Hafta SonuManşet

Sakatlık hallerini aşağılayan yılışık bir film: Can Dostum – Bülent Küçükaslan

Can Dostum (The Intouchables), gerçek bir hikâyeden 2011 yılında filme aktarılmış. Başrolde tekerlekli sandalye kullanan bir adam var, yanına laubali bir Afro-Fransız Recep İvedik koymuşlar, almışlar birini vurmuşlar ötekine, vurmuşlar, vurmuşlar, vurmuşlar; çıkan teneke sesine de “film” demişler! Yetmemiş, iki saat boyunca kendi yaşamlarını aşağılamalarını komiklik, sakatlık halleriyle cıvık cıvık alay etmelerini de meziyetten saymışlar. Allah selamet versin deyip geçmek var, ama ne mümkün; film geniş kitlelerce izlenmiş ve sakatlar dâhil herkesten çokça övgü almış olunca, 15 yıla yakın zamandır tekerlekli sandalye kullanan biri olarak bu teneke sesine dair bir şeyler yazmazsam, ayıp etmiş olurum diye düşündüm…

Milyoner aristokrat Philippe x tekerlekli sandalye = 0 (sıfır)

Yamaç paraşütü kazası sonrası omurilik felci olan ve başını hareket ettirmenin dışındaki tüm hareket yetilerini kaybettiği için (kuadripleji) tekerlekli sandalye kullanan milyoner Philippe, Paris’in göbeğindeki malikânesinde yardımcıları, fizyoterapistleri ve hizmetçileri ile birlikte monoton bir yaşam sürer. Film, bu zengin adamın bir hiç olarak sıkıcı bir ömür tükettiğini sezdirerek başlar: Philippe (bundan sonra ondan sadece Bahtsız diye söz edeceğim) kendisi için bir bakıcı aramaktadır ve bu iş için başvuru yapan adamlar da Bahtsız’ın çalışma odasının girişindeki ihtişamlı salonda iş görüşmesi için sıkılmış bir vaziyette beklemektedir. O esnada Bahtsız, içerde bir adayın iş görüşmesini izlemektedir. İzlemektedir diyorum, çünkü görüşmeyi Bahtsız’ın asistanlığını yapan bir kadın yürütmekte, bizim Bahtsız ise olabilecek en basmakalıp insan kaynakları mülakatındaki “Motivasyon kaynağınız nedir?” vb. soru-cevaplara sıkılarak tanıklık etmektedir (Soru 1: Madem sıkılıyorsun, neden bu şekilde olmasına izin veriyorsun?).

Birbirinden itici adaylar birbirinden itici performanslar sergiler… Belli ki yönetmen ölümü göstererek, birazdan kapıdan girecek olan sıtmayı (Afro-Fransız Recep İvedik Driss’i) seyirciye pazarlamak istemektedir. Adaylardan biri daha görüşmeden çıkar, Bahtsız’ın yardımcısı salonda bekleyen adaylardan bir diğerini içeriye davet eder, ama patavatsız Driss bitirim triplerle atılıp, kendi sırası gelmediği halde bizim Bahtsız’ın çalışma odasına dalar: “Kâğıtlarımı imzalatmaya geldim”. Bahtsız ve asistanı bir an şaşırır gibi olur, ama gözlerinin içindeki parlamadan anlarız ki ikili arasında çoktan bir elektriklenme olmuştur! Sahnede herkes üzerine düşen saçmalığı oynar:

Asistan: Referansınız var mı?
Driss: “Kool & the Gang”, “Earth, Wind & Fire”. Bunlar iyi referanslar değil mi?
Bahtsız: Onları tanımıyorum. Oturun.
Driss: Onları tanımıyorsan, müzik hakkında hiç bir şey bilmiyorsun demektir.
Bahtsız: Konu müziğe gelince kültürsüz olduğumu düşünmüyorum. Peki ya sen, Chopin, Schubert, Berlioz’u tanıyor musun?
Driss: Bana Berlioz’u tanıdığımı mı soruyorsun?
Bahtsız: Berlioz sizin sömürge olmanızdan önce yaşamış ünlü bir bestecidir.
Driss: Şakaydı. Berlioz’un kim olduğunu biliyorum. Ama mizah anlayışının da müzik gibi olduğunu görüyorum.

Misyon ortaya çıkmıştır artık. Bahtsız, Driss’i adam edecek, yontacaktır; Driss de Bahtsız’a mizahı ve bitirim hayatı gösterecektir (Soru 2: Madem yardımcın olmasını istediğin kişi böyle patavatsız, özelliksiz, laubali bir serseri olsun istiyorsun, neden doğrudan böyle birini aramıyorsun; önceki adaylarla yaptığın görüşmeler de neyin nesi?). Sonuç olarak Driss beklemediği halde Bahtsız’ın yanında işe başlar; arasının kötü olduğu ailesi ile yaşadığı evinden bir çantaya doldurduğu eşyalarıyla ayrılır ve Bahtsız’ın evindeki ihtişamlı odasına yerleşir!

