Guernicamag.com sitesinde Patrick Wrigley imzasıyla yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özde Çakmak’ın çevirisiyle ve bölümler halinde yayınlamaya devam ediyoruz.
Savaş, pek çokları gibi, Davut’un ailesinde de aile ya da köy arasında kesin çizgilerle ayrılmayan bir duygudaşlık ağı ördü. Ordunun ve PKK’nın acımasız eylemleri halk retoriğini kutuplaştırırken, olay yerindeki gerçeklik daha da anlaşılmazdı.
1990’larda tebaalığa her zaman kesinkes biat edilmiyordu; yerel sebepler, aile anlaşmazlıkları ya da akrabalıklar sebebiyle bazen taraflar değişiyordu. Askerler görevdaşları tarafından infaz ediliyordu, köy korucuları PKK ile işbirliği yaptıkları için öldürülüyordu, isyancı sempatizanlar ya da gerillalar hain oldukları gerekçesiyle kendi örgütleri tarafından asılıyordu. Çok sayıda aile birbiriyle yarış halindeki bu fraksiyonlar arasında kalmıştı. Sol eğimli bir örgüt olan Türkiye İnsan Hakları Derneğinin Diyarbakır Şubesinden (TIHV) Necdet İpekyüz, “Hükümet ve AKP’nin barış deklare eden bir kağıt parçasını imzalaması zor olmayacaktır, zor olan Kürt ve Türk toplumlarına sinen bu travmayı çözmek ve güvensizlikle yüzleşmektir,” diyor.
Dargeçit’te kuşku atmosferi hakim. Yetmiş yaşındaki bir köy korucusu kaybolan bir kişinin akrabasını bu konuda ikaz edince mezarlar günyüzüne çıktı. Fakat devlet tarafından maaş bağlanan, silahlandırılan ve 1990’lı yıllardaki hak ihlallerinde isimleri zikredilen köy korucuları genellikle büyük ölçüde sessizliklerini korudular. Bir BDP yetkilisine göre, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında Dargeçit bölgesindeki onbeş köyden aileler köy korucularına katıldı. Fakat, hemen hemen hiçbiri güvenlik operasyonlarını ya da cesetlerin nereye atıldığını anlatmayacak.
“Eski vali ve belediye adına greyderi çalıştıran kişi cesetleri nereye koyduklarını biliyorlar. İkisi de hala hayatta ve Dargeçit’te,” diyor Davut. İçlerinde kendi akrabalarının da olduğu köy korucularının çoğunun kardeşinin kayboluşunu çevreleyen olaylardan haberdar olduklarına fakat konuşmayı reddettiklerine inanıyor (bu insanlardan hiçbiri de benimle konuşmadı). Yaşar Kemal’in İnce Memed’de tasvir ettiği gibi, feodal bir toprak ağası tarafından yönetilen, dedikodu ve söylentilerin kol gezdiği eski köy toplumları yeni korku koşulları altında değişime uğradı. Dargeçit halkı komşu olarak diken üzerinde yaşamaya devam ediyor, günlük dilin arasına “devlet muhbiri” ya da “terör sempatizanı” gibi paranoyak ifadeler serpiştiriliyor. Ziyaretlerim sırasında sohbet bir kereliğine mahsus olmamak üzere eli kulağında bir “devlet muhbiri”nin varlığından duyulan korku – gerçek ya da hayali – sebebiyle birden sona erdi.
Ama Davut gibi düşünenlere göre, bu mezarların açılması ve cezai soruşturma yapılması bir değişim getirebilir. Davut ve diğer akrabaları ilk defa resmi suskunluk ya da inkar yerine kazı yapılması ve 1995 operasyonun soruşturulması kararı ile karşılaştı. Kardeşinin davasını takip eden resmi belgeler onaltı yıl önce kesildi – ailenin İnsan Hakları Örgütü’ne verdiği bir ifade ve 1996 nisanında Uluslararası Af Örgütü’nün Dargeçit’teki kayıplar hakkında bilgi talep eden acil bir basın açıklaması vardı. Davut diyor ki, “Kardeşim alıkonulduktan onbeş gün sonra bütün aileyi gözaltına aldılar. Babamın başı yarıldı. Hepimiz üç gün boyunca hapsedildik ve ağır işkenceye maruz kaldık.” Nedim’in kaybolmasından sonra Davut’un o zamanki savcıya yolladığı yedi dilekçe de kabul edilmedi. Cevap olarak devleti aklayan bir anlatı aldı – Nedim’i ya PKK öldürmüştü ya da kendisi onlara katılmıştı.
Resmi tarih – tüm yerinden edilme ve kayıplardan PKK’nın sorumlu olduğu – hala işitiliyor. Bana da birçok kez anlatıldı. Dargeçit’in yukarısındaki kışlada konuşlanan bir jandarma komutanı 1990 ile 1996 arasının Türkiye için karanlık bir dönem olduğunu söyledi, ama şöyle devam etti: “Türk devleti burada yaşayanları yerlerinden etmedi. PKK iki köy muhtarını öldürdü, otobüse bomba koydu, bundan sonra halk korkuya kapıldı ve burayı terketmeye başladılar.”
Fakat, Dargeçit’te yeni bir resmi belge ortaya çıkıyor. Bölge savcısı savcının dosyalarından sızan ve Radikal gazetesinde yayınlanan özete göre ikisi Türkiye’nin batısında belediye başkanı olarak görev yapan (konuştuğum kişi 1995 olayları ile herhangi bir ilgisi olduğunu reddetti) eski ordu mensuplarına karşı bir davayı biraraya getiriyor. Martta Davut ile konuştuğumda bana savcıya güvendiğini söyledi, onu yardımsever ve korkusuz olarak nitelendirdi. Fakat hala daha fazla kemik arayışındaydı, evden alındığında Nedim’in üzerinde olan pijamayı bulmak için mezarları araştırıyordu ama onu bulamadı.
Umutlu olup olmadığını sorunca “Belki” dedi, “kafataslarından biri küçüktü”. Ellerini göğsü hizasında greyfurt tutar gibi açtı.
Fütüristler Derneği öncülüğünde dünyada ilk kez Türkiye’de kutlanan 1 Mart Gelecek Günü, Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde gerçekleştirildi.Basının da ilgiyle takip ettiği toplantıyı Yeşil Gazate haber merkezi olarak biz de izledik. BSH, Intel, Kadir Has Üniversitesi ve Unilever’in sponsorluğunda sunuculuğunu/modetörlüğünü Ece Vahapoğlu yaptığı Gelecek Günü’nde dünyanın önemli fütüristleri bir araya geldi. Teknoloji, toplum, ekonomi ve çevre ekseninde bütüncüllük sağlanarak yaşamın sürdürebilirliğinin sağlanması üzerinde duruldu.
“Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Daha da İleri”
Fütüristler Derneği Başkanı Murat Şahin, Danışma Kurulu Başkanı Ufuk Tarhan ve Onursal Başkanı Alphan Manas ise birlikte gerçekleştirdikleri açılış konuşmasında kitlesel kutlamaların insanların dikkatlerini ve enerjilerini ortak noktaya toplamak için müthiş kuvvetli araçlar olduğunu söyledi. Gelecek Günü’nün tüm dünya insanlarının sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için düşünmesi, üretmesi ve geleceğe odaklanması için tasarlanmış bir kutlama günü olduğunu ifade eden Şahin, Tarhan ve Manas, sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için bu yılın temasını “Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Daha da İleri” olarak belirlediklerini söyledi.
Gazeteci – yazar Ece Vahapoğlu’nun moderatörlüğünde gerçekleştirilen Gelecek Günü’nde Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış video bağlantısı ile katıldı.
İngiltere Manchester Üniversitesi İnovasyon Enstitüsü Kıdemli Araştırmacılarından Doç. Dr. Özcan Sarıtaş ve ekibi tarafından TFD yönetiminin danışmanlığında hazırlanan ve nisan ayında tüm detayları kamuoyuyla paylaşılacak “Türkiye için İnsan 2030 Raporu”nun ilk sonuçları açıklandı. Doç. Dr. Özcan Sarıtaş, tasarılarda teknolojinin tek tartışılan başlık olmadığını, nasıl etki edeceğini; toplumun, ekonominin, çevrenin ve teknolojinin entegre olduğunu söyledi.
Gelecek Günü’nde Ece Vahapoğlu ve Alphan Manas’ın moderatörlüğünde, gazeteci İsmet Berkan, Ufuk Tarhan, Murat Şahin, BSH Kurumsal İletişim Direktörü Burçin Uzunhasan Girit, Intel Türkiye Genel Müdürü Burak Aydın, AGT CEO’su Mehmet Söylemez’in katıldığı “Gelecek Paneli” de düzenlendi. Aynı ekrana bakıp farklı programlar seyreden insanları bir araya getiren teknoloji tartışıldı, asosyallik endişesinden aslında fazla sosyallik olduğu konusunda konuşan İsmet Berkan, gelecek ve iklim değişikleri üzerinde durdu. İklim değişikliklerinin kök sebebinin nüfus olduğuna dikkat çekti, bu yüzden insanları hayatta tutacak yöntem bulunması, yöntemlerin temiz su, beslenme ve enerji konusunda yoğunlaşması gerektiğini ifade etti. Panelde, genetiği değiştirilmiş organizmalar, gelecekle ilgili uzgörüler, eğitim, sosyallik de konuşuldu.
“Bu sıkıntıları yeni teknolojiler kullanarak, tüketici alışkanlıklarını değiştirerek ve global işbirlikleri ile çözebiliriz”
Gelecek Günü’nün ana konuşmacısı Dünya Fütüristler Birliği Başkanı Timothy C. Mack, dünyanın vazgeçilmez üç kaynağının su, enerji ve gıda olduğunu söyledi. Söz konusu kaynaklara olan talebin inanılmaz hızlı bir şekilde artması nedeniyle iklim değişiklikleri, su, gıda ve enerji sıkıntılarının ortaya çıktığını ifade eden Mack, “Bu sıkıntıları yeni teknolojiler kullanarak, tüketici alışkanlıklarını değiştirerek ve global işbirlikleri ile çözebiliriz”
Bugün 20 ülkede su ve zirai alan kaynağı konusunda sıkıntı olduğunu ifade eden Mack, yapılan araştırmalara göre 2025 yılında 36’dan fazla ülkenin bu iki sorunla yüz yüze kalacağını belirtti. Nüfus artış hızı, ilaçlar ve kişisel bakım ürünlerinin su kanallarına karışmasının bu sıkıntıları artırdığını vurgulayan Timothy C. Mack, hızlı bir şekilde filtreleme sistemlerinin oluşturulması ve kirli suların arındırılması gerektiğini anlattı. Son 20 yılda Hindistan ve Çin’de yer altı sularının yılda 1-3 metre arasında azaldığına dikkat çeken Mack, 1980’den beri dünyaya düşen yağmurun da yüzde 15 azaldığını söyledi. Susuzluk nedeniyle 70 yıl içinde Brezilya, Arjantin ve Paraguay’da buğday ve soya üretiminin yüzde 40 düşeceğini dile getiren Timothy C. Mack, 2030 itibariyle dünyadaki yeterince beslenmeyen insan sayısının da iki kat artacağını ifade etti.
