Bugün Dünya Deniz Kaplumbağaları Günü… Ancak her yıl okyanuslara atılan sekiz milyon ton plastikle bu harika yaratıklar tehdit altında. Aslında yedi deniz kaplumbağası türünden altısı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
WWF bu canlıların ne kadar harika olduğuna işaret ederek deniz kaplumbağaları hakkında 10 gerçeği sıralıyor.
Guy Marcovaldi / WWF-İngiltere
Kaplumbağaların dişleri yoktur. Bunun yerine, üst ve alt çenelerinde, bir çift takma diş gibi kafatasına oturan keratinden (tırnaklarınızın yapıldığı maddeden) yapılmış kılıflar bulunur.
Peter CH Pritchard / WWF-UK
Kaplumbağa kabukları, birbirine kaynaşmış 50’den fazla kemikten yapılmıştır – bu yüzden kemiklerini tam anlamıyla dışarıdan giyerler.
Jurgen Freund / WWF-UK
Bir deniz kaplumbağasının yaşamının ilk birkaç yılı genellikle “kayıp yıllar” olarak anılır. Bunun nedeni, yavruların ortaya çıkması ile yiyecek aramak için kıyıdaki sığ sulara dönmeleri arasındaki sürenin incelenmesinin inanılmaz derecede zor olmasıdır. Denizde geçirdikleri kayıp yıllar – ki bu süre 20 yıla kadar çıkabilir – büyük ölçüde insanlar için bir sır olarak kalıyor.
Canon / WWF-UK / Carlos Drews
Deniz kaplumbağası türleri boyut olarak büyük farklılıklar gösterir. En küçüğü Kemp’s ridley kaplumbağası yaklaşık 70 cm uzunluğunda ve 40 kg ağırlığa sahipken, deri sırtlı kaplumbağa 180 cm ve 500 kg ağırlığa ulaşabiliyor. Bu da 10 kat daha ağır olduğu anlamına geliyor!
Bin deniz kaplumbağası yumurtasından en az birinin yetişkinliğe ulaşabileceği tahmin ediliyor. Ve kumsalların çöplerle dolu olması durumunda yavruların denize ulaşması önünde insan kaynaklı engeller ortaya çıkmış oluyor.
Canon / WWF-UK / Roger Leguen
Dişi deri sırtlı deniz kaplumbağaları yuva yaptıklarında bazı ilginç sesler çıkarırlar – bunlardan bazıları insan geğirmesine benzer.
Peter CH Pritchard / WWF-UK
Öte yandan kaplumbağalar kırmızı, turuncu ve sarı renkli yiyecekleri tercih ediyor gibi görünüyor. Yemek ararken bu renkleri diğerlerinden daha fazla araştırıyorlar gibi görünüyorlar.
Michel Gunther / WWF-İngiltere
Deniz kaplumbağaları uzun mesafeler kat edebiliyor – rekor, Endonezya‘dan Amerika‘nın batı kıyısına 647 gün boyunca yaklaşık 13 bin mil (20 bin 921 km) yüzen bir deri sırtlı dişinin!
Jurgen Freund / WWF-UK
Dişi deniz kaplumbağaları yuva yapmak için yumurtadan çıktıkları kumsala geri dönerler. Deniz kaplumbağalarının şaşırtıcı yön bulma yetenekleri, Dünya’nın manyetik alanlarına olan duyarlılıklarından gelir.
Tüm bu şaşırtıcı özelliklere ve adaptasyonlara rağmen, yedi deniz kaplumbağası türünden altısı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ve yedincisi yetersiz veri olarak listeleniyor.
Plastik kirliliği, deniz kaplumbağaları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Her iki deniz kaplumbağasından birinin plastik yediği, plastikleri denizanası gibi canlılar sanarak yuttuğu düşünülüyor.
Yunanistan‘ın güneybatısındaki Mora Yarımadası açıklarında yaklaşık 700 göçmeni taşıdığı tahmin edilen bir balıkçı teknesinin batması sonucu en az 79 kişinin hayatını kaybetmesi üzerine başkent Atina‘da protesto düzenlendi.
Protestocular göçmen trajedilerine Batı‘nın emperyalist, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) savaşçı, Avrupa Birliği‘nin yanlış göçmen politikalarının neden olduğuna dikkat çekti.
Atina’daki Sintagma Meydanı‘nda toplanan binlerce protestocu, Akdeniz‘e göçmen akınına yol açmakla suçladıkları NATO ve emperyalist politikaların yanı sıra AB’nin göçmen politikalarını protesto etti.
Demonstration of thousands of people in #Athens against racism and the ship wreck. Rescuers saved 104 passengers from the boat that sank in deep waters off #Greece’s coast early on Wednesday while they found 79 dead. pic.twitter.com/kdeT9b17MI
Yunanistan Mücadeleci İşçiler Cephesi (PAME), öğrenci dernekleri ve Yunan Komünist Partisi (KKE) dahil olmak üzere ağırlıklı olarak sol örgütlerden protestocular, meydanda “Kapitalistlerin çıkarları için Akdeniz’i ölüler denizine çevirdiler” sloganları atarak AB ofisine yürüdü.
AB temsilciliği önünde “Katliamlara asla alışmayacağız”, “Suç devam ediyor, binlerce kişi öldü, öldüren sistem insanlık dışı”, “Göçmenler boğuldu, sığınmacılar öldü, işte AB politikası bu” gibi sloganlar yükseldi.
Protestocular, bir AB bayrağını ateşe verdi.
Atina dışında Selanik, Patras, Karditsa ve Kalamata kentlerinde de birçok ırkçılık karşıtı protestolar düzenlendi.
Protestocular, “Akdeniz’i sıvı bir mezarlığa çevirdiler” ve “Katliamlara asla alışmayacağız” yazılı pankartlar taşıyarak Yunanistan ve Avrupa’nın mülteci ve göç politikasını kınadı.
Fotoğraf: @antonkelaidon / Twitter
‘Teknede yaklaşık 100 çocuk vardı’
Dün (15 Haziran) Yunan Sahil Güvenliği, Pylos’un yaklaşık 87 kilometre güneybatısında uluslararası sularda bulunduğu iddia edilen ve yaklaşık 400 ila 750 kişi taşıdığı düşünülen bir balıkçı teknesini kurtarma operasyonu başlattı.
