Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO, biyo-yakıtlar ve sürdürülebilirlik ilişkisi üzerine bir rapor yayımladı.
Bu adresten ulaşılabilen ve indirilebilen rapor, “Biyo-yakıtlar ve sürdürülebilirlik: Biyo-yakıtlar ve ilgili ürünlere dair politikaların, trendlerin ve sürdürülebilirlik sorunlarının küresel bir değerlendirmesi” ismini taşıyor.
Rapor, FAO’nun Ticaret ve Pazarlar Bölümü tarafından hazırlandı. Yazımında Aziz Elbehri, Anna Segerstedt ve Pascal Liu görev aldı.
Sürdürülebilir Kalkınma için Uluslararası Enstitü’nün (IISD) raporun yayımlanmasından sonra hazırlayıp kendi sitesinde yayımladığı özet/görüş ise, raporun biyo-yakıtların çok boyutlu bir konu olduğunun altını çizdiğini belirtiyor.
FAO’ya göre biyo-yakıtların ekolojik, ekonomik ve toplumsal boyutlarını anlamak, arazi kullanımı değişiklikleri, gıda güvencesi ve iklim değişikliğiyle mücadele noktalarında önemli.
Bu anlamıyla FAO’nun da ekolojist ve yeşil düşüncenin on yıllardır savunduğu “bütüncül yaklaşım gerekliliği”ne artık tamamen ikna olduğunu söylemek mümkün.
Biyo-yakıt üretiminde sürdürülebilirlik sertifikalarının başarısını da değerlendiren rapor, yerel ve küresel bir çok etmen nedeniyle değişik gösteriyor olsalar da, ürünlerin genel bir değerlendirmesinin mümkün olabileceğini belirtiyor. Buna göre hurma yağı (palm oil) ve şeker kamışı “yüksek verimli” olsalar da, sürdürülebilirlik noktasında sorun teşkil edebiliyorlar. Soya fasulyesi yağı ise verimli bir ürün olmasına rağmen ekonomik olarak yeterli katma değer yaratamıyor. Tatlı sorgum, hint fıstığı ve manyok ise umut vaat eden ürünler arasında.
FAO’nun raporuna göre biyoyakıt tarım ve üretimi hükümetler tarafından verilen teşvikler “sayesinde” ayakta durabiliyor; aksi halde ekonomik anlamda pazarda tutunmaları mümkün değil.
Raporun değindiği başka bir nokta da, küçük ölçekli üretici ve çiftçi-dostu üretim ve pazarlama modellerinin geliştirilmesi gerekliliği.
Rapor bu adresten okunabilir ve dijital olarak indirilebilir.
İklim değişikliği hakkında doğruların yayılması, yalanların ise ifşa edilmesini amaçlayan sosyal medya platformu “Reality Drop” sitesi açıldı.
İklim değişikliği hakkında bilimsel anlamda doğru haber ve yazıların sosyal medyada yayılmasını ve daha fazla okunmasını, yalanlara dayalı inkarların ise “yerin dibine sokularak” ifşa edilmesini amaçlayan Reality Drop, interneti tarayarak kullanıcılarına günün ve haftanın “iyi” ve “kötü” yazılarını sunuyor.
Böylece kullanıcılar, yalan ve inkar üzerine kurulu yazıların altına Reality Drop’un kendileri için derlediği bilimsel verileri ve bunların bulunduğu linkleri de koyarak yorum yapabiliyor.
Reality Drop (Hakikatin yayılması) sitesine kayıtlı kullanıcılar, yaptıkları her eylemle sanal puanlar da kazanarak profillerini yükseltebiliyor. Diğer bir deyişle, site kullanıcılar arasında tatlı bir rekabet ve oyun havası da yaratmaya çalışıyor.
Reality Drop kurulalı bir kaç ay olsa da son zamanlarda giderek artan bir kullanıcı kaydına var.
Şu anda Facebookta 150.000’den fazla takipçisi olan sitenin neden büyük ilgi gördüğü sorusunun cevabı ise, ABD’li ünlü şarkıcı Jason Mraz’ın etrafındakilere ve sosyal ağlardaki takipçilerine gönderdiği şu mektupta gizli olabilir:
“Değerli dostlarım, iklim değişikliği diye bir şey olmadığı konusunda saçma sapan yazılarla çok sık karşılaşıyorum. Bunlar beni çileden çıkarıyor! Bu yalanlara karşı koymak, doğruları yaymak istiyorum. İşte bunu yapabilmek için yeni bir çevrimiçi araç var, Reality Drop. Burada bilim insanlarının on yıllardır devam eden araştırmalarından gelen GERÇEK bilgi var, hükümetler veya şirketlerin ürettiği laflar değil. Bir dene lütfen.”
Reality Drop, ABD eski başkan adayı ve iklim aktivisti Al Gore’un da kurucuları arasında olduğu Climate Reality Project (İklim Hakikati Projesi) tarafından oluşturuldu. Yapımında iklim değişikliğine karşı mücadele verenler için önemli bir başvuru kaynağı olan Skeptical Science sitesiyle beraber çalışıldı. Sitenin tasarım ve kodlamasını ise Arnold Worldwide yaptı.
“Tohuma sadakat, geçmişe ve geleceğe sadakattir. Tohumu anlamak; varlık sebebimizi anlamak, bulunduğumuz noktada ne kadar zengin bir miras, ne kadar çok sorumluluk ve ne kadar umutlu bir gelecek olduğunu fark etmektir. Her tohumun döngüsü, yaşam süresi ve bu sürede ürettiği yeni tohumlar bereketin, şifanın, iyiliğin ve iyileşmenin sırrını anlamamız için birer vesiledir yaşantımızda.