“Geleceği hayal etmeden şekillendiremeyiz”
Bugün bulunduğumuz noktaya hep birilerinin hayal ve çabalarının gerçeğe dönüşmesi ile geldiğimizin altını çizen Intel Fütüristi ve Baş Teknoloji Elçisi Strown, daha iyi bir geleceğe sahip olmak için hayal kurmak, bunun da ötesinde bu hayalleri paylaşmak büyük önem taşıyor.” diye konuştu. 4. boyuta bir de 5. boyut olarak veri boyutu ekleyen Brown, bu boyutu herhangi bir şeyin internette varoluşu olarak ifade etti. 3 boyutlu tarayıcı, yazıcıyla masaüstü üretimin gerçekleşmesinin üretimin yerelleşeceğini belirtti. Eşyalara digital imza vererek internette paylaşılabileceğini, örneğin boş bir odanın da, arabanın da kaynak olarak bu şekilde kullanılabileceğini, verimliliğin bu yöntemle artacağını aktardı. Teknolojiyi insani boyuta geçirmek için işbirliği yapıldığını, sahip olmaya gerek olmayarak teknoloji sayesinde paylaşımın sağlanacağını kaydetti.
Prof. Dr.Mustafa Aydın, Kadir Has Üniversitesi olarak gelecek tasarımını kurgulamak için bir ilki gerçekleştirerek Türkiye’nin tek Fütürizm Okulu’nu açtıklarını belirtti. Prof. Dr. Aydın, geleceği kuracak liderlerin daha yaratıcı, topluma yayılan bilgiyi kurgulayan ve yaratan bireyler olarak yetişmesi için akademik olarak bir platform oluşturmayı hedeflediklerini söyledi.
Gelecek Günü’ne Özel Sezin Okulu Lise Fütürizm Kulübü öğrencileri, ilkokul-ortaokul tablet kulübü öğrencileri katıldı, etkinlik boyunca öğrenciler, farklı sunumlarla etkinliğe katkıda bulundu.
”Mevcut düzeni sürdürme hayaliyle yapılan tasarımların geleceği kurtaramaz”
Toplantı aralarında yaptığımız kısa röportajlarda, izleyicilerin tepkilerini de gözleme olanağı bulduk. Toplantıyı takip eden yeşil gazete ekibi ile izleyicilerden bazıları kendi aralarında yaptıkları sohbetlerde ”sürdürülebilir kavramının ortaya çıkış sebebinin mevcut düzenin yarattığı ekolojik krizler olduğunun altını çizip, mevcut düzeni sürdürme hayaliyle yapılan tasarımların geleceği kurtaramayacağını” söylediler.
”Gelecek tasarımlarında demokrasiden adaletten katılımdan hiç söz edilmemesine şaşırdık”
” İklim değişikliği dahil olmak üzere ekolojik krizlerin sebebi olarak nüfus artışını gören anlayışa da tepki gösteren bazı izleyiciler gelecek tasarımlarında demokrasiden adaletten katılımdan hiç söz edilmemesine şaşırdıklarını” ifade ettiler. Başka hiç bir konuda olmadığı kadar tüm dünyanın” iklim değişikliğinin sebebinin sanayi devrimi sonrası atmosfere salınan karbondioksit gazı” olduğu konusunda hemfikir olduğunu, konuşmacıların bazılarının bu bilgiden habersizmiş gibi konuşmalarına anlam veremediklerini de dile getirdiler.
Teknonoji odaklı ilginç konu ve tasarımlardan etkilendiklerinden de söz eden izleyiciler, teknolojinin gezegeni kurtaracağına ilişkin yaratılan illuzyonun kendilerini yeterince ikna etmediğini de dile getirdiler.
İklim değişikliği, geleceğe ait bir sorun olmaktan çıkalı baya bir zaman oldu. Bu konuda çalışmalar sürdüren bilim insanlarını bile şaşırtan hızda değişimler yaşıyoruz. Sıcaklık artışını durduracak çözümlerin agresif bir biçimde hayata geçirilmesi bir yana, sıcaklığı arttıracak uygulamalar güllük gülistanlık bir dünyada yaşıyormuşuz gibi hız kesmeden devam ediyor.
İklim değişikliğinin yarattığı sonuçlara uyum tedbirleri de artık daha fazla gündeme gelmeye başladı. Bunlardan biri, Hollanda’da bir şehrin deniz seviyesinin yükselmesi karşısında aldığı önlemdi.1 Ren nehrinin dört bir yanına yayılan Nijmegen şehrinin bir semti yavaş yavaş sulara gömülüyordu ve semt beş yıl içinde tamamen sular altında kalacaktı. Nijmegenliler, doğup büyüdükleri, iş kurdukları toprakları şimdi “nehre teslim edelim” projesi kapsamında terk ediyorlar. Öncesinde bu projeye itiraz edenler olmuş ama sonunda “Yapacak bir şey yok, sular bugün olmasa da yakın zamanda zaten evlerimizi yutacaktı. İklim değişikliği ile ateşkes imzaladık” diyerek herkes taşınmış. İklim değişikliği mültecisi olmalarına rağmen pek de şikâyet eder hâlleri yok. Kendilerine yeni bir ev alacak, işyeri açacak miktarlarda tazminat almışlar. Geleceğe ilişkin neredeyse kaygıları yok, umutları ise çok.
İklim değişiminin yaratacağı kaotik durumu –gezegenin geleceğinin tehdit altında olduğunu ifade eden yüzlerce rapor ve gelişme- düşününce, Nijmegenlilerin gelecek hakkında umutlu olmaları hiç anlaşılır bir durum değil. Yine de şimdiden tedbir almaları, tedbir almalarına yol açacak mali kaynaklarının olması da iyi bir durum. Her ne kadar bu umutları çok uzun sürmeyecek olsa da… Ama dünya genelinde -şu anda bile- herkes onlar kadar şanslı değil. Kapitalist sistemin adaletsizliği, iklim adaletsizliğiyle el ele ilerliyor. Küresel ısınmaya katkısı olmayanlar -yoksul ve gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerden; gelişmiş ülkelerdeki yoksullar, zenginlerden- küresel ısınmadan daha fazla etkilenecek.
The Star’da Ravena Aulakh’ın, Dakka-Bangladeş’te iklim değişikliği nedeniyle göç etmek zorunda kalanların gecekondularda yaşam şartlarını anlattığı makale2, tam da kapitalist sistemin adaletsizliği ile örtüşen iklim adaletsizliğini gözler önüne seriyor.
19 yaşında bir kadın olan Taslima Masud’un evi, tarlası, 2008 yılında yaşanan siklon nedeniyle yerle bir olmuş. Artık yaşamını bir iklim mültecisi olarak, Dakka’nın alış-veriş merkezleri, restoranları ve lüks konutlarını çevreleyen, en büyük gecekondu bölgesinde devam ettirmeye çalışıyor. Yirmiye yakın aile tek bir tuvaleti kullanıyor ve Masud’un mutfağı tuvaletin bir metre uzağında. “Mutfak tuvalete çok yakın. Yemek yaptığımda körinin değil tuvaletin kokusunu alıyorum. Bu her gün beni iğrendiriyor, ancak yapacak hiçbir şey yok, yemek yapmak zorundayım” diyor. Muson döneminde durum daha da kötüleşiyormuş; tıkanan kanalizasyonlar kolera ve sıtmanın yaygınlaşmasına neden olurken, ayakta yemek yapmak zorunda kaldığını, koku yüzünden kusacak duruma geldiğini söylüyor ve bu şekilde yaşamak istemediğini “kim ister ki zaten?” diyerek dile getiriyor.
Masud, istisnai bir vakıa ya da vicdanlarımız sızlatacak bir örnek değil maalesef. Hâlihazırda 25 bine yakın insan iklim mültecisi oldu, 2050 yılında 250 milyon insanın ve Bangladeş’te 20 ile 30 milyon insanın iklim mültecisi olacağı ifade ediliyor.
Ravena Aulakh, makalesinde, Uluslararası Göç Teşkilatı’nın verilerine dayanarak; gecekondu bölgelerinde yaşayanların yaklaşık %70’inin iklim değişikliğinin zorlamalarından ötürü Dakka’ya geldiklerini söylüyor. Bu hızlı göç dalgası, var olan yoksulluğu, sağlıksız yaşam şartlarını daha da derinleştirmiş. Derme çatma inşa edilen barakalar, tuvaletler, kanalizasyonun herhangi bir arıtmaya tabi tutulmadan su kaynaklarına karışması, şehri besleyen su varlıklarının hızla tükenmesi…
Makalenin bir yerinde de “Fakirler bu arada ellerindeki ile yetinmek zorunda: Neredeyse hiçbir şey” denilmekte ve iklim mültecisi olarak Dakka’ya göç edenlerin hayatta kalabilmek için verdikleri yaşam mücadelesinden bahsedilmekte. “Günde yaklaşık 2 dolar ücretle, kadınların daha düşük ücretlerle tekstil atölyelerinde, çocukların okula gitmediği çöpler arasında yiyecek aradığı ve sokakları temizledikleri” bir yaşam. İşte bu yaşamlardan iki tanesi:
2009 yılından Aila Siklon’u nedeniyle Dakka’ya göç etmek zorunda kalan Siqdar ve karısı: “Şimdi bir tekstil fabrikasında çalışıyorlar. İkisi birlikte ayda 80 dolar kazanıyorlar. Barkaları için kira, mutfak ve tuvalet paylarını ödedikten sonra ellerinde 40 dolar kalıyor. 31.000 Bangladeş ‘taka’sı. Fakat para yetmiyor. Balık yaklaşık 700 taka, bir kilo pirinç 500 taka, bir kilo mercimek 600 ile 800 taka ediyor.”
Ya da Motalif Khan: “Geçen ağustos, Muson mevsiminin ortasında yeni doğmuş bebekleri ishal oldu. Özel bir doktora paraları yetişmediğinden, bir doktorun oğullarını muayene etmesi için bütün bir gece bekledikleri devlet hastanesine gittiler. Hiç yatak olmadığı için karanlık bir köşede 3 gün geçirdiler. Dua etmekten başka yapacak bir şey yoktu.”
Aulakh’ın makalesinde durumun her geçen gün kötüye gittiğine ilişkin tespitlerde bulunmakta. Yine seller nedeniyle üç sene üst üste pirinç tarlası mahvolan ve 2001 yılında Dakka’ya göç eden Ahmed Riaz’ın sözlerinde yer alan gerçeklik gibi. Riaz, “Ben buraya geldiğimde de durum bu şekildeydi, bizim gibiler için gecekondu vardı, su veya elektrik yoktu. Artık daha fazla insan var, ama koşullar hep aynı.”