En az 79 kişinin öldüğü bildirilen facia sonrası toplam 104 sığınmacı kurtarıldı. Teknede yüzlerce sığınmacının bulunması nedeniyle ölü sayısının artacağı tahmin edilse de devam eden arama kurtarma operasyonlarında henüz başka sığınmacılar kurtarılamadı.
Kurtarılan göçmenlerden 68’i Yunanistan’ın merkezindeki Malakasa kabul tesisine nakledildi.
Sığınmacıların Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden akrabaları sevdiklerini bulmak üzere bu merkeze geliyor.
Yetkililer, göçmenlerin yasa dışı girişine olanak sağlamak için suç örgütü kurmak, gemi kazasına neden olmak ve hayatları tehlikeye atmakla suçlanan dokuz Mısırlıyı kaçakçılık zanlısı olarak tutukladı.
Facianın mağduru olan her bir sığınmacının Libya‘dan İtalya‘ya giden tekneye binebilmek için binlerce dolar ödediği belirtiliyor. Teknedeki sığınmacıların büyük bir bölümünün 20’li yaşlarda olduğu kaydediliyor.
Kurtarılanlar, teknede yaklaşık 100 çocuğun da yolcular arasında bulunduğunu ifade ediyor.
Güney Afrika ülkesi Namibya’da Çevre, Orman ve Turizm Bakanlığı, ‘insanları tehdit ettiği’ gerekçesiyle 40 timsahı satışa çıkardı.
“İnsanlar ile vahşi hayvanlar arasındaki çatışmaları azaltmak için’ Zambezi ve Kavango bölgelerinde yaşayan hayvanları ortamdan uzaklaştırma kararı aldıklarını açıklayan Bakanlık Sözcüsü Romeo Muyunda, ulusal parkların dışında yaşamaya başlayan, insan ve diğer besi hayvanlarına zarar veren timsahların, uygun yaşam koşullarını sağlamayı taahhüt eden ülkelere satılacağını söyledi.
Namibya’da koruma tedbirlerinin etkili şekilde uygulanmasıyla son yıllarda vahşi hayvanların sayısının arttığına işaret eden sözcü, bu durumun insanların yaşam alanlarının kısıtlanmasına yol açtığını öne sürdü.
Muyunda, timsahlar için gerekli yaşam alanına sahip olma ve hastalık testi yapabilme şartlarını yerine getiren ülkelere, timsahların satılacağı bilgisini paylaştı.
Namibya hükümeti, 2019’dan bu yana vahşi hayvanların saldırılarından ötürü, vatandaşlarına 2,3 milyon Namibya doları tazminat ödemek zorunda kaldı. Bu, dört yıl içinde vahşi hayvan saldırıları sebebiyle Namibya’nın vatandaşlarına yaklaşık 3 milyon lira ödeme yaptığı anlamına geliyor.
Muğla‘nın Yatağan ilçesinde yer alan Turgut Mahallesinde, Yatağan Termik Enerji Üretim şirketine ait kömür sahası, nisan ayında alınan mahkeme kararını yok sayarak kanuna aykırı bir şekilde kapalı ocak madenciliği gerçekleştirmeye devam ediyor.
Muğla Büyükşehir Belediyesi ve Muğla Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘na karşı açılan dava kapsamında, Muğla 3’üncü İdare Mahkemesi, Yatağan kömür madeninde kapalı ocak madenciliğinin “geri dönüşü olamayacak şekilde tahribat” riski barındırması nedeniyle, tünel açılarak yer altı madenciliği uygulamasına Nisan 2023’te “dur” dedi.
Mahkeme, bilirkişi raporuna başvurarak aldığı kararda, proje alanı çevresinin çoğunlukla tarım arazilerinden ve zeytinliklerden oluşması ve tünellerin tarım arazilerine zarar verebileceği gerekçesiyle “hukuka ve mevzuata uygunluk bulunmadığı” sonucuna ulaştı. Kararda şu ifadeler yer aldı:
“Davaya konu projenin hayata geçirilmesi durumunda doğal çevreninin geri dönüşü olamayacak şekilde tahribata uğrama olasılığı bulunduğu hususu da göz önüne alındığında, dava sonuçlanıncaya kadar işlemin uygulanmaya devam etmesi hâlinde telâfisi güç zararlar doğabileceği de açıktır.
Açıklanan nedenlerle; hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin; uygulanması hâlinde telâfisi güç zararlar doğabileceğinden 2577 Sayılı Kanun’un 27’nci maddesi uyarınca teminat alınmaksızın dava sonuna kadar yürütmesinin durdurulmasına, aynı Kanun’un 20/A maddesinin 2/e bendi gereğince itiraz yolu kapalı olmak üzere, 20/04/2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”
Maden alanını Çevre Mühendisi ve Çevre ve İklim Politikaları Kıdemli Danışmanı Deniz Gümüşel, Muğla Çevre Platformu‘ndan Kazım Yılmaz ve tünellerden birinin üzerinde zeytinliği yer alan Tayibe Demirel ile birlikte ziyaret eden ve incelemede bulunan Yeşil Gazete, mahkeme kararına rağmen sahada açılan üç tünel ile yeraltı madenciliğinin devam ettirildiğine tanık oldu.
Kapalı ocak madenciliğinin yapıldığı tünellerden biri (yukarıda) ve diğer iki tünelin girişlerine giden yollar. Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
‘Tüneller su kaynaklarını ya yok edecek ya zehirleyecek, tarım alanları yok olacak’
Deniz Gümüşel, tüneller açılarak kapalı ocak madenciliği gerçekleştirilmesinin bölgede özellikle yeraltı su varlıklarının yok olması anlamına gelebileceğini açıklıyor:
“İlk raporda [Çevresel Etki Değerlendirmesi raporunda] aslında üstü kapalı bir şekilde söylendiği üzere kömürün üzerinde bir su tabakası var. Orası Yatağan’ın Dipsiz adıyla anılan su kaynakları; Yatağın Ovası‘nın tamamı aslında bu Dipsiz kaynaklarından besleniyor, bütün tarım buna bağlı. Dolayısıyla kömüre ulaşabilmek için de o su katmanını yok etmeleri gerekiyor. Böyle bir susuzlaştırmaprojesi yürütmek zorundalar. Bunu şimdiki tünelleri açtıkları noktada nasıl gerçekleştiriyorlar bilmiyoruz ama çok büyük bir risk.”
