Ana Sayfa Blog Sayfa 4423

Yeşiller/Sol, “Herkesi barışa ve Eylisli’ye destek olmaya çağırıyoruz”

Azerbaycan ana muhalefet partisi Başkanı Hacıyev’in, Ekrem Eylisli’nin kulağını kesene para ödülü vereceğini duyurmasının ardından Yeşiller ve Sol Gelecek yazar için kamuoyuna çağrıda bulundu.

Cezayir Toplantı Salonu’nda düzenlenen basın toplantısına yazar Ragıp Zarakolu, Azeri Şair Suna Araslı, Eski Milletvekili Ufuk Uras ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi Mustafa Köz’ün katıldı. İlk olarak söz alan Ragıp Zarakolu, “Azerbaycan’a bu ırkçılık zehiri buradan gitti” diyerek Ekrem Eylisli’ye yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılara tepki gösterdi.

Eylisli’ye yönelik gerçekleştirilen saldırıları insanlık ayıbı olarak nitelendiren Zarakolu, “Oraya faşistleri biz gönderdik. Dolayısıyla yaşanan saldırılara dur demek bizlerin görevidir” diye konuştu. Zarakolu’nun ardından konuşan Suna Araslı ise, Eylisli’ye “vatan haini” diyerek saldıranlara, “Vatan haini olmak insanlık haini olmaktan iyidir” diyerek tepki gösterdi. Araslı, Eylisli’nin can güvenliğinin olmadığını ve Cuma günü İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne başvuracaklarını dile getirerek, “Eylisli’nin can güvenliğinin sağlanması gerektiğini düşünüyorum” dedi.

Elyisli için imza kampanyası başlatılacak

Mustafa Köz ise, “Yaşananları insanın ne aklı alıyor ne de vicdanı” diyerek, “Yaşanılan sorunların barış ile aşılmasını isteyen bir yazarın kapısına Azeri halkını yığmak hiçbir vicdanla açıklanamaz” dedi. Bunun yalnızca Eylisli’nin değil tüm insanların ortak sorunu olduğunu vurgulayan Köz, Türkiye Yazarlar Sendikası olarak bu meselenin takipçisi olacaklarını söyledi.

Konuşmaların ardından basın açıklamasını okuyan Aydın Engin, Azeri ve Ermeni halkların bir arada yaşaması için mücadele veren Eylisli’nin yaşamının tehdit altında olduğunu söyledi. “Aliyev rejiminden işaret alan ırkçılar harekete geçiyor” diyen Engin, “Hrant için, ‘bir gece ansızın gelebiliriz’ diyenler Eylisli’nin evinin önünde, ‘baltanı kap gel’ diye çığlık atıyorlar. Çağırdıkları insan ise Gurgen Makaryan adlı Ermeni subayı uykusunda balta ile başını keserek öldüren Azeri subay Seferov’dan başkası değil. Başka bir vekil Eylisli’nin kulağını getirene 10 bin manat ödül vereceğini söylüyor” dedi. Engin, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak Eylisli için imza kampanyası başlatacaklarını belirterek, “Herkesi barışa ve Eylisli’ye destek olmaya çağırıyoruz” diye konuştu.

Eylisli toplumsal linç ile karşı karşıya

Geçen yıl bir Rus dergisinde yayımlanan ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra meydana gelen isyanlar sırasında Azerilerin Ermenilere uyguladığı şiddeti konu alan “Taştan Rüyalar” adlı öyküsünde Ermenilere arka çıktığı gerekçesiyle ülkesinde “aforoz” edilen Azeri yazar Ekrem Eylisli  geçtiğimiz günlerde Azeri yönetiminin hışmına uğrayan Eylisli, Yazarlar Birliği’nden çıkartılmış ve emekli maaşı kesilmiş, oğlu ve eşi de işlerinden ayrılmak zorunda bırakılmıştı.

(T24, Yeşil GazeteDİHAYüksekova Haber)

Otomobilleri bekleyen kaçınılmaz gerçekler – Büşra Deler

Küresel iklim değişikliği ve sera gazı salımı konusuna değinildiği zaman, akla gelen ilk sorulardan biri otomobillerin gelecekteki akıbetinin ne olacağıdır. Otomobiller sera gazı salımının en büyük kaynağı olmasa da hava, deniz, demir yolu ve kara ulaşımını beraber düşündüğümüzde, sera gazı salımında %30’a yakın bir payı vardır.

1990’larda ulaşım sektörü altın çağını yaşadı aynı zamanda da sanayi devrimiyle karbondioksit emisyonu bu yıllarda yükseliş göstermeye başladı. Geçen 23 yılda gelinen son noktaya bakacak olursak, dünyadaki petrol rezervlerinin önemli bir kısmını çoktan tükettik. Yine de Birleşmiş Milletlerin 2025 yılı tahminlerine göre, ulaşım kaynaklı sera gazı salımı %40 artacak. Bu senaryo ile beraber düşünülmesi gereken diğer bir konu ise araç sayısındaki artışa bağlı petrol ve LPG ihtiyacının ne olacağıdır. Dünyanın hızla artan nüfusunu da göz önünde bulundurursak, ulaşım sektörünün nasıl bir çıkmaza girdiğini açıkça görebiliriz.

