı Ruslan Strilets, “Vahşi doğanın bazı kısımlarını sonsuza dek kaybettiğimizi anlıyorum” diyerek, durumun büyük çaplı işgalin başından bu yana meydana gelen en büyük çevre suçu olduğunu ekledi.

Fotoğraf: Ukrayna Cumhurbaşkanlığı Ofisi
‣ Ukrayna’da nükleer santral yakınlarındaki barajda patlama: 80 köy sular altında

‘Gerçek bir ekokırım’

Strilets’e göre, milli park alanının büyük bir kısmının ve yok olma tehlikesi altındaki bölgesel türlerin ve habitatları korumak için oluşturulan Avrupa çapında koruma altında bulunan alanlardan oluşan Emerald Network‘ün büyük kısmının yok edilmiş olduğu, şimdilik şüphe götürmez.

Çevre otoritesinin tahminlerine atıfta bulunan Strilets, “Suda belki 600, belki 800 ton petrol olduğunu tahmin ediyoruz” diyor.

Ukrayna’nın resmi kurumlarından gelen diğer teyit edilmemiş raporlar, yaklaşık 150 ton motor yağının Dnipro Nehri‘ne karıştığını ve 300 ton motor yağının daha karışma riski taşıdığına işaret ediyor.

Petrol tüm sucul ve karasal yaşam için oldukça zehirli olduğundan, flora ve faunanın zarar göreceği tahmin ediliyor, zira küçük miktarlardaki petrol bile toprağı ve suyu kirletmek için yeterli. Hasara dair kesin veriler ise henüz mevcut değil.

Ancak Strilets, barajın yıkılmasının gelecekte geniş kapsamlı etkileri olacak “gerçek bir ekokırım” ve “insani felaket” olmanın yanı sıra olabileceklerin en kötüsü olduğunu söyledi.

Çevre bakanı, yaklaşık bir milyon insanın artık tatlı suya erişimi olmadan yaşamak zorunda kalacağına inanıyor.

Barajda delik açan patlamadan kısa bir süre sonra Ukrayna Başbakanı Denys Shmyhal, 80 yerleşim yeri için sel riskinden söz etmişti. 

Almanya‘daki Magdeburg-Stendal Uygulamalı Bilimler Üniversitesi‘ndeki bilim insanları, yürüttükleri ilk modellemelerde 60 bin kişinin etkilenebileceğini ve bunların yaklaşık üçte birinin doğrudan tehlike altında olduğunu hesapladı.

Herson valisi Olexander Prokudin‘e göre 16 bin kişi tehlike bölgesinde yer alıyor. Avrupa Birliği ise yüzbinlerce sivilin yaşamının tehlikede   olduğunu belirtiyor. Şu ana kadar olası kayıplar hakkında ise bilgi bulunmuyor.

Fotoğraf: Evgeniy Maloletka / AP
‣ Ukrayna’da patlama nedeniyle taşan baraj binlerce kişiyi yerinden etti

Hızla akan su büyük hasara yol açıyor

Cenevre merkezli bir STK olan Zoi Çevre Ağı‘ndan Nickolai Denisov, başta gözlemlenen sonuçların çoğu sel baskınına benzer olsa da, suyun akış hızının etkileri daha da kötüleştirdiğini söylüyor.

Denisov, “Su nispeten yüksek bir hızda akıyor ve alçak alanları sular altında bırakıyor” diyerek doğal alanların genellikle bu kadar hızlı veya bu kadar yüksek sular altında kalmadığını ve bunun da doğrudan hasarı artırdığını ekliyor.

Sanayi bölgelerindeki sel baskınlarının daha fazla soruna yol açacağını belirten Denisov, bu tür su baskınlarına karşı “insanların genellikle hazırlıklı olmadığını” ifade ediyor. Üstelik endüstriyel atık suların taşmasının ötesinde ek kirliliğin de yayılması bekleniyor.

Fotoğraf: Alina Smutko / Reuters

‘Benzeri görülmemiş çevresel sonuçlara yol açıyor’

Çevre İnsanlar Hukuk adlı Ukraynalı STK’nın başkanı Olena Kravchenko, The Guardian’a verdiği demeçte, baraj ihlalinin Dnipro‘nun Dnipro Halici ve kıyı Karadeniz ekosistemlerini de içine alan akış yönünde “benzeri görülmemiş çevresel sonuçlara” yol açabileceğini söylüyor. Kimyasal kirlilikten ve akan su yetersizliğinden tarımın da etkilenebileceği aktarılıyor.