Varlığını ve işleyişini ekonomik, etnik, cinsiyet gibi her açıdan eşitsizlik ve adaletsizlikten sağlayan kapitalist sistemin yarattığı iklim değişikliğinin en acımasız sonuçlarını, yine adaletsizlikten en çok payı alan yoksullar yaşıyor. Kapitalist sistem öldürüyor. Bundan beş altı yıl öncesinde, şimdi hangi kampanya kapsamında ürettiğimizi hatırlamadığım bir rozet vardı: “Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim”. Kimileri tarafından bu rozet şiddeti çağrıştırdığı için beğenilmemişti. Oysa rozet, sadece bir durum tespiti yapmakta ve hayatta kalmanın yöntemini ifade etmekteydi. Daha fazla kâr elde edip rekabet gücünü artırmak uğruna daha fazla üretimi, daha fazla üretim için daha fazla insanı ve doğayı sömüren bu sistemi yok etmediğimiz sürece kendi sonumuzu hazırlıyoruz. İklim değişikliği tüm canlı yaşamını öldürüyor. Tüm canlılar için “iklimi değil, sistemi değiştirelim”.
‘O, gerçekten de halk arasında ‘baba adam’ tabir edilen türden. Onun Baba olduğu dünya, insanların kelebek gibi yaşayıp kısacık ömürlerini bir çırpıda tükettikleri bir dünya.’
‘Son baba Müslüm’
Onun fotoğrafı, siyah beyaz çekilmiş. Sonradan renklendirilmiş. Pastel. Bir de sarmaşık gülleriyle çerçevelendirilmiş. Gerçekdışı bir uçuculuk var, her şeyde. Resimli-süslü kamyon kasalarını, eski berber aynalarını, Dünya Güzeli Züleyha’yı, Ağlayan Çocuk’u hatırlatıyor. Aile albümünün kanayan yanında. Mağlupların başucunda duruyor. Müslüm Baba. Varoşların Azizi.
Nereye gitse, ardında bir yetim ordusu. Müslüm Gürses, hiçbir starın sevilmediği gibi seviliyor. Onu sevenler, kaybedecek bir şeyi olmayanlar çünkü. Feryat figan, kan gülleri; vereceğini yalnız kendi etinden, kendi canından artıranların korkunç aşkıyla seviliyor. Şu dünyada en ufak hükmü bulunmayan; suretleri en çok sabıka kayıtlarına yakışan karaşın kavruk adamlar, tekinsiz mahalle aralarının hapçı kızları. Onun babası olduğu cumhuriyet, nüfusu gittikçe artan üçüncü sayfa kahramanlarının cumhuriyeti.
Orada âdetler farklı. Şiddet farklı. Babanın konserleri, topluca kendinden geçme ayinleri. Tuhaf kültlerin ancak gizli kameraya gelebilecek tapınma görüntüleri. Basbayağı dini arınma ritüelleri, jiletin kollarda, göğüslerde bıraktığı izlerle son bulan.
Müslüm Gürses, televizyona çıktığında kitlesi onu takip ediyor.
Yol gösterenlerin el kol hareketiyle alkışlamaya, gülmeye, oturup kalkmaya hazır temiz orta sınıf seyircilere alışık koltuklara yığılan yetimler, denetimsiz bir coşkuyla sıkı bir nümayişe çeviriyorlar babalarının programını. Birlikte söylüyorlar: “İtirazım var bu dertli şansıma/ Dertlerin cümlesine/ Talihin böylesine/ Hayatın sillesine itirazım var/ Ben hep yenilmeye mecbur muyum?/ Ben hep ezilmeye mahkûm muyum?” Onları denetleyebilen tek kişi, Gürses. Kimileyin küçük bir baş işaretiyle, kimileyin ellerini kaldırıp her birinin sırtını tek tek sıvazlar gibi yaparak. Asla otoriteryan bir tavırla değil.
Lider gibi değil. Ermiş gibi.
Varoşların kötü çocukları Müslüm Gürses’i dost muhabbetinde sarhoş olup şarkı söyleyen ağabeylerini dinler gibi dinliyor. Şarkılarını müthiş gırtlak oyunlarıyla ya da tertemiz akademik bir tavırla söylemiyor elbet. Her dizede hâkimiyetini kaybediverecek, sonunu getiremeyecekmiş gibi söylüyor.
Her an hata yapıverecekmiş gibi. Hayranlarının hayatına tutulan ayna. Ayağı kaydı kayacak. Müziğin hep gerisinde kalıyor, son anda yetişiyor. Kafası iyi. Öyle iyi ki kimseye ders verecek, erkeklik taslayacak, yerli yersiz böbürler sallayacak hali yok.
Ne kadar itirazı olsa da hali yok. Kafası nal, yüreği mangal. Kırılgan mı kırılgan bir adam.
Az konuşuyor. Çok bildiği, çok hazmettiği düşünülüyor, bu yüzden. Dilinin peltekliği, zor konuşuyor olması, yıllar önce geçirmiş olduğu ağır bir trafik kazasına yoruluyor. Yaralı.
Müslüm’ün babalığı, babanın hayat kurtaramadığı, aileyi doyurup ayakta tutamadığı, iktidarının sarsıldığı bir dünyanın babalığı. Çocukları ona can verebilmek, kendilerine benzeyen bu uçucu, bilge adamı ayakta tutabilmek için her şeyi yapmaya hazır. Müslüm baba, konuşurken birden ‘ha ha ha’ diye gülüveriyor. Oraya çıkarılmış bir bebek gibi. Sık sık gülüyor. Kitlesinin şefkatini kazanmakta hiç zorlanmadığı aşikâr. Tevazu oyununda da rakip tanımıyor. Karşısındakinin övgülerini bir çırpıda müstehcen kılabilen bir kıvraklığı var, tevazuunun.
O, gerçekten de halk arasında ‘baba adam’ tabir edilen türden.
Onun Baba olduğu dünya, insanların kelebek gibi yaşayıp kısacık ömürlerini bir çırpıda tükettikleri bir dünya.
O, vakitsiz ölenlerin babası. Kalbi çatlar, o babaların. Verem olurlar.
Kan tükürürler. Hızla yaşlanıp hızla göçerler.
Müslüm Gürses’in serüveni melodramın ağdasına, bütün damardan insanlık hallerine açık olduğu için, büyüleyici. O, bu toplumun sahip çıkamadığı, hepimizin çocukluğunun ya da gençliğinin ıstırap ikonasının; dünyanın en güzel gözlü kör kızının sevgilisi. Hepimizin gözü önünde düşmüşken kaldırdığı eşiyle birlikte en alttakilerin fotografında köşede duran dalgın adam, o.
Ama belki de yorulmuştur. Jiletlerin ışıltısından, kanla tartılan babalığından bitkin düşmüştür belki. Rutubetli atölyelerin kavruk çırakları onun ‘Usta’sını söyleyedursun, onun itirazı çoktan ürkütücü bir racona nefes vermiş olsun, popüler kültürün dayattığı kurallara direnmek çok güç. Yıllar önce babalık imgesi üstüne yazdığım bir yazıda gölgesi o zamanlar hâlâ üstümüzden eksik olmayan Demirel’le Müslüm Gürses’i karşılaştırmış, şöyle bağlamıştım: “Her durumda, kabul görmüş baba imgesi, bireyin intiharı oluyor. Demirel’in artık aşina olduğumuz için sineye çekebildiğimiz zulmüne yıllarca evlat yetiştiremedik. Müslüm babayı izlerken çekilen jiletler de mazlumun kendi bağrında parlıyor. Babasının iktidarsız itirazını izlerken kendisine acıyıp hayatına jilet atan evlatla, babasının itirazsız iktidarı karşısında çaresizliğe kapılıp hayatını suskunluğa kilitleyen evlat, aynı resimde kanıyor.”
Geçirdiği by-pass ameliyatının ardından yoğun bakıma alınan sanatçı Müslüm Gürses hayatını kaybetti. Müslüm Gürses’in bu sabaha karşı kalbi durdu ancak sonra şokla hayata geri döndürüldü. Doktorların bütün müdahalesine rağmen Müslüm Gürses hayatını kaybetti.
Memorial Hastanesi sanatçının kalbinin durduğunu onayladı daha sonra ise kalbinin şok aleti ile tekrar çalıştırıldığını ve durumunun çok ağır olduğunu belirttiler. Bütün müdahalelere rağmen Müslüm Gürses hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1953’de Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi’nin Fıstıközü köyünde kerpiç bir evde dünyaya geldi. Annesinin adı Emine’dir. Babası Mehmet Akbaş rençberlik yapar, türkü söylemeyi sever, bağlama çalardı. Akbaş çiftinin Müslüm’den sonra Ahmet ve Zeyno adında bir erkek, bir de kız çocukları oldu.
Müslüm Gürses’in çocukluğunun ilk yılları Şanlıurfa’da geçti. Gürses üç yaşındayken ekonomik nedenlerden dolayı ailecek Adana’ya göç ettiler.
Müslüm Gürses, şarkıcılığa 1965 yilinda, kücük yaşta Adana’da bir çay bahçesinde şarkılar söyleyerek başladı, ayni zamanda Halkevine de gitti. Terzi çıraklığı ve kunduracılık yaptı, o yıllarda bir gazinoda sahneye çıktı.
1967 yılından itibaren TRT-Adana-Çukurova Radyosunda da her hafta Cumartesi günü canlı olarak türküler söyledi. 1968 yılından itibaren piyasaya ilk 45’likleri çıkarmaya başladı. İlk plağı 1968 tarihli “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” plağıdır ve Ömür Plak , Adana basımıdır. Ömür Plak ile toplam 4 adet 45’lik yaptı.
Ocak 2006`da Gönül Teknem adlı albümü Seyhan Müzik etiketiyle raflardaki yerini almıştır. Gürses’in, 2006’da yazar Murathan Mungan’la ortak projesi “Aşk Tesadüfleri Sever” Pasaj Müzik etiketiyle müzik marketlerdeki yerini aldı. Mungan’ın sözlerini yazdığı, David Bowie’den Garbage’a, Leonard Cohen’den Jane Birkin’e birçok yabancı müzisyenin bestesini yaptığı şarkıları seslendirdi. Sonra 2009 yılında yine ayni firmadan çarpıcı bir albüm “Sandık” ile Müslüm Gürses sahnelere geri döndü.
2010 yılında Kasım ayında yeniden Pasaj Müzik ile “Yalan Dünya” isimli bir albüme imza atmıştır
Bugün 2 Mart 2013. 10 yıl önce bugün 2 Mart 2003’de Türkiye çevre hareketi önemli isimlerinden birini, Saynur Gelendost’u kaybetti.
Saynur Gelendost’u daha iyi tanımak ve çevre hareketi içindeki rolünü öğrenmek için dostları ile konuştuk. Dostlarına tüm samimiyetimizle Gelendost’u çevre hareketinin yeni kuşağının -kendimizi de şahit göstererek- iyi tanımadığını, bunun büyük bir eksiklik olduğunu belirttik. Saynur Gelendost’u bize tanıtmalarını, hatırlatmalarını istedik.