Etrafınıza bir bakın, önce sadece binalara, kalabalığa, arabalar, kirliliğe, duyarsızlığa, savaşlara, tüm zaaflarımıza bakın… İyice, cesaretle bakın, acısını yüreğinizde hissedin… Sonra gözünüzü bir kere kapatıp açın; etrafınızdaki tohumları, tohumlardan peydah olmuş yaşamı izleyin ve kendinizden başlayın… Vücudunuz, kaç yıl önce atılmış tohumdan, annenizin, babanızın ve daha kimlerin verdiği emekle ne kadar sürede bugünkü durumuna geldi; kaç kişinin hakkı var üstünüzde; hatta kimler çalıştı bugün yediğiniz yemeğin üretim aşamalarında tohumdan ekilip size ulaşana kadar!” – Victor Ananias
Bana her şeyin bir tohumla başladığını öğreten Victor’un yukardaki sözleri olmuştu. Bu sözleri anlayabildiğimi düşündüğüm andan beri-hala anlamaya sindirmeye çalışıyorum-her adımın o bir tohumla başladığını ve o tohumun onun neler değiştirebileceğini düşünerek atmaya çalışıyorum.
İşte bu adımlar beni geçtiğimiz Pazar günü Antalya’ya kadar götürdü. Çaylak bir Adım Adımcı ve bir Buğday gönüllüsü olarak 3 Mart günü- tam da Victor’un susuşunun 2.yılında- Runtalya Maratonunda Buğday Derneği Tohum Takas Ağı projesi için koştum. Sadece ben değil o gün 500 kadar Adım Adımcı Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği, TEGV, TOG, AKUT ve KoruncukVakfı’nın çeşitli projeleri için koştu ve bağış topladı. 5 yıldır devam eden spora dayalı bir sosyal sorumluluk ve kalabalık fonlama oluşumu olan Adım Adım 2007 yılından bugüne 850 AA sporcusu, 1.500 adet yardımseverlik koşusuna katılarak, 19.000 bağışçıdan 2.500.000 TL bağış topladı ve 14.500 kişiye yardımcı oldu.Oluşum ile ilgili detaylı bilgi almak ister iseniz: www.adimadim.org
Gelelim biraz hafta sonunu anlatmaya. Antalya’da nefis bir hava merhaba dedi bizlere. Hatta maratonun müdavimlerine göre gördükleri en güzel Runtalya havalarından biriydi. Cumartesi günü erkenden kaldığımız Antalya merkeze en yakın TaTuTa çiftliğimiz olan Rasayana’dan ayrılıp- buradan bizi doyumsuz soba başı sohbetleri ile ağırlayan Havva Ablaya selam olsun!- halk koşusunun yapılacağı alana tohumlar için koşan Doğa Koleji öğrencileri ve Antalyalı dostlarla buluşmak üzere yola koyulduk. Bol bol Buğdayı, projelerimizi, neden Antalya’da olduğumuzu anlattık, koşucu Buğdaygiller göğüs numaralarımızı ve çiplerimizi aldık ve yeniden Rixos Oteldeki “Değişimin Ekolojisi: Yaptıklarımız Bir Fark Yaratıyor Mu?”konulu söyleşiye doğru yola koyulduk.
Bol sohbetli Cumartesinin ardından Pazar sabahı erkenden başlayacak maratonunun ikinci kısmı için yerlerimizi aldık. Bir 10km koşucusu olarak başlangıç çizgisine doğru yol alıp heyecanımı bastırmaya çalışıyorken beni motive eden şey bugüne kadar yaptığım en anlamlı şeylerden birini yaptığımı bilmemdi. Nesli tehlike altına girmekte olan atalık tohumlarımıza can vermeye ve Victor’un attığı tohumları çoğaltmaya yeşertmeye gelmiştim, daha güzel bir motivasyon olur muydu? Attığım her adımı işte bu şevkle attım, tam yoruldum bittim dediğim an bu şevke sarıldım ve nihayet pek de fena olmayan bir sürede parkuru tamamladım. “Finish” yazısının altından geçerken Victor’a da bir selam etmeyi unutmadım ve bizi izlediği yerden attığı tohumları yeşertmeye hevesli bu kadar insanı gördüğüne kim bilir ne kadar mutlu olmuştur diye düşündüm.
Hatta yetmedi, bütün hafta sonu stantta, otelde, söyleşide bir şekilde temas ettiğimiz onca insanı, koşuculara moral vermek için parkur boyunca toplananları, koşu esnasında birbirini “haydi”lerle, ıslıklarla, el kol işaretleri ile destekleyen sporcuları gördükçe, iyiliğin ne kadar bulaşıcı bir şey olduğunu bir kez daha fark ettim. İnsanın yaptığı işi anlamlandırma arzusu ve birlikte hareket etme isteği belki de başımıza gelen en güzel şeylerden biri ve eğer bir şeyleri değiştirmek mümkün olacak ise sanırım ancak bu duygular ışığında olacak.
Az önce yaptıklarımız bir fark yaratıyor mu konulu söyleşi dedim ya, işte bütün hafta sonu yaptıklarımızın bir fark yarattığını bilerek, iyiliğin ve dönüşümün gücü yanı başımızda, tek bir kişinin içine bir tohum atabildiysek ne mutlu hisleriyle; son sözü bana bütün bu hisleri ve harika keyifli yorgunluğu yaşatan, antrenmansız parkura çıkma cesaretini veren, gelecek güzel günlerimizin teminatı olduğuna inandığım projeye bırakıyorum.
