Ana Sayfa Blog Sayfa 4507

21 Aralık 2012 geliyor, korkmayın!- Levent Kurnaz

Önce size nelerden korkmanız gerektiği söylersem sonra neden 21 Aralık 2012’den korkmamanız gerektiğini anlatmak daha kolay olacaktır.

 

– Size kim ne derse desin, dünyanın kaynakları sonsuz değil. Hatta şu anda dünyanın kaynakları uzun vadede yaşayan herkesi besleyecek seviyede bile değil. Şu anda hep gelecek nesillerin kaynaklarından yiyoruz. Bu kaynakları hızla tüketmemizden dolayı kıyamet kopacak ve hepimiz değişik bir hayat tarzında yeniden başlamak zorunda kalacağız.

 

– Sonsuz olmayan kaynaklardan biri fosil yakıtları ama bu fosil yakıtlarını tüketmemiz başımıza iklim değişikliği diye bir bela açıyor. İklim değişikliğinin temel sonucu da havaların ısınması ve buna bağlı olarak da kuraklık olacak. İnsanlık temel besin kaynağını topraktan kazanıyor ve bunun için suya ihtiyaç var. Gökten yağan yağmur azaldığında topraktan çıkan ürün de azalacak ve insanlar aç kalacak.

 

– Biz ortaya çıkmadan önce doğadaki canlıların bir dengesi vardı. Biz ortaya çıkararak kendi amaçlarımız için hem bu canlıları tükettik hem de onların yaşam alanlarını ellerinden alarak doğanın bu dengesini bozduk. Bu cümle size “ekolojist bir deli” söylemi olarak gelebilir ama unutmayın, ben size kutup ayılarından bahsetmiyorum, Karadeniz’deki hamsiden ve lüferden söz ediyorum. Ülkemiz için balıkçılık önemli ama yokluğu ölümcül olmayacak bir besin elde etme metodu. Ancak dünyadaki pek çok ülke ana besinini denizden karşılıyor ve denizlerde balık çok azaldı artık. Biyolojik çeşitliliğin iklim değişikliği ve kirlilik gibi sebeplerle azaldığı denizlerde balık kalmadığında milyonlar için felaket zaten gelmiş olacak.

 

Tüm bunlar ciddiye almamız gereken felaket senaryoları ve hepimiz bir zamanda bunların ciddi etkileriyle karşılaşacağız. Ama bunları yeterince ciddiye alamamak için  basit bir sebep daha var. Kimse bize bu felaketler için 21 Aralık 2012 gibi bir tarih vermiyor.

Peki bize 21 Aralık 2012 tarihini küresel bir felaket tarihi olarak veren kimse var mı? Temelde yok. Yani, 21 Aralık 2012 birkaç yönden önemli bir tarih ama bunların hiçbiri bir felaket habercisi değil. Mesela, Mayalar diyor ki:

Tanrılar daha önce dünyayı üç defa yarattılar ve üçü de başarısız oldu. Biz şu anda yaratılan dördüncü dünyada yaşıyoruz. Bir önceki dünya başarısız olduğu için M.Ö. 11 Ağustos 3114 yılında sona erdi. Sona ermeden önce de yaklaşık 5125 sene o dünya sürdü. Şimdi, bir önceki başarısız dünyanın sonundan bu yana gene 5125 sene geçti ve süre 21 Aralık 2012’de tam olarak doluyor. Ama, Mayalar iki şeyi söylemiyor. İlki, bir önceki dünya başarısız oldu, bu dünya da başarısız olacak. İkinci olarak da bir önceki 5125 sene sürdü, bu da 5125 sene sürecek. Dolayısıyla, 21 Aralık 2012 tarihi Mayaların felaket tarihi olarak öne sürdükleri bir tarih değil.

Tarih konusuna biraz da bilimsel bakarsak daha sağlam bir bilgiye ulaşıyoruz: Bilimde her gün kullanılan tekniklerle nesnelerin yaşını ölçebiliyoruz. Bu bilgileri kullanarak Terra Cotta savaşçılarının ne zaman yapıldıklarını, son buzul çağının ne zaman bittiğini, piramitlerin ne zaman inşa edildiklerini hep biliyoruz. Yaklaşık son 20.000 sene içerisinde dünyada herkesi etkileyecek bir felaket olduğuna dair hiçbir işaret ya da kanıt yok. Yani, M.Ö. 10 Ağustos 3114 günü insanlar mutlu mutlu yaşarken 11 Ağustos günü başlarına bir felaket gelip dünyanın yok olduğuna dair bir bulgumuz yok. Hatta tam tersi, böyle olmadığını biliyoruz.

Bu durumda iki şeyden birine inanırız, ya bundan 1100 sene önce yaşayan Mayaların söylediği o tarihten 4000 sene önce dünyanın sona erip baştan başladığı ve bunun tekrar edeceği 5125 sene sonra tekrar edeceğine ya da M.Ö. 11 Ağustos 3114 gününün dünya için diğerlerinden farksız ve normal bir gün olduğunu (ya da en azından dünyayı yok edecek kadar önemli bir felaketin olmadığını) söyleyen modern bilime. Tercih sizin.

Gene de aklınızda sorular kaldıysa, bir sonraki yazıda felaket senaryolarını tek tek ele alıp neden mümkün olmadıklarını tartışacağız.

Levent Kurnaz – www.t24.com.tr

Eğitimde Kılık Kıyafet-1

Okullarda öğrencilerin okul alanlarındaki kılık kıyafetini düzenleyen yönetmelik 27 Kasım 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Fiilen 2013-14 Öğretim Yılında uygulanmaya başlanacak yeni yönetmelik, 1981’den bugüne yürürlükte olan eski yönetmeliği ilga etti.