Ülke olarak tüm tabiatın gözükara bir tahakküm altına alınmaya çalışıldığı günümüzde her türlü baskıya karşın direnmeye inançlı biz çevre aktivistlerinin Saynur Gelendost’un yaşam öyküsünden alacağı pekçok ders var.
İşte dostlarının ağzından Saynur Gelendost’un hayatı ve çevre hareketine kattıkları.
Saynur Gelendost’u anlatmak – Gaye Cön Şakar (Batı Akdeniz Çevre Platformu)
Saynur Gelendost’u anlatmak dostları yani bizler için en zor anlatım olsa gerek. Saynur’u 2 Mart 2003 tarihinde kaybettiğimiz gün kendi kendime bir söz vermiştim. Saynur’un çevre hareketi içindeki mücadele ve eylemlerini gelecek nesillere aktarmak. Ama bu işin nasıl zor olduğunu onunla ilgili geçmişten ölümüne kadar geçen süreci çalışmaya başladığımda anlamıştım. Ki aradan geçen 10 yıl içinde her gün bir cümle yazarak ilerleyen kitabını bu yıl sonuna doğru çıkacak şekle getirebildim.
Saynur Gelendost’u 1993 yılında Muğla çevresini kaplayan termik santralle için mücadele döneminde tanıştım. Benim için bir idoldü. (Hala öyle) Ancak onun ölümünden sonra bir tarafım kırıldı, dağıldı. Onunla yaşadığım aktif eylemci kimliğimi bile kaybettiğimi düşünmeye başladım. Saynur bizi ateşleyen, harekete geçiren bir kadındı. Bitmeyen enerjisi ile sadece çevre tahribatlarına karşı değil, barış ve demokrasi için de mücadele eden bir fenomendi. Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy’un Saynur’un ölümünün arkasından ÇEVRECİ ANA olarak O’nu anmasını çok hak eden biriydi.
Evet O bir Saynur Gelendost’tu. Ve sadece çevreci değildi;
Saynur bir sanatçıydı,
Saynur bir İnsan Hakları savunucusu idi,
Saynur Abdi İpekçi Barış Ödülü sahibi idi,
Saynur Türk-Yunan dostluğu için mücadele veren biriydi,
Saynur tek bir ağacı kesilmekten kurtarmak adına kendisini tehlikeye atacak kadar gözü kara biriydi,
Saynur anne ve eşti,
Saynur çevre adına (daha sonra ölümüne neden olacak) arkadaşlarıyla dünyada ilk açlık grevini yapacak kadar cesurdu.
Evet O bir Saynur Gelendost’tu. Ve ben aradan geçen 10 yıl içinde onu çok özlüyorum, arıyorum.
Işıklar içinde ol Saynur…..”
İnançlı bir çevre eylemcisi, inatçı bir örgütçü – Reşat Uygun (Batı Akdeniz Çevre Platformu)
Saynur’ u tanıdığımda yıl 1983’dü.
Ve ben o yıllarda Muğla Belediyesi Halkla ilişkiler sorumlusu olarak Kültür şenlikleri organize ediyordum. Saynur, Muğla Kültür şenliklerine “Bodrumlu Sanatçılar” olarak arkadaşları ile birlikte resim ve rölyef sergisi açmışlardı. Saynurun unutulmaz “Ali ile Aleko” rölyefiyle de bu vesile ile tanışmıştım. Onu sanatçı kişiliği ile tanımış ve devam eden yıllar içinde onun ne denli inançlı bir “çevre eylemcisi” hatta inatçı bir “örgütçü” olduğuna tanık oldum. Tanık olmakla kalmayıp nerdeyse yaşamının bir parçası oldum.
Gökova çöp seferleri
Benim tanık olduğum ve katıldığım ilk eylemleri “Mavi Yol Yaşayacak” sloganı ile Gökova çöp seferleri oldu. Bodrum’dan mavi yolculuk adı altında çıkan Bodrum guletlerinin en gözde güzergâhı Gökova körfezidir. Her ne kadar Halikarnas Balıkçısının naif gezileri olmaktan çıkıp, turizmin kucağında ye, iç, eğlen kültürü ile de yapılsa yine de gözdedir. Bu kültür anlayışı ile gittikleri bakir olan o güzelim koylar teknelerden atılan çöplerle dolduruluyordu. Saynur doğa’ya yapılan bu saygısızlığa karşı baş kaldırdı, isyan etti. Kampanyalar örgütledi, kamuoyu yarattı devletin ilgisini bu noktaya çekmeyi başardı.
Gökova termik santrali
Gökova sadece teknelerden atılan çöplerle kirletilmiyordu ki. Bir de baş belası Termik Santral yapımına başlanmıştı. Hem de Saynurun deyimi ile Gökova’ nın bağrına saplanmış bir hançer olacaktı, nitekim öyle de oldu. O santral bugün bile hala bir hançer gibi Gökova körfezine saplı olarak faaliyettedir. Santral Milas’ın Ören beldesinde Türkevleri köyünde yapılmaya başlanmıştı. İş makineleri çalışmaya başladığında Saynur; köylülerle birlikte makinelerin önüne yatmış ve onların çalışmasını engellemek istemişti.
Açlık grevi
Türkiye (beki de dünya) çevre hareketi tarihinde çevre için bedenini ölüme yatıran Gökova termik santralı kapatılsın diye açlık grevi yapan tek kadındır o. Kadınlar henüz özgürleşmek için mücadele etmeye çalışırken özgür bir kadın olarak özgür bir doğa için başkaldırıyordu. Baş eğmeden yaşadı.
Gökova Sürekli Eylem Kurulu
Ne yapıldıysa Gökova santralının yapımının önüne geçilemiyor, santral hızla tamamlanıyor nerdeyse devreye alınmak üzere çalışmalar iyice hızlanıyordu. Saynur tedirgindi şarkıda söylendiği gibi bi şeyler yapılmalıydı. Muğla il ve ilçelerinin demokratik kitle örgütlerini bir araya getirdi. Muğla Barosu oluşumda etkin yer alıyordu. Bu iş öyle arada bir yapılan eylemlerle durdurulacak cinsten bir şey değildi. Gökova’ya karadan ve denizden büyük bir çıkarma yapılarak güzel ülkemizin güzel insanlarını Gökova santralının yapıldığı Ören’e toplamalıydık. Topladık ve bugüne kadar yapılmış en büyük çevre eylemi gerçekleştirildi. Bunun içinde bu oluşumun adını “Gökova Sürekli Eylem Kurulu” koyduk. Bu isim öyle kabul gördü ki bugün bile hala bu isim altında etkinlikler basın açıklamaları yapılıyor.
Türk-Yunan dostluk çalışmaları
Saynur sadece bir çevre eylemcisi değil duyarlı bir barışseverdi. Yunanlılarla dostluklar kurdu. Yunanlı çocukları Bodrum’a, Muğla’ya getirdi. Bodrumlu ve Muğlalı çocuklarla buluşturdu. Çocukların el ve ayak izlerinden Barış yolu yaptı. (Bu yol şimdi yok.) Yunanlı aydın Politakis ile yaptığı çalışmalar ve daha niceleri onu “Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü” ile taçlandırdı.
Sınırsızlık meydanları
Dedim ya içi içine sığmayan bu sarışın ve minnacık kadını durdurmak ne mümkün. O kentlerde herkesin düşüncesini özgürce söyleyebildikleri, protestolarını engellenmeden yapabildikleri meydanları olsun istiyordu. İlk olarak Muğla merkez’de ve bugün hala tam da düşündüğü gibi basın açıklamalarının, protestoların, eylemlerin yapıldığı bir sınırsızlık meydanına rölyef yaptı ve şöyle yazdı: “Söyleyecek bir sözün varsa ve yüreğin yetiyorsa susma gel konuş”. Muğla’da ki kadar kullanılmıyor olsa da bir tane de Bodrum/Gündoğan’da var.
BAÇEP (Batı Akdeniz Çevre Platformu) – AKÇEP (Akdeniz Çevre Platformu)
Örgütlü mücadele anlayışını da atlamamak lazım. O dönemlerde spontan ve daha çok bir araya gelmelerle yapılan çevre mücadelelerini bir araya getirmek etkileşmek, dayanışmak ve de bilgilenmek amacıyla; Muğla, Bodrum, Marmaris, Akyaka, Fethiye, Denizli, Burdur, Eğirdir gibi yerlerde çevre koruma çalışmaları yapan çevre dernekleri, kişiler ve inisiyatif gruplarının oluşturduğu BAÇEP oluşumuna katkı verdi, yer aldı. Daha sonra da benzer çalışmalar içinde olan Doğu Akdeniz Çevrecileri (DAÇE)’nin de içinde olduğu BAÇEP ve DAÇE katılımcılarının yer aldığı (AKÇEP) oluşumunda yer aldı ve önemli katkılarda bulundu.
Saynur’un çevre, kültür, sanat, Türk-Yunan dostluğu için yaptığı eylemlerin tamamını layıkıyla anlatmak şu an için mümkün değil. Ancak onun ölümünün 10.yılına yetiştirmek için çalışılan ama bazı nedenlerle yetiştirilemeyen kitabında ve belgesel filminde anlatmaya çalışacağız. Bu baş eğmeyen, eylemci kadını gelecek kuşaklara mutlaka anlatacağız.
Anısı önünde saygı ve özlemle eğiliyorum.
Gökova Termik Santraline karşı başlatılan açlık grevinin ilk gününden bir kare
Sevgili Saynur, senin mücadelen boşa gitmedi – Mustafa Tuncaelli (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Muğla İl Eşsözcüsü)
Sevgili Saynur’la ilk karşılaşmamız 1993 Ağustos ayında Okluk Koyu eylemimizde olmuştu. Bizler Marmaris’ten gelmiştik, o da Bodrum’dan. Muğla merkezden gelen arkadaşlarımızda vardı. Marmaris’in Çamlık Köyü deniz kenarından Sedir adasına teknelerin kalktığı yerden daha önceden eylem için kiralanmış tekne ile Okluk Koyuna açılmıştık.
Ne yapacaktık? Gökova ( Kemerköy) Termik Santrali yeni yapılmıştı, onun çalıştırılmaması için eylem yapacaktık.
Neden Okluk Koyu? Çünkü o zamanki Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın gittiği Cumhurbaşkanlığının özel konutu vardı, konunun dikkat çekmesi için oraya eylem kararı alınmıştı. Eylem örgütümüzün ismi Gökova Sürekli Eylem Kurulu idi. Yani adından da anlaşılacağı gibi termik santrallara karşı sürekli eylem düzenleyen bir grup.
O eylemden sonra Saynur’la birlikte Ankara’ya gidip Ankara Güven Park’ta eylem yaptık. Termik santral bacasını canlandıran basit bir baca maketi ve pankartlar eşliğinde basın açıklaması yapıldı. Daha sonra meclise gidilip, muğla milletvekilleri ile görüşüldü.