Yer altı suyu rezervinin tamamen yok edilmediği senaryoyu değerlendiren Gümüşel, bu durumda da madencilik faaliyetleri nedeniyle su rezervlerin ciddi şekilde kirlenme riski olduğuna dikkati çekiyor. Gümüşel “Dolayısıyla hem su varlıklarının yok olması hem de kirliliği riskini yaratıyor ve Yatağan ovası buradaki su varlıklarıyla besleniyor ve insanlar açısından baktığımızda burası bir tarım ovası. Dolayısıyla su varlıklarını etkilediği için tarımı doğrudan etkiliyor” diyor.
Tünellerle kapalı ocaklarda yürütülen madenciliğin gerekli altyapı oluşturulmadan yeraltında devam ettirilmesi durumunda yer yüzeyinde büyük obrukların oluşması, büyük çöküntülerin yaşanması riskleri olduğunu ifade eden Gümüşel, “O bölge tamamen aslında zeytinlik ve tarım alanı; bu büyük obruklar, bu alanların yok olması anlamına gelecek” diye uyarıyor.
Açılan tünellerden biri, Tayibe Demirel’in zeytinliğinin altından geçiyor. Demirel tarım arazisinde, bilirkişi raporunda dikkat çekilen çökme ve obruklar meydana gelmesinden, geçim kaynağı olan zeytinliğini kaybetmekten ve burada çalışan tarım işçilerinin çökme ve obruklar nedeniyle zarar göreceğinden endişeli. Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
‘Kapalı ocaklarda çalışanlar büyük tehlike altında’
Tünellerle yapılan madenciliğin hava kirliliğiyle de ilgili iki risk oluşturduğunu ifade eden Gümüşel, şunları aktarıyor:
“Birincisi, kömür madeni çalışanları, emekçileri üzerinde ciddi bir sağlık sorunu yaratıyor. Kapalı ocaklarda çalışanların hemen hepsinde akciğer hastalıkları görülüyor. Bu Zonguldak bölgesinde, Soma bölgesinde çokça kayda geçmiş bilimsel çalışmalar tarafından da kanıtlanmış bir gerçek maalesef. Dolayısıyla kömür madenciliği emekçi ve işçi sağlığında önemli bir risk.
İkinci risk de oradan çıkan kömür rezervinin termik santralin yaklaşık 13 yıl boyunca yakıtını karşılayacak miktarda olduğu söyleniyor. Dolayısıyla bu Yatağan gibi eski ve şehreyi çok kirleten bir termik santralin 13 yıl boyunca daha doğaya zarar vermesi anlamına geliyor. Yani bu doğrudan madenciliğin bir zararı değil ama madencilikten elde edilen kömürün yakılması sonucunda o bölgedeki insanlar ve doğa bir 13 yıl daha böylesi bir ekolojik yıkıma maruz kalıyorlar.”
Diğer bir tünelin girişi ile burada çalışmalar yapan iş makineleri. Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Geçim kaynakları risk altında: Hava, su, toprak kirleniyor
Bölgede Yatağan Termik Santrali’nin yaratmış olduğu hava kirliliği nedeniyle zeytincilik başta olmak üzere bütün tarım ürünlerinde çok ciddi verim kayıpları olduğuna dikkati çeken Gümüşel, şunları aktarıyor:
“Hatta 1990’larla 2000’li yılların ilk yarısına kadar bölgede çiftçiler örgütlenerek termik santrale karşı -o zamanlar devlet tarafından işletiliyordu- tazminat davaları açıyorlarmış, tütün ve zeytindeki verim düşüşünü ispatlayarak. Bu geçim kaynaklarındaki azalma nedeniyle ciddi tazminatlar almışlar. Ama 2000’li yılların ortasında 2006-7 civarında bir kükürt giderim baca gazı arıtma tesisi yapılmış. Bu hiçbir şekilde verimli çalışmamış. Hatta geldikten sonra iki yıl boyunca uygun teknolojiyle yapılmadığı için işletmeye alınamamış ama maalesef mahkemeler artık orada bir filtre var, bir gaz arıtım tesisi var diyerek çiftçilere bu tazminatları vermeyi bırakmış. Ondan sonra da çiftçiler -bunun adına öğrenilmiş çaresizlik diyebiliriz- bunun arkasından gitmeyi bırakmış ama çok ciddi bir şekilde verim düşüşü var zaten. Bir de bunun üzerine madenciliğin getirdiği hava kirliliği ve su kıtlığı riskleri tarımı çok derin bir şekilde etkiliyor.”
Gümüşel, havanın yanı sıra su ve toprak kirliliğinin de kömür madenlerinin önemli bir sonucu olduğunu kaydediyor:
“Yer altından boşaltılan su kirlenerek gelen bir su oluyor. Bunun yüzeyde, derede ya da dere olmadan toprağa bırakılması toprakta bir kirlilik yaratabilir. Onun dışında madenin açık maden olduğu durumlarda bütün yüzey suları kirleniyor. O kömür katmanına ulaşıncaya kadar pek çok toprak katmanı kazılıyor, oradan uzaklaştırılıyor. O sırada içerisinde ağır metallerin olduğu işte bazı organik kirleticilerin de olduğu bir hafriyat doğrudan başka bir noktada toprağa depolanıyor. Bunların yağmurla birlikte toprağa süzülerek ciddi bir şekilde toprak kirliliği yarattığını söylememiz mümkün.”
Yatağan Termik Santrali
Çocukların kanında yüksek miktarlarda ağır metale rastlandı
Özellikle ağır metaller ve kalıcı organik kirleticilerin termik santrallerin baca gazından çıktığını belirten Gümüşel, bunların belirli bir yarıçapta termik santralin çevresinde çöktüğünü vurguluyor:
“Özellikle civa kirliliği burada çok önemli. Civa ağır bir metal. Termik santralden çıktıktan sonra yaklaşık beş kilometre çapında bir alana çökeliyor ve ağır metal kirliliğine, civa kirliliğine neden oluyor.”
Ağır metal hiçbir şekilde insan kanında bulunmaması gereken bir kirletici.