Artan yakıt ve araç ihtiyacına alternatif çözümler bulunabilir. Her şeyden önce aynı hatalara düşmemek için yenilenebilir enerji ile çalışan motorlu araçlar dizayn edilmelidir. Şunu söylemek gerekir ki günümüzde otomobil markaları alternatif enerji kaynakları ile çalışan, çevre dostu araçlar üretmeye başlamıştır bile. Fakat bu araçları kullanmak isteyen bir avuç duyarlı insanı bekleyen problemlerin başlıca iki tanesi şu şekildedir;

–       Alternatif enerji kaynaklı çalışan araçların vergilerinin muadillerine göre ya daha yüksek ya da en azından aynı olması,

–       Yakıt ve enerji alım istasyonlarının sınırlı olması (Bu durum yumurta tavuk olayından farksızdır.) Bu tarz araçların kullanımı çok az olduğu için dolum istasyonları da o denli azdır ve istasyon sayısının az olması da tercih edilmeme sebebi olmaktadır.

Alternatif enerji kaynaklı araçlar; metanol, etanol, doğal gaz ve elektrikle çalışan hibrit araçlar olarak 4 farklı sınıfta sıralanabilir. Bu gruplandırmaların içinde en kullanışlı olanı ise hibrit araçlardır. Çünkü enerji dolum istasyonları ile ilgili sorun bu araçlarda yoktur. E-hibrit araçların bataryaları evlerde dahil şarj edilebilir. Eğer bataryanın dolumunu sağlayan elektrik enerjisi, güneş veya rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmişse, bu araçların kullanımını arttırmak karbondioksit salımı konusunda tamamen çevre dostu bir girişim olacaktır. Fakat hibrit araçları insanlara cazip kılmayan bir diğer neden otomobil sektöründeki rekabettir. İnsanlar daima daha büyük, daha çok yakıt sarfiyatı yapan araçlar kullanmaya özendirilmektedir. Hibrit araç sektöründe ise seçenekler henüz kısıtlıdır.

Trafikteki özel araç sayısındaki artış her zaman dünyanın gündemindeki en hararetli tartışmalardan biri olmuştur. Bu durumun birincil sebebi, insanların otomobilleri ile aralarındaki özel bağdır. Ne yazık ki artık otomobil denilince akla sadece, “ulaşımı sağlayan araç” tanımı gelmiyor. Bireyin A ya da B otomobiline sahip olması sadece marka-model ayrımı olarak kalmamış, sahibinin hayat tarzı, sosyal statüleri ve saygınlık düzeyini belirleyen bir kimlik halini de almıştır. İnsanların otomobillere bu şekilde bakması, büyüyen hırslar ve egoların beraberinde büyüyen, daha çok yakıt sarfiyatı yapan arabalara sahip olma isteğini de getiriyor. Bütün bu hevesleri bir kenara bırakıp daha çevre dostu bir araç almak ise bireyin kendi için küçük ama gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakmak adına büyük bir adım olacaktır.

 

Büşra Deler

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

14 Şubat: Kadınların Devrimi

Bugün 14 Şubat. Kadınlar dünyanın pek çok noktasında gün boyunca kadına yönelik şiddete, erkek egemen toplumun hükümranlığına, kadının hep erkeğin ardılı olarak görünmesine karşı ortak bir ses çıkaracak, bunu değiştirmenin ilk adımı ya da adımlarını atarak hep birlikte dans edecekler.

V-Day hareketi, “One Billion Rising” kampanyası dahilinde dünyanın tüm kadınlarını ayaklanmaya çağırıyor: Direnin, Dansedin, Ayaklanın!

İşte Türkiye’de “One Billion Rising” etkinlikleri

Ankara


Eskişehir

Fethiye

İstanbul (Anadolu)

İzmir

Kocaeli

Marmaris

Mersin

Samsun

Trabzon

“One Billion Rising” hareketinin türkiyedeki resmi internet sitesi http://onebillionrisingturkey.org/

(Yeşil Gazete)

Bastıbacak Şubat Dans Edecek

CHP İstanbul MV Melda Onur

Çocukluktan şöyle bir tekerleme hatırlıyorum:

Şubat deyince aklıma, Bastıbacak bir ay gelir
Dört yılda bir yirmi dokuz, Oldum diye övünür
Aman sakın siz bu ayın, Küçüklüğüne bakmayın
Kış bitiyor zannedip de, Sobaları söküp atmayın…

Artık şubat deyince aklımıza ne kar, ne kış, ne bastıbacak ay ne de, 29 Şubat geyikleri geliyor.

Her ne kadar son yıllarda ağzımızı açtığımızda “Ama 28 Şubat…” diye başlayan cümleler kabak tadı verdiyse, yine de Şubat’ın sembolü mütedeyyin kesimin her fırsatta can simidi gibi sarıldığı ünlü 28 Şubat değil.