Yeni Yönetmelik Neler Getiriyor

Yeni yönetmelikte konuyla ilgili temel ilkeleri içeren 3. Madde’nin ilk iki fıkrası şöyle (1):

1) 4 üncü maddede yer alan sınırlamalar dışında okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde kılık ve kıyafet serbesttir.
2) Öğrenciler, okul, sınıf ve şubelerde tek tip kıyafet giymeye zorlanamaz. (…)

Bu fıkranın devamında ve takibeden diğer fıkralarda, özel okullarda velilerin talebine bağlı olarak ortak bir üniformanın tercih edilebileceği; okullarda giyilebilecek kıyafetlerin genel nitelikleri; farklı nitelikli okullarda, verilen uygulamalı eğitimlerin niteliğine göre atölye, işlik ve laboratuarlarda ya da beden eğitimi derslerinde giyilecek kıyafetler; sağlık özürlü öğrencilerin, özürlerinin gerektirdiği şekilde giyinebilmesi gibi hususlar düzenleniyor.

3. Madde’deki genel hava, öğrencilerin kılık kıyafetlerinde 12 Eylül rejiminin getirdiği tek tipleştirici düzenlemelere karşı görece serbestleştirici nitelikte… Okul yönetimlerinin öğrenci ve velilere yönelik tek tip kıyafetler ve/veya mali yük yaratacak özel tören kıyafetleri giydirmek için baskı uygulamasını önleyici hükümler içeriyor.

4. Madde’de ise öğrencilerin okul alanlarında giyebilecekleri kıyafetlerle ilgili sınırlamalar sıralanmış. Aslında bazı temel noktalarda eski sınırlamaları devam ettiren şeyler bunlar: yine okul arması dışındaki -ve özellikle siyasi içerikli- semboller, rozetler, armalar, takılar vesair aksesuarlar yasak; vücut hatlarını ve gençlerin cinselliğini öne çıkaran kıyafetler, mini etek, şort pantolon, kolsuz gömlek ve tişört, makyaj vs. yasak…

Yani yine çocuklar ve gençler siyasi inancı, dünya görüşü ve cinsellikleri olmayan meleksi (!) mahluklar olarak addediliyorlar.

Ancak şunu vurgulamak isterim ki yeni yönetmeliğin kısıtlamaları yine de ilga ettiği 1981 tarihli 12 Eylül yönetmeliğinin getirdiklerinin yanında devede kulak sayılır. Bu nedenle toplamda yeni yönetmeliğin öğrenciler için görece serbestleştirici kazanımlar getirdiği söylenebilir.

Elbetteki artık pratikte harfiyen uygulanmıyor olsa da eski yönetmelik ilkokuldan yükseköğretime kadar bütün öğrencilerin kılık kıyafetlerini kravatlarına, ceketlerine, önlük renklerine, saç traşlarına, saç örgülerine, çorapların renginden uzunluklarına kadar, çok daha detaylı, sert ve emreden cümlelerle düzenliyor.  Siyasi semboller içersin içermesin her türlü takı ve ziynet eşyası takılmasını yasaklıyor. (2)

Sanılmasın ki vücut hatlarını belli eden kıyafetler, mini etek, şort pantolon, makyaj vb.  karşı yasaklar muhafazakar AKP’nin yeni yönetmeliğiyle geliyor. Hayır… Eski 12 Eylül yönetmeliğinde bu konular da çok daha katı bir şekilde yasaklanmış. Daha ötesi, kadın öğrenciler için makyajın dışında kaş almak, tırnak uzatmak ve cilalamak; erkek öğrenciler için favori uzatmak vb. gibi ince detaylara varan yasaklamalar söz konusu.

Yeni yönetmelikte ise en azından bu derece ince detaylara varan kısıtlamalar bulunmuyor. Ayrıca yeni yönetmelk yüksek öğretim öğrencilerinin kıyafetlerini düzenlemenin dışına çıkarıyor. Böylece geçmişte üniversite yönetimlerince baş örtüsüne karşı kullanılmış olan yasal bir dayanak ortadan kalkıyor. (Tabii YÖK’ün talimat ve uygulamalarıyla bu konudaki yasak zaten fiilen kalkmış olduğundan bu artık pratikte bir ilerleme anlamı taşımıyor.)

Yönetmeliğe Yöneltilen Eleştiriler

Malum, yeni yönetmelikle ilgili temel eleştirilerden biri, AKP’nin bu yönetmelikle eğitim sistemine dinsel eğitimi enjekte edip, yaygınlaştırmak; ve özellikle başörtüsü serbestisini ilk ve orta öğretim kurumlarında genişletmek şeklinde ideolojik bir amaç güttüğü yolunda. (3)

Bu konuya yazının ikinci bölümünde döneceğim. Birinci bölümde ise bir başka eleştiri üstünde duracağım.

Bu ikinci eleştiri, ilginçtir, kıyafet serbestliğinin gençler arasındaki sınıf ve statü farklarını öne çıkaracağı konusunda odaklanıyor. Bir de bu durumun velilere ekonomik yük getireceği konusu var tabi.

Bu yorumları, medyada kimi pedagoglar ve eğitimcilerce dillendiriliyor olsa da ciddiye almakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim. Bana büyük ölçüde, ana teması Cumhuriyetin kuruluşunda bir dönem hakim olan “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle” iddiasına dayanan demagojik bir argüman gibi görünüyor.