2002 yılında Mersin Üniversitesi‘nde yürütülen bir çalışma, Yatağan’daki kömür madeni çevresinde yaşayan sağlıklı çocuklarda Dünya Sağlık Örgütü tarafından sunulmuş limit değerlerin kat be kat üzerinde ağır metal zehirlenmesi olduğunu gösteriyor.
Çalışmada, Yatağan’da yaşayan, 6 ay-6 yaş aralığındaki sağlıklı 236 çocukta, kandaki kurşun ve kadmiyum seviyeleri incelendi. Çalışma bulgularına göre, çocukların yüzde 95,7’sinde kandaki kurşun düzeyi 10 mg/dL; yüzde 87,6’sında ise 20 mg/dL’den yüksek idi. Tüm çocukların kandaki kadmiyum düzeyi ortalaması 1,319±0,72 mg/ dL olarak belirlendi. Çocukların yüzde 85’inde kandaki kadmiyum düzeyi toksik olarak değerlendirilen 0,5 mg/dL’nin üzerinde çıktı.
Araştırma bulgularını değerlendiren Gümüşel, “Çocuklar hem soludukları havadan bunu [ağır metalleri] alıyorlar hem de tarımsal ürünler üzerinde bu ağır metaller birikiyor. Yani dolayısıyla toprak üzerinde birikiyor ve besin zincirine girerek çocukların bedenlerine kadar ulaşıyor” diye uyarıyor.
Çevre Mühendisi ve Çevre ve İklim Politikaları Kıdemli Danışmanı Deniz Gümüşel ve Muğla Çevre Platformu’ndan Kazım Yılmaz. Fotoğraf: Dilan Ela Pamuk
Muğla’nın Datça ilçesinde, Onur Haftası kapsamında yapılmak istenen tüm etkinliklere Datça Kaymakamlığı tarafından yasak getirildi.
Yasak, 12 Haziran’dan itibaren 10 günü kapsayacak. Geçen yıl ilk kez Onur Haftası içinde 30 günlük yasak getirilmişti.
Kaymakamlık tarafından yapılan duyuruda şöyle denildi:
“12 Haziran 2023 tarihinden itibaren 10 gün boyunca LGBTİ (Lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel ve intersex) adıyla çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından ilçemizin muhtelif yerlerinde birtakım toplumsal hassasiyet ve duyarlılıkları içeren sinema, sinevizyon, tiyatro, panel, söyleşi, sergi, yürüyüş, basın açıklaması vb. etkinlikler 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 32. maddesi (ç) bendine göre ve 2911 sayılı Kanunu’nun 17. maddesine göre ilçemiz sınırları içerisinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması amacıyla yasaklanmıştır.”
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, dünyanın bir iklim felaketine doğru hızla gittiğini, ancak fosil yakıt endüstrisinin iklim krizinin merkezinde bulunduğu buna “uyanmayı” reddettiğini söyledi.
İklim alanında çalışan önde gelen sivil toplum örgütü temsilcileriyle görüşmesinin ardından New York‘taki BM binasında gazetecilerle bir araya gelen Guterres, “Mevcut politikalar, yüzyılın sonuna kadar dünyayı 2,8 derecelik bir sıcaklık artışına götürüyor. Bu bir felaket, ama toplu tepki acınası olmaya devam ediyor” dedi.
2015 Paris İklim Anlaşması kapsamında ülkeler, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerin 1,5 santigrat derece üzerinde sınırlama taahhüdünde bulunmuştu. İklim bilimciler bunu başarmak için sera gazı emisyonlarının 2025’ten önce zirveye ulaşması ve 2030’a kadar en az yüzde 43 düşmesi gerektiğini belirtiyor.
‘Sorun sadece emisyonlar değil, fosil yakıtların kendisi’
“Gerçeklerle yüzleşelim” ifadesini kullanan BM Genel Sekreteri, “Sorun sadece fosil yakıt emisyonları değil, fosil yakıtlardır. Nokta” diye konuştu: “Çözüm açık: Dünya, fosil yakıtları adil ve hakkaniyete uygun bir şekilde aşamalı olarak sonlandırmalı, petrol, kömür ve gazı ait oldukları yerde bırakmak için harekete geçmeli ve adil bir geçişle yenilenebilir yatırımları büyük ölçüde artırmalı.”
Petrol ve gaz şirketlerine saldırmadığını belirten Guterres, bunun yerine onları mevcut teknolojilerini, kapasitelerini ve kaynaklarını yenilenebilir enerjiye geçişte lider olmak için kullanmaya çağırdığını kaydetti:
“Şu anda büyük karlar elde eden fosil yakıt şirketlerini karlarını kullanmaya ve yenilenebilir enerji ve yeşil ekonomiye yatırım yapmaya teşvik ediyorum. Bu, geçiş döneminde hayatta kalabilecekleri ve dünya ekonomisinde çok önemli ve ilgili aktörler olarak kalabilecekleri anlamına gelir.”
Fosil yakıt endüstrisinin geçen yılki karı 4 trilyon dolar
Petrol ve gaz endüstrisinin 2022’de 4 trilyon dolarlık rekor net gelire sahip olduğunu da hatırlatan Genel Sekreter, sondaj ve arama için harcanan her bir doların sadece 4 sentinin temiz enerji ve karbon yakalamaya gittiğini vurguladı.
Fosil yakıtlardan uzaklaşmanın bir gecede olmayacağını, ancak hükümetlerin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı‘nı oluşturan 38 ülkede yeni kömür girişimleri yapmamak ve 2030’a kadar -ve diğer her yerde 2040’a kadar- aşamalı olarak tamamen ortadan kaldırmak da dahil olmak üzere önlemler alması durumunda bunun mümkün olduğunu anlatan Guterres, yeni petrol ve gazın ruhsatlandırılmasına veya finanse edilmesine son verilmesi, mevcut rezervlerin genişletilmesinin durdurulması ve sübvansiyonların fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına kaydırılması çağrısında bulundu.