Yaşamımızın sürekliliğinin temsilcisi atalık tohumlarımızın bulunarak ekilmesi, çoğaltılması ve paylaşılmasını hedefleyen Tohum Takas Ağı projesi geçtiğimiz Kasım ayında Avrasya maratonunda toplanan bağışlar ile birlikte hayli yol kat etti. Kampanya kapsamında bugüne kadar toplanan bağışlarla farklı bölgelerde yetiştirilen 42 ayrı cinsten, 155 yerel çeşidin ekimi yapıldı. Türkiye’nin farklı bölgelerinde toplam 27 çiftlikte 4 bin 715 dönüm arazi, Buğday Derneği’nin Tohum Takas Ağı Projesi’ne dâhil edildi.Runtalya koşusunda elden edilen bağışlar ile de yol almaya devam edecek. Projeyi desteklemek ve bağışta bulunmak için hala geç değil. bugday.org/portal/BagisAdimAdim adresinden veya aşağıdaki banka adresinden destek vermek mümkün
Havale / EFT ile bağış için:
Alıcı Adı: Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Garanti Bankası Karaköy Şubesi Şube No: 400 Hesap No: 6295240
IBAN: TR67 0006 2000 4000 0006 2952 40
Proje ile ilgili gelişmeleri ve haberleri ise yasasintohumlar.org/ adresinden takip edebilirsiniz.
Fotoğraflar Buğday Derneği ve Adım Adım’ın web sitelerinden alınmıştır.
Bu sene ekonomi ve psikolojide görülen, insanların tahmin davranışları üzerine ortak bir problemi incelemek için Almanya Birinci Ligi maçlarının sonuçlarını tahmin etme deneyine başladık. Tabi konu futbol olunca “deney” bizi biraz sardı ve elimden geldiğince maçları takip etmeye çabaladım. Bizim ligimizle kıyaslandığında oynanan futbolun yanı sıra, hangi stadyumda maç oynanırsa oynansın, kim oynarsa oynasın statların neredeyse dolu olması ilgimi çekti. Bu konuyu biraz daha inceleyip sayılara dökmek istedim, belki sizin de ilginizi çeker.
Almanya Birinci Ligi’nde maç oynanan stadyumların ortalama seyirci kapasitesi 46121 kişi ve maçları ortalama 41824 kişi izlemiş, yani doluluk oranı %91. Üç büyük takım, B. Dortmund, B. München ve Schalke neredeyse tüm maçlarını tam kapasiteyle oynamışlar. En düşük orana sahip olan Stuttgart, F. Düsseldorf ve Nürnberg %81 doluluk oranına ulaşmış. Ligin dibindeki Greuther Fürth bile 18000 kişilik stadyumunu %94 doldurmuş.
Almanya 1. Futbol Ligi Bundesliga'da bu sezon oynanan 24 maç sonunda 14 puan ile ligin dibine demir atan Greuther Furth maçlarını tıklım tıklım dolu tribünler karşısında oynuyor
Bunu bizdeki acınası durumla karşılaştırmaya geçmeden önce bu durumun sadece Almanya’ya özel olmadığını belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Futbolda gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında en alt liglerdeki takımların bile kendi seyircisi vardır ve kendilerini o takımın seyircisi olarak tanımlarlar. Manchester City alt ligde oynarken bile Manchester seyircisi United yerine City taraftarı olup her durumda takımlarını destekledikleri için takım şu anda üst seviyelere ulaşabildi. Birinin takıma para yatırması önemli;ama ne kadar para yatırırsanız yatırın takımdan gelir elde edemezseniz yarışan bir takım oluşturmanız zor olacaktır. Seyirciniz kendisini takımla özdeştirip maça geldiğinde, forma aldığında, takımının maçlarını seyretmek için para verdiğinde ancak başarı şansınız olabilir. Ben “Adana Demirspor’luyum” dediğimde, “olmaz öyle şey, üç büyüklerden hangisini tutuyorsun?” sorusuyla fazlasıyla karşılaştığımdandüşünce yapısını anlayabiliyorum. Hangi şehirde, hangi mahallede ya da hangi kasabada olursan ol, taraftarlık ancak o üçünden birini tutmakla özdeştiriliyor (kendi takımım ve Trabzonspor gibi bir kaç istisnayı unutmayarak tabi).
Şu anda FIFA sıralamasında 41. sıraya gerilemiş durumdayız. Geçen sene bu günlerde altımızda olan Romanya ve Macaristan gibi ülkeler bizi geride bırakmayı başardılar. Biz ise yok şike, yok havuz derken rakiplerimiz yanında çok gerilerde kalmaya başladık. Benim görüşüm, bir gün futbolda ileri ülkeler sınıfına girmek istiyorsak, bu yola sporseverlik ve futbol severliklegirmemizgerektiği şeklinde. Futbol severlikdehafta sonutelevizyonda Messi ve Ronaldo’yu seyredip, eğer şanslı azınlıktaysanız Şükrü Saraçoğlu, Türk Telekom veya İnönü’ye gidip maç izlemek değildir. Ne zaman ki kendi mahalle takımınızın bu hafta kiminle maçı olduğuyla ilgilenir ve sonucunu takip etmeye başlarsınız;o zaman ileriye bakmaya başlayabiliriz, bence.
Şimdi gelelim ligimizin acıklı durumuna:
“Üç büyüklerin” stadyumlarının doluluk ortalaması %74. Tam da yeni İnönü Stadyumu’nun yapımının arifesindeyken bilmenizde fayda var, bu sezon İnönü’ye ortalamada sadece 21000 kişi gitti. Bu stadyumları büyütme işi, seyirci veya loca geliri elde etmektenziyade inşaat sektörüne para kazandırmak üzerine kuruluyor. Bizler de bu saçmalığa seyirci kalıyoruz hep. Stadyumları sadece derbi maçları için yapıyorsak, yazık günah milletin parasına! Tüm derbileri 76000 kişilik Olimpiyat Stadı’nda oynayın,herkese bol bol yeter.
Diğer takımlara gelince durum daha da vahim bir hal alıyor.Geri kalan 15 takım boş stadyumlara oynuyorlar, doluluk ortalamasıyüzde yirmiyi bile bulmuyor. Aralarında bir tek Elazığ, stadınınyarısını doldurabiliyor.