Sonraki günlerde de termik santrallara karşı eylemlerimiz bitmemişti Hem Gökova termik santralına karşı Ören’de santral önünde bir çok eylem, hem Yatağan Termik Santralı önünde bir çok eylemi Saynur ve diğer çevre dostlarıyla birlikte yaptık. Bu eylemlerde sözcümüz Saynur’du. Saynur, 1994 nisanında Gökova Termik Santralına karşı çevre için yapılmış ilk açlık grevi eyleminin de başı çekeniydi. Çevre bakanından söz alana kadar hastanede bile eylemini sürdürdü.
Akkuyu nükleer santralına karşı yapılan mitinglerde de Saynur’la birlikteydik. Muğla, Burdur, Isparta, Denizli ve Antalya’daki çevre örgütleri ile birlikte oluşturduğumuz BAÇEP (Batı Akdeniz Çevre Platforumu) 1994 sonundan itibaren çevre eylemcilerini buluşturan bir platform oldu.
Daha sonra da Akdeniz Çevre Platforumu. Toplantılarda Saynur’un ilk lafı “Termik santrallara karşı hangi eylemi yapıyoruz?” olurdu. Sevgili Saynur senden sonra santrallar hala çalışıyor ama senin mücadelen boşa gitmedi. Santrallar kapatılmadı ama o şekilde de çalıştıramadılar ve 2000 yılından itibaren desülfürüzasyon ünitesi yapmak zorunda kaldılar. Yani kükürt tutan filtre takarak verdikleri zararı kısmen azalttılar. Bizler senin çocukların don kişotlar gibi halen termik santrallarla kavgaya devam ediyoruz. Fosil yakıtlı termik santrlalların kapatılıp, temiz, yenilenebilir enerjiye geçildiğini bizler görürmüyüz bilmiyorum ama umarım bizim çocuklarımız görür. Temiz, sağlıklı hava solurlar.
Sevgili Saynur seni özlüyoruz. Nur içinde yat.
Saynur Gelendost’un anısına… – A. Oktay Demirkan (Türkiye Çevre Platformu Dönem Sekreteri)
2 Mart 2013 günü önemli bir çevre savaşçısı olan Saynur Gelendost’un aramızdan ayrılışının 10. yılı…
Öncülük ettiği birbirinden önemli çevre eylemiyle ismini duyuran sevgili Saynur Gelendost, daha temiz bir çevre için ölümü bile göze aldı. Türkiye’de bir ilke imza atan Gelendost, 1994 yılında Gökova Termik Santrali’nin kurulmasını protesto etmek için ölüm orucu eylemi yaptı. Dönemin yetkililerinden söz alan çevre dostu, verilen söz üzerine eylemine son verdi. Ancak devletin en tepesinde olanlar verdikleri sözü tutmadılar.
Saynur Gelendost ismi eylem demek, barış demek, doğanın korunması demek, insan haklarına saygı demek. Bütün bu güzellikleri yüreğinde barındıran bir avuç çevreci ile oluşturduğu ”Gökova Sürekli Eylem Kurulu” nun eylemleri ile adını duyuran ve özellikle termik santrallere karşı verdiği mücadeleyle hükümetlerin ”korkulu rüyası” olan, Bodrumlu Gönüllüler Derneği Kurucusu sevgili Saynur Gelendost’un 73 yıllık yaşamında katkıları Ege Denizi’nin barış denizi olması için birleştirici çalışmaları ile de öne çıkmıştı. Mücadeleyle dolu yaşamında bir gün bile geri adım atmayan bu mücadele insanı hep gözü kara, hep inatçı, kafasına koyduğunu hep yapan ve yaptığı her şeyin de arkasında kale gibi duran bir arkadaşımızdı.
Nerdeyse her gün bir yenisi gündemimize gelen çevre sorunlarıyla savaşırken onu özlüyoruz. Onu unutmamamız, bilmeyenlere de öğretmemiz gerekiyor.
Bugün, çevre mücadelesinin onun gibi inançlı ve yılmaz savaşçılara ihtiyacı var.
Fotoğraflar: Gaye Cön Şakar arşivi ve ozguraras.com
Taksim’i yayalaştırma projesi kapsamında Gezi Parkı’nın yerine Taksim Kışlası”nın yeniden inşası projesi geçtiğimiz günlerde ilgili Koruma Kurulunun bağımsız uzman üyeleri tarafından oybirliği ile reddedilmişti. Bunun üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “reddi reddettiklerini” belirtti ve aradan sadece birkaç hafta geçtikten sonra çoğunluğu bürokratlardan oluşan Koruma Yüksek Kurulu beklenen kararını dün açıkladı: Yğüksek Kurul, Koruma Kurulu’nun kararını iptal etti.
Sonuç olarak İstanbul’un merkezindeki tek yeşil alan olan Taksim Gezi Parkı‘nın ağaçlarının kesilmesine ve Taksim Kışlası adı altında yeni bir AVM’nin inşaatının başlamasına çok az zaman kalmış olabilir.
Konuyla ilgili olarak görüşlerini aldığımız Mimar Korhan Gümüş “Topçu Kışlası ve şu anda inşaatı başlamış olan tüneller ve dalış rampaları inşaatı Türkiye’de nasıl bir kamu yönetimi anlayışı ve işleyişi olduğunu ifşa eden bir örnek olarak çok önemli. Dikkat ederseniz kamu yönetimi ‘ben istediğimi yaparım, kamu alanını tıpkı kendi özel alanımı, evimi, bahçemi düzenler gibi tasarlarım, buna da kimse karışamaz’ diyor. Bu zihniyet herşeyden önce otoriter, düşünceyi ifade özgürlüklerini yoksayan, halkı teba gibi gören, anakronik (zamanını şaşırmış) bir siyaset anlayışını temsil ediyor” diyor.
“İdeal bir geçmişi yeniden canlandırma hayali”
Aydınlar Taksim eyleminde
Korhan Gümüş’le bu görüşmeyi son karar açıklanmadan önce yapmıştık. Ancak geçen zaman Gümüş’ü doğruladı. Korhan Gümüş Taksim projesiyle ilgili olarak yaptığımız görüşmede iktidarın bakış açısı konusunda şunları söylemişti:
“Ben bu kamu anlayışının sergilenmesini yeşil alanın kaybedilmesi, şehrin merkezinin otoyol kavşağına dönüştürülmesi, kaynakların çarçur edilmesinden çok daha vahim bir sorun olarak görüyorum. Ancak bu zihniyetin arka planında neler olduğunu, nasıl bir akıl tutulması yaşandığını anlamamız gerektiği kanısındayım. İktidar yıkılmış olan eski Topçu Kışlası’nı veya İstanbul’da yok olmuş başka yapıları ‘ihya’ ederek güya modernleşmenin yarattığı etkilerin telafi edilebileceğini iddia ediyor. İdeal bir geçmişi yeniden canlandırma hayalini kurguluyor. Böyle bir kent tasavvuru herşeyden önce otoriter bir kamu işleyişi demektir. Çünkü ihya da tıpkı yıkım gibi anonim, yani gizlenmiş bir öznellik içerir. Bu durumda iktidar gücünü arkasına alan, istediğini yapabilir hale gelir. Kararların kamusal niteliğini oluşturan sorgulayıcı, çoklu/alternatifli, yaratıcı düşünce geliştirme ortamı ortadan kalkar. Benzetmek gibi olmasın ama bunun geçmişte iktidar gücünü arkasına alarak Hortum Süleyman’ın kendi kafasındaki Beyoğlu tasavvurunu gerçekleştirmek için kafasındaki kurguya uymayan insanlara sopa atmasından pek farkı yok”
Korhan Gümüş’ün Taksim Kışlası’nın yeniden inşa edilmesinin doğru olup olmadığı tartışmasıyla ilgili görüşü şöyle:
“Elbette ki herkesin kendi fikrini sergileme hakkı var. Bu projeyi yapan mimar da kışlanın yeniden inşa edilmesini istiyor. Düşüncesini ifade özgürlüğü olmalı. Ama bu mimar ‘benim fikrimden başkası olamaz’ diyorsa, o zaman bu ifade özgürlüğünü yasaklama girişimidir. Dikkat ederseniz kamu alanında farklı görüşler yok, kafamıza inmeye hazır bekleyen sopalar var. Bu nedenle kışla inşaatı doğru mu, yanlış mı tartışmasının bizi asıl meseleyi algılamaktan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Çünkü o zaman fikir üretimine açık bir kamusal alanı değil, otoriter bir işleyişi savunuyoruz demektir. O zaman da iktidar gücünü arkasına alan istediğini yapabilir.
Projelerin kurgu olduğunu değil de uygulama olduğunu kabul etmeye başlarsak, sorunu yalnızca projenin nasıl olması gerektiği üzerinden tartışmaya başlarsak, gücü kullananların istediğini yapmasını sağlamış oluyoruz. Siyasetçiler de karşı çıkanları ‘halkı temsil etmeyen, ideolojik nedenlerle icraatları engellemeye çalışan, Tek Parti Rejimi zihniyetini temsil eden bir zümre’ olarak göstermeyi başarıyor. Böylece telafi yöntemi, yani olumlama/olumsuzlama rejimi meşrulaştırılıyor. Asıl mesele, kamusal işlevin, niteliğin ihlal edilmesinin üstü örtülüyor. Muhalefet de sorunu AKP zihniyeti, rant politikası diyerek yalnızca bir siyasal tercih olarak kabul ettiği sürece iktidar alanına çekiliyor ve temsil iddiasının altında etkisizleştiriliyor. Oysa sol siyaset yalnızca tercihler üzerinden değil, kamusal işleyişteki aygıtlar, maddi pratikler üzerinde gerçekleşir. Kendisini kamusal alanı ele geçirme girişimi olarak konumlandırmaz. İktidar gibi şiddet üretmez, özgürlükleri savunur.”
Yeni Taksim Kışlası!
Proje kapsamında ağaçların kesileceği ve çevrenin zarar göreceği tespitlerine ilişkin olarak da Gümüş: “Bunu söylemek zor, ama özgürlüklere verdiği zarar yanında çevreye verdiği zarar çok daha önemsiz kalır. Otoriter bir kamu düzeni içinde çevre de, kültür mirası da korunamaz. Çatışmacı bir kamusallık anlayışı şehir halkına karşı şiddet uygular, ırkçılığı, ayrımcılığı körükler. Ancak bu sorun yeni ortaya çıkmadı. En az otuz yıldır, bizim kuşak öğrenciliğimizden beri aynı sorunla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Kentin merkezinde yer alan en önemli rekreasyon alanı adım adım yok edildi, kentlilerin elinden alındı, işgal edildi. Burada bir kamusal alan krizi yaşanıyor, yıllardır” diyor.