Bastıbacak Şubat’ın 28’i ne yaparsa yapsın yarısı kadar olan 14 Şubat’ın ününü geçemez. Dünya’da 1800’lerden beri kutlanan ülkemizde ise yaklaşık son 20 yılla yani 90’lı yılların çılgın tüketim ortamıyla milli bayram havasına bürünen 14 Şubat Sevgililer Gününü.

14 Şubat deyince aklıma…

14 Şubat’la ilk kez 1990 senesinde tanıştım. O günlerde Paris’te öğrenciydim. 72 milletten öğrenci vardı. Günün anlam ve önemini Meksikalı bir kız arkadaşımdan öğrenmiştim, pek manasız bulmuştum. Zaten akşam bir grup arkadaşla bowling oynamaya gitmiştik. Hala 14 Şubat deyince aklıma bowling gelir.

Bir ünlü Fransız büyüğü demiş ki; “Erkek arkadaşlar geçici, kız arkadaşlar kalıcıdır”. 14 Şubat’ın tadı kızlarla çıkar.

Bir keresinde de ablam, eşi, yeğenim bir bayram tatilinde Roma’ya gitmiştik. 14 Şubat da denk düşmüştü tatile. Doğrusu ya İtalya gibi romantizmle eş tutulan bir ülkenin, aşkla bütünleşmiş başkentinde bambaşka bir St. Valentin düşünmüştük. 14 Şubat akşamı mutlaka ünlü Aşk Çeşmesi’nin oralarda olalım, kim bilir ne eğlenceler, ne gösteriler, şovlar vardır dedik. 14 Şubat günü şehrin üzerine güller yağmasa da günün anlam ve öneminin hissedileceğini düşünüyorduk. Yemin ederim 2-3 dükkanın üzerinde birkaç yazı ve bazı çikolatacılardaki kalp şeklinde çikolata, bon bon, şekerleme dışında bir şey göremedik. Aşk Çeşmesi zaten her gün olduğu gibi ana baba günüydü.

Sen de 1 ol…

Bu yıl 14 Şubat’a bambaşka bir anlam katma çabası var. Yazar Eve Ensler dünya kadınlarını şiddete karşı örgütlemeye çağırıyor. Hareketin adını da “One Billion Rising” koymuşlar. Türkiye “SEN DE 1 OL” sloganı ile katılıyor ama ben Türkçesini “Aşk karın doyurmuyor” diye okuyorum. Peki ne yapılacak? 14 Şubat’ta dünyanın dört bir yanından 1 milyar kadın dans ederek kadına karşı şiddeti protesto edecek!

Türkiye’nin lider kenti de İzmir olacak. Kimilerinin içinden “tam da bir beyaz Türk light eylemi” diye geçebilir. Doğrusu bana da ilk duyduğumda garip geldi. “Ne dansı yahu, kadınlar patır kütür ölürken…” dedim. Ama dünyanın 160 ülkesinde yapılacak bu etkinliğe eklenmemek de olmaz. Dilerim
konu 1. sayfalara magazin boyutu olmadan taşınır. Umarım Sevgililer Günü denen manasız tüketim günü bu sayede manalı bir mücadele gününe dönüşür.
O gün iş falan da olmayacakmış, kadınlar çalışmayacakmış deniyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de davetliymiş.

Bütün dünya aynı anda dans etsin diye bir de tek bir dans öğreniyor herkes. Oysa ben yine de Fatma Şahin’i güzel bir Gaziantep Türküsü ile halay çekerken görmeyi tercih ederim.
Şahsi tercihim ise Bandista kızlarının “olur olmaz” şarkısı ile dans etmek olacaktır.

Çevir dünyayı tersine dönsün
Seni dövemez dizini dövsün
Kızkardeşlerin sesini duysun
Kadınlar sokaklara dökülsün

Hayat yolumun ikinci yarısında yeni Şubat tekerlemem budur.

 

Melda Onur – Bayan Yanı

 

 