Seyirci gitmeyince gişe hasılatı azalıyor, o azalınca kaybı televizyon gelirlerinin havuzundan karşılamak gerekiyor. “Üç büyükler” takım değerinin %20’sini havuzdan elde ederken;diğer takımlar için bu,ortalamada %30’un üzerine çıkıyor. Elazığ gibi bazı takımlar ise neredeyse gelirlerinin büyük çoğunu havuzdan kazanıyorlar.
Peki havuzdan bu kadar büyük pay alan takımlar ülke sporuna ne kazandırıyorlar? Maçlara gitmeyen seyirciden ne kazandırmadıklarını anlamak kolay değil mi? İstanbul BB – Gençlerbirliği maçını seyretmek için para verip stada giden seyirci sayısı sadece 253. O zaman kusura bakmayın ama ben ciddi ciddi sorarım bu iki takımın da en üst futbol liginde işi ne diye? Seyircisi olmayan veya seyircisi maça gitmeyen takımlardan oluşan liglerle ülkemizdeki futbol,dünya klasmanında ancak 41. sırada kendisine yer bulabiliyor.
Dünyada futbol her geçen gün ciddi bir ekonomi olmayolunda ilerliyor. Bizim de bu yolda ilerleyebilmemiz için seyirciyi tribünlere çekmemiz gerekiyor. Bu seyirci de “üç büyüklerin” seyircisi değil, Çorum’un seyircisi, Denizli’nin seyircisi, Beykoz’un seyircisi. Onlar olmadan futbol ancak bu kadar oluyor. “Onları nasıl tribünlere çekeceğiz?” sorusunu da bana sormayın, bu işten ekmek yiyen yüzlerce “futbol düşünürü” var ülkemizde. Biraz Fener-Galatasaray-Beşiktaş muhabbeti yapmayı bıraksınlar da bu konuya kafa yorsunlar.
Belki merak edersiniz diye şu ana kadarki ortalama seyirci sayılarını ve stadyum kapasitelerini de aşağıya ekliyorum:
Geoffrey Lean imzasıyla Telegraph’da yer alan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özlem Katısöz‘ün çevirisiyle sunuyoruz.
***
Arthur Fallowfield’ı hatırlayan var mı? 50 sene öncesinin radyo komedisi klasiği Bizim Ken’in Ötesi’ndeki Kenneth Williams tarafından canlandırılan çiftçi, zamanında anlaşılmamış bir bilge olabilir mi?
Zira çiftçi Arthur Fallowfield kendisine gelen her soruyu “cevap toprakta” diye kendinden emin şekilde yanıtlardı.
Kelimelerin çift anlamlılığıyla oynamayı sevdiğinden Sussex’in sonundaki –sex’i eklediği rivayet edilen bu eski toprak, dün Oxford’da olsaydı, kendini evinde hissederdi. Çünkü orada yapılan bir toplantıda, tarih öncesi çağların toprağı koruma ve iyileştirme yöntemlerinin dünyanın giderek büyüyen gıda krizininin çözümüne yardım edebileceği konuşuldu.
Bu hafta, 1936’dan beri olduğu gibi, Britanya’nın çiftçi örgütleri yılın en önemli konferansı için ismini öküzden alan bu şehirde (Ox, İngilizce’de öküz demek. ed.) buluştu. Bahsettiğimiz konferans yüce ve saygın Oxford Çiftçilik Konferansı değil ama onunla yarışacak bir etkinlik: İki tarım yazarı Colin Tudge ve Graham Harvey tarafından küstahça bir ifadeyle “Oxford Gerçek Çiftçilik Konferansı” olarak 3 sene önce başlatılan girişim, üniversite kilisesindeki küçük bir toplantıdan 300 kişinin katıldığı, ve 2 gün boyunca 5 eş zamanlı toplantının yapıldığı bir kongreye dönüştü.
‘Asiler’in iddiası, dünyadaki gıdanın yarısını üreten geleneksel çiftlikleri temsil ettikleri, ve buna karşılık resmi etkinliğin, bunun %30’unu seri olarak üreten “hi-tech” yani ileri teknoloji endüstriyel tarım adına konuşuyor olduğu (geriye kalan %20, avcılık ve ev ölçeğinde üretim yapanlardan).
Meseleyi tamamıyla bu şekilde açıklamak hakça olmaz: Resmi konferans, Birleşik Krallık Tarım ve Çevre Sekreteri Owen Paterson’ın kaçınılmaz konuşmasına rağmen, Galler Prensi’nin hitap ettiği bir videoyu yayınladı – ki Galler Prensi Britanya’da organik çiftçiliğin en önemli savunucularından ve genetiği oynanmış ürün ve gıda sektörünün baş belalarından. Ayrıca konferans RSPB (kuşlar ve yaban hayatı ile ilgili çalışan Britanyalı bir sivil toplum örgütü), the Woodland Trust gibi katılımcıları da ağırladı. Ama gene de yeni gelenlerin de bu değerli platforma alternatif bakış açıları kazandırdığı inkar edilemez.
Fotoğraf: Alamy
Her iki konferans da aynı soruna değiniyor – yüzyılın ortasına kadar dokuz milyara kadar ulaşacak insan nüfusunu nasıl besleyeceğiz, hem de talep artışının şimdiden neden olduğu ani fiyat artışlarıyla? Dünya üzerindeki tarım için uygun toprakların hemen hemen hepsi kullanımda ve verimlilik artışları umut verici değil. Örnek vermek gerekirse, Britanya buğdayı ve arpasının hasat verimi 20 yıldır ilerleme göstermiyor.
Standart çözüm, bitkileri “iyileştirmenin” yollarını aramak; ki bunu Bay Paterson’un konuşmasında da desteklediği şekilde genetikleriyle oynayarak ya da şimdiye kadar kullanılan çok daha başarılı konvansiyonel/geleneksel yöntemlerle yapabilirsiniz. Ancak, Ocak ayındaki alternatif konferansta ardı ardına söz alan konuşmacıların hepsi ekinde çok ekinin neyin içinde, nasıl bir toprakta yapıldığına dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.