“İhale ile fikir ürünleri geliştirilemez”
Projenin ihale usulü yapılması hakkında, “proje müellifi ihaleyi kazandığını söylüyor. Peki kimler karar vermiş, başka hengi alternatifler ortaya konmuş? Bunları bilmeye hakkımız yok mu? İhale ile belki kereste falan satın alabilirsiniz. Ama fikir ürünü alamazsınız. Çünkü fikir ürünleri kiloyla, metreyle ölçülemez. Proje yönetimi ve üretimi, kamusal işleyişin en önemli bölümüdür. İhale ile bir proje hizmetinin alınabileceğini iddia edenler aslında gözümüze baka baka yalan söylerler. İşi kılıfına uydurmaktan başka bir şey değildir” diyen Gümüş, kışlaya karşı çıkan ve alanın korunmasını isteyen yaklaşık 50.000 kişinin imzasının İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na teslim edilmesi hakkında ise şöyle konuşuyor:
“Bu bence taktik bir konu. Sadece biraz zaman kazanıldı. Çünkü yalnızca kurulun projeyi onaylamaması sorunu, krizi çözmüyor. Uzmanlık kuruluşları buradaki kamusal alan krizine ve çözümlere dikkati çekmek zorundalar. Çünkü kamusal alanlar 19. yüzyıldan kalma seksiyonlara ayrılmış kamu işlevleri ile yönetilemiyor. Örneğin Taksim Gezisi’ni kim yönetiyor? Orayı otopark olarak kullanan vakıf mı? Gezi’yi ikiye bölen ve her yıl parkın içine otomobiller kaymasın diye tonlarca tuz döken Park ve Bahçeler Müdürlüğü mü? Güvenliği sağlayan ve en güzel bölümünü jiletli tellerle çeviren Çevik Kuvvet mi? Yoksa vadiyi işgal eden işletmeci özel kuruluşlar mı? Kamusal alanı, kamusal işlevleri böyle yönetmek mümkün mü?”
Ve ekliyor: “STK’ların bu krizin farkında olması ve burası için farklı öncelikleri katılıma açan bir yönetim planı talep etmesi gerekli.”
“Ertuğrul Günay’ın gider ayak kışlaya karşı çıkması yeterli değil”
Mimar Korhan Gümüş, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın uygulamaya konulan proje ile ilgili olarak “O kışlanın yapılması halinde meydanın yarısı inşaatla işgal edilir’ açıklamasını ise “Kültür Bakanı’nın yapması gereken şey önce bu kamusal alanın yönetimini katılıma açmak, nitelikli bir proje yapılması için kent yönetimini ikna etmektir. Koruma kurulları yalnızca sonuçlar üzerinde iş gördüğü ve süreci geliştiremediği için yetersiz kalıyor. Bakan’ın da açıklaması elbette ki bir karşı çıkış olarak değerli, ama yeterli değil. Bu sorun ilk defa yaşanmıyor. Başbakan da Kabine revizyonu sonrası yaptığı konuşmada Bakan’a atıfla sanki kendisini gaz pedalına basan, karşı çıkanları da fren pedalına basan bürokratik oligarşı gibi algılıyor. Şimdi yeni Bakan’ın ne yapacağını çok merak ediyorum” diyerek değerlendiriyor.
Kenti yeni deneyimlere açmak gerekli
Gazeteci-yazar Emre Aköz’ün Taksim Gezi Parkı yaşayan bir park haline getirildikten sonra bir köşesine duvarları bel yüksekliğinde olmak şartıyla kışlanın bir minyatürü inşa edilsin, sonra kışlanın tarihi çağdaş teknolojilerle mesela hologramlarla sanal görüntü ve ses efektleriyle canlandırılması önerisinin düşünceyi ifade özgürlüğü açısından değerlendirilmesi gereken kişisel bir yaklaşım olduğunu belirten Gümüş, “Şehircilik deneyimlerinin çok daha sistemli bir süreç içinde ele alınması ve proje yönetimi açısından kamusal alanın katılımcı bir yöntemle geliştirilmesi gerekir. İnşaatla işe başlamak yerine bu devasa kamusal alan nasıl yönetilecek, ekosistem nasıl korunacak, kültür yapıları nasıl yönetilecek gibi farklı önceliklere düşünce üretimi ve deneyim üretecek bir yapılanmayla yaklaşmak önemli” diyor ve ekliyor: “Ama önce buradaki yönetim sorununa işaret etmek ve buna çare bulmak lazım. Dünyanın birçok yerinde yapılan bu.”
“Kitleler kültür mirasının korunmasını ayrıcalık sahibi bir azınlığın meselesi gibi algılıyor”
Son olarak ülkemizdeki çevre bilinci ve farkındalığını değerlendiren Korhan Gümüş, “Bu konuda bilinç ve farkındalık yeterli düzeyde değil. Çünkü kamu düzeni içinde çevre duyarlılığı sanki gelişmeyi engelleyen irrasyonel bir yaklaşım gibi kabul görüyor. Burada sınıfsal bir asimetri var. Zenginleşmek, gelişmek isteyen kitlelere karşı seçkinlerin, aydınların bir karşı çıkışı gibi gösteriliyor, popülist-kalkınmacı iktidar dinamikleri içinde. Oysa demokratik bir toplumda çevre duyarlılığı, bu alandaki deneyimlerin ortaya koyduğu dinamizm çok daha yaratıcı, zenginleştirici, geliştirici bir nitelik kazanabilir. Bu nedenle konvansiyonel kamu örgütlenmesi koruma meselesini bürokratik bir şiddet aracı, gelişmeyi engelleyen bir unsur olarak algılanmasına neden oluyor. Kitleler kültür mirasının korunmasını örneğin ayrıcalık sahibi bir azınlığın meselesi gibi algılıyor. Kamu yönetimlerinin ilişkisel bir işleyişe kavuşturulması, güç sahiplerine karşı temsil gücü zayıf olan kitleleri politik araçlarla desteklemesi, çevre, kültür gibi konuların yönetim işlevleri içinde anlam kazanabildiği, açık uçlu, çatışmacı olmayan süreçleri desteklemesi gerekli” diyor.
Haber: Burcu Gülkanat – Yeşil Gazete
(İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü son sınıf öğrencisi Burcu Gülkanat’a Yeşil Gazete’ye katkıları için teşekkür ederiz. – YG)
Can Dostum (The Intouchables), gerçek bir hikâyeden 2011 yılında filme aktarılmış. Başrolde tekerlekli sandalye kullanan bir adam var, yanına laubali bir Afro-Fransız Recep İvedik koymuşlar, almışlar birini vurmuşlar ötekine, vurmuşlar, vurmuşlar, vurmuşlar; çıkan teneke sesine de “film” demişler! Yetmemiş, iki saat boyunca kendi yaşamlarını aşağılamalarını komiklik, sakatlık halleriyle cıvık cıvık alay etmelerini de meziyetten saymışlar. Allah selamet versin deyip geçmek var, ama ne mümkün; film geniş kitlelerce izlenmiş ve sakatlar dâhil herkesten çokça övgü almış olunca, 15 yıla yakın zamandır tekerlekli sandalye kullanan biri olarak bu teneke sesine dair bir şeyler yazmazsam, ayıp etmiş olurum diye düşündüm…
Milyoner aristokrat Philippe x tekerlekli sandalye = 0 (sıfır)
Yamaç paraşütü kazası sonrası omurilik felci olan ve başını hareket ettirmenin dışındaki tüm hareket yetilerini kaybettiği için (kuadripleji) tekerlekli sandalye kullanan milyoner Philippe, Paris’in göbeğindeki malikânesinde yardımcıları, fizyoterapistleri ve hizmetçileri ile birlikte monoton bir yaşam sürer. Film, bu zengin adamın bir hiç olarak sıkıcı bir ömür tükettiğini sezdirerek başlar: Philippe (bundan sonra ondan sadece Bahtsız diye söz edeceğim) kendisi için bir bakıcı aramaktadır ve bu iş için başvuru yapan adamlar da Bahtsız’ın çalışma odasının girişindeki ihtişamlı salonda iş görüşmesi için sıkılmış bir vaziyette beklemektedir. O esnada Bahtsız, içerde bir adayın iş görüşmesini izlemektedir. İzlemektedir diyorum, çünkü görüşmeyi Bahtsız’ın asistanlığını yapan bir kadın yürütmekte, bizim Bahtsız ise olabilecek en basmakalıp insan kaynakları mülakatındaki “Motivasyon kaynağınız nedir?” vb. soru-cevaplara sıkılarak tanıklık etmektedir (Soru 1: Madem sıkılıyorsun, neden bu şekilde olmasına izin veriyorsun?).
Birbirinden itici adaylar birbirinden itici performanslar sergiler… Belli ki yönetmen ölümü göstererek, birazdan kapıdan girecek olan sıtmayı (Afro-Fransız Recep İvedik Driss’i) seyirciye pazarlamak istemektedir. Adaylardan biri daha görüşmeden çıkar, Bahtsız’ın yardımcısı salonda bekleyen adaylardan bir diğerini içeriye davet eder, ama patavatsız Driss bitirim triplerle atılıp, kendi sırası gelmediği halde bizim Bahtsız’ın çalışma odasına dalar: “Kâğıtlarımı imzalatmaya geldim”. Bahtsız ve asistanı bir an şaşırır gibi olur, ama gözlerinin içindeki parlamadan anlarız ki ikili arasında çoktan bir elektriklenme olmuştur! Sahnede herkes üzerine düşen saçmalığı oynar:
Asistan: Referansınız var mı? Driss: “Kool & the Gang”, “Earth, Wind & Fire”. Bunlar iyi referanslar değil mi? Bahtsız: Onları tanımıyorum. Oturun. Driss: Onları tanımıyorsan, müzik hakkında hiç bir şey bilmiyorsun demektir. Bahtsız: Konu müziğe gelince kültürsüz olduğumu düşünmüyorum. Peki ya sen, Chopin, Schubert, Berlioz’u tanıyor musun? Driss: Bana Berlioz’u tanıdığımı mı soruyorsun? Bahtsız: Berlioz sizin sömürge olmanızdan önce yaşamış ünlü bir bestecidir. Driss: Şakaydı. Berlioz’un kim olduğunu biliyorum. Ama mizah anlayışının da müzik gibi olduğunu görüyorum.
Misyon ortaya çıkmıştır artık. Bahtsız, Driss’i adam edecek, yontacaktır; Driss de Bahtsız’a mizahı ve bitirim hayatı gösterecektir (Soru 2: Madem yardımcın olmasını istediğin kişi böyle patavatsız, özelliksiz, laubali bir serseri olsun istiyorsun, neden doğrudan böyle birini aramıyorsun; önceki adaylarla yaptığın görüşmeler de neyin nesi?). Sonuç olarak Driss beklemediği halde Bahtsız’ın yanında işe başlar; arasının kötü olduğu ailesi ile yaşadığı evinden bir çantaya doldurduğu eşyalarıyla ayrılır ve Bahtsız’ın evindeki ihtişamlı odasına yerleşir!