Çıplak Gerçeği Görünmez Kılma Çabası

Türk ulusunun imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış kitle olduğu iddiası, 1920-30’larda gelişip ülkelerinde iktidarı elde eden otoriter ideolojilerle (Faşizm, Nazizm, Falanjizm vb.) flört etmeye başlayan; ve 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu ile iyice otoriter ve sert bir tavra bürünen Tek Parti Dönemi CHP seçkinlerine ait bir argümandı. İki savaş arası dönemde, Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Sovyet Rusya’da sivil insanların yaşlısı, genci ve çocuğuyla siyah, kahverengi ve kızıl renkli tek tip üniformalar giymeye başladığı iki on yıl yaşandı. Bu üniformalar, otoriter yönetici seçkinlerin, ağzına kadar statü farklılıkları ve sınıf çatışmalarıyla dolu olan toplumlarına, bunları sözde yok kılmak için empoze ettikleri kıyafetlerdi.

Öte yandan 1920’lerin 30’ların otoriter ve totaliter rejimleri sınıfsal farklılıkları görünmez kılmak kadar, farklı kimliklerinden, bireyliklerinden, kadınlık ve erkekliklerinden arındırılmış; devlete ve otoriteye boyun eğmeyi amentü edinmiş tek tip bir “Yeni İnsan”; ve bu tek tip insanlardan mamul disipline edilmiş, homojen toplumlar yaratmak peşindeydiler. Bu okul önlükleri ve üniformalar da çocukları ve gençleri bu arı kovanı misali toplum modeline uygun “işçi arılar” haline getirmek üzere aidiyetlerinden, bireyselliklerinden, cinsiyetlerinden ve cinselliklerinden sıyırıp arındırmayı amaçlayan anti-libidinal, arzu baskılayıcı zırhlar olarak tasarlanmış şeylerdi.

İşte Türkiye’de bu yeni yönetmelikle kaldırılan önlükler, bu iki on yıldan miras kalmış; özde değil ama görüntüde sınıfsız ve homojen bir toplum illüzyonu yaratmaya adanmış arkaik kıyafetlerdi. Ancak çıplak gerçek ortada: ne Avrupa’da ne de Sovyet Rusya’da çocukların ve gençlerin okullarında üniformalar giymesiyle sınıfsız-homojen toplum idealine ulaşılamadı. Yalnızca bu çıplak gerçek göz-merkezli modern toplumlar için görünmez kılınmaya çalışıldı.

Özgürlüğün Bedeli Gerçeğin Travması mı?

Bugün hala okullarda çocukların önlük giymesini sınıf ve statü farklılıklarının görünür olmaması adına savunabilmek bana gerçekten anlaşılmaz geliyor. Ailelerinin aralarında sosyal statü farkları olduğu gerçeğini çocuklardan ve gençlerden gizlemeye çalışmak -ki bu hiç de beyaz sayılamayacak bir yalan- onların kişisel gelişimi açısından ne kadar yararlı olabilir?

Çocukların içinde yaşadıkları sınıflı, tabakalaşmış toplum gerçeğini erken yaşlarda görüp, bununla başetmeyi öğrenmeleri daha doğru değil mi? Önlükle, üniformayla, ceketle, kravatla dayatılmaya çalışılan bir illüzyonla, bir yalanla büyümeleri daha mı doğru? Bu yalanın önlemeye hizmet edebileceği tek şey çocukların ve gençlerin psikolojik travmaları değil, özellikle gençlerin bu tabakalaşma karşısında özgürlükçü-eşitlikçi siyasi bilinç ve kimlik edinme ihtimalleri olacaktır.

Peki tabakalaşmış toplum gerçeğiyle yüzleşmek çocuk gelişimi için onların farklı aidiyetlerini, cinsel kimliklerini ve bireyselliklerini yansıtabilecekleri kıyafetler giyme özgürlüklerini ellerinden almayı gerektirecek kadar yıpratıcı, baş edilemez bir travma mıdır? Küçücük yaşta bedenlerive kıyafetleri üstündeki özgürlüklerinin ellerinden alınıp önlüklere, üniformalara mahkum edilmeleri onlar için daha büyük bir travma değil midir?

Kaldı ki, ne sanıyor bu eğitimciler, pedagoglar: çocuklar ve gençler yalnızca okul ortamında mı bir araya gelip sosyalleşiyorlar? Oynamak, gezmek, dolaşmak vb. için okul dışında bir araya gelip önlüksüz, üniformasız, farklı kıyafetler içinde birbirlerini görmüyorlar mı? Birbirlerine özenip daha pahalı, marka giysiler, takılar, oyuncaklar, barby bebekler, cep telefonları vb. için ana-babalarının başının etini yemiyorlar mı?

Bu çocuklar ve gençler internette, televizyonda bir yanda lüks içinde semirip obez olan, bir yanda açlıktan ölenlerin olduğu bir dünyada yaşadıklarını görmüyorlar mı? Görüp sınıflı, tabakalaşmış toplum gerçeğine uyanmıyorlar mı?

Ey hala daha önlük giymenin çocukları ve ana-babalarını sınıflı toplum gerçeğinin travmalarından koruyacağına inanan/savunan eğitimciler; siz hangi paralel evrende yaşıyorsunuz? Bu neyin kafası?

Referanslar:

(1) http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/11/20121127-1.htm

(2) http://mevzuat.meb.gov.tr/html/52.html

(3) http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=18001&sube=0#.ULi-8lbpvDQ

 

 

Gökçen Özdemir

Rusya: Akkuyu’da süreç normal işliyor

Rusya Enerji Bakanı Novak, Akkuyu Nükleer Santrali’nin proje finansmanının planlandığı gibi ilerlediğini söyledi.

Rusya Federasyonu Enerji Bakanı Alexander Novak, Rus basınında yer alan ”Akkuyu Nükleer Santrali’nin maliyetinin daha da artabileceği yönündeki haberlere” ilişkin, ”Rusya Enerji Bakanlığı tarafından projenin maliyetinin artacağına dair herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Projenin finansmanı planlanan çerçevede ilerliyor” dedi.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız ile ortak basın toplantısı düzenleyen Novak’a, Türkiye’deki 2. nükleer santralin inşasına yönelik herhangi bir tekliflerinin olup olmadığı soruldu.

Novak, bu soruya, ”Türkiye’de nükleer sanayinin geliştirilmesi Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliğinin stratejik boyutunu oluşturuyor” yanıtını verdi.

Akkuyu Nükleer Santrali’ne yönelik çalışmaların ise öngörülen zaman cetveli içerisinde ilerlediği bilgisini veren Novak, projelendirme ve lisanslama çalışmalarına devam edildiğini ifade etti.

-Bütün tekliflere açığız-

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da ikinci nükleer santralle ilgili bütün tekliflere açık olduklarını, öncelikle 4 ayrı firmanın verdiği teklifleri değerlendireceklerini ve bu değerlendirmelerden sonra yorumlama yapacaklarını belirtti.

Yıldız, konuk bakan ile başta enerji olmak üzere, ticaret, finans ve ekonomi konularını görüştüklerini söyledi.

Rosatom’un Başkanı ile bugün yaptıkları görüşmeyi anımsatan Yıldız, nükleer santrallerle ilgili bütün tekliflere açık olduklarını dile getirdi.

İkinci nükleer santral için öncelikle 4 ayrı firmanın verdiği teklifleri değerlendireceklerini vurgulayan Yıldız, bu değerlendirmelerden sonra yorumlama yapacaklarını aktardı.

Kanada, Japonya, Güney Kore ve Çin ile bu tür müzakerelerin devam ettiğini hatırlatan Yıldız, bu yılın sonuna kadar bu müzakerelerden bir sonuç alacakları kanaatinde olduklarının altını çizdi.

(Yeşil Gazete)

 

SABİM intiharı

Türk Tabipleri Birliği (TTB) İkinci Başkanı Gülriz Erişgen, acil tıp asistanı Dr. Melike Erdem’in, Alo 184 SABİM hattına gelen bir hasta şikayeti nedeniyle savunmasının alınmasının ardından intihar ettiğini öne sürerek, “sağlık çalışanları üzerinde baskı aracına dönüştürülen Alo 184 SABİM hattı kapatılmasını istediklerini” belirtti.

Erişgen, sağlık alanında bazı emek ve meslek örgütlerinin temsilcilerince, TTB Genel Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil tıp asistanı Erdem’in, 30 Kasım’da, Sağlık Bakanlığı’nın Alo 184 SABİM hattına yapılan bir şikayetle ilgili savunma verdikten sonra çalıştığı hastanenin 6. katından atlayarak yaşamına son verdiğini savundu.

Erdem’in “psikolojik sorunları olduğu” yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade eden Erişgen, şöyle dedi:

“Meslektaşımız, Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde maruz kaldığı baskılardan kaçıp bu hastaneye gelmiş. Tanıyanlar, Erdem’in adalet ve vicdan duygusuna sahip, alçak gönüllü, yardımsever, ailesine düşkün, geleneksel değerlerine bağlı, çalışkan ve yaşam dolu bir genç olduğunu söylüyor.

Sağlıkta Dönüşüm Programı ile iyiden iyiye kalabalıklaşan, hastaları olduğu kadar sağlık çalışanlarını da canından bezdiren acil servisler, ihtisasının son yılında bile sayıları azalmayan ağır nöbetler ve haksız yere maruz kalınan soruşturma bu trajik sonu hazırladı.”

“Suçluluk telaşının delili”

Sağlık Bakanlığı’nın Erdem’in ölümüyle ilgili açıklamasına da tepki gösteren Gülriz Erişgen, bakanlık açıklamasını suçluluk telaşının bir delili olarak gördüklerini dile getirdi.

Erdem’in, SABİM’e verdiği savunmasını basın mensuplarına dağıtan Erişgen, genç doktorun, durumu acil olmayan özürlü bir hastaya yardımcı olduğunu, ancak buna rağmen suç işlemiş gibi soruşturmaya maruz kaldığını ve aynı gün çalıştığı hastanede yaşamına son verdiğini kaydetti.

Bakanlığın, suçluluk telaşına kapılıp delilleri yok etmeye çalıştığını öne süren Erişgen, “Sağlık Bakanlığı’nın Dr. Erdem’in ölümüyle ilgili delilleri karartmasına asla izin vermeyeceğiz” dedi.

Erişgen, “sağlık çalışanları üzerinde baskı aracına dönüştürülen Alo 184 SABİM hattının kapatılmasını istediklerini”, 4 Aralık’ta bütün sağlık kurumlarında bunu protesto edeceklerini bildirdi.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Başkanı Çetin Erdolu, SABİM hattının adeta “kıyım hattına” dönüştüğünü iddia etti.

(CnnTürk)

 

Zara pes etti

Greenpeace hazır giyim markası Zara’ya sadece 8 günlük bir kampanyayla diz çöktürdü. Baskılara dayanamayan Zara ürünlerini zehirli kimyasallardan arındıracağına dair güvence verdi.

Greenpeace hazır giyim ürünlerinin hazırlanışında kullanılan ve insan ve çevre sağlığı için zararlı olan kimsayallardan vazgeçilmesi için geçen yıl uluslararası kampanya başlatmış, C&A ve Marks&Spencer gibi markaların bu kampanya karşısında duyarlı davranıp pozitif adım atmasına rağmen Zara kampanyaya kulak asmamıştı. Uzun süre Zara’yı diyaloğa davet eden Greenpeace, bu çağrılar da sonuç vermeyince kısa süre önce İspanyol markasını parmakla gösteren medyatik eylemlere yönelmişti. Özellikle Avrupa’da yankı uyandıran bu eylemler üzerine Zara geçtiğimiz gün bir açıklama yaparak 2020 yılına kadar tedarik zincirinden ve ürünlerinden zehirli kimyasalları çıkarma sözü verdi.

Greenpeace, hazır giyim ürünlerinin hazırlanışında kullanılan “nonilfenol etoksilat” ve “fitalat” gibi maddeler ile renklendirici boyaların insan ve çevre sağlığı açısından olağanüstü zararlı olduğu konusunda dünya kamuoyunu uzun süredir uyarmaktaydı. Çevre örgütü, söz konusu ürünlerin yıkandıktan sonra doğadaki suya karıştıkları ve canlılar üzerinde hormonal bozukluklara, insan üzerinde de kanser hastalıklarına yol açtığını belirtiyor.

“Yıkamadan giymeyin”

Greenpeace, konu hakkındaki incelemesini, 29 ülkede 20 büyük hazır giyim markası tarafından satılan tişört, kot pantalon, elbise ve gömlek gibi 141 tekstil ürünü üzerinde uzman bilimadamlarıyla gerçekleştirdi. Bilimadamları incelenen ürünlerin yüzde 63’ünde insan ve çevre sağlığını doğrudan tehdit eden kimsayal maddeler bulunduğunu tespit etti.

Greenpeace uzmanları bu tehditlere karşı yeni alınan ürünlerin, söz konusu kimyasalların kullanımından vazgeçilene kadar, yıkanmadan kullanılmaması uyarısında bulunuyor.

(Deutsche Welle)

 

Memleket sele teslim

Türkiye’nin dört köşesinde meydana gelen seller hayatı olumusuz etkiledi. Bölge bölge selin bilançosu

MUĞLA: Bodrum ilçesinde dün sabah etkisini iyice arttıran şiddetli lodos hayatı kabusa çevirdi. Yalıkavak Küdür Yarımadası açığında İngiliz çiftin yatının tonoza bağlı halatı koptu. Çift, karaya sürüklenen yattan atlayarak canını kurtarırken, kurtarma eğitimi verdikleri ’Jack’ adlı  köpeği, bağlama halatını yüzerek karaya çıkarıp ağaca doladı. Lodos nedeniyle feribot seferleri iptal edildi, yük götüren gemiler ise çareyi Bodrum koylarına sığınmakta buldu.

EDİRNE: 2 gündür aralıklarla etkili olan sağanak yağmur, Havsa İlçesi’nde bağlı bin nüfuslu Yolageldi Köyü’ndeki 5 bin dönüm araziyi sular altında bıraktı. Edirne Belediyesi gün boyunca anonslarla vatandaşları sel ve benzeri tehlikelere karşı uyarıyor.

Yağışla birlikte, kent merkezinden geçen Sarıçay’da su seviyesi yükseldi. Teknelerinin halatlarını güçlendirmeye çalışan balıkçılar, bu sırada zor anlar yaşadı. Yoğun yağışın sürüklediği atıklar, boğaz yüzeyinde kirlilik oluştururken, deniz kıyısı çamur rengini aldı.

İSTANBUL: Sabah saatterinde başlayan ve öğlene doğru etkisini artıran yağmur nedeniyle yaşanan kazalar şehrin trafiğini felç etti. E-5 ve TEM’de kilometrelerce araç kuyrukları oluştu. Ümraniye ve çevresinde sürücüler kontak kapatırken, sabah saatlerinde Mahmutbey gişelerinde bir TIR’ın dorsesi yola düştü. Bu nedenle TEM ve çevreyolları kilitlendi.

TEKİRDAĞ: Çorlu ilçesinde, dün sabah saatlerinde hızını artıran sağanak yağmur cadde ve sokakları göle çevirdi. Son 6 saatte metrekareye 22 kilogram yağış düşerken, çok sayıda araç yolda kaldı. Belediye hoparlöründen dere yataklarına yakın oturanları ‘evleri boşaltın’ anonsları yapıldı. Yağışlar aralıkla sürüyor.

ÇANAKKALE: Gün boyu aralıklarla etkili olan kuvvetli sağanak, hayatı olumsuz etkiledi. Kent merkezinde sabah saatlerinden itibaren zaman zaman şiddetini artırarak devam eden sağanakta, 8 saatte metrekareye 20,8 kilogram yağış düştü.

BURSA: Bursa’da ise yağış sebebiyle kayganlaşan yolda kontrolden çıkan araç, orta refüjde bulunan ağaçlara çarptı. Araçtaki 2 kişiden 1’i hayatını kaybetti. Diğerinin tedavisi sürüyor.

(Yeşil Gazete)

 

Japonya’da tünel faciası

0

Japonya’daki Sasago tünelinde bu sabah saatlerinde meydana gelen büyük çöküntü birçok taşıtın mahsur kalmasına yol açtı. Japon medyası en az 7 kişinin kayıp olduğunu bildiriyor.

Çöküntüden sağ kurtulmayı başaranlar, büyük beton parçalarının arabaların üzerine düştüğünü anlatıyor.

Tokyo’nun 80 km. batısında Nagoya’ya giden yoldaki tünelde meydana gelen çöküntü sırasında yangın çıktı ve daha sonra tünelden bazı yanmış cesetlerin çıkarıldığı görüldü.

4,3 km. uzunluğundaki Sasago tüneli, Japonya’daki en uzun tünellerden biri. Tünelin içindeki kapalı devre yayın yapan kameralardan alınan görüntülerde, Tokyo yönüne giden yolun üzerinde 100 metre kadarlık bir bölümün çöktüğü görülüyor.

Tünelden yayılan yoğun dumanlar da kurtarma çalışmalarını engelledi ve ikinci bir çöküntü kaygısı yüzünden yardım çalışmalarına birkaç saat ara verildi.

Çalışmaların yeniden başlamasından sonra ilk cesetlere ulaşıldı.

Ölü sayısı belirsiz

Olayın meydana geldiği Yamanaşi bölgesi sözcüsü, Fransız Haber Ajansı’na verdiği demeçte, “Tünelin içinde bazı yanmış cesetler olduğu doğrulandı. Kesin ölü sayısı henüz bilinmiyor.” dedi.

BBC’nin Tokyo muhabiri Rupert Wingfield Hayes, tünelde mahsur kalanları kurtarma çalışmalarının eleştirilere hedef olduğunu, medyada, yardım ekiplerinin bölgede gelişinin üç saat sürdüğü yolunda haberler çıktığını kaydediyor.

Tünelden çıkmayı başaran bir kadın, diğer beş kişiyle birlikte bir kamyonette yolculuk ettiklerini anlattı ve diğer yolculara ne olduğunu, kendi taşıtlarının önünde ve arkasında kaç taşıt daha bulunduğunu bilmediğini söyledi.

BBC muhabiri, ülkenin en önemli karayollarından biri üzerindeki önemli bir tünelde böylesi bir felaket meydana gelmesinin birçok soruyu peşi sıra getireceğini kaydediyor. Karayolunu işleten özel şirket, tünelin iki ay önce köklü bir denetimden geçirildiğini ve sağlam olduğunun açıklandığını bildirdi.

(BBC Türkçe)

 

Asker ölümleri, ya kaza ya intihar

Zorunlu askerlik yapan Mert Evren Akdağ’ın intihar ettiği, İsmail Akça’nın ise kaza kurşunuyla öldüğü iddia edildi. Akça’nın terhis olan bir arkadaşı ise Akça’nın ailesini arayarak olayın kaza değil cinayet olduğu iddiasında bulundu.

Şırnak ve İzmir’den iki şüpheli asker ölümü haberi geldi. Şırnak’ta zorunlu askerlik yapan İsmail Akça’nın “kaza kurşunu” ile öldüğü iddia edilirken, Eskişehirli Mert Evren Akdağ’ın da Bergama Orduevi’nde intihar ettiği ileri sürüldü.

Mert Evren Akdağ’ın bilinmeyen bir nedenle bunalıma girdiği ve on gündür kimseyle konuşmayarak, kendi içine kapandığı belirtildi.

Haber sitelerinde yer alan bilgilere göre, Akdağ’ın kaldığı koğuşta gece diğer askerler uyurken, ranzaya bağladığı kravatla intihar ettiği iddia edildi.

Gürültüyle uyanan askerler Akdağ’ı kurtarmaya çalışsa da başarılı olamadılar.

Akdağ toprağa verilmek üzere Eskişehir’e götürüldü. Askeri yetkililer konuyla ilgili bir açıklama yapmazken, soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Şırnak’ta zorunlu askerlik yapan Akça’nın ise terhisine iki ay kala “kaza kurşunu” ile öldüğü iddia edildi.

Radikal gazetesinden Enis Tayman’ın haberine göre, İsmail Akça’nın ağabeyi Murat Akça, Diyarbakır Savcılığı tarafından oluşturulan otopsi raporundan tatmin olmadıklarını belirterek araştırmanın derinleştirilmesi için yeni bir otopsi yapılacağını duyurdu ve defin işlemlerinin durdurulduğunu söyledi.

Cumartesi günü Akça’nın birliğinden altı ay kadar önce terhis olan arkadaşı baba Asım Akça’yı arayarak, İsmail’in kaza sonucu ölmediğini söyledi.

Arayan kişi “Oğlunuz kaza ile hayatını kaybetmedi, onu birliğimizdeki uzman çavuş vurdu. Birlikte cep telefonu kullanmamız yasaktı. İsmail, cep telefonu yakalattı. İsmail ile bu uzman çavuş arasında daha önce de bir tartışma yaşanmıştı. Bu tartışmadan dolayı İsmail, ‘Disko’ olarak bilinen askeri disiplin koğuşunda yatmıştı” dedi.

Bu olayın ardından gün boyu İsmail’in birliğini aradıklarını belirten ağabey Murat Akça ise kimseye ulaşamadıklarını belirterek şöyle konuştu: “Ulaşmaya çalışıyoruz. Görev yaptığı birliği arıyoruz. Telefona cevap vermiyorlar. Bir iki kez açıldı telefon bu sefer de ‘muhatabı biz değiliz’ dediler. Buradaki askeri birlikten de hiçbir şekilde bilgi verilmiyor. Kuşadası’na iki uzman çavuş getirdi kardeşimi onlar da bize göre yanıltıcı bilgi verdiler. Bizce biliyorlar ama üzerini kapatmaya çalışıyorlar.”

Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Asker Hakları İnisiyatifi ile yapılan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, son iki buçuk yılda 175 er ve erbaş, son 10 yılda ise toplam 934 erbaş ve erin intihar ettiğini ifade ederek, “Son iki buçuk yılda iç güvenlik olaylarında 233 şehit, son 10 yılda ise 818 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeli şehit olmuş. Son on yılda intihar olayları şehit sayısını geçmiş durumda” demişti.

(Bianet)

 

Yeşiller/Sol: “Kamu denetçiliği kime emanet?”

Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ile Arif Ali Cangı bugün yayınladıkları basın açıklaması ile Hrant Dink’in 301. Maddeden mahkûmiyetini onayan Yargıtay Genel Kurulu’ndaki 23 yargıçtan biri olan Mehmet Nihat Ömeroğlu’nun hukuk sistemimize yeni giren Kamu Denetçiliği’nin başına seçilmesini eleştirdi.

“AKP’yi kamuoyunun vicdanını ve hukuku hiçe sayarak yaptığı bu seçimi sorgulamaya davet ediyoruz” denilen basın açıklamasının tam metni şu şekilde

KAMU DENETÇİLİĞİ KİME EMANET?’

Hukuk sistemimize yeni giren Kamu Denetçiliği’nin başına, Hrant Dink’in utanç verici 301. Maddeden mahkûmiyetini onayan Yargıtay Genel Kurulu’ndaki 23 yargıçtan biri olan Mehmet Nihat Ömeroğlu seçildi.

Hrant’ın cinayete kurban gitmesiyle sonlanan süreç halen hafızalarımızda canlı. Unutmuyoruz, unutamıyoruz. 

Hrant bu topraklarda barış içinde, eşit ve özgür olarak ama geçmişimizle barışık bir şekilde yaşamak için kendine düşeni insanlığın gördüğü en cesaretli dille ve tavırla hayatı pahasına ortaya koydu.

Onun hakkında 301. maddeden verilen kararı bütün dünya ve Türkiye tartıştı. Ama yapılan haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı kamuoyunun koyduğu tepkiler dikkate alınmadı. AİHM’ın de ifade özgürlüğünün ihlal edildiği görüşüne vardığı bu kararın altında imzası bulunan bir kişi Türkiye’nin ilk Kamu Başdenetçisi seçildi.

Kamuoyunun yakından takip ettiği bir davada ve üstelik dava dosyasında Fırat’ın Hrant olduğunun belirtildiği resmi belgelerin olduğunun bilinmesine rağmen Ömeroğlu savunmasını şu şekilde yaptı: “Dava dosyasında adı Fırat’tı. O olduğunu bilmiyordum. İşimiz çok yoğundu. Her gün böyle çok karar alıyorduk. Antakya’lıyım ve Sarıyer’de Ermeni komşularım var ve görüşüyoruz.”

Ömeroğlu, Türkiye ve dünya kamuoyunun vicdanında temize çıkamamıştır. Ömeroğlu’nun Hrant’a yapılanlar ortada dururken devlet ile vatandaş arasında barışı sağlayacak ombudsmanlık gibi bir görevde bulunması kabul edilemez. Böylesine bir başdenetçinin ‘insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk denetimi’ yapabileceği inandırıcılıktan uzaktır.

AKP’yi kamuoyunun vicdanını ve hukuku hiçe sayarak yaptığı bu seçimi sorgulamaya davet ediyoruz.

Mehmet Nihat Ömeroğlu, adını daha fazla tartışma konusu yapmadan, kendini tutarsız şekilde savunmaya son vererek hemen istifa etmelidir.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan – Arif Ali Cangı

(Yeşil Gazete)

İsveç’te cinsiyet ayırmayan oyuncaklar devri

Anna Molin’in WSJ için yaptığı haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Oya Yalçın‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bu tatil sezonunda, alışveriş listenize kızınız için silah ve oğlunuz için oyuncak bebek eklemeye ne dersiniz?

Oyuncak satın alımında cinsiyet ayrımı gözetmeyen vizyon, İsveç’de hayata geçiyor. Lisanslı bir Toys “R” Us markası olan Top-Toy Group, Noel sezonu için cinsiyet-körü bir katalog bastı.

Bazı sayfalarda kızlar oyuncak silahları savururken, erkekler fön makinesi kullanıyor ve oyuncak bebekleri kucaklıyorlar. Özel bir şirket olan Top-Toy şirketi 12 milyon katolog bastı ve BR Toys zincir mağazalarının sahibi ayrıca Kuzey Avrupa’da 303 satış noktası bulunuyor.

İsveç’deki bir Top-Toy Group kataloğunda bir erkek çocuğu- solda- “Fashion Girl” güzellik ürünleri ile oynuyor.

İsveç’in en önemi reklam denetçisi Reklamombudsmannen ya da RO son yıllarda kız çocuklarını oyuncak bebeklerle, yapıştırma kitapları, mutfak ve güzellik oyuncakları ile erkek çocuklarını ise silah, araba, tren ve teknolojik aygıtlarla gösteren oyuncak satıcılarının katalog ve reklamlarını paylamaya başladı. RO ayrıca, H&M zincirlerinin sahibi Hennes & Maurtiz’i de fazlasıyla yanık tenli bikini modeli reklamları için de eleştirmişti.

Top-Toy’un İsviçre kataloğunu Danimarkalı emsalleri ile karşılaştırdığımızda, oyuncak silahlı fotograflarda kızların erkeklerin yerini aldığını, oyuncak bebekli ve peluş köpekli fotograflarda ise erkeklerin kızlarla yer değiştirdiğini görüyoruz. İsveç kataloğunda bir erkek çocuk, bir kız çocuğunun saçlarını kurutuyorken, Danimarka versiyonunda daha büyük bir kız çocuğu kendi saçlarını kurutuyor.