Hepsi, organik maddeyle dolu (Fallowfield’ün deyişiyle) ‘iyi toprağın’ bir çok problemi çözebileceğini söyledi. İyi toprak daha fazla besin sağlar ve erozyona karşı dayanıklılığı artırır. Daha çok su emer ve bu sayede hem taban suyunu takviye eder hem de sel olaylarını azaltır. Karbon tutar, karbonun atmosfere salınmasıyla iklim değişikliğini tetiklemesine engel olur: Britanya’daki toprakların tuttuğu karbonun %1’ini kaybetmesi yani atmosfere salması, tüm ülkenin yıllık fosil yakıt yakmasından kaynaklanan sera gazı salımına eşit.
Bunlar dile getirildiğinde kamu yetkilileri bu yararları -ve dahası, yoğun tarım uygulamalarının bu yararları azalttığını!- kabul ediyor. Örnek, Bay Paterson’un başında bulunduğu kurum her yıl 2.2 milyon ton Britanya tarım toprağının aşındığını ve bunun 45 milyon İngiliz Sterlini gibi bir maliyeti olduğunu hesaplıyor. Kaybedilen organik maddenin ise fazladan 82 milyon İngiliz Sterlini gibi bir maliyeti olduğu tahmin ediliyor.
Bunun “uzun vadede sürdürülebilir olmadığını” da kabul ediyor, aynı kurum. Ama bu sorunla mücadele için yaptığı çok az şey var. Bununla beraber küresel kriz ise çok daha ciddi düzeyde – dünya çapında her sene 30 milyar ton toprak kaybediliyor ve genellikle bununla mücadele için pek bir şey yapılmıyor.
Toplantıda, çiftçiler neler yaptıklarından bahsettiler; gübre ve kompostu uygulamalarının, toprağı sürme işini en aza indirmenin, toprak koruma bitkileri yetiştirmenin ve bunları toprağa geri döndürmenin ve mera yönetiminin toprağı ne kadar iyileştirdiğini, rekolteyi ne kadar arttırdığını ve karbon tutumunun beklenenden ne kadar fazla arttığını anlattılar. Ve Oxford’un adına yakışır şekilde sığırın bunun için ne kadar etkili bir araç olduğu görüldü.
Tam da bu noktada ‘tarih öncesi’ hikayeye dahil oluyor. O zamanlar Avrupa’da başıboş dolaşan yaban öküzü sürülerinin (ya da şimdilerde Kuzey Amerika’daki bizon sürülerinin) otlanmasını taklit etmenin müthiş sonuçları oldu – “sınırlı bir alana gel, yoğun şekilde otlayıp yeni bir alana geç”, kısaca. ‘Güruh halinde otlatma’ yönteminin – sığırların küçük bir alanda tavsiye edilenden daha yoğun şekilde otlamasını sağlamak ve bu küçük alanı daha sonra yenilemeye bırakmak suretiyle – toprağı iyileştirdiği, çimlenmeyi artırdığı, ve hayvanları daha iyi beslediği ortaya çıktı. Bu, mantık dışı görünebilir ama aslında çimen doğada milyonlarca yıldır benzer bir sistem içinde gelişti, evrildi.
Bir konuşmacının da dediği gibi, “büyük sürüler halinde İngiltere düzlüklerinde dolaşan” büyükbaşların bozulan toprakları iyileştirdiğini hayal etmek zor. Ama hepimizin bel bağladığı ince yeryüzü tabakasına daha fazla özen göstermek için yapılması gerekenleri hayal gücümüzü erişiminden uzakta tutmamamız gerekiyor.
ABD Başkanı Barack Obama, ikinci başkanlık döneminde EPA’nın (ABD Çevre Koruma Ajansı) başına Gina McCarthy’yi getirdi.
McCarthy bundan önce EPA’da Hava ve Radyasyon Dairesi’nin başındaydı. McCarthy aldığı terfiyle kendisinden önceki EPA Başkanı Lisa Jackson’un yerine geçmiş oldu.
Fotoğraf: EPA
McCarthy için “sağlam, sevilen ve pragmatik” bir kişilik yorumları yapılıyor ve EPA çalışanları tarafından kabul gören bir isim olduğu belirtiliyor olsa da, uzmanlara göre McCarthy’nin işi oldukça zor. Özellikle iklim değişikliği konusunda yapılması gereken çok, ancak bunlara mukavemet de bir o kadar güçlü.
Göreve başlamadan önce atamasının Senato tarafından onaylanması gereken Gina McCarthy ilginç bir geçmişe sahip.
Obama’nın “yeşil oyun kurucusu” olarak nitelenen McCarthy zamanında Mitt Romney’le de çalışmış. Antropoloji öğrenimi görmüş olan Gina için “oldukça pragmatist, sonuç almaya bakar” deniyor. Ekolojiye bakışı için de “ağaçları değil, insanları kucaklamayı seven biri” yorumu yapılıyor; diğer bir deyişle McCarthy eko-merkezci değil, insan-merkezci bir çevreci olarak nitelendiriliyor.
Güncel anlamını önceleyen bir anlamda kentsel dönüşüm (urban transformation) etkinliklerinin tarihçesi 2. Dünya Savaşını takip eden yıllara kadar gider. Ancak savaş-sonrası dönemde kentleşme ve kentsel dönüşüm sorunları kapitalizmi gelişmiş merkez ülkeler (özellikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika) ile çevre (perifer) ülkelerde görece farklı tarihsel gelişim çizgileri arzetmişlerdir.