Sahne Driss’in

İlk andan itibaren Driss, gerçeklikle bağdaşmayacak kadar şişirilmiş bir güvenle sergilediği rahat tavırlarla Bahtsız’ın yaşamına dokundurmaya başlar: Fizyoterapist bir yandan Bahtsız’a fizik tedavi uygulayıp bir yandan da nasıl yapılması gerektiğini Driss’e anlatırken, Driss arkada uyuklar mesela! Yataktan tekerlekli sandalyeye geçiş gibi özen gerektiren bir konuda Driss karga tulumba Bahtsızı alıp sandalyeye oturturken –sözüm ona sert mizaçlı- fizyoterapistin gıkı bile çıkmaz. Aynı şekilde o taşınma haline ve sandalyeden düşme riskine karşı bizim Bahtsız’ın ağzından kısık bir “ııh”tan başka bir ses de çıkmaz. Banyo sahnesinde Bahtsız’ın saçına şampuan diye krem süren Driss, şükür ki zengin banyolarındaki renkli şampuan klişesini es geçmemiştir (Soru 3:Bahtsız, manyak mısın be adam? Konuşsana, “o şampuan değil” desene!). Sonra bir varis çorabı giydirme sahnesi var ki, ancak bu kadar çiğ olunabilir. Beyimiz Driss’in görevi bakıcılıktır ama “ölürüm de o varis çorabını giydirmem” diye şımarık şımarık tepinmekten geri kalmaz. Sonra fizyoterapistler dururken Driss fizik tedavi yaptırmaya başlar, ama bir elinde cep telefonu birilerine sms atmaktan ve bilumum laubalilikleri yapmaktan da geri kalmaz.

Devamında yine gerçeklikten kopuk, Bahtsız’ın bacağına sıcak su dökme sahnesi var ki, evlere şenlik! Fizik tedavi yaparken bir elinle çay dolduracaksın, doldururken paşamın ayağına sıcak su dökeceksin, paşam gözleri kapalı olduğu için –his kaybından dolayı- bunu fark etmeyecek, sen hissetmediğinden emin olmak için bilerek yine bacağın üstüne sıcak su dökeceksin, paşam nihayet gözlerini açacak ve “eğleniyor musun” diyecek! Aslanım, o bacağı alır adama yedirirler, biliyor musun? (Soru 4: Bahtsız, madem bu laubali adamı sevdin ve bakıcın yaptın, ne diye gözlerin ve ağzını hep kapalı tutarsın, neden konuşmazsın?). Laubalilikler bitmez…

Film bundan sonra milyoner aristokrat Philippe’in tekerlekli sandalye kullanmaya başladıktan sonra nasıl da aciz bir Bahtsız’a dönüştüğünün hikâyesi olarak akmaya devam eder, ama bir farkla; artık Driss zincirlerinden boşalmıştır ve olabilecek en bayağı şekilde sakatların yaşamaları ile alay etmektedir. Hem de gözümüzün içine bakıp “haydin gülsenize” diye diye!
Evden ilk çıkma sahnesinde, tekerlekli sandalye ile araç içi seyahat için “seni at gibi arka tarafa yüklemeyeceğim” diyerek hassasiyetini dile getirir Driss efendi. Aciz Bahtsız da “at-mat, yapacak bir şey yok” deyip metanetli olduğunu gösterir maşallah. Ama Driss ısrar eder ve o rampalı minibüs yerine kapıda duran son model spor otomobile binerler. Hey hak, ne muhteşem bir adam bu Driss! Bizim aciz Bahtsız araca binince bir mutlu olur, bir mutlu olur! Dersiniz rüyada! (Soru 5: A Bahtsız, araba senin, kapıda yatıyor, madem onunla seyahati seviyorsun, ne diye şoförünle binmiyorsun? İlle banliyö şımarığı mı lazımdı sana?).

Arada bir olduğu anlaşılan gece yarısı nefes alamama krizinde Bahtsız yatağında yalnız başına zor anlar yaşarken (Soru 6: Neden yalnızsın be adam?), Driss efendi cihazdan sesleri duyar ve “lanet olsun” diyerek yataktan kalkıp Bahtsız’ın alnına soğuk bir havlu koyup, onu iyi eder! Ne büyük iyilik ama! Bahtsızın o bakışları… Allah o Driss’ten razı olsun. Demek o olmasa bizim Bahtsız yatağında yalnız başına debelenip duracak! Nedir bu sakatların çektiği ya Rab! Bitmedi, sabaha karşı bizim Bahtsız bir anda nefessiz kalır ve Driss kaptığı gibi onu sandalyesine atıp, Paris’te sabah turuna çıkartır. Zavallı Bahtsız, uzun zamandır sabahın o erken saatinde Paris’te dolaşmamıştır (Sebep?). Dolaşırken Bahtsız kadınları görüp iç geçirir. Driss atlar: – yapabiliyor musun? – hayır, ama uyum sağlamalıyım. – yani yapamıyorsun. – yapabiliyorum ama ne zaman olacağına ben karar veremiyorum. Ayrıca başka yerlerden de alacağın zevkler var. – Nereden? – Kulaklar… (Soru 7: Sevişmekten bahsedince sandalye kullanan hangi ahmağın aklına kulak memeleri gelir yahu?)

Sonra neredeyse her sahnede gerçeklikle bağını kopartarak, şımarıklıklarına devam ediyor Driss efendi: Yanlış yere park eden komşuyu arabasından çıkartıp tartaklıyor, güya sempatiklik yaparak Bahtsız’ın asistanına “hadi birlikte olalım” diye tacizde bulunuyor, Bahtsız’la gittikleri bir resim galerisinde resimlerle ve sergiyi gezmeye gelen kişilerle alay ediyor, yine birlikte gittikleri operada performans sahnelenirken sesli sesli gülüp, sağa sola bulaşıyor (bu ne özgüven ya rab!). Bahtsız’ın bir kadınla uzun zamandır yazışarak flört yaşadığını öğrendiğinde “onu hiç görmedin mi? Kesin çirkin, şişman veya engellidir” diyebiliyor ve telefonu kaptığı gibi kadını arayıp Bahtsız’a verecek kadar da ileri gidebiliyor (Soru 8: Sahi, tekerlekli sandalye kullanır olmak hoşlandığın bir kadını arayamayacak kadar hiçleştirebilir mi insanı, geçmişteki karakterinden bu kadar kopmak mümkün mü?).

Driss zıvanadan çıkıyor

Ve en aşağılıkça olanı operaya gittiklerinde, Bahtsız’ın flört yaşadığı kadına bir fotoğrafını göndermesiyle ilgili sohbette sergileniyor (Tam da Driss gibi bir yılışık adamla opera gibi bir mekânda girişilecek sohbet doğrusu! Sağ olsun, Driss de yakışanı söylüyor zaten): “sandalye ile beraber bir resmini yollayabilirsin, ama çok da belirgin olmasın. Bağış yapılması için televizyona konulan salyalarının aktığı, pisliğe benzeyen resimlerden göndermek zorunda değilsin”. Ne muhteşem değil mi? Bunları söylerken dilini dışarı çıkartıp o durumdaki sakatları taklit etmekten de geri kalmıyor tabii. Sakatlık halini aşağılayıp alay ediyor; buna gülünmez de neye gülünür, değil mi? Sempatiklik… Bahtsız da keyifle gülüyor. Maşallah, maşallah!

Bunun gibi sayısız saçmalık ve hakaretle devam ediyor film. Finali de muhteşem: Driss işten ayrılmak zorunda kalıyor ve bizim Bahtsız mahvoluyor! Yemekten içmekten kesilip, yıkılıyor. Allah’ım, Driss’in gitmesi nasıl büyük bir boşluk yaratmıştır öyle. Zavallı Bahtsız! Driss, yeri doldurulması imkânsız biri gerçekten. Bahtsız ondan sonra başka yardımcı arıyor, arıyor, arıyor, arıyor, ama nafile! Herkes aptaldır, sıkıcıdır, beceriksizdir, yanlış programlanmış android gibidirler. Bahtsız, ölse daha iyi! Paris’in göbeğinde ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştır. Uçak, malikâne, lüks arabalar, entelektüel çevre, bunlara sahip olmanın tadını bilerek yetişmiş bir adam… Hepsi boş. Bahtsız yaşama küser. Neyse ki yardımcıları var. Derhal Driss’e bir telefon, Driss gelir, atar bizim Bahtsız’ı lüks arabasına, bir şehir turu yaparlar, trafikte saftirik polislerle alay ederler, oooh, hayat varmış! Sigara denen o meretten de tüttürürler (not: sigara alınacak yerleri bir tek Driss bildiği için, Driss’ten sonra Bahtsız hiç sigara içememiştir).

Ama bir son sahne var ki… Söylemem! Kıyakçı** Driss yapar yapacağını. Bin yıl düşünse kimsenin aklına gelmez. Bahtsız da zaten minnet dolu o son bakışla şükranlarını sunar kendisine, Driss ağzı kulaklarında görevini tamamlamanın verdiği huzurla ayrılır oradan…

Her sahnesinden tiksindiğim, zorla seyrettiğim, berbat bir film.

 

Bülent KüçükaslanEngelliler.biz

twitter.com/SakatOturanBoga

Kategori: Hafta Sonu