Sahne Driss’in
İlk andan itibaren Driss, gerçeklikle bağdaşmayacak kadar şişirilmiş bir güvenle sergilediği rahat tavırlarla Bahtsız’ın yaşamına dokundurmaya başlar: Fizyoterapist bir yandan Bahtsız’a fizik tedavi uygulayıp bir yandan da nasıl yapılması gerektiğini Driss’e anlatırken, Driss arkada uyuklar mesela! Yataktan tekerlekli sandalyeye geçiş gibi özen gerektiren bir konuda Driss karga tulumba Bahtsızı alıp sandalyeye oturturken –sözüm ona sert mizaçlı- fizyoterapistin gıkı bile çıkmaz. Aynı şekilde o taşınma haline ve sandalyeden düşme riskine karşı bizim Bahtsız’ın ağzından kısık bir “ııh”tan başka bir ses de çıkmaz. Banyo sahnesinde Bahtsız’ın saçına şampuan diye krem süren Driss, şükür ki zengin banyolarındaki renkli şampuan klişesini es geçmemiştir (Soru 3:Bahtsız, manyak mısın be adam? Konuşsana, “o şampuan değil” desene!). Sonra bir varis çorabı giydirme sahnesi var ki, ancak bu kadar çiğ olunabilir. Beyimiz Driss’in görevi bakıcılıktır ama “ölürüm de o varis çorabını giydirmem” diye şımarık şımarık tepinmekten geri kalmaz. Sonra fizyoterapistler dururken Driss fizik tedavi yaptırmaya başlar, ama bir elinde cep telefonu birilerine sms atmaktan ve bilumum laubalilikleri yapmaktan da geri kalmaz.
Devamında yine gerçeklikten kopuk, Bahtsız’ın bacağına sıcak su dökme sahnesi var ki, evlere şenlik! Fizik tedavi yaparken bir elinle çay dolduracaksın, doldururken paşamın ayağına sıcak su dökeceksin, paşam gözleri kapalı olduğu için –his kaybından dolayı- bunu fark etmeyecek, sen hissetmediğinden emin olmak için bilerek yine bacağın üstüne sıcak su dökeceksin, paşam nihayet gözlerini açacak ve “eğleniyor musun” diyecek! Aslanım, o bacağı alır adama yedirirler, biliyor musun? (Soru 4: Bahtsız, madem bu laubali adamı sevdin ve bakıcın yaptın, ne diye gözlerin ve ağzını hep kapalı tutarsın, neden konuşmazsın?). Laubalilikler bitmez…
Film bundan sonra milyoner aristokrat Philippe’in tekerlekli sandalye kullanmaya başladıktan sonra nasıl da aciz bir Bahtsız’a dönüştüğünün hikâyesi olarak akmaya devam eder, ama bir farkla; artık Driss zincirlerinden boşalmıştır ve olabilecek en bayağı şekilde sakatların yaşamaları ile alay etmektedir. Hem de gözümüzün içine bakıp “haydin gülsenize” diye diye!
Evden ilk çıkma sahnesinde, tekerlekli sandalye ile araç içi seyahat için “seni at gibi arka tarafa yüklemeyeceğim” diyerek hassasiyetini dile getirir Driss efendi. Aciz Bahtsız da “at-mat, yapacak bir şey yok” deyip metanetli olduğunu gösterir maşallah. Ama Driss ısrar eder ve o rampalı minibüs yerine kapıda duran son model spor otomobile binerler. Hey hak, ne muhteşem bir adam bu Driss! Bizim aciz Bahtsız araca binince bir mutlu olur, bir mutlu olur! Dersiniz rüyada! (Soru 5: A Bahtsız, araba senin, kapıda yatıyor, madem onunla seyahati seviyorsun, ne diye şoförünle binmiyorsun? İlle banliyö şımarığı mı lazımdı sana?).
Arada bir olduğu anlaşılan gece yarısı nefes alamama krizinde Bahtsız yatağında yalnız başına zor anlar yaşarken (Soru 6: Neden yalnızsın be adam?), Driss efendi cihazdan sesleri duyar ve “lanet olsun” diyerek yataktan kalkıp Bahtsız’ın alnına soğuk bir havlu koyup, onu iyi eder! Ne büyük iyilik ama! Bahtsızın o bakışları… Allah o Driss’ten razı olsun. Demek o olmasa bizim Bahtsız yatağında yalnız başına debelenip duracak! Nedir bu sakatların çektiği ya Rab! Bitmedi, sabaha karşı bizim Bahtsız bir anda nefessiz kalır ve Driss kaptığı gibi onu sandalyesine atıp, Paris’te sabah turuna çıkartır. Zavallı Bahtsız, uzun zamandır sabahın o erken saatinde Paris’te dolaşmamıştır (Sebep?). Dolaşırken Bahtsız kadınları görüp iç geçirir. Driss atlar: – yapabiliyor musun? – hayır, ama uyum sağlamalıyım. – yani yapamıyorsun. – yapabiliyorum ama ne zaman olacağına ben karar veremiyorum. Ayrıca başka yerlerden de alacağın zevkler var. – Nereden? – Kulaklar… (Soru 7: Sevişmekten bahsedince sandalye kullanan hangi ahmağın aklına kulak memeleri gelir yahu?)
Sonra neredeyse her sahnede gerçeklikle bağını kopartarak, şımarıklıklarına devam ediyor Driss efendi: Yanlış yere park eden komşuyu arabasından çıkartıp tartaklıyor, güya sempatiklik yaparak Bahtsız’ın asistanına “hadi birlikte olalım” diye tacizde bulunuyor, Bahtsız’la gittikleri bir resim galerisinde resimlerle ve sergiyi gezmeye gelen kişilerle alay ediyor, yine birlikte gittikleri operada performans sahnelenirken sesli sesli gülüp, sağa sola bulaşıyor (bu ne özgüven ya rab!). Bahtsız’ın bir kadınla uzun zamandır yazışarak flört yaşadığını öğrendiğinde “onu hiç görmedin mi? Kesin çirkin, şişman veya engellidir” diyebiliyor ve telefonu kaptığı gibi kadını arayıp Bahtsız’a verecek kadar da ileri gidebiliyor (Soru 8: Sahi, tekerlekli sandalye kullanır olmak hoşlandığın bir kadını arayamayacak kadar hiçleştirebilir mi insanı, geçmişteki karakterinden bu kadar kopmak mümkün mü?).
Driss zıvanadan çıkıyor
Ve en aşağılıkça olanı operaya gittiklerinde, Bahtsız’ın flört yaşadığı kadına bir fotoğrafını göndermesiyle ilgili sohbette sergileniyor (Tam da Driss gibi bir yılışık adamla opera gibi bir mekânda girişilecek sohbet doğrusu! Sağ olsun, Driss de yakışanı söylüyor zaten): “sandalye ile beraber bir resmini yollayabilirsin, ama çok da belirgin olmasın. Bağış yapılması için televizyona konulan salyalarının aktığı, pisliğe benzeyen resimlerden göndermek zorunda değilsin”. Ne muhteşem değil mi? Bunları söylerken dilini dışarı çıkartıp o durumdaki sakatları taklit etmekten de geri kalmıyor tabii. Sakatlık halini aşağılayıp alay ediyor; buna gülünmez de neye gülünür, değil mi? Sempatiklik… Bahtsız da keyifle gülüyor. Maşallah, maşallah!
Bunun gibi sayısız saçmalık ve hakaretle devam ediyor film. Finali de muhteşem: Driss işten ayrılmak zorunda kalıyor ve bizim Bahtsız mahvoluyor! Yemekten içmekten kesilip, yıkılıyor. Allah’ım, Driss’in gitmesi nasıl büyük bir boşluk yaratmıştır öyle. Zavallı Bahtsız! Driss, yeri doldurulması imkânsız biri gerçekten. Bahtsız ondan sonra başka yardımcı arıyor, arıyor, arıyor, arıyor, ama nafile! Herkes aptaldır, sıkıcıdır, beceriksizdir, yanlış programlanmış android gibidirler. Bahtsız, ölse daha iyi! Paris’in göbeğinde ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştır. Uçak, malikâne, lüks arabalar, entelektüel çevre, bunlara sahip olmanın tadını bilerek yetişmiş bir adam… Hepsi boş. Bahtsız yaşama küser. Neyse ki yardımcıları var. Derhal Driss’e bir telefon, Driss gelir, atar bizim Bahtsız’ı lüks arabasına, bir şehir turu yaparlar, trafikte saftirik polislerle alay ederler, oooh, hayat varmış! Sigara denen o meretten de tüttürürler (not: sigara alınacak yerleri bir tek Driss bildiği için, Driss’ten sonra Bahtsız hiç sigara içememiştir).
Ama bir son sahne var ki… Söylemem! Kıyakçı** Driss yapar yapacağını. Bin yıl düşünse kimsenin aklına gelmez. Bahtsız da zaten minnet dolu o son bakışla şükranlarını sunar kendisine, Driss ağzı kulaklarında görevini tamamlamanın verdiği huzurla ayrılır oradan…
Her sahnesinden tiksindiğim, zorla seyrettiğim, berbat bir film.
Taksim meydanı yayalaştırma projesi adı altında tanınmaz hale getirilirken, geçmişten bugüne Taksim’e, İstanbul’un kalbine bakalım istedik. İşte Taksim ve İstanbullular’ın hafızası…
Çevre bilincinin 1960, 70’lerden sonra dünya üzerinde yavaş yavaş oluşmaya başlaması, -ne yazık ki- insan kaynaklı ilk büyük çevre felaketleriyle karşılaşmamız üzerine olur. İnsan kır kökenliyken, kendini doğanın bir parçası gibi görüyorken, dolayısıyla ona zarar vermezken çevre bilinci yoktur. Ne zaman ki doğadan kopup kent soylu hale gelir ve yaptıklarıyla doğayı kirletmeye hatta yok etmeye başlar, işte o zaman çevreyi koruma bilinci de gelişmeye başlar. Ama insanın hırsı, daha uzun ve geniş yollar, daha lüks siteler, daha fazla teknoloji, daha fazla üretim/tüketim, tüm koruma tedbirlerini aşan biçimde doğayı kemirmektedir.
Medya ve Gündelik Yaşamda Çevre Gerçeği isimli kitap, insan tarafından hızla yok edilen çevre gerçeğine ve koruma yollarına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Dokuz makaleden oluşan çalışmada yer alan imzaların neredeyse tamamı akademisyen olduğu halde, bilimsel anlatımlı, sıkıcı bir kitap değil. Herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği aynı zamanda da pek çok şey öğrenebileceği bir eser.