Uluslararası Hayvan Refahı Fonu (IFAW), yerel yaban hayatı popülasyonlarının zarar görmesine rağmen, birçok hayvanın felaketten sonra bölgeye geri döneceğini tahmin ediyor.

Çoğu zaman insanlarla birlikte tahliye edilmeyen evcil hayvanlar için ise durum daha kötü.

IFAW’ın Ukrayna’daki vahşi yaşam kurtarma görevlisi Natalia Gozak salı günü yaptığı açıklamada, “Nova Kakhovka’da, işgal altındaki bölgede küçük bir hayvanat bahçesini tamamen su bastı; bugün kuğuları dışındaki tüm hayvanlar öldü” diye belirtti.

Fotoğraf: Vladyslav Smilianets / Reuters

Savaşın ekoloji üzerindeki boyutu çok ağır

Baraj ihlalinin de ötesinde, savaş şimdiden çevreye ciddi zararlar verdi. Ülkenin büyük bir bölümünde toprak ve su, savaş mühimmatları ve endüstriyel tesislerin tahrip edilmesinden kaynaklanan kimyasal sızıntılar nedeniyle kirlilikle karşı kaşıya kaldı.

Yerel atık bertarafında yaşanan aksaklıklar da giderek artan bir sorun. Benzer şekilde, çatışma alanındaki bombardımandan kaynaklanan orman yangınları ve yasadışı ağaç kesimi yerel ormanların önemli bir bölümünü yok etti.

Barajdaki patlama konusunda ise Ukrayna ve Rusya birbirlerini suçluyor.

BM Güvenlik Konseyi‘nin bir acil durum bir toplantısında, Ukrayna’nın BM Büyükelçisi Sergiy Kyslytsya bu durumu “ekolojik ve teknolojik terörizm eylemi” olarak nitelendirmişti.

Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan oldu

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası‘nın (TCMB) yeni başkanı Hafize Gaye Erkan oldu. Atama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasıyla Resmi Gazete‘de yayımlandı.

Atamayla birlikte Erkan, TCMB’nin ilk kadın başkanı oldu.

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu ise görevden alınarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BBDK) Başkanlığı’na getirildi.

Hafize Gaye Erkan kimdir?

Hafize Gaye Erkan, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Princeton Üniversitesi’nde Finansal Mühendislik alanında doktora derecesi aldı. Uzun yıllar ABD’nin önde gelen yatırım bankalarından Goldman Sachs’ta çalışan Erkan’ın adı son olarak First Republic Bank krizi ile yeniden gündeme geldi. Zira, Erkan’ın Aralık 2021’e kadar çalıştığı banka, ABD’deki banka krizinin en dikkat çeken kuruluşu oldu.

41 yaşındaki Hafize Gaye Erkan, First Republic Bank’ta yaklaşık sekiz yıl boyunca İcra Kurulu Eş Başkanı, Başkan, Yönetim Kurulu Üyesi, Baş Yatırım Sorumlusu, Baş Mevduat Sorumlusu ve Eş Risk Sorumlusu gibi görevlerde bulundu.

Mart 2022’de Fortune 500 firması Marsh McLennan’ın Yönetim Kurulu’na katılan Erkan, 2019’dan şirketin 2021’de LVMH tarafından satın alınmasına kadar Tiffany & Co. Yönetim Kurulu’nda görev yaptı.

Yeni Çevre Bakanı Özhaseki’nin iklim karnesi: Termik santrallerin ‘havayı zehirleme bahanesiyle’ önü kapanacak

Yazarımız Dr. Ümit Şahin’in  yeniden Çevre Bakanı olarak atanan Mehmet Özhaseki‘nin İklim Zirvesi’ndeki yaklaşımı ve o dönem söylediklerine ilişkin 20.11.2017 tarihli yazısını -başlığını değiştirerek- yeniden yayımlıyoruz.