Top-Toy’un İsveç satış direktörü Jan Nyberg şirketin ayrıca mağaza vitrinleri ve paketlemede de cinsiyet ayrımı gözetmeyen yaklaşımı yansıtan ayarlamalar üzerinde çalıştığını söylüyor. Kızlar ve erkekler Top-Toy’un kendi mutfat seti “Happy House”da beraber oynarken görülebiliyor.

“Büyük oyuncak üreticilerinin kutularının nasıl göründüğüne, ürünleri küresel pazar için üretildiği sürece karar veremeyiz. Ama kendi mağazalarımızdaki kendi kutularımızda değişiklikler yapabiliriz.” diyor Nyberg.

İsveç hükümeti, kadın ve erkek arasındaki eşitlikleri düzenleme çabalarında en ön sıralarda yer alıyor. Cömert babalık imtiyazları sağlamaya ve 2014 yılına kadar iş yerlerinde cinsiyet eşitliğini desteklemeye yönelik 340 milyon dolar karşılığı harcama yapmayı planlıyor. Geçen sene, ülke tek bir cinsiyet zamiri kullanımı üzerine kafa patlattı ve bir kişinin cinsiyeti bilinmiyorsa veya belirsizse “he” veya “she” yerine “hen” kullanılmasını önerdi.

9 milyon nüfuslu bir ülkede, verimli bir işyeri ve sağlıklı bir refah devlet için esas prensip olarak görülüyor cinsiyet eşitliği. İsveç kadınlara üretimi sürdürmede iş gücü olarak ihtiyaç duyuyor. Devlet destekli çocuk bakımı kurumları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra devreye sokularak kadınların çocuk sahibi olduktan sonra işlerine dönmelerini sağladı ve dört farklı devlet kuruluşu bu meseleyle adandı.

Nyberg değişimlerin kültürel eğilimleri yansıttığını söylüyor. “Kataloğumuzun bugünkü çocukların nasıl oynadığını yansıtmasını istiyoruz. Modern olmak bizim için önemli.” diyor.

Stockholm Tuesday’daki bir BR mağazasında, silah ve araba bölmelerinde, erkek çocuklarını görüntüleri baskın ama aynı zamanda peluş oyuncaklarla oynayan erkek çocukları da görülebiliyor.

Top-Toy Group / Toys “R” Us’ın İsveç kataloğu bir kız ve erkek çocuklarını oyuncak silahlarla oynarken gösteriyor.

Satış görevlisi bir kadın mağaza vitrinlerinde fazla bir farklılık görmediğini ama çalışanların müşterilerle konuşurken sterotiplerden kaçınmak üzere eğitildiğinden söz ediyor. “Eğer biri beş yaşında bir kız çocuğu için hediye sorarsa onları otomatik olarak oyuncak bebek reyonuna götürmüyoruz. Onun yerine nelerle ilgilendiğini soruyoruz.”

2 yaşındaki oğlu ile Noel alışverişine çıkan sigorta satış görevlisi Malin Welin etkilendiğini söylüyor. “Bence tüketicileri gerçekten dinliyor olmaları harika. Bu değişimlerden önce burada çok alışveriş yapmazdım çünkü kız ve erkek çocukları arasında pembe ve mavi olarak ayrım yapmalarını sevmezdim.”

Diğer satıcılar da bu sorun ile mücadele etmekte. Bu sene Harrods/London da oyuncakları cinsiyete değil temaya göre sınıflandıran bir mağaza açtı.

Çocuk gelişiminde cinsiyetin rolü onyıllardır hararetli bir gündem oluşturdu, özellikle de ABD’de, 1970’lerde çocukların belli başlı tavırlara karşı önyargılı olup olmadıklarını araştıran çalışmalardan sonra. 1980’ler ve 90’larla birlikte ebeveynler geleneksel dişil oyuncakları erkek çocuklarına almaya başladılar; ya da tam tersi.

Los Angeles’daki Occidental Kolej’de sosyolog profesörü Lisa Wade, cinsiyet ayrımı gözetmeyen Top-Toy’s yaklaşımının kayda değer olduğunu çünkü oyuncak bebek ve fön makinelerini erkek çocuklarının eline vererek, erkeklik ile ilgili yaygın fikirlere meydan okunduğunu söylüyor. “Kız çocuğunuza alet edevat oyuncakları verebilirsiniz ama erkek çocuğunuza ruj çantası vermezsiniz.” diyor.

Çoğu örnekte, cinsiyet ayrımı gözetmeyen platformun bir pazarlama taktiği olup olmadığından şüphelendiğini ekliyor Lisa Wade. “Şirketlerin bunu etik kaygılarla yaptıklarını düşünmek bir hata. Çoğu zaman stratejik kaygılarla yapıyorlar.”  diyor.

RO için denetleme yapan Elisabeth Trotzig Top-Toy’u alkışlıyor. “Diğerlerinin de bu çizgiyi takip edeceklerine ikna oldum. İş çocuklara ve gençlere dayandığında durum özellikle önemli çünkü onlar pazarlama iletişimini değerlendirmek için yeterli deneyime ve fırsata sahip değiller.” diyor.

Bir İsveç Top-Toy mağazasında, kız ver erkek çocuğunu gösteren, kutuda bir “Mutlu Ev” oyun seti.

Mr. Nyberg Top-Toy’un, katalogdaki değişikliklerden sonra olumlu e-mailler ve mağazalarda da olumlu yorumlar aldığını ama tüm müşterilerin de bu durumdan mutlu olmadığını söylüyor. “Her zaman olduğu gibi iki taraf var.” diye ekliyor.

(The Wall Street Journal, Yeşil Gazete)

Çeviren: Oya Yalçın