Çevre ve Medya adını taşıyan ilk bölüm, Bora Ataman ve Özlem Erkmen’in hazırlamış olduğu, Liberal Basın Teorisi ve Ulusal Basında Çevre Haberleri isimli yazıyla açılıyor. Çalışmada önce basın ve işlevleri tartışılıyor, ardından medyanın çevre sorunlarında durduğu yere dikkat çekiliyor, son olarak asıl amaç olan Türkiye’deki çevre haberlerinin analizine geçiliyor. Curran’ın basına, kamuyu bilgilendirmek, hükümeti tetkik etmek, kamusal bir tartışma ortamı yaratmak ve kamuoyunun fikirlerini ifade etmek, şeklinde dört kilit işlev yüklediğinden bahsediliyor. Hansen’in ifade ettiği gibi, -çevre konusunda bir uzmanlığımızın olmaması halinde- çevre ile ilgili bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerin deneyimlerimizle değil, çoğunlukla medya aracılığıyla olduğuna dikkat çekiliyor. Bilgilendirmeler içeren giriş kısımlarının ardından çalışmanın asıl amacı olan, Türkiye’deki çevre haberleriyle basına yüklenen dört temel amacın yerine getirilip getirilmediği, getiriliyorsa bunun ne derecede başarılabildiği inceleniyor. Bu inceleme farklı siyasi görüş ve okur profiline sahip olan, Aydınlık, BirGün, Hürriyet, Taraf ve Zaman gazeteleri üzerinden yapılıyor.
Kenan Evren Duman’ın, Çevre Gazeteciliğinin Gelişimi ve Mesleki Örgütlenme Çalışmaları isimli makalesinde; kitle iletişim araçlarında yayımlanan çevreyle ilişkili güncel olaylar, eğilimler, sorunlar ve insanlarla ilgili bilgilerin aktarımı, insanların etkileşim içinde oldukları dünya ile ilgili eğilimler, sorunlar ve güncel konularda haber toplama üretme ve dağıtma faaliyeti olarak ifade ettiği çevre gazeteciliğinin, tarihçesi, etik kuraları ve örgütlenmesi irdeleniyor. Çalışmadaki en çarpıcı tespit ise, çevre sorunlarına kamunun ilgisinin 1970’li 80’li yıllardan sonra başlaması, bunun sebebininse, bilimsel bilginin artışının yanı sıra çevre sorunlarının küreselleşmesi (küresel ısınma gibi) ve çevre felaketlerinin ortaya çıkması.
Teknolojinin yarattığı canavarı temsil eden WEEE Adam bir insanın hayatı boyunca ürettiği atık miktarını temsilen 30 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 3,5 ton ağırlığında
Çevre Hareketlerinde Medyanın Tutumu ve Alternatif Medyanın Kullanımı / Örnek İnceleme: “Yalova Termik Santraline HAYIR!” Kampanyası, Nuray Yılmaz Sert tarafından hazırlanan bir çalışma. Bu çalışmada pazar ekonomisinin egemen olduğu medyada çevre sorunlarına yeterince yer verilmediği veya çarpıtarak verildiği anlatılarak, buna karşı olarak alternatif medyanın kullanılması (internet, yerel medya, fanzinler, sokak tiyatroları) gerektiği, “Yalova Termik Santraline HAYIR!” Kampanyası özelinde aktarılıyor. Çevre politikaları ile sadece mevcut ya da muhtemel kirliliğin ortadan kaldırılması değil aynı zamanda kaynakların gelecek nesillerin de yararlanabileceği en iyi şekilde kullanılması, korunması ve geliştirilmesi amaçlanması gerektiğini, Aksoy’dan alıntılayarak okura aktarıyor.
Duygu Özsoy tarafından hazırlanan, Kamusalın Özele Devredilen İşlevleri: “Çevreye Duyarlı” Yayıncılık ve Paradoksları isimli yazıda, kapitalizmin çevreye verdiği zararlar anlatıldıktan sonra çevreci söylemle kendimizi avutmak yerine ekoloji politikaları geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır, son olarak da çevreye duyarlı yayıncılığın paradokslarını ortaya konulmaktadır.
Gouverneur’dan alıntılanarak, çevreye verilen zararların kapitalist gelişmenin üç özelliğinden kaynaklandığı belirtilir. “Bunlardan ilki; kapitalistlerin sadece kârı amaçlaması ve aldıkları kararların sonuçlarını görmezden gelmeleridir. Örneğin kimyasal gübre kullanılarak kısa zamanda elde edilen kâr maksimizasyonunun uzun vadede neden olduğu ekolojik tahribat hesap edilmemektedir. İkinci özellik ise; ileri ülkelerde dayatılan ve az gelişmiş ülkelerin azınlıkları tarafından da paylaşılan aşırı tüketim modelinin, gezegendeki hammaddeler ve enerji kaynakları üzerinde büyük baskı yaratmasıdır. Üçüncü olarak da; gezegen ölçeğinde kapitalist gelişmenin sonucu olan az gelişmiş ülkelerdeki yoksulluğun, doğanın üretici gücünün tahribini hızlandırmasıdır. Örneğin, topraklar tekellerin elinde olduğundan köylülerin ekilebilir arazi bulabilmek için ormanlık alanları tahrip etmeleri veya yakacak ihtiyaçları için ağaç kesmeleri gibi durumlardan bahsedilebilir.”
Yazar, Kovel’in büyümenin uygarlığın doğal temelinin yıkımı anlamına geldiğini savunduğunu söyleyerek, bunu şu şekilde açıklar. “(Kovel,) mevcut sistemin iç mantığında büyümenin azınlık için zenginliğin, çoğunluk için de sefaletin sürekli artması anlamına geldiğinin kanıtlanmış bir şey olmasına rağmen büyümenin sınırlandırılması fikri bile resmi söylemden ihraç edilmiştir. Dünyanın canlı bir organizma olması durumunda aklı başında herkesin bu büyümenin kanserli bir büyüme olduğu, tedavi edilmediği takdirde bunun insan toplumunun sonu anlamına geldiğini …savu(nur).”
Yazar, enerji tasarruflu makinelerin tercih edilmesi, uçağa daha az binilmesi, klima filtrelerinin üç ayda bir değiştirilmesi vs. gibi çevreye duyarlı önlemlerin, sorunun büyük resminin algılanmasını engellediğini ve insanların bireysel önlemlerle çözüme ulaşacakları şeklinde ikna edilerek, kapitalizm için yeni bir tüketim alanı açıldığı gibi şirketlerin sosyal sorumluluk imajlarının da güçlendirildiğini iddia ederek, çözümün çevreci söylem değil, topyekûn ekoloji politikaları olması gerektiğini vurgular.
Özlem Gündüz Kalan, Çevre Bilinci, Tüketim ve Kurumsal Sosyal Sorumluluk İlişkisi: NTV Yeşil Ekran Örneği isimli makalesinde, sosyal sorumluluğun önemi artarken ve kurumların bu yöndeki çabaları yoğunlaşırken, çevreye duyarlılığın ‘markalar’ tarafından pazarlama tekniği olarak kullanıldığına dikkat çekerek, konuyu NTV Yeşil Ekran örneği üzerinden incelemektedir.
Çevre ve Gündelik Yaşam adını taşıyan ikinci bölüm, Özge Sayılgan’ın Gündelik Yaşamda Devrim ve Modern Konutun Eleştirisi: Toki ve Kiptaş Örnekleri isimli yazısıyla başlamaktadır. Yazının girişindeki sanat akımlarına ilişkin kısmı okumak yeni bilgiler/i edinmek ve tazelemek adına faydalı olsa da hayli kapsamlı olması karşısında kitap bütünlüğü içinde farklı bir yerde durduğunu da söylemek gerekiyor. Yazıda, Toki ve Kiptaş özelinde, devlet eliyle gerçekleştirilen ‘kentsel dönüşüm’ irdelenmiştir. “Var olan mahallelerin dokularına ve yaşam biçimlerine zarar vermeden, çarpıklaşmış bölgelerin yaşam koşullarının ve kalitesinin iyileştirilmesi için projeler üretmek yerine, kentin bu tür alanlarında mahalli yapılanma içinde yaşayan halkın evlerinden devlet eliyle ve kanun zoruyla çıkartılması ve kentin merkezine uzak, tasarım açısından kimliksiz ve monoton apartman bloklarına yerleştirilmesinin belki de en güncel ve acı örneği yakın zamanda Sulukule’de yaşanmıştır. Üstelik ellerinden yok pahasına alınan evlerinin yerine verilen yeni toplu konutlar için borçlandırıl(mışlardır.)”
Medyanın Üniversite Öğrencileri Üzerinde Çevre Konularında Duyarsızlaştırıcı Etkisi ismini taşıyan, Uğur Cevdet Panayırcı ve Belkıs Saraç Uslusoy’un hazırladığı inceleme aslında konu itibariyle çevre gerçeğini medya üzerinden değerlendiren kitabın ilk bölümüne daha uygun olsa da Çevre ve Gündelik Hayat kısmında kendine yer bulmuş. Marksist kuramcıların kitle iletişim araçlarının insanları kaçışa yönelterek pasifleştirdikleri eleştirisi doğrultusunda; medyanın çevre konusunda yaptığı yayınlarla bilgi sahibi olan kitlenin kendi vicdanını tatmin ederek uyarılmış ve ilgili hissederek, o konuya duyarsız kaldığına yönelik teorilerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı, üniversite öğrencileri üzerinde yapılan çalışmayla ortaya konulmaya çalışılmış.
Kitabın ortak editörlerinden olan Serkan Kırlı’nın N. Sertaç Sırma ile birlikte hazırladığı Bilgi Çağının Filizlenen Çevre Bilinci: Yeşil Bilgi Teknolojileri isimli çalışmada, teknoloji kullanımından doğan atıkların tekrar kullanımı ve geri dönüşümünün sağlanması ve yeşil bilgi teknolojileri konularına odaklanılmış. Yeşil Bilgi Teknolojilerinin artık düşünülmesi gereken bir seçenek değil, öğrenilmesi gereken bir zorunluluk olduğu ifade edilmektedir.
Kitaptaki son yazı ise Ali Balabanlar ve Levent Eldeniz eli ürünü olan, Elektronik Atıklar ve Geri Dönüşüm. Elektronik aygıtların atıklarının aslında zehirli varillerden farksız olduğunu ortaya koyan bu yazıda çare olarak, elektronik aygıtların mümkün olduğu kadar uzun süre kullanılması, sonrasında daha az teknoloji gerektiren kişi ya da kurumlara devredilerek ömürlerinin uzatılması salık verilmektedir. Elektronik atıkların içindeki geri dönüştürülebilir olanların dönüştürülmesi gerektiğinin altı çizilmektedir.
Kitabın özetini soracak olursanız, Murathan Mungan*, Telli Telli şiirinde tek mısra ile vermiş, “Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” Yazımızı, Özge Sayılgan’ın makalesinin sonunda yer alan dileği tekrarlayarak bitirirsek, dileğimiz gerçek olur mu dersiniz? “Gösteri toplumunun sahnesindeki insanın bir günü, önceden yazılmış bir oyunun sürekli tekrarı gibidir. Oysa amaç bu dikte edilmiş yaşamı, bir şiire çevirmek olmalıdır.”
Medya ve Gündelik Yaşamda Çevre Gerçeği
Editörler-Serkan Kırlı, Ümit Sarı
Aya Kitap, 207 S., Ekim 2012