*

Habertürk‘ten Esra Nehir’in özel haberine dayandırılarak Cumhuriyet, Sputnik, A Haber gibi pek çok internet gazetesinde yayınlanan bir habere göre Türkiye, Bonn‘da yapılan İklim Zirvesi‘ni (COP 23) rest çekerek terk etmiş.

Habere göre gazeteye özel bir demeç veren Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki olayın nasıl geliştiğini şöyle anlatmış: “20’ye yakın ülke temsilcisiyle temasta bulundum. Gelişmekte olan ülke kategorisindeki Ek-2 ülkeleri 100 milyar liralık pastadan payları azalmasın diye bizi istemediler. 3 maddelik talebimizi reddettiler. Biz de rest çekerek toplantıdan ayrıldık.”

* Habere devam etmeden düzeltme: Gelişmekte olan ülkeler Ek-2 ülkeleri değil Ek-dışı ülkelerdir.

Başmüzakereci Prof. Birpınar kapanış konuşmasında ne dedi?

Bonn’da COP 23’ü izleyen herkesi bir hayli şaşırtan haber, kuşkusuz Türkiye delegasyonunun zirveyi terk ettiği olarak algılanıyor. Oysa durum pek böyle değil. Birleşmiş Milletler’in 23. İklim Değişikliği Taraflar Konferansı‘na oldukça kalabalık bir resmi delegasyonla katılan ve zengin ikramlarıyla uğrak noktası olan geniş bir de alan (Turkey Pavillion) açarak çok sayıda etkinliğe ev sahipliği yapan Türkiye, tam tersine son dakikaya kadar toplantıların içindeydi. Zirvenin son günü olan 17 Kasım Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan geceye uzayan kapanış oturumunda gece yarısı Türkiye adına söz alan İklim Değişikliği Başmüzakercisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Prof. Mehmet Emin Birpınar, yürüttükleri müzakerelerden sonuç alınamaması konusundaki hayal kırıklığını oldukça diplomatik bir dille şöyle ifade etti:

Türkiye İklim Başmüzakerecisi Prof. Mehmet Emin Birpınar COP 23’ün kapanış oturumunda konuşurken

“Bu COP Türkiye’nin meseleleri üzerinde görüşüldüğü için bizim için de önemliydi. Bu konudaki destekleri nedeniyle Fiji Başkanlığı‘na ve Sekretarya’ya minnettarız. Taraflar arasında ortak bir zemin bulma çabasından dolayı ve kolaylaştırıcılığı nedeniyle Bay Flasbarth‘a ve ekibine teşekkür ederiz. İyi bilinen meselemizi tekrarlamama gerek yok. Talebimiz çok özgün ve haklıydı. Önceki ve mevcut başkanlıklar bu sorunu çözmek için gerekli platformu sağladılar. Başlangıç için elimizde iki metin vardı ve bazı yapıcı yorumlar da duyduk. Bununla birlikte güçlü bir direnişle de karşılaştık ve kırmak mümkün değildi. 2015’de yeni bir sistem kurarken ortak temeller üzerinde anlaşmıştık. Bu, ülkeler tarafından yönlendirilen, kapsayıcı, kendini farklılaştırmaya dayalı ve kimsenin dışarıda bırakılmaması gereken bir sistemdi. Buna Paris Anlaşması adını verdik. Bu yıl Fiji Başkanlığı yeni bir konsept başlattı. Bu konsept empati, birbirini dinleme ve çözüm bulmayı içeriyordu. Buna Talanoa Diyaloğu adını verdik. Maalesef bu çatı altındaki uluslararası forum bu yapıcı aracı uygulamada kullanamadı. Toplantılarda görüşümüzü açıkça ifade ettik, ancak bu muhalefetin arkasında herhangi bir somut mantık bulamadık. Meselelerimiz hâlâ ortada duruyor ve biz çözüm aramayı bırakmayacağız. Şu anda içinde bulunduğumuz durum adil değil ve hakkaniyetten çok uzak. Sistem içinde bize sağlanan bütün yolları kullanacağız. Yol haritamızı belirleyeceğiz ve sistemin bütününün her düzeyde bir parçası olmanın yollarını arayacağız. Birlikte mantıklı ve uygulanabilir bir çözüm bulunana kadar seslerimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Şimdi başarılı ve iyi bir COP kapanış toplantısını gerçekleştirmek için iyi niyetimizi ve tutumumuzu göseriyoruz. Fiji Başkanlığı’na ve Bay Flasbarth’a yorulmak bilmeyen çabalarından dolayı bir kez daha teşekkür ediyoruz. Sonraki oturumlarda bütün tarafların ellerini taşın altına koymak için istekli olacağını ve Paris ve Talanoa ruhlarını gerçeğe dönüştüreceğini umuyoruz.”