Barış masalı – Erol Balcı

Geçen hafta , oyuncu Ayşen Gruda,  Taraf gazetesine verdiği ropörtajında PKK’lilerle görüşüp onları dağdan inmeleri için ikna edebileceğinden söz etti. İyi niyetle söylenen bu açıklamada pek çok yanılgılı yaklaşım; olguyu, verili yanılgılı bilgilerin dışında doğru tespit edebilmekten uzak ifadelerin olması, açıklamanın  anlamlı  ve değerli olmasını gölgelemiştir. “Bu devlet bana bir görev verirse ben korkmadan ama hiç korkmadan mağaralara gidip o insanları ikna ederim. Masal anlatsam bile beni dinlerler” . Bir kere bu yaklaşımda çok temel bir zihniyet sorunu var. Barış gibi değerli bir amaca hizmet etmek için bir sanatçının, devletin görev vermesini beklemesi Türk aydın ve sanatçısının içinde bulunduğu hazin durumu göstermektedir. Otuz yıldan beridir bir savaş sürerken, binlerce insan ölürken, Kürtlerin en temel insani hakları gaspedilir ve Kürtlere akıl almaz, vicdan kabul etmez zulümler yapılırken Türkiyeli aydın ve sanatçıların bunun karşısında yer almalarının, bu vahşeti ve ölümü durdurmak için insani duyarlılık ve eylem geliştirmelerinin önünde nasıl bir engel vardır? Bu duyarlılığın harekete geçmesi için, bizzat tüm bu yaşanan kanlı sürecin müsebbibi olan devletin görev vermesi mi gerekir? Bir sanatçı devletin verdiği görevle mi yoksa kendi vicdanının ve sanatçı sorumluluğunun ona yüklediği görev ve sorumlulukla mı hareket eder. Ayşen Gruda’nın yanıldığı bir başka nokta da şu. PKK’liler oyuncakları ellerinden alındığı, oyun oynarlarken devlet onlara  mızıkçılık yaptığı için değil; ülkeleri, kültürleri ve kimlikleri ellerinden alındığı için çıkmışlardır  o dağlara. Bu olguyu bilince çıkarmadan, Kürtlerin neler yaşadığını anlamadan Gruda’nın onları hangi masallarla ikna edeceğini doğrusu çok merak ediyorum. Gruda, ya o insanların artık masallarla kandırılamayacak kadar bilinçli, politik, ne istediğini ve nasıl alacağını bilen insanlar olduğunu bilmeden iyi niyetli, hümanistçe bir duyarlılıkla bunları söylüyor ya da  başka bir hesapla bunları dillendiriyor. Bu açıklamaların nedeni hangisi olursa olsun çok açık ki ortada olguları ve gerçekleri görmekten, doğru analiz etmekten uzak bir anlayış söz konusu.

Açıklamanın devamında Gruda  şunları söylüyor “Neyin ispatı ve kavgası içindeyiz, o Kürt çocukları da anne baba kuzusu, küçük hesaplar yüzünden iki taraf da ölüyor. Dövüşe dövüşe değil, masa başında konuşa konuşa haletmemiz gerekiyor.” Bir an  durup Gruda nın bu söylediklerini samimi barışçıl söylemler olarak kabul edersek bunun Kürt sorununun demokratik çözümüne bir katkısı olacak mı?  Bu açıklamanın bir değer ifade etmesi, bir karşılığının olabilmesi için Gruda’nın savaşın taraflarını iyi tahlil etmesi, onurlu bir barış için direnenlere, ölülerini gömerken bile barışı dillendiren bir halka değil; onurlu bir barış isteyenlere en faşist yöntemlerle, büyük zulüm ve haksızlıklarla yönelenlere seslenmeli, barış için onları ikna etmelidir.

Şöyle devam ediyor Gruda: “Eğer bu konuda katkım olacak ise mağaralara kadar gitmeye razıyım. PKK mağaralarına giderim. Çünkü onlar bana bir şey yapmazlar. Onlar da benim filmlerimle büyüdüler. Ben de endişeliyim o filmlerin neresinde yanlış yaptım diye.”

Evet sayın Gruda onlar sadece senin filmlerinle değil , Kürtlere dair bol asimilasyonlu, kültürel inkarlı, aşağılanmalı, hakaretli diğer yeşilçam filmleriyle de büyüdüler. Endişesini yaşadığınız yanlışınız, bunlara karşı gelmemenizdir. Eğer vakti zamanında bunlara karşı gelseydiniz, Kürtlerin dili, kimliği tarihi olan bir halk olduğunu ve bu halkın her halk gibi özgürce yaşam hakının olduğunu söyleseydiniz bugün savaş veya barış diye bir derdimiz olamayacaktı. Açıklamanın en doğru ve haklı cümlesi “onlar bana bir şey yapmazlar” cümlesidir. Çünkü mağara insanları mağaza insanları kadar vahşi, barbar ve ilkel; mağaza insanları kadar duygusuz, yüreksiz, kültürsüz değiller. ( Psikanalitik çözümlemede ana rahmini ifade eden mağara metaforu, dış dünyada güvenliği zedelenen, kendini saldırı altında hissedenlerin kendilerini güvende hissetmek için dönmek istedikler sıcak ve güvenli bir yer olarak tarif edilir.) Onun için sayın Gruda’ya naçizane önerimdir. Gidin mağaza insanlarını insanlaşmaya ikna edin. Gidin onlara barış masallarını anlatın.

Bunları sadece sayın Gruda için söylemiyorum. Böyle düşünen herkese söylüyorum. Çünkü Türkiye’de dönem dönem bazı sanatçı ve aydın şahsiyetler buna benzer açıklamalar yapmaktadırlar. Bu açıkamayı yapan şahsiyetler çoğu zaman toplumun hafızasından silinmek üzere olan, popüleritesini yitirmiş, gündemden düşmüş şahsiyetlerdir.  Tıpkı bir ara Sinan Çetin’in yeni çektiği filminin reklamını yapmak için “PKK’yi satın al konu kapansın” diyerek bir anda kendisi ve yeni filmini gündeme oturtması meselesinde olduğu gibi. Her koşul altında onurlu bir duruş sergilemiş kimi Türkiyeli aydınları tenzih ederek söylüyorum, bu tür açıklamalar ya devletin izni ve görev vermesiyle, ya da kendini gündemde tutmak kendine yeni iş ve pazar alanları açmak için gündeme getiriliyor. Bunlara, ekmeğini PKK’den çıkaranlar demek kanımca yanlış olmaz. Sanatçılar Kürt sorununa böyle yaklaştığı sürece barış hep masallarda kalacak.