Dubai’de gerçekleşecek bir sonraki BM İklim Zirvesi‘nde (COP28) liderlerin bir araya gelmesine sadece beş ay kaldı. Guterres, özellikle dünyanın en büyük ekonomilerinden oluşan ve en büyük yayıcılar olan G20 ülkelerinin güçlü taahhütler vermesini istiyor
Bonn İklim Görüşmeleri, son iki haftada kaydedilen yavaş ilerlemenin yarattığı yaygın hayal kırıklığı ile dün sona erdi. Bu görüşmeler yılın ortasında önemli bir an olarak görülüyor ve COP28 İklim Zirvesi‘nin tonunu belirliyor. Bonn‘da kararlar alınmıyor ancak COP’ların gündemini belirlemek ve ülkelerin pozisyonlarını belirtmek için bir fırsat oluşturuyor.
Bonn görüşmelerinde Küresel Emisyonlar Durum Değerlendirmesi, adaptasyon, kayıp ve zarar ve finans gündemdeydi. COP28 Başkanı Sultan Al Jaber‘in geçen hafta Bonn’a gerçekleştirdiği ziyaret, hem COP Başkanı hem de ulusal petrol şirketi ADNOC‘un CEO’su olarak üstlendiği role ilişkin incelemeler devam ederken gerçekleşti.
E3G Kıdemli Ortağı Alden Meyer, Bonn görüşmelerine ilişkin değerlendirmede bulundu: “Bonn’dan sonra ihtiyacımız olan şey iddialı iklim hedefleri konusunda yukarı doğru bir sarmal. Güven inşa etmeye ve hepimizin aynı gemide olduğunu kabul etmeye ihtiyacımız var. Eğer gemi batarsa hep birlikte batarız. COP28 öncesinde Paris Zirvesi‘nden Genel Sekreter’in liderler zirvesine kadar liderlerin siyasi irade gösterebileceği bir dizi siyasi dönüm noktası var. Yol gösterici anlar konusunda bir eksiklik yok; asıl soru liderler adım atacak mı?”
E3G İklim Diplomasisi ve Jeopolitik Politika Danışmanı Tom Evans ise şunları söyledi: “COP28’deki büyük ödül, iklim eylemini rayına oturtmak için küresel envanter çalışmasına yanıt olarak iddialı bir siyasi anlaşma yapılmasıdır. Envanter çalışması Paris Anlaşması’na ulaşma yolunda kaydettiğimiz ilerlemeyi ölçecektir. Isınmayı 1.5C ile sınırlandırmakta başarısız olduğumuzu ve iklim felaketlerine karşı hazırlıksız olduğumuzu biliyoruz. Yine de Bonn’da müzakereciler suçlama oyunu oynuyor ve birbirlerini yetersiz eylemlerinden dolayı suçluyorlar” ifadelerini kullanarak şunları kaydetti:
“Bu arada BAE, dünya liderlerini ortak bir vizyon etrafında nasıl bir araya getirmeyi umduklarına dair planları konusunda hükümetleri karanlıkta bıraktı. Şampiyon ülkeler COP28’den önce bir araya gelip bir anlaşma yapmazlarsa, en düşük ortak paydaya sahip bir sonuçla karşılaşma riskimiz var.”
Bonn görüşmelerinde öne çıkan konular ise şöyle oldu:
COP28 Başkanlığı: Sultan Al Jaber, delegasyon başkanlarına yaptığı bir konuşma sırasında tüm fosil yakıtların ‘aşamalı olarak azaltılması’ ihtiyacından açıkça bahsetti. Ancak bunun için bir zaman çizelgesi ya da plan ortaya koymadı; bazı uzmanlar bunun Başkanlığın COP28 vizyonunu ortaya koyması ve Dubai‘de nelerin başarılacağına dair bazı beklentiler belirlemesi için kaçırılmış bir fırsat olduğunu söylüyor.
Küresel Emisyonlar Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake, GST) : GST’nin siyasi aşaması Bonn’da başladı ancak tartışmalar yapı ve süreç konusunda tıkandı. Taraflar COP28’de GST’nin siyasi sonucunun ne olması gerektiğine karar verecek.
Kayıp ve Zarar: Santiago Ağı, kayıp ve zarar fonu ve Glasgow diyaloğu tartışılan konular arasındaydı. Santiago Ağı‘nın ev sahibi konusunda bir karar alınması bekleniyordu ancak bu gerçekleşmedi. Taraflar, BM Afet Riskini Azaltma Ofisi veya Karayip Kalkınma Bankası olmak üzere iki aday üzerinde henüz anlaşmaya varamadı. Greenpeace‘in zengin hükümetlere kayıp ve zararı finanse etmek için fosil yakıt şirketlerinin karlarını vergilendirmeleri çağrısında bulunmasıyla birlikte yenilikçi finansman kaynakları da tartışma konusu oldu.
Gündem anlaşmazlığı: Taraflar konferansın sondan bir önceki gününe kadar bir gündem kabul edemedi. Anlaşmazlık noktası, AB’nin Azaltım Çalışma Programı‘nın (MWP) gündeme dahil edilmesini önermesinin ardından ortaya çıktı. Benzer Düşünen Gelişmiş Ülkeler (LMDCs) ve diğerleri, finans konusunun da dahil edilmesi gerektiği gerekçesiyle bunu kabul etmedi. Bu anlaşmazlık, gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında hangi konunun öncelikli olduğu konusunda daha geniş bir çekişme olarak görülüyor ve gelişmekte olan ülkeler finansman olmadan azaltımın masada olamayacağını söylüyor.
Fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması: Kampanyacılar Bonn’u COP28’de fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması anlaşması çağrısında bulunmak için kullandı. İkinci hafta düzenlenen bir basın toplantısında konuşan Eric Njugunave Greta Thunberg gibi genç iklim aktivistleri, 1.5c’de kalmanın ancak fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması anlaşması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılmasıyla mümkün olabileceğini söyledi.
COP29: Doğu Grubu 2024’teki COP29 için bir ev sahibi üzerinde anlaşmaya varamadı ve öneremedi, bu nedenle yer belirsizliğini koruyor. Bu çıkmaz, Rusya savaşı ve Azerbaycan-Ermenistan çatışması nedeniyle grup içinde yaşanan jeopolitik gerilimlerden kaynaklanıyor. Karar Dubai‘de yapılacak COP28’de verilecek. Eğer çıkmaz devam ederse etkinlik Bonn’a ertelenebilir.
IPCC: Toplantı öncesinde birçok kişi IPCC sentez raporunda (IPCC AR6) yer alan son uyarıların iklim politikası ve eylemlerini destekleyeceğini umuyordu. Ancak bunun aksine bazı gelişmekte olan ülkeler panelin kapsayıcılığını ve bulgularının sağlamlığını sorguladı.
Uyum finansmanı/Küresel Uyum Hedefi (Global Goal on Adaptation, GGA): GGA konusunda çeşitli çalıştaylar düzenlendi. Finansman ve adaptasyonun GST ile nasıl ilişkilendirileceği konusunda sorular devam ediyor. Bu hafta yayınlanan bir rapor, 26 zengin ülkeden sadece 10’unun uyum finansmanı hedeflerine ulaştığını gösteriyor. Kanada, Danimarka, Fransa, Japonya, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Birleşik Krallık, ABD ve AB toplamda 14.3 milyar dolar taahhütte bulunarak 2009’da COP15‘te kararlaştırılan 50 milyar doların çok altında kaldı. On altı ülke uyum için mali taahhütte bile bulunmadı. COP26, 2025 yılına kadar uyum finansmanını iki katına çıkararak 100 dolara çıkarmayı kabul etti.
E-devlet’te yer alan verilerin güvenliği konusunda ortaya çıkan zafiyetler, tüm vatandaşların endişelerini artırıyor. Şu anda 101 milyon kişinin kimlik bilgileri, adresleri, telefon numaraları, banka hesap bilgileri, e-okul fotoğrafları gibi tüm bilgilere kolayca erişilebiliyor. Bu durum, vatandaşların güvenliğini ve mahremiyetini tehlikeye atıyor.
Dijital Demokratik Grubu üyeleri; Daktilo1984 Genel Yayın Yönetmeni Enes Özkan,Medya ve Hukuk Araştırmaları Derneği Eş Direktörü Barış Altıntaş, hukukçu ve CHP Yüksek Disiplin Kurulu üyesi Deniz Atalar,Af Örgütü Kurumsal İletişim ve Kampanyalar Direktörü Tarık Beyhan ve Media Freedom Rapid Response koordinatörü Gürkan Özturan, son “sızma” olayından sonra yaşanabilecek risklere ilişkin konuştu.
Veri sızıntısını ortaya çıkaran Barış Altıntaş “Burada anladığımız kadarıyla yayınlanan 4 – 5 tane önemli veri seti var ve bunların hemen hepsi e-devlet veya devlet kurumlarının elinde bilgilerden sızdırılmış bilgiler. Bunlar sadece T.C. Kimlik Numarası değil. Diplomalarımız, kimliklerimizin görüntüsü vs. Bunların başka bir yerden gelmesine imkân yok” dedi. Altıntaş’a göre, bu yeni bir sızıntı değil ancak sürekli devam eden bilgi sızıntıları var.
‘Hepimizin dava açması gerek’
Şikâyet gelmediği sürece Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun herhangi bir işlem yapmadığını da vurgulan Altıntaş, Türkiye’de yaşayan herkesi dava açması gerektiğini söyledi:
“Bu panelde hepimiz varız. Biz üzerimize düşeni yaparak Eş Direktörümüz adına İçişleri Bakanlığı’na dava açtık. Çünkü verilerimizi koruma görevini yerine getiremediler. Ben burada bir çağrı yapmak istiyorum. Hepimizin İçişleri Bakanlığı’na dava açması gerek.”
‘Yaşam hakkı bile tehlikede’
Barış Altıntaş, aynı zamanda bu veri sızıntıları sebebiyle kadın ve LGBT+’ların saldırıya maruz kaldığını ve bunun çok ciddi bir güvenlik sorunu olduğunu belirtti: “Finansal riskler olduğu doğru, ancak yaşam hakkını bile tehlikeye atan bir veri sızıntısı söz konusu” dedi.
Tarık Beyhan da bir kişinin karalama kampanyalarına hedef haline getirilmesi ya da açıkça hedef gösterilmesi ve saldırıya uğraması için yapılan “doxing” uygulamasından bahsederek konunun insan hakları boyutuna dikkat çekti:
“Adres bilgilerine ulaşıp bir insana saldırıldığında saldırganı suçlu bulacağız. Peki bu verileri korumayanları suçlu bulacak mıyız? Bu insanlar herhangi bir suçla yargılanacaklar mı? Biz bilişim güvenliğini sağlamadığı için devlet yetkililerinin hesap vermesini nasıl sağlayacağız? Bu durum gerçekten çok büyük risk yaratıyor. Çünkü televizyon önünde dövülen gazetecileri de saldırıya uğrayan LGBTİ bireyleri de daha önce gördük. Öldürülen kadınları da biliyoruz. Peki, bu insanların güvenliğini ortadan kaldıran şeyin bu veri sızıntıları olduğunu söylediğimizde devlet yetkilileri bize ne diyecek? İnsan hakları açısından tabii ki mahremiyet hakkı önemli bir şey ama mahremiyet hakkının bu dijital verilerdeki en önemli kısmı aslında bu insanlara yarattığı diğer hak ihlalleri ihtimali. Yarattığı en büyük hak ihlali ihtimali de hayat hakkının ortadan kaldırılması.”
‘Güvenlik ihlali her şeyi etkiliyor’
Veri sızıntısının en büyük etkisinin psikolojik travma ve kaygı olacağını belirterek, kişilerin işlerine de yansıyacağını kaydeden Gürkan Özturan ise sorunun özellikle medya alanı ve hak savunuculuğu açısından yarattığı risklere değindi:
“Sivil toplumda çalışan, hak savunuculuğu yapan ya da medya alanında çalışan gazeteciler ve medya çalışanlarının bu verilerinin ifşa olmasıyla ilgili olarak yaşadıkları psikolojik baskı ve bu baskının kendileri üzerindeki etkisi, ilk olarak görebileceğimiz şeylerden bir tanesi. Bir diğeri ise çalıştıkları kişilerin verilerinin ifşa olması. Hak savunucuları açısından, özellikle de koruma altındaki kişiler tarafından, bakacak olursak kişilerin zarar görmesinin önündeki engellerden bir tanesi anonimliklerinin ve konumlarının belirsizliğidir. Bu kişiler aynı zamanda bu tür ifşalar neticesinde şantaja maruz bırakılabilecek bir açıklığa kavuşuyorlar.”
‘Veri sızıntısı savaştan daha kötü’
Hukukçu Gülşah Deniz Atalar da Eylül 2022’de sızan sağlık verilerini hatırlattı: “Sağlık verilerinin sızması savaştan daha kötü bir şey. Sonuçta Türkiye’deki hastalıkların ne olduğu, hangi ilaçların daha yoğunlukla kullanıldığı, kişilerin ne gibi hastalıkları olduğu ve bu hastalıklara nasıl çözümler arandığı ile ilgili bir sürü veri var. Sağlık verilerinin sızması çok büyük bir güvenlik meselesi.”
Atalar, aynı zamanda vatandaşların KVKK’ya e-posta yoluyla veri ihlali bildiriminde bulunma imkanlarının da olduğunu belirtti.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), işletmeleri ilk kez politika ve uygulamalarında hayvan refahını desteklemeye çağırdı.
OECD’nin 8 Haziran’da yayımladığı ‘Çok Uluslu Şirketler için Sorumlu İş Davranışı İlkeleri Kılavuzu‘, etik iş uygulamaları için küresel bir ölçüt olarak kabul ediliyor. Kafessiz Türkiye tarafından kılavuz, “OECD’nin 38 üye ülkesindeki hayvanlar için geniş kapsamlı olumlu etkilere sahip olabilir” şeklinde değerlendiriliyor.
Hayvan refahını ele almayan 2011 ilkelerinin aksine, güncellenen çevre bölümü, işletmeleri uluslararası hayvan refahı standartlarına uymaya çağırıyor. Diğer unsurların yanı sıra hayvanın sağlıklı, rahat ve iyi beslenmiş olmasını gerektiren “iyi refahı” tanımlayan kılavuzun 85. maddesinde şöyle yazıyor:
“İşletmeler, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (WOAH) Karasal Yönetmelik ile uyumlu hayvan refahı standartlarına uymalıdır. Bir hayvan sağlıklı, rahat, iyi beslenmiş, güvenli, acı, korku ve sıkıntı gibi hoş olmayan durumlardan muzdarip değilse ve fiziksel ve zihinsel durumu için önemli olan davranışları ifade edebiliyorsa iyi bir refah yaşar. İyi hayvan refahı, hastalıkların önlenmesini ve uygun veteriner bakımı, barınak, yönetim ve beslenme, teşvik edici ve güvenli bir ortam, insancıl muamele ve insanca kesim veya öldürmeyi gerektirir. Ayrıca işletmeler, ilgili uluslararası kuruluşlar tarafından geliştirilen canlı hayvanların taşınmasına ilişkin kılavuza uymalıdır.”
Hayvan refahı, sürekli olarak bir Sorumlu İş Davranışı (RBC) konusu olarak görülmese de yeni eklemeler, hayvan refahına saygı duymanın durum tespitinin bir parçası olduğunu ve RBC’yi sağlamak için gerekli olduğunu ortaya koyuyor.
Kılavuz, sivil toplumun Ulusal İrtibat Noktası (NCP) mekanizmaları aracılığıyla şikayette bulunmasına ve hayvanlar için iyi bir refah sağlanmaması durumunda işletmelerle doğrudan ilişki kurmasına izin veriyor.
‘Kılavuz, hayvan refahının artık yerleşmiş ve asgari bir sürdürülebilirlik unsuru olduğunu gösteriyor’
Kafessiz Türkiye Kampanya Direktörü Emre Kaplan
Konuya ilişkin açıklama yapan Kafessiz Türkiye Kampanya Direktörü Emre Kaplan ise kılavuza ilişkin şunları söylüyor:
“Dünyada insandan fazla tavuk, insanın binlerce katı balık var. Dünyadaki acının büyük çoğunluğuna maruz kalan hissedebilir canlıların, uluslararası kurumlar tarafından tanınmaya başlaması geç bile kalınmış bir adım. OECD’nin bu belgesi, hayvan refahının artık yerleşmiş ve asgari bir sürdürülebilirlik unsuru olduğunu gösteriyor.”
Son olarak Kaplan, “OECD kurucu üyeleri arasında yer alan Türkiye’de de şirketler asgari hayvan refahı standardını sağlayana kadar çalışmalarımızı sürdüreceğiz” diyor.
Müzikal eğilimler değişken, beğeni yoğunlukları inişli çıkışlıdır ve hâkim medya araçlarının biçimselliğinden doğrudan etkilenir. Bir albümü oturup baştan sonra dinlemenizi talep eden LP / plak ya da kaset dünyasında müzik üretmek ile şarkıların yüzde 21’nin ilk beş saniyede atlandığı (2014 verisi) Spotify akışkanlığı / uçuculuğunda müzik yapmak elbet farklı olacaktır.
Bununla ilgili olarak şunu söyleyebiliriz belki; popüler müzik sahnesini enstrüman icracıları ile bestekârların işgal ettiği dönemlerden elektronik ritim ve hazır sample döngülerine (loop) dayalı, müzikal mühendisliğin (engineering) ve prodüktörlerin imzalarının daha baskın olduğu dönemlere geçiyoruz. Örneğin rock soundunun temel olduğu farklı türlerdeki gitar müziğinin bir dönem olduğu kadar talep edildiğini söylemek zor artık. Ama bütün değişkenliklere ve iniş çıkışlara rağmen, orada bir yerde, sevdiği müziğe tutku ile bağlı, dinleyiciliğinden taşan heves ile icracılığa da yönelmiş insanlar hep olagelmiştir. Bugün ürettikleri ile hayranlıklarımızı kazanmış ve trendlerin çok ötesinden bütün zamanlara seslenen müzisyenlerin başlangıç hikâyelerinde bu durum, adeta bir leitmotif gibi tekrar tekrar karşımıza çıkar. Galiba iyi müzik için, bu insanların talebine yine bu insanların sunduğu arzdır demek çok da yanlış olmaz ve şanslıysak bu arzın kitselleştiği dönemlere ya da müzisyen varlıklarına da şahit olabiliriz, ama çoğu zaman onlar bizi biz de onları ararız.
‘Gitar emekçisi’
İşte bu yazı da bu insanlar arasından çok özel birisi için yazılıyor, Selim Işık. Türkiye’de yaşıyor, iyi gitar müzikleri dinliyor ve bu hevesle gitar da çalmak istiyorsanız bu ismi duymamış olamazsınız. Arayışınız muhakkak bir yerde onun ismiyle de kesişmiştir. Selim Işık’ı Türkiye’de gitar müziği icra eden yüzlerce nitelikli müzisyen arasından ayrıştıran, onun çok yönlü müzisyen kimliğinin ötesinde, bir gitar kamusu oluşturma yani bu arayış süreçlerini bir arada ve diri tutma çabası olmuştur.
Burada yüzlerce diğer gitar emekçisi gibi geçimini sağlamak için eğitmenlik de yapan çalışkan bir müzisyenden bahsetmiyorum sadece. Kendi müzisyen kimliğini yıllardır gösterdiği gayret, öz veri ve dayanışma ile yükselttiği bir gitar kamusunun ayrılmaz parçası kılmış ve her türlü üretimini bu kamuya karşı sorumlu olduğunu düşünerek tasarlamış toplumsal bir figürden, nevi şahsına münhasır bir müzik insanından bahsediyorum.
Youtube’a girip “Selim Işık gitar dersi” yazar ya da doğrudan kanalına giderseniz ilk seti 100, ikincisi ise 34 videoluk iki playlist ile karşılaşırsınız. 100 videoluk ilk playlistin kökleri Youtube’un bir açık kaynak akademi hüviyeti kazanmasından çok öncesine, gitar kamusuna özel bir açık kaynak yaratmak arzusu ile kurulmuş gitardersivideo.com sitesine uzanır. Nitekim artık pek aktif olmasa da bu site gitardersivideo.net adresinde ve hâlâ açık.
Gitar çalmak isteyen herhangi birinin hevesi ölçüsünde çalışarak hızlıca ilerleyebileceği, müzik teorisi hakkında hayli önemli bilgilere kolay anlaşılır bir şekilde ulaşabileceği hayli sağlam bir yol haritası sunar bu videolar. Ben müzik eğitmenliğini bu derece kamulaştırmış, bunu bila bedel yapan değil Türkiye’de, en azından İngilizce içerik üretilen dünyada da çok insan bilmiyorum. Bence Selim Işık’ın bu çerçevedeki imza işi ise yıllardır aynı bilinç ve dirayetle sürdürdüğü ve artık sonuncusu yapacağını ilan ettiği “Sahne Senin” konserleri…
Çünkü bir müzisyen için sahnenin, yani icranın dinleyici ile paylaşıldığı o mekânsal deneyimin çok özel bir anlamı vardır. Performansın izleyici katılıma açık olduğu türlerde bu deneyim hem müzisyen hem de dinleyici için çoğu zaman hatırlanası izler bırakır. Selim Işık, Metallica ya da hafta bir sahne alan tuhaf isimli bir bar grubu olsun fark etmez, bütün icracılar sahnelerini olabildiğince seyirci ile bir ve bütünleşik kılmaya çalışırken, dinleyici de kendini sahnedeymiş gibi hayal ettiği bir coşkunluk ve esrime anı içinde farklı bir var oluşun imkânına şahit olur.
Ustalar, öğrenciler ve dinleyicilerin şimdilik ‘son’ birlikteliği
Şimdi bir de dinleyicilerin önemli bir kısmının gerçekten de icracı olduğu bir konser organizasyonu düşünün. Öyle ki bu konserlerin bazılarında sahne Selim Işık’ın yanında Metin Türkcan, Gür Akad, Cenk Eroğlu, Nurkan Renda ya da Tuncer Tunceli gibi usta gitaristlerle paylaşılsın ve vokallerde ise her daim müthiş sesler Hidayet Can Özcan, Deniz Tuzcuoğlu ya da Merve Kazanç olsun. Çok komik fiyatlara satılan bu konserlerin biletlerine gece boyunca yapılan çekilişlerle bazıları gerçekten çok kıymetli (gitar, bas gitar, gitar amfisi vb.) onlarca hediye verilsin. Hem iyi müzik dinlensin, hem de farklı bir dayanışma ruhu yaşatılsın.
Ve bütün bunlar için gerekli sponsorluk arayışları, sahne organizasyonu ve sürecin yönetimi tek bir insanın gayreti ve marifetiyle mümkün olsun. Evet Selim Işık’ı anlatmaya devam ediyoruz ki daha halihazırda Kurtalan Express’in ve 80 Kalibre’nin gitaristi olduğundan, dört solo albümünden, onlarca düzenleme / coverından ve geçtiğimiz mayıs ayında yayımlanan harikulade albümü Mohikan’dan bahsetmedim bile…
İşte bu pazar (18 Haziran) Beşiktaş’taki If Performance Hall’da bu konserlerin maalesef sonuncusu yapılacak. Selim Işık’ın öğrencileri, dinleyicileri ve iyi müzik heveslisi onlarca gitarist bir araya gelip Selim Işık’ın bestelerini ve düzenlemelerini çalacak, söyleyecek, dinleyecek; çalacak, söyleyecek dinleyeceğiz. Mesela ben bu yazıyı yazarken o, pazar günü sahneye çıkacak müzisyenler için yaptığı Youtube canlı yayınları ile tek tek şarkıları açıklamaya, sahneye çıkacak “dinleyiciler” için önemli noktaları anlatmaya devam ediyordu. İnanmıyorsanız girin bakın, her şey elinizin altında! Müthiş bir emek ve her daim takdir edilmesi gereken kamusal bir duyarlılık Selim Işık’ınki… Gönül isterdi ki maddi hiçbir karşılık ile ödenemeyecek bu emek ve dayanışma azmi, gerçekten bir kamu sorumluluğu haline gelsin ve 18 yaş altı dinleyicilerin katılabileceği tam bir müzik şölenine çevrilmesi için Selim Işık’a gerekli salon ve organizasyon desteği kamu ve kültür idarecilerinin marifetiyle sağlanmaya devam etsin.
Ancak o gün gelene kadar bizler de bu dayanışmanın bir parçası olabilir ve İstanbul’da isek en azından sevdiğimiz bir arkadaşımız ile birlikte Pazar günü (18 Haziran) saat 20’de bu çok sıra dışı müzik olayını yaşamaya gelebiliriz. Peki bu neden sonuncu “sahne senin” sorusunu boşa düşürmenin de başka yolu yok! Unutmayalım, iltifat marifete tabidir!