Başmüzakereci Prof. Birpınar’ın konuşmasında öne çıkan noktalar Türkiye’nin sorunun çözülmemiş olmasından dolayı hayal kırıklığına uğramış olsa da (ki Talanoa diyaloğunun ruhuna uyulmadığı oldukça ince ve aynı zamanda ağır bir göndermeydi) iklim müzakerelerini bırakmayacağı, talebini tartışmaya devam edeceği, sistem içindeki mekanizmaları kullanmayı sürdürerek sonraki toplantılarda yer alacağı idi. Yani ortada gazetelere yansıdığı gibi bir rest çekme veya terk etme durumu yok. Bunu da müzakerelerin en yetkili ismi, müzakerelerin kapanış genel kurulunda söylüyor.

Bakanın demeci iç kamuoyuna dönük

O halde Çevre ve Şehircilik Bakanı Özhaseki’nin bu demeci ne anlama geliyor? Bu demecin iç kamuoyuna dönük bir amaca yönelik olduğunu anlamak için demecin diğer bölümlerine de bakabiliriz Özhaseki, 25 yıllık uluslararası iklim politikaları sürecinde Türkiye’nin durumunu birkaç cümlede şöyle özetlemiş:

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki COP 23’de (Habertürk’ün Bakan’ın demecinden çıkardığı spotla)

“Türkiye OECD ülkesi olduğu için gelişen ülkeler kategorisi olan Ek-1 ülkeleri arasına konuldu. O dönem toplantıya katılan Dışişleri yetkilileri buna itiraz etmedi. Gelişmiş ülkeler kategorisinde olduğunuzda 2 türlü yükümlülükle karşı karşıya kalıyorsunuz. Birincisi 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu’na para aktarmak zorundasınız. Teknoloji yardımında bulunmak zorundasınız. İkincisi de mutlak karbon emisyonu azaltımı ile karşı karşıyayız. Bu olursa, pek çok tesis maliyetten dolayı kurulamayacak, termik santralların de havayı zehirleme bahanesiyle önü kapanacak. Paris Sözleşmesi’ne göre bu 2 yükümlülüğü 2020’ye kadar yerine getirmememiz gerekiyor.”

Bu sözlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın yanlış bilgilendirildiği açıkça ortaya çıkıyor. Birincisi Türkiye 2001’de Ek-2’den çıkarıldığı için Yeşil İklim Fonu’na para aktarmak veya teknoloji yardımı yapmak zorunda değil. İşin bu kısmı tamamen yanlış.

Türkiye’nin mutlak karbon emisyonu azaltımı ile karşı karşıya kaldığı ise delegasyonda bulunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yetkililerinin ısrarla tekrarladığı bir yorumdan ibaret. İklim politikalarını iyi bilen pek çok ismin katılmadığı bu yoruma göre Türkiye Paris’e taraf olursa Anlaşma’nın 4.4. maddesinde bulunan “Gelişmiş ülke Tarafları ekonomi genelinde mutlak emisyon azaltım hedeflerini üstlenerek öncülük etmeye devam etmelidirler.” hükmü nedeniyle Türkiye’ye bir mutlak azaltım hedefi dayatılacağı iddia ediliyor.

Oysa Anlaşma’nın çerçevesini sağladığı iklim eylemi ülkelerin kendi belirledikleri katkı belgeleri temeline dayandığı ve Birpınar’ın da konuşmasında söylediği gibi Paris Anlaşması “ülkeler tarafından yönlendirilen” aşağıdan yukarıya bir mimariye sahip olduğu için ülkelerin azaltım hedefinin yukarıdan (bir başka ülke ya da sekretarya tarafından) belirlendiği bir mekanizma bulunmuyor. Bir ülke diğer bir ülkeden elbette talepte bulunabiliyor, ancak bunun yaptırım gücü yok. Üstelik Sözleşme’de Ek-1’de de olsa Paris Anlaşması’nın veya Sözleşme’nin herhangi bir yerinde burada referans verilen “gelişmiş ülkeler”in listesi de yok. Ayrıca Paris Anlaşması Ekler’e de referans vermiyor.