Atlantik Fordizmi ve Kentsel Dönüşüm
Avrupa ve Kuzey Amerika’da savaş sonrası dönemde kent alanlarında savaşın neden olduğu yıkımın tamir edilmesi amacıyla yoğun kentsel yenileme (urban renewal) ve yeniden geliştirme (redevelopment) çalışmaları gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Savaşın yıkıntılarının temizlenmesinden sonra, Atlantik Fordizmi’nin “Altın Çağı” olan 1950’ler ve 60’larda artan gelir düzeyi ve refah devleti uygulamalarıyla palazlanan orta sınıflar, üst sınıflarla birlikte kent merkezlerini boşaltarak banliyölere ve uydu kentlere göç ededurmuşlardır. Buna paralel olarak kent merkezlerine düşük gelirli alt ve alt-orta sınıflar yerleşmeye başlamış; diğer yandan kent merkezlerinde çöküntü alanları ortaya çıkmıştır.
1960’ların ortalarından itibaren Fordist birikim rejiminin krizi belirginleşmeye başlamış, merkez ülkelerde korporasyonlar için endüstriyel faaliyetleri gerçekleştirmek karlılığını yitirmeye; dolayısıyla korporasyonlar merkez ülkeleri terkederek faaliyetlerini ve yatırımlarını ulusal sınırların dışına perifer ülkelere doğru taşımaya başlamıştır. 1970’ler boyunca süren bu “sanayisizleşme” sürecinde merkez ülkelerde kalan entegre endüstriyel tesisler kent merkezlerini terketmeye, merkezlerin etrafında oluşan alt-merkezlere kaymaya ve neticede kentler iktisadi merkezler olarak işlevlerini yitirmeye başlamış; böylece eski kent merkezlerinin alt sınıflara ve çöküntü alanlarına terkedilmesi süreci de ivmelenmiştir. Bu durum karşısında 1970’lerde, başlarda eski kent merkezlerindeki çöküntü alanlarının fiziksel olarak yenilenmesi ve yeniden geliştirilmesine odaklanan kentsel dönüşüm uygulamaları, giderek fiziksel, kültürel ve sosyal çevre unsurlarının kent merkezlerine yerleşen alt sınıflar için iyileştirilmesi (rehabilitation) gibi bir işlevi de içermeye başlamış; terkedilen sanayi alanları ve çöküntü alanları bir yandan fiziksel olarak yenilenirken, diğer yandan iktisadi, kültürel ve sosyal amaçlarla rehabilite edilmiştir.
1980’ler ve Neoliberal Kentsel Dönüşüm
1980’lerde ise merkez ülkelerde hızla gelişen ve sanayinin yerini almaya başlayan hizmet -özellikle finans- sektörü yönetim merkezleri olarak gözünü eski kent merkezlerine dikmiş; böylece eski kent merkezleri tekrar önem kazanmaya başlamıştır. Bu arada Fordizm’in 1970’lerde derinleşen krizi merkez ülkelerde hakim üst-sınıfların ve yönetici seçkinlerin Keynezyan Refah Devleti uygulamalarını şiddetle eleştiren Yeni-Sağ ideolojileri (neoliberalizm ve yeni muhafazakarlık) benimseyerek, iktidara taşımalarına neden olmuş; çok uluslu korporasyonların faaliyetlerini çevre ülkelere yaymalarıyla gelişmeye başlayan “küreselleşme” süreci kentlerin yeni anlamlar ve işlevler kazanmasını hızlandırmıştır. Küreselleşme süreci beri yandan da yerel ve bölgesel ulus-altı entitelerin ve kent-bölgelerin öne çıkmasına neden olmuştur. Bu çerçevede kimi büyük kentler giderek çok uluslu korporasyonların ve küresel finans sermayesinin merkezleri haline gelmeye başlamış ve “küresel kentler” ya da “dünya kentleri” denen olgu ortaya çıkmıştır.
Bu sürecin sonucunda eski kent merkezleri küresel sanayi ve finans sermayesinin ilgi alanına tekrar girmiş, neoliberal kentsel dönüşüm projeleri eski kent merkezlerinin, küresel iktisadi süreçler içerisinde yerel rekabet kapasitesini artırmayı öngören bir stratejik planlama anlayışıyla yeniden canlandırılmasına (regeneration) odaklanmıştır. 1990’ların ortalarına dek süren bu mülk ve rekabet temelli neoliberal kentsel dönüşüm uygulamaları, arsa ve konut pazarlarına dönük tekil prestij projeleri üzerinden yürütülmüş ve sonuçta kentlerin parçalanarak, dokularının bütünlük ve otantizmlerini yitirmelerine neden olmuştur. Artan kent yoksulluğuyla paralel olarak kentli insani çevre sorunları da artmış, kentlerin dokularının iyice yıpranıp, bozunması söz konusu olmuştur.
1990’lar ve Fordizm Sonrası Kentsel Dönüşüm
Öte yandan, 1980’lerdeki KRD’ni hızla tahribeden neoliberal uygulamalar ile 1980’lerin sonlarından itibaren gelişmiş merkez formasyonlardaki birikim rejimlerini giderek daha fazla karakterize etmeye başlayan esnek (ya da düzensizleştirilmiş -disorganized-) iktisadi ve kurumsal ilişkiler, kentlerde gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu giderek derinleştirmiş; istihdam güvencesinden ve sosyal güvencelerden mahrum olarak çalışan emekçiler ile göçmenlerden oluşan bir kentli alt-sınıf, bir prekarya sınıfı ortaya çıkıp, kent merkezlerinde kimi temel alt-yapı hizmetlerinden yoksunluk ve sosyal dışlanmışlık içinde yaşamaya başlamıştır. 1 Bu durum karşısında kentli üst-sınıflar kent merkezlerini prekaryalaşmış alt-sınıflardan arındırıp, soylulaştırarak (gentrification), kendi iktisadi amaçları kadar gündelik-yaşamsal amaçları doğrultusunda da yeniden işlevselleştirmek üzere harekete geçmişlerdir.
Böylece kentsel dönüşüm uygulamaları, yerel siyaseti biçimleyen hakim yerel üst-sınıflar tarafından, eski kent merkezlerini prekaryalaşmış alt-sınıfların elinden geri almak amacıyla girişilen bir fetih harekatı haline gelmiştir. Bu üst-sınıf merkezli anlayış 1980’ler ve 1990’larda küreselleşen dünyanın kuzeyindeki hakim kentsel dönüşüm perspektifi olmuştur.
Yeni Bin Yılda Alternatif Kentsel Dönüşüm Arayışları
1990’ların sonlarında ve 2000’lerde kimi ülkelerde, yükselen kentli sosyal hareketler ve çevre hareketinin etkileriyle, “kentli yerleşiklerin ihtiyaçlarına ve insani gelişimine odaklanan” alternatif kentsel dönüşüm anlayışları ortaya çıkmıştır. Bu yeni kentsel dönüşüm anlayışı, Batı Avrupa’da (özellikle İngiltere’de İşçi Partisi eliyle) fiziksel, çevresel, iktisadi, sosyal ve kültürel açılardan çok daha kapsamlı “sürdürülebilir mahalle canlandırma” projeleri ile “alan bazlı” girişimler yoluyla kentli yoksul ve dezavantajlı grupların yaşanabilir konutlar edinmelerine; temel alt-yapı hizmetlerinden yeterince yararlanabilmelerine; temel maddi, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını doyurabilmelerine ve kendi hayatlarını idame ettirebilecek düzeyde kapasite gelişimlerine öncelik vererek onların iktisadi sosyal dışlanmışlıklarına son vermeyi amaçlamış; bu yeni anlayışa uygun projeleri geliştirip uygulayacak özel ve/veya özerk kurumların ve bu süreci destekleyecek kurumlararası ilişkilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Ancak elbette bu alternatif anlayışın Avrupa’da ve İngiltere’de tamamen hakim olup, kent yoksulluğunu tamamen ortadan kaldırdığını; ve/veya kent yoksullarının bütün sorunlarına çözüm oluşturduğunu söylemek de mümkün değildir. Prekaryalaşmış kentli yoksullar, Kuzeyin büyük metropollerinde yeni binyılın ilk on yıllarında da varlıklarını sürdürmüşler, zaman zaman ortaya çıkan isyan dalgalarıyla terkedildikleri kent köşelerinden seslerini duyurmuşlardır.
1Prekarya (precariat: precarious proletariat) son dönem iş ve sınıf sosyolojisinde marjinal sektörde ya da hizmet sektöründe güvencesiz işlerde sosyal güvencelerden yoksun olarak çalışan; ve kimi temel sosyal ve alt-yapı hizmetlerinden yoksun yaşayan yeni kentli, işçi-emekçi sınıf için kullanılan bir terim. Bu aslında post-Fordist esnek çalışma ilişkileri, neoliberalizm ve ekolojik krizin getirdiği risk toplumu koşullarında ortaya çıkan bir sınıf ve kimi “yeni kentli sosyal hareketlerin de merkezi kolektif aktörlerinden birini oluşturuyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir rapor, et tüketiminin gezegene verdiği devasa zararı gözler önüne seriyor.
Rapora göre, geçtiğimiz günlerde Avrupa’yı sarsan at eti “skandalı”, mevcut et üretimi sisteminin doğaya nasıl büyük zarar verdiğini bir kez daha göstermesi açısından önemli bir dönemeç oldu.
“Demitaryan” (eskiden tükettiğinin yarısı kadar et tüketmeye başlayan kişi) kavramının mucidi ve UNEP’in söz konusu raporunun baş yazarlarından Prof. Mark Sutton’a göre insanlığın “ucuz et” serüveni son on yıllarda artarak devam ediyor. Bu serüvenin sonunda giderek daha fazla alanda, yoğunluklu ve sıkışık biçimde et hayvanı “üretimi” gerçekleştiriliyor.
Bu durumun bir çok olumsuz sonucu var. UNEP’in raporuna göre hayvanları beslemek için taneli yemlerin (buğday, mısır, soya, gibi) ekilip kullanılmaya başlanmasıyla hem bu ürünlerin fiyatı artıyor, hem de bunların üretiminde çok yoğun olarak kullanılan böcek ve ot zehirleriyle suni gübreler yüzünden “su ve havada giderek artan ve sonunda insanda biriken” bir kimyasal kirliliği sorunu çok büyük boyutlara çıkıyor.
Bu zehir ve gübrelerin biriktiği bazı alanların “tamaen ölü” bölgelere dönüşmesi de doğrudan gözlemlenen sonuçlardan biri.
Fotoğraf: Francois Mori/AP
Sutton’a göre bu durumun tek çözümü daha az et ve hayvansal protein, daha çok sebze tüketmek. Sutton bunun aynı zamanda insan sağlığına da olumlu etkisi olacağını ekliyor.
Yine Sutton’a göre, değişimin Avrupa’dan başlaması gerekiyor – “çünkü ABD’de et tüketimi alışkanlıklarını değiştirmek gerçekten çok zor”. Yine UNEP raporuna göre, fakir ülkelerdeki et tüketiminin artması buradaki insanların sağlığı için gerekli, ancak buralardaki artışın, gelişmiş ülkelerdeki azaltımla dengelenmesi gerekiyor.
Sutton’a göre domuz ve tavuk , “en yüksek verimle” üretilebilen etler olduğu ve bu hayvanların dışkıları toplanabildiği için “çevreye nispeten az zarar veriyor.”
Sutton’un bu “teknoloji dostu” görüşlerinin yanısıra, Dünya Tarım Örgütü FAO’nun 2006 tarihli basın açıklaması da doğaya en büyük zararın “modern” hayvan üretim merkezlerince (ki bunlar arasında dana eti, tavuk ve domuz fabrikaları ön sıralarda) verildiği belirtiliyordu.
Haliyle, Sutton ve benzerlerinin yaptığı hesaplamaların bile yetersiz olduğunu iddia edenler de var. Hayvanların yaşama haklarının ellerinden alınmasının kabul edilemez olduğunu belirten vegan grupların et ve hayvansal ürün tüketimine ahlaki karşı çıkışlarının yanısıra, sorunun hayvansal üretimin yöntemleri ve miktarı olduğunu belirten bir çok ekolojist de bulunuyor.
Bunların arasında dikkate değer görüşlerden biri de, günümüzde giderek daha az kullanılan meraların, doğayı taklit eden ve yerel/uyarlanabilir bir yönetimle hem sağlıklı hayvansal besin üreten, hem ekosistemleri güçlendiren, hem de su tutma kapasitelerini ve karbon depolama olanaklarını arttıran alanlara dönüşebileceğini gösteren Savory Enstitüsü ve “bütüncül mera yönetimi” modelleri.
Dünyanın sayılı doğa koruma örgütlerinden WWF ‘ye göre Avrupa Birliği’nin 2050 yılı itibariyle enerjisinini tamamını yenilenebilir enerjiden karşılaması mümkün.
WWF’ye göre, AB’nin 2030 yılı için önüne hırslı ve güçlü hedefler koyması durumunda, 2050 itibariyle ihtiyacının tamamını yenilenebilir enerjiden karşılar hale gelmesi son derece gerçekçi bir olasılık.
Avrupa Birliği’nin 2020’ye dair mevcut hedefleri, 1990’a göre sera gazı salımlarını %20 civarında düşürmek, enerji tasarrufunu ve yenilenebilir enerjinin payını ise %20 civarında arttırmak.
WWF’nin bu noktada 2030 hedefleri için tavsiyeleri ise şöyle: Enerji tasarrufunda %38 artış, yakıtların %40’ının “temiz” kaynaklardan gelmesi, sera gazı salımların %50 düşüş. WWF’nin raporu, Hollandalı danışmanlık grubu Ecofys’nin AB’nin 2050 itibariyle %100 yenilenebilir enerjiye ulaşmasının mümküm olduğu hesaplarına dayanıyor.
Foto: Andreas Klinke Johannsen, CC lisansı
Öte yandan, “yenilenebilir enerji” ile tanımlananın ne olduğu önemli bir soru işareti olmaya devam ediyor. Burada özellikle iki tartışmalı konu var: Birincisi, akarsular üzerine yapılan barajlar ve HES’lerin de “belli şartlar altında” yenilenebilir enerji sayılıyor oluşu. Bu noktada, bazı barajların özellikle yerel halk ve bölgesel ekosistemlere yönelik son derece olumsuz etkileri göz ardı edilebiliyor, bu da “yenilenebilir enerji”nin ruhuna ve etiğine aykırı bir durum olarak nitelendiriliyor.
İkinci tartışmalı alan ise biyo-yakıtlar ve etanol. AB’nin özellikle seyrek-nüfuslu ve yüksek biyo-kütleye sahip bölgelerinde yerel kaynakların kullanımı (örnek: Kuzey İsveç’te ısınmanın odunla sağlanması) son derece sürdürülebilir ve ekoloji-dostu çözümler olabilirken, “Amazon’larda yakılarak soya ve kanola tarlasına dönüştürülen devasa alanlardan gelen etanol ve biyo-dizelin binlerce kilometre ötede, İngiltere’de arabalara konması” yenilenebilir enerji olarak nitelendirildiğinde büyük tartışmalar yaratabiliyor.
Çin’in resmi haber ajansı Xinhua’da yer alan haberlere göre Çin devleti, karbon vergisi de dahil olmak üzere çevre korumada yeni ve radikal düzenlemeler getirmeye hazırlanıyor.
Xinhua’nın Çin Maliye Bakanlığı’ndaki üst düzey bir yetkiliden aktardığı haber, uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinde de önemli değişiklikler yaratabilir.
Bu gelişme, çoğu ABD merkezli olan “iklim inkarcıları” grupların bugüne kadar öne sürdükleri argümanlara da önemli bir darbe vuracak. Bu gruplar sık sık “Çin giderek daha fazla seragazı salıyor ve bunları azaltmaya niyeti yok” iddiasını öne sürüyor, bu sebeple ABD’nin de iklim değişikliği karşısında hiç bir eylemde bulunmaması gerektiği sonucuna(!) varıyorlardı.
Çin’den gelen bu haberler henüz tam anlamıyla doğrulanmamış ve bu nedenle haklı bir kuşkuyla karşılanıyor olsa da, Çin’in ekonomisindeki karbon yoğunluğunu 2020’ye kadar 2005’e göre %40-45 arasında azaltmak istediği biliniyor. Bunda, Çin’de özellikle son yıllarda giderek ağırlaşan hava kirliliği sorunu da bir etmen.
Öte yandan, son yayınlanan anketlere göre iklim değişikliğinin varlığı kabul eden ve “bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini” düşünen ABD vatandaşlarının oranı hızla artıyor.
Duke Üniversitesi tarafından yapılan ankette ABD’lilerin %50’si iklim değişikliğini kabul ederken, %34’ü de “Sanırım değişiyor, evet…” dedi. Toplam %84’e ulaşan bu oran, geçmiş dönemlere göre çok hızlı bir artışa işaret ediyor. Yine aynı araştırmaya göre, ABD’lilerin %64’ü de enerji santralleri, fabrikalar ve araçlardan kaynaklanan sera gazı emisyonlarını azaltmak için “güçlü” tedbirler alınması gerektiğini düşünüyor.
Karbon vergisi, giderek daha fazla ülke tarafından uygulamaya geçiriliyor. Sera gazı salımlarında başı çeken ülkelerden Avustralya da 1 Temmuz 2012’den itibaren geçerli olan bir karbon vergisini hayata geçirmişti. Verginin “ekonomiyi mahvedeceği” yönündeki korkular boşa çıkmış, Avustralya dünyanın en istikrarlı ekonomilerinden biri olmaya devam etmişti.