Erol Balcı – Özgür Gündem

Washington’da büyük gözaltı

Aralarında çok sayıda tanınmış ismin bulunduğu 48 iklim aktivisti Washington’da Beyaz Saray’ın önünde tutuklandı. Tutuklama gerekçesi olarak Beyaz Saray’ın girişini engelleme gösterildi.

Başkan Obama’yı iklim konusunda acilen eyleme geçmeye çağıran bir dizi eylemin dünkü halkasında sivil itaatsizlik yapan  aktivistler esas büyük eylemin 17 Şubat Pazar günü olacağını açıkladılar.

2. Başkanlık dönemi için yemin ederken iklim sorumluluğundan kaçmayacakları konusunda söz veren Obama Salı günü yaptığı geleneksel  Ulus’a Sesleniş konuşmasında da iklim konusuna değinmiş ve Pazar ekonomisi çerçevesinde tedbirler alacaklarını ve yenilenebilir enerjiye yönelerek milyonlarca yeni iş yaratacaklarını söylemişti.

Aktivistler Obama’nın iklim için bir an önce harekete geçmesini ve öncelikle Keystone olarak bilinen Kanada’dan zift kumunu taşımayı hedefleyen boru hattını tümüyle engellemesini talep ediyorlar.

foto : Christine Irvine ( Flicker / Tar Sands Action )

Bugün Beyaz Saray önünde yapılan gösteri sırasında tutuklananlar arasında ABD’nin en eski ve büyük çevre örgütü Sierra Club’un başkanı Michael Brune, 350.org hareketinin kurucusu Bill Mc Kibben, çevre avukatı Robert F. Kennedy Jr ve aktris Daryl Hannah gibi isimler bulunuyor.

Geçen sene  18 Kasım’da onbeş bin civarında aktivist Beyaz Saray’ı kuşatarak Keystone projesini protesto etmişti. Protestolar sırasında 120 kişi gözaltına alınmış, sonuçta proje bir seneliğine ertelenmişti.

Olağanüstü adaletsizliklere karşı sivil itaatsizlik kullanmanın hak olduğunu savunan aktivistler esas büyük eylemin 17 Şubat’ta Washington’da yapılacağını ve bu eylemin tarihin en büyük iklim eylemi olacağını belirtiyorlar.

 

Biz de Yeşil Gazete  olarak bu eylemleri izlemeye devam edeceğiz.

 

Yeşil Gazete

 

Lapsekililer Termik Santral karşısında ayağa kalktı

Lapseki Adatepe ve Teşvikiye Köyü çevresinde yapılması planlanan Lapseki Enerji Santralı Limanı Kül Depolama Sahası ve Derin Deniz Deşarjı projesi için düzenlenen bilgilendirme toplantısına tepki gösteren halk, bilgilendirme toplantısına katılmadı ve termik santrale karşı imza toplayarak köyün girişini kapattı.

“Termik santral istemiyoruz”

“Termik santral istemiyoruz”diye bağıran köylüler ellerinde yağ tenekeleri ve sopalarla protestoda bulunarak köyün girişini kapadılar. Köy kahvesine giren kadınların protestoları burada da sopaları kırılana kadar sürdü.

Adatepe ve Şevketiye köyü yakınlarına kurulması planlanan termik santral projesi ile ilgili Çanakkale Çevre Platformu Başkanı Hicri Nalbant köy meydanında bir açıklama yaptı. Nalbant Adatepe köyünde bu çapta bir eylemin ilk kez gerçekleştirildiğini belirterek: “Başta kadınlar olmak üzere tüm köylünün, Ziraat Odası’nın ve muhtarların yaşam alanlarına sahip çıktığını görüyoruz. Bu çapta bir eylem ve katılım görülmemiştir. Nerede ÇED yapılırsa orada olacağız” dedi.

Adatepe’de halk ayağa kalktı…

Adatepe Köylülerine çevre köyler, Ziraat Odası ve Muhtarlar Derneğinin yanı sıra çevreciler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar da destek verdi.

Hasan Temur: “Dün akşam ilk defa Hicri Nalbant köyümüze geldi. Bize bu konuda bilgi veren yoktu. Biz termik santral yapılmasına kesinlikle karşıyız İlçemiz deniziyle, doğası ile benzeri olmayan bir ilçe. Tarım ve hayvancılık yaparak yaşıyoruz. Şeftali ekiyoruz. Santral gelirse zarar göreceğiz. Biz yaşamak istiyoruz, intihar etmek istemiyoruz.”
Süleyman Gündüz: “Bir burası kalmıştı, burayı da yok etmeye, bizleri zehirlemeye çalışıyorlar. Kesinlikle istemiyoruz. Bizim 10 kişiden 9’u geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlıyor. Hava kirlenecek, toprak kirlenecek. Sonra bizler ve çocuklarımız ne olacak?”
Hasan Özkan: “Dünyada İtalya’dan sonra Türkiye’yi de termik santral ülkesine çeviriyorlar. Burayı da zehirlemeye çalışıyorlar.”
Ramazan Sargın: “Yapılmasını istemiyorum. Ben kaç yaşına geldim, benden geçti. Ben artık çocuklarımı düşünüyorum. Bundan sonra onlar ne olacak? Onlara ne bırakacağım? Termik santral bize ne yarar sağlayacak ki?”
Süleyman Kurum: “Örgütlenme daha etkin olmalı. Lokal olarak grupların köylülerle sık sık bir araya gelip yüz yüze görüşmesi lazım. Kahvelerde projeksiyonlu bilgilendirme toplantıları düzenlenmesi gerek. Köylü genel olarak istemiyoruz diyor ama daha büyük reaksiyon gösterebilir. Köylülere geleceklerinin ellerinden alınacağı, kanser patlamalarının yaşanacağı, salınan radon gazının havaya, toprağa ve suya karışacağı ve kül yığını haline dönüşecekleri daha çok anlatılmalı.”
Muhtarlar Derneği Başkanı Seyfettin Turan : “Ben Lapseki İlçesi Şevketiye Köyü muhtarı ve aynı zamanda Muhtarlar Derneği Başkanıyım. Termik santralin yaratacağı ciddi sonuçlar olduğunun farkındayız ve 20 muhtar arkadaşla birlikte direnişe destek veriyoruz.”
Hasan Taşkın: “Ben hem çiftçiyim, hem de köy bakkalıyım. En çok da çocuklarım ve torunlarım için endişe ediyorum.Havamızın kirlenmesini, sebze ve meyvemizin bozulmasını, suyumuzun kirlenmesini istemiyoruz.”
Fatma Ok: “Bizim hayvanlarımız ve ekili alanlarımız var. Zarar görmek istemiyoruz.”
Şehri Altun: “Burası Daniş’in köyü. Burada çocuklar zarar görecek, onun da bizim yanımızda olmasını istiyoruz. Sadece oy vermeye gelince hatırlamasınlar. Bizim sesimizi duyursun, başbakan bizi duysun. Biz termik santral istemiyoruz.”
Gülsüm Tosun: “Karşıyız. Köye sokmayız onları. Burası bizim, termik mermik istemiyoruz. Başka yere gitsinler.”


(Çanakkale Olay)

 

 

 

Yeşiller/Sol’dan 14 Şubat çağrısı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İstanbul Kadın Meclisi, “One Billion Rising/ 1 Milyar Ayaklanıyor” kampanyası için, 14 Şubat’ta bütün kadınları Kadıköy İskele Meydanı çağırdı.

YGSP İstanbul Kadın Meclis’i tarafından yapılan yazılı açıklamada şunlar kaydedildi:

Bir milyar kadının dans etmesi devrimdir!
Türkiye’de erkekler her gün 3 kadın öldürüyor. Yalnızca geçtiğimiz Ocak ayında en yakınlarındaki kocaları, eski kocaları, sevgilileri tarafından, 18 kadın öldürüldü, 11 kadına tecavüz edildi, 20 kadına şiddet uygulandı, 15 kadın taciz edildi.  Öldürülen kadınların çoğunun koruma talebi dilekçeleri veya koruma kararları vardı.Bir milyar kadının dans etmesi devrimdir!

Erkek şiddeti dünyanın her tarafında sürüyor.  Bu duruma dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak isteyen V-Day hareketi “One Billion Rising/ 1 Milyar Ayaklanıyor” kampanyası başlattı ve tam da 14 Şubat’ta küresel ayaklanmaya çağırdı.Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İstanbul Kadın Meclisi olarak biz de bu çağrıya uyuyor,  14 Şubat Perşembe günü saat 19.00’da tüm kadınları Kadıköy İskele Meydanı’na erkek egemenliğine ve erkek şiddetine karşı isyan etmeye, isyanımızı dansla göstermeye davet ediyoruz.

Öldüren Sevgi istemiyoruz!
Biz kadınlar; güven içinde özgür, eşit ve adil bir dünyada yaşamak istiyoruz.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
İstanbul Kadın Meclisi

Çiftçiye “destek vermeme” politikası…Ali Ekber Yıldırım

Gelişmiş ülkeler için tarımsal destekler üretim planlamasının en önemli aracıdır. Çiftçiye sürdürülebilir tarımsal üretim, başka ülke çiftçileri ile rekabet, güvenilir ve kaliteli ürünler üretmesi için tarımsal destekler verilir. Bu destekler aynı zamanda tüketiciye uygun şartlarda gıda ürünlerinin sunulmasını ve ürünlerin ihracatında avantajlar sağlar.
Türkiye’de ise tarımsal destekler para dağıtma aracıdır. Merkezi bütçeden ayrılan tarım destekleri hiçbir amaç gözetilmeden dağıtılır. Bu nedenledir ki, desteği veren de alan da hiçbir zaman memnun olmaz.
Amaçsızca dağıtılan desteklerde hesap şaşınca bu kez mevzuat değişiklikleri ile “destek vermeme” politikası devreye girer.
Nasıl mı?
Şu günlerde çiftçilerden çok sayıda mesaj geliyor. Tarımsal desteklerin Türkiye İstatistik Kurumu verimlilik hesabına göre yapılmasından yakınıyorlar.
Yakınmanın iki nedeni var. Birincisi zamanlaması, ikincisi TÜİK’in verimlilik hesaplarındaki yanlışlık.
Çiftçiler diyor ki:”Ürünümüzü hasat ettik. Sattık. Müstahsil makbuzumuzu kestik ve ona göre vergisini ödedik. Şimdi bize diyorlar ki tarımsal destek müstahsil makbuzundaki değer üzerinden değil, Türkiye İstatistik Kurumu’nun ilçe bazındaki verimlilik hesabına göre yapılacak. Yani üretimde verimlilik sağlayan çiftçinin desteği kesilerek cezalandırılıyor.”
Yazılarımızı düzenli olarak okuyanlar hatırlayacaktır. Çiftçilerin dile getirdiği bu sorunu, biz 9 ay önce (29 Mayıs 2012) “Çiftçiye verimlilik cezası..” başlığı ile yazmıştık.
O yazıdan bir bölümü özetleyerek hatırlatalım.
“Tarımda en önemli sorun ne diye sorulsa, her iki kişiden birisi verimlilik diyecektir. Yıllardır tarımla ilgili her toplantıda, verimlilikte ne kadar gerilerde olduğumuz anlatılır.
Avrupalı çiftçinin bir dekardan 600 kilo buğday alırken Türkiye ortalamasının 200 kilo olmasından şikayet edilir.
Gelmiş geçmiş Tarım Bakanları her fırsatta şikayetçi oldukları verimliliği artırmak için çalıştı. Hiç kuşku yok ki, görev başındaki Bakan Mehdi Eker’in de öncelikleri arasında tarımda verimliliği artırmak var. Herkes verimliliği artırmaya çalışırken hükümet tarımda verimliliği cezalandırıyor.
Nasıl mı?
Bakanlar Kurulu’nun 7 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “2012 Yılında Yapılacak Tarımsal Desteklemelere İlişkin Karar” ile tarımda verimlilik resmen cezalandırılıyor. Elbette kararnamede doğrudan verimliliğin cezalandırılması şeklinde bir cümle yok. Fakat, kararnameye öylesine ustaca müdahaleler yapılmış ki, büyük çabalarla verimliliği artıran çiftçiler, daha az destek verilerek cezalandırılıyor.
Konuyu daha iyi anlamak için, 2011 yılı tarımsal desteklemelere ilişkin kararname ile 2012 kararnamesini karşılaştırmak gerekiyor. Hükümet aynı hükümet, karar veren bakanlar aynı. Ama alınan karar çok farklı.
Hükümetin 24 Şubat 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “2011 yılı tarımsal destekleme kararnamesinin “Türkiye tarım havzaları üretim ve destekleme modeline göre fark ödemesi desteği” başlıklı 3. maddesinde şöyle deniliyordu:
“Ekli listede belirlenen havzalarda 2011 yılı üretim sezonunda üretilerek satışı yapılan; yağlık ayçiçeği, kütlü pamuk, soya fasulyesi, kanola, dane mısır, aspir, zeytinyağı, buğday, arpa, çavdar, yulaf, tritikale, çeltik, kuru fasulye, nohut ve mercimek üreticileri desteklenir. Yapılacak destekleme ödemeleri, her bir havza için söz konusu listede belirtilen ürünlerle sınırlıdır.”
7 Mayıs 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan “2012 Yılında Yapılacak Tarımsal Desteklemelere İlişkin Karar”da 3.maddeye birkaç sözcük ustaca yerleştirildi ve şöyle yayınlandı.
“Ekli listede belirlenen havzalarda 2012 yılı üretim sezonunda üretilerek satışı yapılan; yağlık ayçiçeği, kütlü pamuk (yurt içerisinde üretilip sertifikalandırılan tohumları kullananlar), soya fasulyesi, kanola, dane mısır, aspir, zeytinyağı, buğday, arpa, çavdar, yulaf, tritikale, çeltik, kuru fasulye, nohut ve mercimek ürünlerinin il bazında TÜİK ortalama verimleri dikkate alınarak üreticiler desteklenir.”
Buradaki sihirli sözcükler şu:, “il bazında TÜİK ortalama verimleri dikkate alınarak üreticiler desteklenir.”
Bu sözcüklerle büyük çabalarla verimliliği yakalayan çiftçiler cezalandırılıyor. Diyelim ki, Edirne’de buğday üreten bir çiftçi dekara 500 kilo buğday aldı. Buğdaya 2012 yılında verilecek destekleme primi kilo başına 5 kuruş. Bu çiftçinin 2 bin 500 kuruş destekleme primi alması gerekiyor. Fakat, il bazında TÜİK ortalama verimleri dikkate alındığında, aynı çiftçi daha düşük destekleme almış olacak. Çünkü, TÜİK’e göre Edirne’de ortalama buğday verimi dekara 390 kilo. Verimliliği ortalamanın üstüne çıkaran çiftçiler hak ettiği desteği alamayacak. Verimlilik cezalandırılacak.
Özetle, bitkisel üretimde destekleme primi verilirken ortalama verimin üstüne çıkan çiftçi cezalandırılıyor. Hayvancılıkta ise işletmesini hastalıklardan koruyan, ari işletme belgesi alanlar daha az destek verilerek cezalandırılıyor. Benzer bir uygulama 5 yıl önce 2007’de pamukta uygulanmak istenmiş pamukçuların tepkisi ile hükümet geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bugün çoğu üretici desteklerdeki kesintinin farkında değil. Desteği alınca fark edecek ama iş işten geçmiş olacak.”

Bundan 9 ay önce yazdığımız gibi çiftçi destekleri alırken uğradığı zararı fark etti. Ama iş işten geçti. Herkese geçmiş olsun.

 

Ali Ekber Yıldırım – www.tarimdunyasi.net

Cangı: “Bu mücadele ölüm kalım meselesidir”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü Av. Arif Ali Cangı, İzmirliler’i çaba harcamaya çağırdı.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İzmir İl Örgütü Ege Bölgesi’nde olduğu kadar, yurdun birçok yeri için de sorun olan altın madeni işletmeciliğinin çevreye verdiği zararlar konusunda bir toplantı düzenledi. Parti üyeleri ile parti dostlarının katıldığı toplantının ilk sunumunu Halk Sağlığı Uzmanı ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Parti Meclisi Üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa yaptı. Ekolojik dengenin çökmesi halinde göç, sel, toprak kayması ve kuraklık gibi felaketler, tarımsal ve hayvansal üretimde azalma, bulaşıcı hastalıklarda artış, beslenme bozuklukları, su kaynaklarında azalma ve kirlenme meydana geleceğine dikkat çeken Prof. Dr. Karababa “Altın madeni işletmesi sırasında doğaya bırakılan tonlarca pasa yığını ve atık baraj göllerindeki ağır metal kirliliği doğadaki tüm canlılar için büyük tehlike yaratıyor”dedi. Siyanürle altın ayrıştırılması sonucu su ve gıdalarla solunan havayla ve ciltten temas yoluyla siyanürün insanlara geçtiğine vurgu yapan Karababa, doğadaki bitkiler ve hayvanların da o ölçüde zarar gördüğünü belirtti.

Efemçukuru’ndaki altın madeni işletmesinde savunma olarak siyanürlü işlem yapılmayacak olmasının gösterildiğine de dikkat çeken Karababa, bölgedeki ağır metallerin siyanür kullanılmadan da bir kazma darbesi vurulsa dahi yöreye büyük zarar vereceğini vurguladı.

Ağır metallerin arıtılmasının tek bir sistemle mümkün olmadığına da dikkat çeken Prof. Dr. Ali Osman Karababa “Doğayı önce kirletmek sonra da eski haline getirmek bilimsel olarak mümkün değil. Bunu hiçbir bilim insanı savunamaz” dedi.

20 yıldır bölgede altın madeni işletmecilerine karşı mücadele yürüten İzmir-Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran/Küçükdere Elele Hareketi’nin dönem sözcüsü Dr. Oya Otyıldız uzun ve zorlu geçen mücadele dönemini paylaştı.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü ve altın madeni işletmelerine karşı açılan davaların avukatlığını yıllardır sürdüren Av. Arif Ali Cangı söz aldı. Cangı, “Nasıl ki hukuku, yasaları altın madencilerinin lehine değiştirmek siyasi bir tercihse, yaşam alanlarının korunması mücadelesi de siyasi olmak zorundadır. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ekolojinin siyasetini yapmak üzere yola çıktı. Hep birlikte çıktık bu yola. Parti üyesi olsun ya da olmasın yaşamı savunma mücadelesini sürdürmek zorundayız.  Bu mücadele ölüm kalım meselesidir”dedi.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eşsözcüsü Arif Ali Cangı, Prof. Dr. Karababa ve Dr. Otyıldız’ın sözlerine sonuna kadar katıldığını belirtti ve  “Bu zorlu bir süreçtir. Ama toplumsallaşırsak bu zorlu süreci aşabiliriz. Aşmak zorundayız. Çünkü Efemçukuru’nu engelleyemezsek, çeşmelerden akan suyu değil içmek, kullanamaz hale geleceğiz”dedi.

(DHA)