Enerji Bakanlığı’ndaki kömürcü kanadın etkisi mi?

Özhaseki’nin açıklamasında asıl kritik cümleler ise şunlar: “Bu olursa pek çok tesis maliyetten dolayı kurulamayacak, termik santralların de havayı zehirleme bahanesiyle önü kapanacak.” Havayı zehirleme bahanesi mi? Tabii, iklim değişikliğiyle mücadele eden bir anlaşmaya taraf olmanın mantıklı sonucu kömürlü termik santrallar yapmamak ve mevcutları belli bir süre içinde kapatmaktır. Bu yorum ise iklim değişikliği inkarcılarının, ABD’deki Trump yünetiminin argümanlarını hatırlatıyor. Ancak Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın iklim müzakerelerine termik santralları savunmak için karşı çıkması, bakanlığın ve delegasyonun genel müzakere tarzına uygun değil. Bu sözler daha çok Enerji Bakanlığı’nda şahin-kömürcü bir kanadın olduğunu düşündürüyor ve bunların görüşlerini yansıtıyormuş gibi görünüyor.

Özhaseki’nin açıklamasındaki bir bölüm ise şöyle:

“2 ana konu var. Birincisi 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu adı verilen pasta söz konusu. Kim para verecek, kim alacak? Mesele bu. Şimdiki durumda para verecek ülke konumundayız. Biz de diyoruz ki ‘Gelişmekte olan ülke olduğumuz için para alması gereken ülkeyiz’, birinci kavgayı bunun için veriyoruz. İkinci kavga da dünyanın yalnızca 0,7’sini kirlettiğimiz halde bizden mutlak karbon emisyonu azaltımı isteniyor. Köprü, termik santral gibi çok sayıda yatırımın önünü iklimi kirletme bahanesiyle kesecekler. Diyoruz ki ‘Taleplerimiz yerine gelmediği sürece Paris Anlaşması’na taraf olmayacağız’, bunu Meclis’e getirmeyeceğiz.”

Elbette Paris’e taraf olursak dünyayı istediğimiz gibi kirletemeyiz demek, iklim müzakelerinin ortasında söylenecek söz değil. Bu, nükleer silahların sınrılandırılması görüşmeleri sırasında “Ama bu anlaşmaya taraf olursak istediğimiz ülkeye atom bombası atamayız” demekle aynı şey. Öte yandan Türkiye’nin dünyayı yüzde 0,7 kirlettiği de doğru değil. Bu bilginin doğru söylenişi “Türkiye’nin küresel sera gazı emisyonlarındaki payı”dır ve Türkiye için bu oran yüzde 1’dir, binde 3’lük bir tenzilata gitmenin bir faydası yok. Üstelik Türkiye bir G20 ülkesi. G20 ülkesi olmak ülkelere payını ötesinde bir sorumluluk yüklüyor. Bu yıl Hamburg’da yapılan G20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Paris Anlaşması’nın “geri dönülmez” olduğu yönündeki mutabakata imza atmış, bu karara çekince koyan ABD’yi yalnız bırakmıştı.

Ancak bütün bu sözlerde Türkiye’nin müzakerelerdeki elini zayıflatan en olumsuz argüman Yeşil İklim Fonu’ndan bahsedip hemen ardından “gelişmekte olan ülke olduğumuz için para alması gereken ülkeyiz” demek. Meseleyi “Türkiye para istiyor” (üstelik “pastadan”!) olarak basitleştirip müzakere gücünü sınırlayanların elini güçlendiren bir sözü bir Çevre Bakanı neden söyler? Her şeyden önce daha önce belirttiğimiz gibi Ek-2 ülkesi olmadığı için Türkiye Yeşil İklim Fonu’na para verecek konumda değil. Ancak daha önemlisi Yeşil İklim Fonu’nda para istiyoruz demek, Türkiye’nin Bonn’da asıl yapmak istediğine ters. Çünkü bu argümandan, az gelişmiş ülkelerin Türkiye’nin tezine karşı tepki göstermesine neden olduğu için Bonn’daki Türkiye delegasyonu kaçınıyordu. Türkiye tam tersine bizim bu fondaki parada gözümüz yok, ama çok taraflı fonların önünün kesilmesini istemiyoruz diyordu. Türkiye’ye sunulan çözüm taslağı da bunu temel alıyordu. Bakan ise bir demeciyle bu argümanı boşa çıkarmış oluyor.

Sonuç olarak iç basında yansıdığı gibi Türkiye’nin rest çektiği, masayı terk ettiği doğru değil. Paris’e taraf olmayacağını da açıklamış değil. Tam tersine müzakereler sürüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın bu açıklamalarında Paris’e tamamen karşı olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndaki eski moda kömür yanlısı kanadın belirleyici olduğu anlaşılıyor. Şimdi yapıcı müzakere yürütmekten ve taleplerinin makul bir düzeyde karşılanması halinde Paris’e taraf olmaktan yana olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndaki iklim bürokrasisinin bu durumun dışarıya yansımasını önlemesi ve çözüm için ön açıcı yeni bir yol bulması gerekiyor.

Can Atalay için 210 gazeteciden imza: Seçmenlerin temsil edilme hakları ihlal ediliyor

Türkiye İşçi Partisi‘nden (TİP) Hatay Milletvekili seçilen, Gezi tutuklusu Can Atalay‘ın tahliye edilmesi için 210 gazeteci ortak çağrı metni yayınlayarak Yargıtay‘a çağrıda bulundu. Atalay’ın keyfi ve hukuksuz şekilde hala cezaevinde tutulmasına tepki gösterilen metinde, Anayasa’nın milletvekillerinin tutukluluğu durumuna ilişkin 83’üncü maddesi hatırlatıldı. Açıklama metni şöyle:

“14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan Milletvekilliği Genel Seçimi’nin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 28. döneminde görev alacak isimler Meclis Genel Kurulu‘nda yemin ederek görevine başlarken, Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay ise cezaevinden keyfi bir şekilde tahliye edilmedi ve görevine başlayamayan tek milletvekili oldu. Avukatları aracılığıyla milletvekili mazbatasını alan, TBMM’de milletvekili olarak kaydı yapılan Atalay’ın tahliye edilmesi için Yargıtay’a başvuru yapıldı ancak Atalay, keyfi ve hukuksuz şekilde hala cezaevinde tutuluyor.

Anayasa’nın 83. Maddesi açıktır:

‘Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.

Yargıtay, Anayasa’nın emrettiği hükmü keyfi şekilde uygulamamaktadır. Can Atalay’ın tutukluluk hâlinin devamı, Hatay halkının iradesinin gasbedilmesidir. Anayasa’ya aykırı olan bu durumda, kişi hürriyeti ve güvenliği engellenmekte olup, aynı zamanda da seçmenlerin temsil edilme hakları ihlal edilmektedir.

Bu keyfi hukuksuzluk, gazetecilere yönelik her türlü engelleme, baskı, şiddet ve tutuklamada da kendini tekrar tekrar göstermektedir. Anayasa’yla güvence altına alınan hakların hukuksuz şekilde engellenmesi ve ihlal edilmesi, aynı zamanda basın özgürlüğü için de bir tehdit oluşturmaktadır. Basın emekçileri olarak, hukuksuzluğa bir bütün olarak karşı çıkıyor; halkın haber alma özgürlüğü kadar, seçme ve seçilme hakkı ile temsiliyet hakkına da sahip çıkıyoruz.

Seçilmiş bir milletvekili olarak Can Atalay’ın yasama faaliyetlerine katılmasının önündeki engellerin kaldırılmasını, T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile koruma altında olan seçme ve seçilme hakkının gözetilerek Anayasa’nın açık hükmünün derhal yerine getirilmesini bekliyoruz.”

DİSK Basın-İş Genel Başkanı Faruk Eren ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş‘un da bulunduğu, ortak çağrı metnine imza koyan isimler ise şöyle: